TOPLUMSAL DEĞİŞME KURAMLARI

Posted: Ekim 29, 2012 in Uncategorized

Toplumsal Değişme Kuramları Ünite 1

MODERNİTE VE KAPİTALİZM TOPLUMSAL DEĞİŞME
Değişme belirli bir dönem içinde, toplumsal ve doğal yaşam ile insan tutum ve davranışlarında gerçekleşen farklılaşmayı ifade eden kavrama değişme denir. Toplumsal değişme ise sosyolojik açıdan, toplumun yapısını oluşturan toplumsal ilişkiler ağının ve bunları belirleyen kurumların, tarihsel süreç içinde değişmesini kapsamaktadır. Bu anlamda toplumsal değişme toplumlararası ilişki ve etkileşimlerin niteliğini ve içeriğini belirlemektedir. Toplumsal değişme kavramı genellikle ilerleme, kalkınma ve gelişme kavramları ile ilişkili şekilde kullanılmasına rağmen anlam açısından farklılıklar vardır. Toplumsal değişme herhangi bir değer yargısı içermemektedir. Dolayısıyla; toplumun yapısını oluşturan, toplumsal ilişkiler ağının, toplumsal kurumların birev ve grup davranışlarının, birey ve grup davranışlarının, toplumsal norm ve değerlerin tarihsel olarak geçirdiği farklılaşma ve dönüşüm sürecidir.
Ayrıca evrim, başkalaşma, devrim gibi kavramlar toplumsal, siyasal ve kültürel anlamda ele alındığında değişmenin özel biçimleri olarak ele alınabilir.
Toplumsal değişmeyi etkileyen unsurlar
Fiziksel çevre: coğrafi yapıda görülen toprağın verimliliği, doğal felaketler, iklim değişikliği gibi
Kültürel faktörler: Coğrafi keşifler, yayılma gibi
Teknolojik faktörler: Pusulanın, matbaanın, buharlı
makinelerin icadı, elektrik, telefon, bilgisayar kullanımı gibi
Demografik faktörler: Hızlı nüfus artışı, göç gibi Bu faktörler ve aralarındaki ilişkiler itibariyle toplum durağan değil tarihsel süreç içinde değişken bir özelliktedir. Dolayısıyla toplumsal değişme, toplumların farklı bölgelerinde, farklı toplumsal unsurlar üzerinde farklı hız ve zamanda gerçekleşmektedir. Toplumsal kurum ya da unsurların bazıları değişmeden diğerlerine göre daha az etkilenirken bazıları ise çabuk ve köklü biçimde etkilenmekte ve aynı zamanda ilişkide bulunduğu diğer kurum ve unsurları da değişime sürüklemektedir.

AYDINLANMA
Aydınlanma, doğa ve toplum hakkında bir düşünce biçimi sağlayan, birbirleriyle ilişkili değerler ve düşüncelerden oluşmaktadır. Aydınlanma, 17. Ve 18 yy.’larda ortaya çıkan Fransa’da başlayan ve Batı Avrupa’ya sıçrayan, toplumsal düşünce tarihinde önemli bir dönüm noktasını ifade eden ve kökleri önceki yy’larda oluşan Rönesans ve reformasyona dayanan bir düşünce hareketidir. Aydınlanma, Hıristiyanlığın hakimiyetindeki geleneksel dünya görüşü temelinde kökleşmiş olan anlayışa karşı gelişen bir harekettir. Batıl inanç ve doğaüstü inancını reddeden aydınlanma düşüncesi insan, toplum ve doğa hakkında yeni bir düşünce çerçevesinin yaratılmasını ifade etmektedir. Aydınlanma, cehalet ve batıl inancın insanlığın bütün sefaletinin kaynağı olduğunu ifade etmiş bu durumun ancak bilgi, akıl ve bilim ile ortadan kaldırılabileceğini ileri sürmüştür. Cehaletin yerine bilimsel bilginin, sınırsız insani ilerlemenin önünü açacağını savunmuştur. Dolayısıyla rasyonel düşünce, egemen geleneğin ve dinsel sistemlerin otoritesini sorgulamış bu otoritenin geliştirdiği kurumlara karşı yeni bir düşünce biçimini ileri sürmüştür. Toplumsal düzen fikrinin, metafizik sisteme göre değil akla ve gözlem yolu ile üretilen verilere dayanan bir süreç içinde açıklanmasını savunmuştur.
Aydınlanma düşüncesi, “insanları zincirlerinden kurtarmak amacıyla bilginin ve toplumsal örgütlenmenin mistik ve kutsal kabuğunu kırmayı” amaçlayan laik harekettir. Aydınlanmanın temel ilkeleri:
• Epistemolojik birliğin sağlanması:
• Evrensel akıl ve moral ilkeleri
• Sadece bilim ve evrensel değerlere dayanan toplum
• Bilginin önemi (mutsuzluğun ve ahlaksızlığın nedeni bilgisizliktir. Gerçek bilgi insanı özgür kılacaktır.)

Aydınlanma Düşünürleri
Aydınlanmanın temeli, dünyanın eğer doğru bir biçimde resmedilir ve temsil edilebilirse kontrol altına alınabileceği ve akılcı bir biçimde düzenlenebileceği varsayımına dayanmaktadır. Aydınlanma bu doğru tarzı keşfederse hedeflerine ulaşmış olacaktır. Voltaire, D’Alembert, Hume, Saınt Sımon, Augusto Comte aydınlanma düşünürlerindendir.

Thomas Hobbes; insan doğası ile ilgilenmiş ve insanların birlikte yaşama eğilimlerinin olmadığını “insan insanın kurdudur’ sözleri ile belirtmiştir. Zenginlik, saygınlık ve iktidar için sürekli bir rekabet içinde bulunan insanlar bu mücadele sürecini kendi yaşam ve çıkarları ile aynı yönde oluşmadığını kavramış, karşılıklı görev ve sorumluluğa dayanan toplumsal bir sözleşmenin gerekliliğini belirtmişlerdir. Bu sözleşme ihtiyacı onları devlet düzeyinde örgütlemiştir.
John Locke; ona göre bireyler doğal hakları olan eşitlik, özgürlük içerisinde ve barış ortamında yaşamaktadırlar. En temel doğal hak ise mülkiyet hakkıdır. Jean Jacgues Rousseau; Hobbes’un ifade ettiği sözleşmenin farklı oluştuğunu söylemiştir. Ona göre, bireyin doğanın değil toplumun bir ürünü olması nedeniyle davranışlarının toplumsal kökenli olduğunu ileri sürmüştür. Bir toplulukta insanın kendi çıkarlarından önce ortak bir çıkar aracılığı ile bir arada bulunduğunu, toplumun sözleşmenin bir ürünü olduğunu söylemiştir. Birey ve toplum arasındaki bu eylem toplumsal sözleşme adını alır.
Davıd Hume: aydınlanma düşüncesi ile yeniden tanımlanan insan doğasının kuramını oluşturan düşünürdür. İnsan doğasının insanın içinde şekillenen toplumsallık biçimlerini incelemiş ve insanın eylemini sürekli başkalarının eylemine yönelik olması sebebiyle toplumsal özellikli olarak tanımlamıştır. Baron De Montesaue: toplum yapısı ve yönetim biçimleri ile ilgilenmiştir. Toplum yapısal bir bütündür. Yönetim biçimlerini ise ideal tipler olarak ele almıştır. Toplumu, temel unsurları iklim ve coğrafya olarak görmüş bu unsurların toplumsal yapıya katkılarını çözümlemeye çalışmıştır.
Voltaire: bilim, düşünce özgürlüğü ve adalet konusunda yazmıştır. Akıl ve bilim konusunda toplumsal ilerlemeler üzerinde çalışmıştır.
Adam Ferguson: emeğin yabancılaşması kavramını ilk kez kullanmıştır. Sanayiye dayalı gelişimin olduğunu ileri sürerek bu gelişmenin yabancılaşmaya neden olduğunu ifade etmiştir.

DİKKAT: Aydınlanma düşünürleri düşüncelerini Ansiklopedi adlı çalışmalarda 18. yy.’da yayınlamaya başlamıştır.

DEVRİMLER

Bilimsel Devrim:
Fizik alanında evreni düzenleyen yasaların değiştiğine ilişkin bilinçlenmeye dayalıdır. İsaac Newton, evrensel yerçekimi yasasının keşfedilmesi ile başlamıştır. Tanrı tarafından yönetilen bir doğadan, kendini düzenleyen bir doğa anlayışına geçilmiştir. Bilimsel devrim ile insanın ve onun dünyasının olgusal ve yetkin bilgisine ancak bilimin yanılmaz ilerleyişi ile ulaşılacağı kabul edilmiştir.

Endüstri Devrimi:
18 yy’ın sonlarında İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Endüstri devrimi genelde teknik yenilikler dizisi olarak sunulmaktadır. Bu süreç sonunda üretimde yaygınlaşan makineleşme nedeniyle işgücünün büyük bir kısmı tarımdan sanayiye kaymıştır. Bu süreç kentlerin genişlemesine yol açmıştır. En temel özelliği, emeğin soyutlanması olarak tanımlanabilir. Emeğin soyutlanması insan ile doğa arasında aracı konumda bulunan teknik yapının gittikçe daha büyük bir özerklik kazanmasını ifade etmektedir. Emek süreci makineye bağlı hale gelmiştir. Ağır çalışma koşullarında gösterilen yoğun çabalar işçilerin yabancılaşmasına neden olmuştur.

Fransız Devrimi:
Kendinden önceki ve sonraki devrimler içinde kitlesel nitelikte tek toplumsal devrim olarak görülmektedir. Dünyayı kapsayan tek devrim olarak kabul edilir. 1789 Fransız Devrimini hazırlayan unsurlar; eşitlik, özgürlük, güçlerin ayrılığı, hoşgörü gibi aydınlanmanın ilkeleri olmuştur. Fransız Devrimi, geleneksel toplum düzenini yıkarak yeni bir toplum düzeni kurmayı hedeflemiştir. Tarihte ilk defa evrensel özgürlük, eşitlik gibi dünyevi ideallerin öncülüğünde gerçekleşen bir hareket tarafından toplumsal düzen kaldırılmıştır. Otorite radikal biçiminde değişmiş ve iktidar halkın onayı ile meşrutiyet kazanabilmiştir. Demokratik rasyonalite içinde kurulması ve uygulanması gerekmektedir. En önemli yenilik demokrasinin sadece bir yönetim biçimi olması değil, devletin tek rasyonel biçimi haline gelmesidir. Modern devletin kaçınılmaz olarak demokrat olması gerekmektedir.

MODERNİTE
Aydınlanma düşünürlerinin nesnel bir bilim, evrensel bir ahlak ve yasa geliştirme amacı taşıyan çalışmalarıyla biçimlenmiştir. Modernite, aydınlanma düşüncesi ve devrimlerle Avrupa’da başlayan toplumsal, politik ve ekonomik değişimi ifade etmektedir. Bu anlamda temeli, geleneksel dünya görüşünden kopuşla tanımlanan bilim, ilerleme, nesnellik ve evrensellik unsurlarını içeren modern düşünceye dayanır. Modernite genel olarak, endüstrinin, kentlerin, Pazar kapitalizminin, burjuva ailesinin doğuşunun, sekülerleşmenin, demokratikleşmenin ve toplumsal yasa koyuculuğunun güç kazanmasıdır.

Modernitenin Kurumsal Boyutları
Anthony Giddens tarafından modernite dört temel kurum aracılığı ile tanımlanmaktadır: Kapitalizm; meta üretimi, mülksüz emek ve özel mülkiyete dayalı üretim biçimi, endüstrileşme; malların üretimi için makineleri ve cansız güç kaynaklarının kullanımını içermektedir. Gözetim; gözetime konu olan toplulukların siyasal alandaki^fl ^ faaliyetlerinin denetimini ifade etmektedir. Askeri güç ya da şiddet araçlarının kontrolü; savaşın endüstrileşmesini ifade etmektedir. Modernite öncesi uygarlıkların her zaman merkezi özelliğini oluşturmuştur. Ayrıca Giddens, modernite çözümlemesinde ulus devlet üzerinde odaklanmaktadır ve ulus devleti, modern öncesi toplumların özelliklerinden farklı görmektedir.

MODERNİZM
Modernizm, 19. yy’ın sonlarında ortaya çıkan bir harekettir. Modern düşüncenin edebiyat, şiir, müzik, resim ve mimari gibi özellikle sanatsal ve kültürel alanlardaki etkileri sonucunda meydana gelen değişimi ifade eder. Modernizm, sadece sanatla ilgili değildir. Dönemin teknolojik, politik ve ideolojik değişimleriyle bu alanlardaki gelişmeleri etkileyen ve onlar tarafından etkilenen, geniş kapsamlı entelektüel bir harekettir.
Modernizm, sanatsal ve kültürel anlamda ortaya çıkmışken modernite, bu değişim sürecine ait felsefi, politik ve toplumsal düşünce sistemidir. 1848 yılından sonra modernizm, büyük ölçüde kentsel bir olgu haline gelmiştir. Hızlı bir kentsel büyüme, kırdan kente göç, sanayileşme ve makineleşmeyle birlikte mimari çevrede çok büyük bir değişimle ve kentsel politik hareketlerle karmaşık bir ilişki içinde varlığını sürdürmüştür.

MODERNLEŞME
Bir taraftan yaşamın devam eden pratiklerini örgütleyen gizemli, tanrısal düzenler, derebeylik hakları, dinden doğan haklara ve bunların yarattığı eşitsizlik ve zenginliğe karşı bir tavrı ifade etmektedir. Modernleşme, bireyi, bireyin kurtuluşunu ve özgürlüğünü, onun akılcılığına bağlamaktadır.
Modernleşme bu bağlamda düşünüldüğünde ilerleme ve genişleme olarak tanımlanmıştır. Modernleşme kavramı ağırlıklı olarak gelişim aşamaları olarak kullanılmaktadır. Kapitalist ekonomik sistemin getirdiği bir aşama olarak atfedilebilir. Pazarın büyümesi ile gelişen sosyo-ekonomik ilerlemeler teknolojik keşifler anlaşılmaktadır.

Geleneksel ve Modern Toplumlar
Rönesans ve reformasyon hareketleri, Fransız Devrimi, Endüstri Devrimi ve kitle toplumlarının yükselişi modernleşmenin alt yapısıdır. 19. yy’da modern toplumlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Modernite kavramı, Batı Avrupa’da Aydınlanma düşüncesinin akla ve bilimsel bilgiye dayalı olarak geliştirdiği seküler fikirlerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Modern kavramı niteliksel olarak modernleşmeyi takip eden toplumlar ı ifade ederken, geleneksel ya da modern öncesi, modernleşme öncesi toplumları ifade eder.
Geleneksel toplumlar: kırda yaşar, tarımsal üretim yapar, otoriter ve dini toplumlar olarak tanımlanabilir. Fazla nüfusu olmayan, homojen yapıda ve kapitalizm öncesi dönemde görülen toplumlardır. Modern Toplumlar: kentsel alanlarda görülen artış ya da gelişme, kapitalizmin çeşitli biçimleri, demokrasi, bilim ve teknoloji, nüfus artışı ve yoğunlaşması, heterojen bir kültürel, politik ve dini yapı özelliklerini taşımaktadırlar.

Modernleşme, geleneksel toplumların modern toplumlara dönüşme sürecinde, toplumsal politik ve ekonomik aşamaları ifade etmektedir.
Modern toplumları geleneksel toplumlardan ayıran özellikler politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel süreçler arasındaki etkileşim sonucunda meydana gelmiştir.

FARKLIKLIK VE ÖZELLİKLER:
Modern toplumlarda
1. Metaların piyasalar için geniş ölçekli üretim ve tüketimine yaygın özel mülkiyet sahipliği ve sermaye birikimi,
2. Ücretli emeğin kullanımına dayalı parasal değişim ekonomisi,
3. Endüstrileşme süreci ve kentleşme ile işbölümü, uzmanlaşma ve standartlaşma artmıştır,
4. Toplumsal ve cinsiyete dayalı işbölümü, yeni sınıfların oluşumu, kadın ve erkek arasında ataerkil ilişkiler, modern kapitalist toplumlar
‘ nitelenmektedir, s. Ulaşım ve iletişim teknolojileri hızlı gelişmektedir.
6. Dinsel kurumlar ve öğretiler etkisini yitirmiştir.
7. Sekülerleşme ve rasyonelleşme modern toplumların göstergeleri olmuştur.
odern toplumlara gecis sürecinin toplumsal değişmenin
temel ölçütü ve hatta içeriği olarak değerlendirilmesinin temeli:
Batı ülkelerinin geleneksel toplumlarının bulunduğu birçok bölgede sömürgeler oluşturmasıdır.
15 ve 16 yy’larda büyük coğrafi keşifler sonucunda ulaşılan toplumların, doğal zenginliklerin ve değerli maden kaynaklarının ele geçirilmesine dayanmaktadır. 18. yy’ın sonlarından itibaren sömürgecilik anlayışı fabrika sisteminde üretilen ürünler için bir taraftan hammadde sağlarken diğer taraftan pazar halindedir. Sömürgeleştirme süreci bugünkü dünya haritasının toplumsal olarak şekillendirilmesinde merkezi rol
oynamaktadır.
■ Birinci Dünva üfkeleh kendi sömürgelerini oluşturmuş Batı ( Avrupa ülkeleri, ABD, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda ^İkinci Dünva Ülkeleri SSCB ülkeleri, Polonya, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Macaristan (sosyalist devletler) Üçüncü dünya ülkeleri Hindistan, Afrika ülkelerinin çoğu, Güney Amerika ülkeleri
İkinci dünya ülkeleri özel mülkiyete dayalı sermaye ve rekabetçi bir piyasa sistemine dayalı sisteme kaymıştır. Batı toplumlarını izleyerek demokratik politik kurumları oluşturmaya çalışmaktadır.
Üçüncü dünya kavramı ile de azgelişmiş toplumlar ifade edilmektedir.

ENDÜSTRİLEŞME VE KAPİTALİZM
Endüstrileşme, kapitalizmin bir alt biçimi olarak görülebilir.
Kapîtalizm; merkezinde özel mülkiyete dayalı sermaye ve ücretli emek arasındaki ilişkinin yer aldığı bir meta üretim sistemidir. Kapitalist girişim ve buna bağlı olarak parasal ilişkilerle Pazar ağları, modern toplumlarda büyük ölçüde egemenlik kurmuştur.

Endüstrileşme; modern toplumlarda muazzam derecede büyük bir servet yaratma kapasitesi sağlamış üretim yöntemleridir. Endüstrileşme insan faaliyetini, makineleri, lammadde ve ürünleri birlikte ele alan üretimin, belirli kurallara göre toplumsal olarak örgütlenmesini gerektirmektedir.

Kapitalist toplumların sahip oldukları özellikler:
1. Kapitalist girişimciliğinin katı rekabetçi doğası, teknolojik yenilenmenin sürekliliğini ve aynı zamanda yaygınlaşma eğilimi,
2. Ekonomik alan, diğer alanlardan özellikle politik alandan uzak tutulmaktadır. Ekonomik ilişkiler diğer kurumlar üzerinde önemli ölçüde egemenlik kurmuştur.
3. Özel mülkiyet sahipliği üretim araçları üzerinde baskın konumdadır. Sermaye=özel mülkiyet Emek=mülksüzlük. İşgücü (emek) metalaştırılmıştır.
4. Devletin özerkliği.

SOSYOLOJİ VE MODERNİTE İLİŞKİSİ
Modernleşme, toplumsal, politik, ekonomik alanda büyük dönüşümleri içerdiğinden dolayı sosyal bilimler ortaya çıkmıştır. Eski düzenin yok olarak yerine yeni ve modern bir dünyanın kuruluyor olması bu değişimleri anlama gereksinimini ortaya çıkarmıştır.
G. Simmel: Modernite olarak adlandırılan durumun temel özelliği olarak sürekli değişmek akış ve havatın sonsuz kaygısı üzerindeki vurgusundan ötürü modernitenin ilk sosyologu olarak görülmektedir. Simmel hakkında detaylı bilgi için Sosyoloji Sözlüğü. Gordon Marshall. Bilim ve sanat yayınları svf. 658-660)

Simmel, Metropol ve Zihinsel Yaşam adlı çalışmasında modernist düşünce ve pratik arasındaki ilişkiyi ele almıştır.

Marks: Kapitalist modernleşmenin en erken ve en bütünsel açıklamalarından birini sunmuştur. Kapitalist gelişmenin sınıflara bağlı ve çelişkili mantığını vurgulayarak bu durumun nasıl insanlığın evrensel kurtuluşu olabileceğini göstermiş ve ütopik düşünceyi materyalist bir bilime dönüştürmeyi başarmıştır.
Özgürleşmenin öznesi ve insanlığın kurtuluşu işçi sınıfının elindedir.

VVeber: Vveber’e göre anahtar kavram teknoloji ve insan eylemlerinin bürokratik biçimde örgütlenmesini ifade eden rasyonalizmdir. Rasyonelliğin ilerlemesinin evrensel özgürlüğün somut olarak gerçekleşmesini sağlamanın aksine içinden kaçılması imkânsız bürokratik rasyonelliğin bir demir kafesinin yaratılmasına yol açtığını söylemiştir.

Durkheim: Saint Simon geleneği doğrultusunda modern kurumların doğasını endüstrileşmenin etkisi temelinde incelemiştir. Ona göre, endüstriyel merkez kapitalizm değildir. Kapitalist bir düzende değil “Endüstriyel bir düzende yaşadığımızı ifade etmiştir.

ÜNİTE 2

Genç Yaklaşım Dershanesi notları.

KARL MARX
Kapitalist üretim biçiminin sosyologu ve ekonomisti olan Marx, Hegel’i eleştirmesine rağmen Hegelci felsefeden etkilenir. Hegel ve Marx praksisin teoriyi yarattığı noktasından harekete geçerler. Onlara göre kategoriler, “insan bilincinde milyonlarca kez gerçekleşen yinelemeler yoluyla aksiyom karakterini kazanan eylemlerdir.”

Praxis, insan etkinliği demektir. Manc’a göre praxsis ” insanın tarihin diyalektik ilerleyişinde kendisineyer açmak adına kendi dünyasını yarattığı ya da gerektiğinde değiştirdiği özgür, yaratıcı” etkinliktir.

Hegel teorinin praksis karşısındaki üstünlüğünü son çözümlemede koşullu olarak tanırken, Marx’in sistematiği içerisinde öznenin içinde bulunduğu edim teorinin önüne geçer.
Marx sermayeyi değerlendirirken soyut ve basit bir kategori olan me-tadan daha somut olan sermaye, emek gücü artı-değer gibi kategorilere ulaşır. Tüm bunlar metanın kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çelişkili ilişkinin zaman içerisinde aldığı değişik biçimlerdir. Bunlarda daha genel kategorilere dayandırılarak zorunlu bir biçimde onlardan çıkarsanırlar.

Hegel ve Mardin ortak ve farklı noktalarının ortaya çıktığı başka bir alan ise Marx’in toplumsal değişme anlayışı konusunda önemli olan yabancılaşma konusudur, iktisadi kategorilerin ve toplumsal ilişkilerin aktörlerinin aslında bağımsız gibi görünen fakat kendileri tarafından üretilmiş şeylerin yabancı ve nesnel bir biçimde yeniden kurulmasıdır. Örneğin makineyi de üretenin işçinin kendisi olmasına rağmen işçi söz konusu makineyi kullanarak üretim yap­tığında makineye yabancılaşır. Bu anlamda yabancılaşma kavramı Marx’ta toplumsal değişmenin temellerinden birisini oluşturur. Zira bireyin kendi ürettiği şeye yabancılaşması kendi emeğine yabancılaşmasını getirir. Bu yabancılaşma sınıfsal bir çelişkinin sonucudur ve toplumsal dönüşümün temellerini atar.

Tarihsel Materyalizm
I. Hegel diyalektik süreci “aynı zamanda tinin kendini, kendisinin ötekisi olarak gördüğü Doğa’da kaybettiği; öznenin ve nesnenin, benin ve ötekinin asıl kimliğini ancak daha sonra yeniden keşfedeceği bir yabancılaşma süreci olarak görür” Diyalektik materyalizmin özelliklerine baktığımızda tarihsel materyalizmin dönüştürücü gücünü anlayabiliriz. Diyalektik materyalizmin dört temel özelliği var­dır:

1-Öncelikle toplum bir yapı ve sistem olarak ele alınır. Bu bütüncül bir bakış açısını ifade eder.

2-İnsanlar ihtiyaçlarını karşılamak için çalıştıkları sırada tarihi yaparlar ve onun bir parçası haline gelirler. Dolayısıyla toplumsal değişme tüm toplumların ayrılmaz parçasıdır. Bu aynı zamanda iç-dinamikleri olan bir toplumsal değişmedir. Zira toplumsal değişmenin temel kaynağı toplumların kendi iç dinamikleridir.

3-Toplumsal değişmenin öngörülebilir olmasıdır.Örneğin kapitalizmin tarihsel gelişimi ondan daha az karmaşık bir yapı olan feodalizmin
doğasında içkin olarak vardır.

4-Özgürce davranan insanlar tarihin yönünü, toplum içindeki çelişkilerden kaynaklanan öngörülebilir karşıtlık ve sınıf tartışmaları temelinde değiştirir ve biçimlendirirler.

II. Materyalist düşüncede insan bilinci maddesel dünyadaki gerçek deneyimden oluşur. Diyalektik materyalizmde ise belirlenimci bir kavramsallaştırma vardır. Tarihin bilinçli özneler tarafından yapılacağı düşüncesi buna örnektir, insanlar kendi yaşamlarının yönünü ve özelliklerini
kontrol edebilirler. Tarih insan eylemi tarafından dönüştürülür. Marx’a göre toplumsal ilişkilerin en önemli özelliği üretici güçler ve kaynaklar üzerindeki toplumsal
kontroldür. Zira doğanın kendisi de bir üretim aracıdır. Tarihteki bir diğer dönüştürücü dönem üretim araçlarının emek gücüde dâhil olmak üzere yönetici bir azınlık
tarafından kontrol altına alınmasıdır.

III. Üretim araçlarına sahip olan azınlık sınıfı vardır. Bu azınlığın karşısında olan ve üretim araçlarına sahip olmayan diğer kitleler sömürülür ve yabancılaşırlar. Bu sınıflar arasındaki sınıf çatışması devrimci bir değişmeyle sonuçlanır ve yeni bir sınıfsal yapı ortaya çıkar. Azınlık denetimi ile sınıf çatışması arasındaki bağlantı sömürü tarafından sağlanır. Sömürü bir grubun, üretici güçler üzerinde denetim kurarak doğrudan üreticileri çalışmaya zorlaması ile ortaya çıkar. Böylece hem kendilerinin ihtiyaçlarını karşılarlar hem de egemen grubu desteklerler. Sömürü, artı emeğe üretici güçleri denetleyen azınlık tarafından el konulmasıdır. Bunun sonucunda toplum kaçınılmaz olarak sömürülenler ve sömürenler olarak ikiye ayrılır ve sınıfsal ayrımın temeli oluşur.

IV. Marx’a göre bir üretim biçimi ya da toplumun ekonomik temeli üretici güçlerden ve toplumsal üretim ilişkilerinden oluşur. Üretim güçleri özneye eylemde bu­lunması ve maddesel dünyayı dönüştürmesi için izin verir. Üretim güçlerini oluşturan öğeler ’emek gücü’, ‘üretim araçları’ ve hammaddelerden oluşur.

V. Toplumsal üretim ilişkileri bireyler arasındaki üretim güçlerinin sahipliğine dayanan ilişkilerdir. Dahası üretim ilişkileri mülkiyet ilişkileridir. Ekonomik yapı kendini üretim ilişkileri olarak ortaya koyarken, toplumun üstyapısı insanların ekonomik hayata katılmak için dahil olduğu toplumsal ilişkilerdir. Üretim ilişkilerinin tamamı toplumun ekonomik yapısını oluşturur. Bu yapının üzerine yasal ve siyasal üstyapı yükselir ve bunlara da toplumsal bilincin belirli biçimleri karşılık gelir.

Üretim Tarzı ve Toplumsal Değişme
“insanların içerisinde üretimde bulundukları toplumsal ilişkiler, toplumsal üretim ilişkileri, maddi üretim araçlarındaki, üretici güclerindeki değişme ve gelişme ile biriikte dönüşerek değişir. Üretim ilişkileri, bir bütün halinde toplumsal ilişkiler denen şevi, toplumu ve özellikle, belirli bir tarihsel gelişme aşamasındaki bir toplumu, özgün, ayırt edici nitelikte bir toplumu oluşturur. Antik toplum, feodal toplum, burjuva toplum, her biri, aynı zamanda, insanlık tarihinde özel bir gelişme aşamasını belirten, bu türden üretim ilişkileri bütününü oluştururlar” (Marx, 1987, s. 41).

Marx’in tarih kuramının temel kavramı üretim tarzıdır. Üretim tarzı kavramı doğanın dönüşümü için üretim güçlerini örgütleyen toplumsal ilişkiler sistemidir.

1-ilkel Komünal Toplum: Bu toplumda doğa komünal olarak sahiplenilir.

2-Antik Toplum: Roma ve Atina gibi büyük şehirlerin etrafında oluşur. Toprak özel mülkiyet
haline dönüşür ve köleler belirli bir azınlık için çalışır servet yaratırlar. Ortak topraklar devlet ve özel mülkiyet arasında bölünür. Marx’a göre bu toplumlar nüfus artışı sonucu yönetici sınıfa yeterli toprak bulma yetenekleri kalmadığı için yıkılırlar.

3-Feodal üretim biçimi: Roma împaratorluğu’nun yıkılması. Germanik ve Antik toplumların birleşimiyle birlikte Avrupa’da gelişir. Serf sınıfı küçük bir azınlıktan oluşan aristokrasinin topraklarında çalışır ve artı-değer üretir. Marx’a göre 13. Yüzyılda Genova ve Venedik gibi
bağımsız şehirlerin kırdan artık elde etmeye başlaması, alışverişte ve ticarette yükselmesi ve sınıf ve eşitsiz değişim ilişkileri feodal düzenin sonunu getirir.

Paul Sweezv’e (1976) göre feodalizm geleneğin içerisine gömülmüş bilindik ihtiyaçların (kullanım değeri) üretildiği bir sistemidir. Dolayısıyla dönüşümsel değişim için dışsal bir kaynağa ihtiyaç vardır. Sweezy’e göre feodal toplumdan kapitalist topluma değişimi sağlayan tüccarlarıdır. Feodal üretim biçiminin değişmeye karşı dirençli olduğunu bu yüzden değişimin feodalizmin kendi içinden değil dışarıdan gelen öğelerin etkisi ile olabileceğini iddia eder.

Maurice Dobb, üretim biçimi analizi yaparken üretim alanına, sınıf ve mülkiyet ilişkilerine odaklanır. Bir üretim biçimi olan feodalizmde doğrudan üreticiler lorda karşı olan görevlerini yapmaya zorlanırlar. Kapitalizmin temel öğelerinden birisi olan burjuvazi sınıfı zengin tüccarlardan değil, kendi içinde örgütlenen zanaatkarlar yani küçük üre­ticiler oluşmuştur. Sweezy’nin tersine Dobb feodal üretim biçiminin çözülüşünü sistemin kendi içindeki mülkiyet ve sınıf çatışmasına bağlayarak açıklar.

Robert Brenuer’e göre ise feodalizmin sınırlı gelişme potansiyelinin nedeni toprak ve emek kaynaklarının hareketten yoksun olmasıdır. Toprağın sahibi olan Lord sermaye yatırımı yapmak ve toprağı işlemek için yeni teknikler satın almak yerine köylüyü gelirini arttırmak için daha çok çalışmaya zorlar. Kapitalist üretim biçiminin ilk ortaya çıktığı ingiltere’de köylüler kendi geleneksel topraklan üzerinde mülkiyeti kontrol etmek için çabalamışlardır.

4. Kapitalizm ise üretici mülkiyetin özel sahipliği koşullarında ücretli emeği istihdam eder. Doğa dahi kâr etmek için kullanışlı nesnelere
dönüştürülür. Üretimin toplumsal güçleri tahmin edilemeyecek boyutta gelişir ve bilim dinle yer değiştirir. Devlet ve hukuk mülkiyet haklarının koruyucusu olur. Kapitalizmin çerisinde ki doğal ve toplumsal ilişkilerdeki çelişkiler daha gelişmiş ama üretim güçlerinin ortak sahiplenildiği sosyalizme yol açar.

Marx’a göre kapitalizm iki eğilimin sonucu olarak ortaya çıkar:

:arrow: Feodal toplumdaki içsel toplumsal çözülme,
:arrow: Dışsal yağma ve alışveriştir.

Üretim tarzları tartışmasında komünal toplumdan kapitalizme kadar değişim sürecinde sınıf mücadelesinin rolü kaçınılmazdır.

ATÜT
Marx’in özellikle Doğu toplumlarını anlamak için geliştirdiği Asya Tipi Üretim Tarztnda, toprağın komünal sahipliği hiyerarşik olarak en üstte olan yöneticinin hakkıdır. Doğrudan üreticiler mülksüzdür. Artığın bir bölümü yönetici tarafından haraç olarak alınır. Marx burada Çin örneğini verir. Çin’de merkezi bir sulama sistemine olan ihtiyaç ‘doğu despotizmini’ ortaya çıkarır. Yerel halk daha çok ekonomik olarak kendine yeterlidir. Sınıflı toplumun ilk örneği sayılabilir.

Sınıf Mücadelesi ve Toplumsal Değişme
Louis Bonaparte’in 18 Brumairdi, adlı çalışmasında Fransız Devrimi’nin genel bir çizelgesini çıkarır. Bu çalışma tarihsel materyalist bir bakış açısıyla güncel olayların çözümlemesi ve toplumsal değişme ve dönüşüm içerisinde sınıf mücadelesinin öneminin kavranması açısından önemlidir. Marxist sınıf çözümlemesi basitçe burjuva ve proletarya arasındaki ikilik olduğuna dayanmaz, bütün partilerin sentezini içerir:

1-Sınıflar arası çatışma farklı ekonomik çıkarlar için mücadele eden grupların sorunudur. Ekonomik çıkarların yanı sıra farkındalık ve
siyasal etkileri de önemlidir.

2-Tarihin sonunda proletarya, kapitalistler ve burjuva arasında bir ilişki olacaktır. Kapitalizme ise emek sermaye arasındaki çelişki ve burjuva
ile proleterya arasındaki sınıf savaşımı egemen olacaktır.

3-Kapitalizmin Marxist çözümlemesinde ki mekanizma ise artık-değere dayanan sermaye birikimidir. Artı-değer, emeğin ya da değerin sömürülmesi ile biriktirilebilir. Emeğin sömürülmesi ise sermaye yatırımına bağlıdır. Kapitalist ya da sermaye sahibi ücretleri olabildiğince düşük tutarak çıkarlarını korur.
Uzun vadede insanlar kendi ürettikleri ürünü alacak paraya sahip olamazlar.

Marx kapitalizme genelleştirilmiş mal üretimi sistemi adını verir. Bu sistem içerisinde emeğin ürünleri pazarda alınıp satılan meta biçimini alırlar. Piyasa fiyatları ise değerlerine göre değişir. Değer ise onları üretmek için toplumsal acıdan gerekli emek zamanıdır. Kapitalist üretim ilişkileri doğrudan üreticilerin üretim araçlarından ayrılmasını önkoşul olarak kabul eder.

4. Sermaye az sayıda insanın elinde yoğunlaşır ve kapitalizmin bu içsel çelişkisi sistemi krize sürükler, bu da sosyalizme ya da komünizme yol açar.

Emek-Değer-Kâr
Emeğin toplumsal değişime yol açacak dönüştürücü bir gücü vardır. Değer, ‘kullanım değeri ve ‘değişim değeri olmak üzere ikiye ayrılır.
a. ‘Değişim değeri, herhangi bir metanın ya da malın pazardaki para değeri karşılığıdır. Bir metanın değişim değerinin olabilmesi için toplumun ihtiyaçlarını karşılaması gerekir.

b. Yine bir metanın ‘kullanım değeri olmalıdır. Zira ücret, fiyatı belirler. Herhangi bir metanın değeri, emek gücünün değeriyle ve o metanın üretilmesi için harcanan emek zamanın değeri ile ilişkilidir. Marx’a göre işçi emek gücünü satar. Sermaye sahibi ise işçide olmayan üretim araçlarını kontrol eder.

Piyasa alışverişleri eşit olmayan koşullarda yapılan bir pazarlıktır ve bunun sonucunda da işçi sömürülür. Marx emek ve emek gücü arasında ayrım yapar. Emek gücüde bir metadır, işçinin yaşamını sürdürebilmesi için almak zorunda olduğu mal ve hizmetlerin değerini içerir ve bu değerde ona verilen ücretle ölçülür. Toplumsal emek sürecinde emeğin işbölümü ortaya çıkar. Emeğin kullanım değeri sosyal emektir.

Kullanım değerini açıklamak için özel mülkiyete başvururuz. Burada metanın fiyatı önemlidir. Örneğin, sermaye sahibi 6 saatlik çalışma için işçiye 3 lira öder. Oysa işçi bu 6 saatlik çalışma sürecinde 5 liralık mal üretir. Bu 5 liranın 3 lirası işçiye 5 lirası kapitaliste gider. Peki, kapitalist sermayesini ve kârını nasıl arttırır?Kârın kaynağı emeğe dayanmaktadır. Zira emek pazarda alınıp satılabilen bir metadır. Sermaye sahibi emeği belli bir zaman süreci için satın alır, örneğin, isçi dört saat çalışarak hem kendisi hem de sermaye sahibi için değer üretir. Kârın kaynadı bu dört saatlik çalışmadır.Emeğinin fiyatı pazarda belirlenir. Bir fabrikada dört saat çalışmak kendi ihtiyaçlarını karşılaması için yeterlidir. Oysa sermaye sahibinin kârı için fazladan bir dört saat daha çalışır.
Fazla ürün işbölümü ve sanayileşme sonucu ortaya çıkar. Zira üretimin yapıldığı makineyi de yine işçinin kendisi yapar ve makine emeğin maddeleşmiş biçimi olarak ortaya çıkar. Bu Marx’a göre yabancılaşmadır, insanın kendisi tarafından yaratılmış yapılara ve ürünlere tabi olması yabancılaşmayı arttırır. Bu da Marx’in kapitalizm çözümlemesinde sömürü ile biriikte yabancılaşmanın toplumsal dönüşüme yol açtığı tartışmasını getirir.

Yabancılaşma ve Toplumsal Değişme
Marx’a göre yabancılaşma emek gücündedir. Zira teknolojik gelişmeler insanlığın doğayı kontrol etmelerini sağlasa da bu süreç aynı zamanda yabancılaşmayı da arttırır. Bu da Mandst kuramın bir paradoksudur. Yabancılaşma özel mülkiyeti ve devleti ortaya çıkarır. Zira özel mülkiyet işbö­lümünün ve toplumun yabancılaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Marx’a göre yabancılaşmış olan insan ya da düşünce değil, toplumsal emektir. Dolayısıyla yabancılaşmanın en üst noktası modern burjuva toplumudur. Modern burjuva toplumundaki özel mülkiyet yabancılaşan emeğin ürünü ve zorunlu bir sonucudur. Marx’a göre emeğin yabancılaşması ancak toplumsal bir devrim ile son bulabilir. Bu nedenle yabancılaşan emeğin bir sonucu olan özel mülkiyetin ortadan kalkması ise işçilerin kurtuluşu ile mümkün olabilir. Mülksüz bir sınıf olan proletaryanın rolü burada oldukça önemlidir. Sonuç olarak kapitalizm toplumsal değişmelerle, gelişmelerle ve en nihayetinde devrimle yıkılabilir.

Değişim mekanizması iki türlüdür:
:arrow: Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki yapısal çelişkiler gelişir.

:arrow: Toplum sömürenler ve sömürülenler olmak üzere iki bölüme ayrılır ve sınıf mücadelesi ortaya çıkar. Sınıf mücadelesi sınıflı toplumların özelliğidir ve sistematik bir krizin gelişme anında toplumsal bir devrime dönüşür.

Marx’in kapitalizmin çöküşüne yönelik düşüncesinde işçi sınıfı toplumun kontrolünü alabilecek öz bilince sahip olur ve politik bir özneye dönüşür. Sonuç olarak işçi sınıfının kurtuluşu yine işçi sınıfının kendisi tarafından başarılmalıdır. Marx’a göre bir sınıf ancak kendi çıkarlarının bilincinde oldu­ğu ve kendi kurumlan aracılığı ile bu çıkarlarının peşine düştüğü zaman bir sınıf olur. Dolayısıyla işçi sınıfı ancak sınıfsal eylem adına örgütlendiği zaman bir sınıftır. Burjuvazi ile proletarya arasındaki basit sınıf çatışması modeli kaçınılmaz olarak sınıf bilincinin yükselmesine ve devrimci dönüşüm olasılığına yol açan bir içsel çıkar çalışmasıdır.

Marx’a göre ezilen bir sınıfın özgürleşebilmesi için varolan üretim güçlerinin, varolan toplumsal ilişkilerle bir arada olmaması gerekir. Buna göre toplumsal bir değişimin olabilmesi için yeniliğin temeli olan üretim güçlerinin daha önceki toplumsal yapı içerisinde varolması gereklidir. Yani yeni üretim ilişkilerinin ortaya çıkabilmesi için maddesel koşulların eski toplumsal yapı içerisinde oluşmuş olması gerekir, feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde sanayi kapitalizminin feodal toplumun yapısı içerisinde aşama aşama geliştiği görülmüştür. Sertler kapitalist çiftlikler üzerinde kendi emeklerini satan işçilere dönüştüklerinde kapitalizmin üretici güçleri feodal sistemin yıkılması için gerekli gücü bulabilmiştir. Bu çerçevede yükselen sınıf olan burjuvazi “kendi için sınıf olmuş ve burjuvazi sınıfını oluşturanlar feodal üretim ilişkilerini yıkmak için birleş­mişlerdir.

. Yine kapitalist toplum yapısının çelişkilerinin de pro­letaryayı “kendi için sınıfa” dönüştürme kapasitesi vardır. Emek-sermaye arasındaki çelişki, burjuva sınıfı-proletarya arasındaki sınıf çelişkisinin gelişmesini ortaya koyar.

http://img715.imageshack.us/img715/3543/1202011151600.jpg

http://img440.imageshack.us/img440/503/1202011151642.jpg

http://img524.imageshack.us/img524/4290/1202011151735.jpg

http://img84.imageshack.us/img84/6753/1202011151842.jpg

ÜNİTE 3

Erken dönem işlevselcilerin temel varsayımları: Erken dönem işlevselciler Comte, Durkheim ve Spencerdir. Bu üç işlevselci sosyoloğun düşünceleri genel olarak;

bütünlük
evrensellik
gizil güç
gerekircilik
toplumsal değişikliklerin dereceli oluşu
yönleme
indirgeme ilkelerine dayanır.

Comte’un toplumsal değişme düşüncesi :

1. Teolojik aşama : fetişist-çok tanrıcı, tek tanrı inancı aşamalarından oluşur
2. metafizik aşama : ne olduğu bilinmeyen ruh kavramı
3. Pozitif aşama : bilimsel düşünceler.

Durkheim’ın toplumsal değişme düşüncesi:

Gelişmiş toplumun kökeni: ilkellerden evrilir
Toplumsal gelişmenin aşamaları : a) mekanik dayanışma b) organik dayanışma. (işbölümü sonucu
Toplumsal değişmenin nedeni : Nüfusun artması
Toplumsal Değişmenin Yönü: Mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya.

Spencer’in Toplumsal değişme düşüncesi: Evrimci, Darwin doğal seleksiyon

İnsan toplumlarında evrensel evrim yasaları geçerlidir. Toplumsal organizma basit ve farklılaşmamış askeri yapılardan sanayi toplumuna evrilir.

YAPISAL İŞLEVSELCİLİK

Talcott Parsons ve Neil Smelser.

PARSONS’a göre Toplumsal değişme

Dört çeşit toplumsal süeç vardır.

Denge durumu:
Inertia ilkesi: karşıt güçler karışmadığı sürece değişimin hızı ve yönü aynı kalır
Eylem Karşı eylem ilkesi : sürecin yönündeki değişim başka değişimle dengelenir
Çaba ilkesi : değişim motivasyonu ne kadar hızlıysa değişim hızı da o denli hızlı olur
Sistem bütünleşme ilkesi : kalıp öğelerin kaderini atfedilen değerler belirler
Yapısal değişim : sistemin kendisinin değişimini ifade eder
Yapısal farklılaşma: sistemin kendisinin değil de alt sistemlerdeki değişimi ifade eder
Evrim : toplumun uyum kapasitesinin artmasıdır

Not: Toplum zaten zamanla zaten bir değişim içindedir. İnertia ilkesi de bunu açıklıyor. Dışarıdan bir müdahale olmazsa hızı ve yönü sabit kalır (şahin)

Parsons’a göre toplumların evriminde 3 aşama vardır:

1. İlkel

Yazılı dil ilkel seviyeden orta seviyeye geçerkenki en önemli gelişme

2. Orta seviye

3. Modern

Sistem inertia durumunda olduğu varsayıldığına göre değişim nasıl olacaktır:

kurumsallaşmış yapısal kalıpların üstesinden gelecek mekanizmaların olması gerekir.
gerginliğe gösterilecek karşı eylemin yeterli yapıcı olasılıklarının bulunması
kurumsallaştırılacak bir kalıpğ yargı modelinin olması
modelle uyumlu davranışları ödüllendirecek yaptırımların kullanılması ve bunun için kişisel çıkarların değerlerle uyumunun sürekli olması.

Değişime yol açan ögeler ise

Dış Ögeler: sistemler arası çatışmalar savaş ve savaş tehtidi
İç Ögeler: alt sistemlerdeki dengesizlik sonucu oluşan gerginlikler.

Neil SMELSER’a göre toplumsal değişme:

Smelser değişme kuramını sanayi devrimini açıklamak için kullanır. Toplumsal değişmenin belirleyicisi olarak 4 temel öge ortaya koyar:

Yapısal ortam : eğer yapıda bir memnuniyetsizlik varsa reform olasılığı artar
Güçlü değişme dürtüsü: değişim için bir dürtü gerekir. İç ya da dış etkenlerden olabilir
Değişim için harekete geçmek : değişimin yönü ile ilgilidir. Yön de değişimin liderliğine bağlıdır.
Toplumsal kontrol: toplum değişime daima direnç gösterir. Toplumsal kontrolü elinde bulunduran değişimi bastırabilir veya yönünü değiştirebilir.

Değişim zamansal olarak :

Kısa süreli uyum (yapısal farklılaşma
Uzun süreli yapısal değişim olarak iki evrede izlenebilir.

Smelser kısa süreli uyuma göre değişim teorisini açıklar. Buna göre 4 çeşit işlevsel zorunluluk bulunur

1. Uyum
2. Hedefe ulaşma
3. Bütünleşme
4. Gizil kalıp koruma

Smelser’a göre toplumsal değişmenin birbirini takip eden 7 aşaması vardır. (burayı anlamam çok zor oldu. Bahsedilen hedefler sanayi devrimindeki hedefler. Smelser sanayi devrimini açıklamak için kullandığı için böyle yazmış. O halde bu aşamalar sanayi devrimi sonrası bir değişimin aşamalarından söz ediyor. Yani sanayi devriminin Avrupa toplumunda yer edinmesi süreci. Böyle okuyunca daha anlamlı geldi. Ancak her kuramda olduğu gibi bu da genellenebilir. Sadece değişimden sonraki aşamalar diye algıladım. (Şahin))

1. Hedeflere tatmin edici biçimde ulaşamamanın yarattığı başarısızlık ve memnuniyetsizlik
2. Duygusal tepkiler
3. bu duygusal tepkilerle oluşan duygusal enerjinin mevcut değerler sistemini anlamak için daha akılcı kullanımı
4. beyin fırtınası
5. Uygulanacak belirli fikirlerin kurumsal kalıplarının belirlenmesi (beyin fırtınası sonucu seçilen sanırım –şahin)
6. birey-grupların değişimi uygulaması ve çabaların mevcut değerlerce uygun yaptırımlarının değerlendirilmesi ödüllendirme vs.
7. kabul edilebilir değişimlerin rutinleştirilmesi.

İŞLEVSELCİ KURAMA GENEL ELEŞTİRİLER

İşlevselciler toplumsal sistem parçalarının bütüne yararlı olduğu için var olduğunu savunur oysa ki bu yararlılık bir etkidir. Onlar zaten vardır.
İşlevselciler toplumsal yapıyı bir organizmaya benzetirler. Organizmada her organ bir işleve sahiptir işlevi görmeyen organ ölür. Oysa toplumda organizmalar işlevini yitirse dahi toplum varolmaya devam eder. Ölmez. İşlev kaybolursa toplum değişir.
Toplumsal fikir birliği diye bir şey yoktur.
İşlevselcilere göre insan davranışını sistemin kendisi belirler. Oysa ki insanlar sistemin davranışını etkileri değiştirir.
işlevselciler yapının dengede olduğunu savunur ve denge durumunu önemserler. Gerginlikleri ve çatışmaları göz ardı ederler. Oysa ki çatışma sistemin merkezinde olan en önemli unsurlardan biridir.

İŞLEVSELCİLİK VE MODERNLEŞME

Parsons’un yapısal işlevselci toplum çözümlemesi 40-50’lerin Amerikan toplumunun sistematik açıklamasıdır. 2. dünya savaşını takip eden soğuk savaş yıllarında geliştirilen modernleşme kuramlarının temel amacı; ekonomik ve kültürel değişmelerin karşılıklı ilişkisine odaklanarak sanayileşmemiş toplumlarda batı teknolojisinin yarattığı değişiklikleri incelemektir. Ekonomik alandaki değişimler, toplumsal kültürel ve bireysel anlamda da değişime neden olur.

Parsons’a göre modernleşme:

Parsons, sanayileşmemiş toplumdan sanayileşmiş topluma geçerken, bu geçişte belirleyici olacak eylem kalıplarını geliştirmiştir. Bu eylem kalıpları rol oryantasyonundaki temel dikotomilerdir(ikilik). Herhangi bir durumun belirleyici bir anlam kazanması için 5 dikotomik seçenek belirlemelidir. Bu 5 seçenek bir sistem oluşturur ve daha gelişmiş bir değer sisteminin alışıldık, zorunlu ve içselleştirilmiş yönleridir.

Bu dikotomiler:

1. Etkinlik-Edilgenlik
2. Bireycilik-kollektivizm
3. Evrenselcilik-partikülarizm
4. atfetme-başarı
işlevsel özselcilik-işlevsel yayılmacılık.

Parsons bu kalıpların gruplanışına göre 4 farklı toplum yapısı öngörür:

1. Evrensel başarı odaklı
2. Evrensel atfetme odaklı
3. Partikülaristik (yerel) başarı odaklı
4. Partikularistik atfetme odaklı

Bu tanımlar Bert HOSELİTZ tarafından da geleneksel-modern toplumları açıklamak için kullanılır. Hoselitz’e göre ekonomik değişme sadece ekonomşk faktörlerle açıklanmaz. Ekonomik, toplumsal, kültürel faktörler birbiriyle ilişkilidir.

Marion LEVY:

Levy, batı teknolojisi, sanayileşmemiş toplumlarda görülürse ne olur? Sorusuna yanıt aramıştır. III. Dünya ülkelerindeki insanların rol oryantasyonları batılı ülkelerdeki insanlarınkine yaklaştıkça ülkelerinde ekonomik gelişme olur.

Daniel LENNER:

III. dünya ülkelerinin modernleşmesi ile ilgili çalışmalar yapmıştır. Lenner Ortadoğu ülkelerindeki modernleşmeyi inceler. 50-54 yılları arasında Ankara Balgat semtindeki değişimi incelediği çalışması ünlüdür

David McClelland

Modernleşmede kültürel değerlerin öneminin yanı sıra bireysel değerlerin de önemini vurgulamıştır. Bir şeyi daha iyi, daha hızlı, daha etkin, daha az çaba sarfederek gerçekleştirme isteği: başarı ihtiyacı duyan bireylerin farklı kültürlerde ekonomik gelişme için bireysel düzeyde ihtiyaç duyulan insan tipini anlatır.

SMELSER ve MODERNLEŞME

Sistemin bütünleştirici mekanizmalarına rağmen toplumsal değişme için toplumsal iteleyiciler kaçınılmazdır. Bunlar aynı zamanda geleneksel toplumdan modern topluma geçiş ani yapısal değişimler ve hızlı sanayileşme için de gereklidir. Toplumsal iteleyicilerin en güçlüleri yeni ve güçlü siyasi kurumlar ve bunlara bağlı liderlik anlayışıdır. Söz konusu iteleyicilerin varlığı durumunda Batı’nın gelişim yolu bölgesel farklılıklar gösterse bile III. Dünya ülkelerinde gösterebilir.

Walt W. ROSTOW ve Modernleşme:

Rostow yalnızca ekonomik faktörleri değil. Toplumsal kararlar ve hükümet politikalarını da içeren bir modernleşme kuramı oluşturur. Rostow’a göre geleneksellikten modernleşmeye 5 aşamada geçilir:

Geleneksel Toplumlar : İlkel teknoloji, hiyerarşik yapısı toprak sahiplerinin elindeki siyasi güç. Uzun vadeli kadercilik
Ekonomik gelişmenin ön şartı: 17. yüzyıl sonu 18. yüzyılın başı İngiltere’de gözlenen bilimin tarım ve sanayide kullanılması. İlerleme düşüncesi yaygın. Eğitim genellenmiş. Bankalar ve yatırımlar artmış ticaretin sınırları genişlemiş. Ancak toplum hala geleneksel değerlere sahip
Ekonomik kalkış aşaması: modern toplumun yatağını oluşturur. Bu aşamada yatırımların önündeki engeller kalkmış toplumsal ekonomik ve siyasi yapı da büyümeyi destekleyecek şekilde dönüşmüştür.
Olgunluk dönemi : bu aşama modern teknolojinin ekonomik aktivitenin tamamen içine girmesidir.
Üst seviyedeki kitle tüketimi : reel gelir insanların ihtiyaçlarının çok ötesindeki tüketimi karşılar.

YAPISAL İŞLEVSELCİ MODERNLEŞME KURAMININ ELEŞTİRİSİ

Giddens: organizma benzetmesi temelinde ele alınan toplumsal yapıda sistemin ihtiyaçlarının merkeze yerleştirildiğini amacına yönelik insan eylemlerinin yeterince açıklanmadığını savunur. Ayrıca yapısal kavramı ile işlevselciliğin yanlış bir biçimde birlikte kullanıldığını savunur. Oysa toplumsal sistemlerde sistemin değil toplumsal aktörlerin istekleri vardır.

Andre G. Frank: Frank’a göre Rostow’un modernleşme kuramı gelişmenin ülkelerin tarihsel gelişimlerini göz ardı eden ekonomik ve kültürel değişimleri gelişmiş ülkelerin tarihi ile eşitleyen yaklaşımdır. Ona göre üst seviyede kitle tüketimi kuzey Amerika toplumunun bir özelliğidir

Genel olarak değerlendirildiğinde ise, yapısal işlevselci modernleşme kuramlarına getirilen eleştiriler, öncelikle toplumsal sistemin işleyişini açıklaması bağlamındadır. Sistem anlayışı bağlamında yaratılan geleneksel ve modern toplum ideal tipleri modern toplumların bakış açısından diğer toplumları değerlendirilmesi, III. Dünya ülkelerinin gelişmemişliğinde modern toplumların rollerini ve bu ülkelerin özgün tarihsel gelişimlerini göz ardı etmesi yapısal işlevselci modernleşme kuramlarına getirilen en önemli eleştirilerdir.

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s