KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ

Posted: Ekim 29, 2012 in Uncategorized

KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ DERS ÖZETİ 1-12 ÜNİTELER

ÜNİTE 1

KÜLTÜRÜN ÖNEMİ;

İNSANI AYIRICI TEMEL UNSUR OLARAK KÜLTÜR;
İnsanın diğer canlı türlerinden nasıl ayrıldığı, diğerlerine benzemeyen niteliklerinin neler olduğu, felsefenin olduğu kadar, modern öncesi çağlarda dinsel öğretilerde, modern çağlardaysa biyoloji, antropoloji, sosyoloji, psikoloji gibi farklı bilimsel disiplinlerde uzun süre tartışılmıştır. Değişen toplumsal koşullar, gelişen teknolojik olanaklar, bu tartışmanın yeni boyutlarını önümüze çıkarmaktadır. Bununla birlikte, insanın ayrıcalığını tanımlamak, belli temel ölçütler açısından mümkündür. Özellikle kültürle ilgili tartışmalarda, insanın yegâne kültür üreticisi olduğu söylenebilir. Bu durum, karmaşık sinir sistemine sahip oluşunun doğal sonucu olan ‘kendi varlığı üzerine düşünebilme’ yetisini insana kazandırmıştır. Zaten kültür, böyle bir düşünme becerisinin sonunda ortaya çıkan bir simge üretme etkinliğidir. Doğayı olduğu gibi kabul etmek yerine onu, kendi varlığını anlamlandırma yönünde dönüştürme arzusu, sadece insana özgüdür. Bu dönüştürme etkinliklerinde biriken bilgi ve ürünler, kültür adını verdiğimiz, insanlık belleğinden kuşaklar ötesine iletilir.

İnsan Türünü Diğerlerinden Ayıran Temel Özellikleri;
*Dünya’nın yaklaşık dört buçuk milyar (4.500.000.000) yaşında olduğu, farklı disiplinlerdeki çeşitli araştırmalarla ortaya çıkmıştır.
*Tek hücreli ve ilkel yaşam biçimleri, on milyonlarca yıl Dünya gezegeninin yegâne canlıları olmuşlardır. Dünya’mn bu eski tarihine bakıldığında, karmaşık canlıların (sürüngenler ve memeliler) oluşumu, görece yeni bir süreçtir (yaklaşık 230 milyon yıl önce). Memelilerin en gelişkin kolu olan, en karmaşık sinir sistemine sahip primatların yeryüzündeki varlığı, ancak 65 milyon yıl olarak ifade edilebilecek kadar yenidir.
*Uygarlık adını verdiğimiz üst düzey ve karmaşık yaşam örgütlenmelerinin ortaya çıkışı yalnızca 5000 yıllık bir süreci kapsamaktadır.
*Türkçe’de uygarlık olarak tanımladığımız insan toplulukları örgütlenmesi, Avrupa dillerinin birçoğunda civilisation sözcüğüyle karşılanır.
*“kent” anlamına gelen Latince “Civitas” kavramından türemiştir. Nitekim aynı kavram Arapça’da Medeniyet ve Medine (hem genel anlamda kent hem şu an Suudi Arabistan sınırları içinde bulunan Medine kenti) ilişkisinde açıkça görülür.
*Kent, avcı-toplayıcı ya da hayvancılıkla geçinen toplulukların yeri değildir. Kent yaşamı, belli bir yerde sabit kalmayı gerektiren üretim ilişkilerine bağlıdır. Düzenli tarım, istikrarlı ticaret ve daha ileriki aşamalarda sanayi, kentin varlık nedeni olmuştur.
*Üretilen, depolanan ve ticarete konu olan tarım ürünlerinin hesabını tutma zorunluluğu, yazının icadını tetikleyen en temel unsurdur.
*Yazının icadı, insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Zira insanın üretimi, üretimine kattığı anlam, bu anlamlar etrafında örgütlenen toplumsal yaşam, bunların simgeler düzeyindeki soyutlamaları, hep yazı sayesinde kayda geçirilmiş, bu şekilde kuşaklar boyu taşmabilmiştir.
*Her ne kadar kültürün üretimi ve birikimi kent yaşamı ve yazının ortaya çıkışıyla belirgin hale gelmişse de kültür kavramının tarihi çok eskilere dayanmaktadır.
*Sanatsa, simgeleri taşımada en önemli etkinlik olarak, çağlar boyunca çeşitli biçimlerde var olmuştur. İnsanı diğer türlerden ayıran özelliği, uzun süre zekâ olarak tanımlanmıştır.
*Zekâ ve işlevleriyle ilgili birçok tanımın yapılarak insanın ayırt edilmesi, çeşitli güçlükler içermektedir. Kuşkusuz zekâ, insanda en üst düzeye ulaşan bir sinir sistemi işlevidir. Ancak; zekânın varlığı, insanın biricikliğini açıklamamaktadır. Sadece insanın daha gelişkin bir zekâya sahip olduğu iddia edilebilir. İnsanın başka hiçbir türde var olmayan ayırıcı özelliği, zekânın kullanılışına bağlı olarak simge üretme becerisidir.
*insan türü, birikim, aktarım ve dönüşümü gerçekleştirebildiği için kültür üretir.
*Kültür, bir toplumda bütünleşmeyi sağlayan en temel unsur olarak kabul edilebilir.

İnsanların Kendi Varoluşunu Sorgulayabilme Yetisi;
*İnsanın simge üretme nedenlerinin başında, kendi varlığının farkında olması gel­mektedir. Bunun anlamı, insanın, kendisini ‘kendisini düşünen’ bir canlı olarak dü­şünebilmesidir.
*Bugüne kadarki bilimsel bilgi­lerimiz, bu yetinin, başka hiçbir türde mevcut olmadığını göstermektedir. Öyleyse insan, kendi varlığını, sadece ontolojik (kendi bedeninde biyolojik var oluş durumu ve buna bağlı olan kendini benzerlerinden ayırt etme potansiyeli; örneğin ken­dini besleme, tehlike karşısında savunma, vb.) düzeyde değil, aynı zamanda, bu var oluşa kendine özgü bir anlam katabilme yetisi düzeyinde de deneyimler.
*Paleolitik Çağ’da mağaralara duvar re­simleri yapmaktan, Antik Çağ’da devasa anıt ya da tapmaklar inşa etmeye, siyasi fi­kirlerini bir kitapta toplamaktan sevgilisinin adını bir ağaç gövdesine kazımaya ka­dar her insan eylemi, aslında bir ölümlülüğe direnme çabasıdır. Ölümsüzlüğü, biyolojik ömrün ötesinde eserler vererek, simgeler üreterek ara­ma çabası, kültür olgusunun en temel varlık nedenidir. Zira kültür, doğanın dışın­da insanın, onu dönüştürerek ürettiği her şeyin toplamı olarak da tanımlanabilir.
*Pelolitik Çağ: insanlık tarihinin çok büyük bir kısmını kaplayan, günümüzden iki milyon yıl öncesinden 10.000 yıl öncesine kadar olan zaman dilimi. Yontma veya Eski Taş Çağı da denilen bu süreç, çağdaş insanın ataları olan Homo Neanderthal ve Homo Sapiens türlerinin birlikte varolduğu bir tarihsel dönemdir, insanların alet yapmaya, teknolojiyi geliştirmeye Paleolitik’te başladıkları çeşitli kanıtlarla ortaya konmuştur.
*Rene Descartes (1596­1650): Orta Çağ’ın din- merkezli skolastik felsefesinden kopuşun önemli halkalarından biri olan Fransız düşünür Descartes, modern felsefenin kurucu büyük filozofları arasında yer alır. Avrupa’da Aydınlanma düşüncesinin, insanın merkez alındığı bir düşünce sistematiğinin öncülirindendir. Felsefede olduğu kadar matematik ve ilahiyat alanlarında da yenilikçi fikirleriyle, Avrupa’da 16. yüzyıldan itibaren yaşanan büyük dönüşümün düşünsel yol açıcılarından olmuştur.
*Rene Descartes, var olmanın ön koşulunu, var olmanın bilincine bağlamıştır.
*Descartes’m ünlü deyişi “düşünüyorum öyleyse varım’’ (cogito ergo suni), işte bu kendi üzerine düşünebilme yetisini ifade eder.
*Descartes’a göre, in­san, kendisini (kendi varlığını) bir dış göz gibi görebilen, kendisine dışarıdan bakabilen bir canlıdır.
*Tarım toplumlarında, kâdir-i mutlak (gücü her şeye yeten) bir Tanrı imgesi ve ona bağlı bir insan topluluğu söz konusudur.
* Modern düşüncenin temelini oluşturan sekülerleşme; Dünya’nın, varlığın, insa­nın bu oluş içindeki amacının, mutlak ve değişmez Tanrı iradesinden, yanlışlana­bilir ve değişken insan aklının egemenliğine geçmesi anlamına gelir.
*Modern Çağ, bir yandan insanı dinin ve cemaatin boyunduruğundan kurtarmış, diğer yandan, sor­gulanmaz hakikat fikrinin getirdiği bütüncül yaşayışın dışında, onu, sürekli olarak bireyliğini en iyi şekilde ifade etmek zorunda olduğu hareketli bir düzene tâbi kıl­mıştır.
*Modern Çağ, kapitalizmin yükse­lişi kadar, sanatta ve bilimde son derece hızlı bir gelişmenin gözlemlendiği, kültür ve estetik olgularının çok incelikli ürünlere dönüştüğü bir aşama olarak görülür. İnsanın varlığına atfettiği anlamları simgelere dönüştürme çabası, özünde bir ölüm­süzlük isteğidir; farklı biçimlerde de olsa bütün çağlarda gözlemlenen bir olgudur.

Varlığı Kodlama ve Ölümsüzlük Arayışı Olarak Kültür;
*İnsanın kendini, dışarıdan bir gözle ayrı bir varlık gibi görebiliyor oluşu, onun ge­lişkin bir sinir sistemine sahip olmasıyla yakından ilgilidir.
*Birincil ve ikincil toplumsallaşma süreçleri:Bireyin doğumundan ölümüne kadar olan süreçte, topluma uyum göstermesini sağlayan toplumsal norm ve değerlerin öğrenilmesidir. Birincil toplumsallaşma genellikle bireyin ilk çevresi olan ailede gerçekleşir. ikincil toplumsallaşma ise bireyin kendi çevresinden uzaklaşıp (örneğin okula gitmek gibi), geniş toplumsal ve kurumsal ilişkiler içine girmesi ile gerçekleşir. Birincil toplumsallaşma bireyin doğumundan erişkin olana kadar geçen zamanı kaplarken, ikincil toplumsallaşma ömür boyu sürer.
*ayvan davranışı, temel yaşamsal gü­dülerin tatminine yönelik eylemlere dayanır (beslenme ve türün devamını sağla­ma). İnsan davranışıysa, her ne kadar yaşamsal işlevlere dayalı olsa da bu düzey­de kalmayıp, varlığını anlamlandırma çabasıyla çeşitlenen ve karmaşıklaşan bir ifa­deye dayalıdır.
*Etkileşim konusu, toplumbilimsel kuramlarda da önemli yer bulmuştur. Max Weber (1864-1920), Georg Simmel (1857-1918) gibi Alman düşünürlerinin esin kaynağı olduğu bir grup toplumbilimsel yaklaşım, etkileşimi, toplumsalın temeli hatta yegâne varoluş durumu olarak kabul etmiştir.
*A.B.D.’de yirminci yüzyıl baş­larından itibaren şekillenmeye başlayan bir toplumbilim anlayışı insanı, sürekli et­kileşen, bu etkileşimlerden simge değişimi sağlayan, böylece toplumsal olguların oluşumunda bireysel düzeyde söz sahibi olan bir konuma yerleştirmiştir.
*Etkileşimci okulun (simgesel etkileşimcilik), kuramsal çıkış noktasını teşkil eden, insanın kendi eylemini anlamlandırma, benzerlerinin ürettiği anlamları sim­gesel düzeyde değiş-tokuş edebilme yetisi, sadece çağdaş toplumlara özgü bir du­rum değildir. Esasen bu simge üretme etkinliği, varoluşu sorgulamanın doğal bir sonucu olarak, çok eski çağlardan beri insan aklını meşgul etmiştir.
*İnsanlık belleğinin bilinen en eski kurucu anlatısı Gilgameş (Gılgamış) Destanı’dır.
*Fransız antropolog Claude Levi-Strauss, “ölülerin adının kaybolması” olgusundan söz ederek, her top­lumun ölüler dünyasıyla yaşayanların dünyasını bir şekilde hem ayırmak, hem on­ları belli bir ilişki düzenine tâbi kılmak için sistemler inşa ettiklerinden bahseder.

KÜLTÜRÜN BİLEŞENLERİ;
*Kültür, iç içe geçmiş, birbirlerine işlevsel ve tarihsel bağlarla bağlanmış bile­şenlerden oluşur. Kültürün temelinde bir toplumun varlık ve evren konularındaki açıklama şemalarını oluşturan inançlar vardır. Bu inançlar, belli toplumsal alışkan­lıkları, sorun çözme yordamlarını biçimleyerek değerlen oluştururlar. Toplum dü­zeninin sağlanması, değerlerin yaptırım gücü kazanmaları, norm haline gelmele­riyle olur.

Evreni Açıklama Şemalar Olarak Mitler ve İnançlar;
* Evrenin ve varlığın belli bir şekilde açıklanması, aslında, o topluluğu oluşturan bireylerin üretim ilişkilerine dair ipuçlarını da barındırır. Ör­neğin; çok-tanrılı anlayıştan tek tanrı fikrine geçiş, önemli ölçüde, tarım toplumlarımın geçirdiği yapısal değişikliklerle yakından ilgilidir. Düzenli, büyük miktarda ve yeterince çeşitli tarımsal üretim, beraberinde göreli bir refahı da getirmiştir.
*Evrenin ve varlığın belli bir şekilde açıklanması, aslında, o topluluğu oluşturan bireylerin üretim ilişkilerine dair ipuçlarını da barındırır.
*Her toplum, kendi örgütlenme biçiminin cinsinden bir inanç sistemi geliştirir. Bu sistem, insa­nın temel varoluş sorularına doyurucu yanıtlar vermek zorundadır. İnsanın bu so­rularına, tatmin edici yanıtları en başarılı şekilde veren inanç sistemi, en fazla ku­rumsallaşmayı sağlar.
*Belli bir kültürel özellik, üzerine inşa edildiği açıklama şemaları doğrultusunda anlam kazanır.

Toplumsalı İnşa Eden Ölçütler Olarak Değerler;
*İnsan eylemleri, iyi-kötü, doğru-yanlış, âdil olan olmayan, hakkaniyet-haksızlık gibi ölçüler ekseninde somutlaşırlar. Köklerini inançlardan alan değerler, bu somutlaşma eğiliminin bir sonucudurlar. Toplu ya­şam, ister tanıdıklardan oluşan küçük grup düzeyinde (aile, arkadaş, meslektaş grupları) olsun, ister karmaşık örgütlü yapılar olsun (büyük cemaatler, sanayi top­lumu, küresel toplum), var kalmak ve düzen içinde varlığını sürdürebilmek için, daima doğruyu, iyiyi, güzeli tanımlayan değerlere yaslanmak zorundadır. Bu ne­denle iki kişinin özel ilişkisinde bile, belli kurucu değerlere ihtiyaç duyulur.
*Değer­ler sayesinde toplumun bireyleri, doğrudan iletişime gerek kalmadan eylemlerin anlamlarını üretir, algılar, paylaşır ve yeniden üretirler. Değerler, sadece kalan ve değişmeyen unsurları değil, değişmeye dair olanları da harekete geçirirler. Örne­ğin; bayramlarda büyükleri ziyaret edip el öpmek doğru ve makbul bir davranış olarak kabul ediliyorsa, bu yönde değerlerin genel kabul görüyor olmasındandır. Ancak, toplumsal değişme, değerlerin de değişmesi anlamına gelir.
*Bireyselliğin öne çıktığı, modern-kapitalist bir düzenle bütünleşen bir top­lumda, dinsel kökenli bayramlar, artık geleneksel uygulamaların tekrar edildiği zamanlar değil, git gide bireysel tercihler doğrultusunda dinlenme ve farklılık arayışının (tatil yapma ihtiyacı) gerçekleştiği vesileler haline gelirler.

Adalet ve Ahlâka Dair Ölçütlerin Kurumsallaşmış Hali Olarak Normlar;*
Her ne kadar ge­leneğin egemen olduğu toplumlarda, geleneklerle taşman değerler, cemaat yaşa­mını ayrıntılarıyla düzenleme ve bireylere kendini güçlü bir şekilde dayatma özel­liğine sahiplerse de toplumsal düzen, ancak kurumsallaşmış kurallarla ayakta du­rabilir. Hele karmaşık ve modern toplumlarda, değerler ve gelenekler, tek başları­na baskı unsuru olamazlar. Modern yaşamda gelenekler, çoğu zaman uyulması ter­cihe bağlı seçenekler ya da alışkanlıklar olarak yaşanır. Değer ve geleneklerin so­mut kurallara dönüşmesi, normların belirginleşmesiyle olur. Norm, en basit tanı­mıyla yaptırımı olan toplumsal kuraldır. Adalet ve ahlâk, bu normların şekillenme­sinde rol oynayan değerlerin, kurumsal anlamda izdüşümleridir. Normlar, yazılı ol­mak zorunda değildirler. Bir kuralın norm sayılabilmesi için, toplumsal düzeyde bir baskı unsuru olabilmesi, ona uyulmadığı takdirde de olumsuz bir karşılığı ol­masıdır. Buradaki olumsuzluk, kuşkusuz toplumsal anlamda kabul görmüş yapılar, roller ve statülerle ters oranlı bir tepkinin ortaya çıkmasıdır.

Doğayı Dönüştürme Yordam, Araç ve Bilgileri Olarak Teknoloji;
*İnsanın kendi eylemlerine anlam atfetmesi, doğayı bu yönde dönüştürmesine yol açar. Doğa, bu bağlamda bir simge üretme kaynağıdır. Ancak bu üretimlerin çok büyük kısmı, maddî koşulların somut anlamda değişikliğe uğratılmasıyla olur. Bu doğayı dönüştürecek bilgi, beceri ve gereçlerin varlığını gerektirir.
*Alman filozof Martin Heideg- ger’in (1889-1976) ünlü deyişiyle ifade edersek, “teknoloji hiç teknik bir olgu değildir”
*Mezopotamya da icat edilen yazı, o bölgede ve o tarihsel koşullarda kil tabletlere sert metal ya da ahşap kalem uçlarıyla bastırılarak yazılmıştır. Aynı dönemdeyse Mısır’da, papirüs kağıdı geliştirilmiş ve bitkilerden elde edilen mürekkeple yazı yazılmıştır. Her iki kültür bağlamı, kendi maddî koşullarıyla sınırlandıkları için (Mezopotamyada daha ziyade kil, Mısırda ise papirüs bitkisi daha çok bulunduğundan) farklı teknik donanımlar geliştirmişlerdir.
*Kültürün maddî koşulları, teknolojinin gelişimini yakından etkilemekte, ayrıca farklı toplumların farklı inanç ve değerleri, teknik nesne ve uygulamaların evrimini belirlemektedir.
*Teknoloji, kültürün vazgeçilmez bir parçasıdır; çünkü, bizatihi kültür üretmek, doğayı belli bilgi, yordam ve araçlarla dönüştürmek demektir.

Kültür Üretiminin Soyut Temsilleri Olarak Simgeler;
*İnançlardan teknolojiye uzanan süreç, kültürün soyuttan somuta uzanan boyutunu ortaya koymaktadır. Bu sürecin sonunda ortaya çıkan somut ürünler (obsidyen taşından yontulmuş bıçak, papirüs kağıdı, kil tablet, ok ve yay, radyo, uzay mekiği, facebook, vb.) kültürün en çok görünür hale geldiği biçimlerdir. Bununla birlikte kültür, sadece bu somutlaşmış nesne ve kullanımlar düzeyinde kalmaz; bu üretimlerin soyut temsillerini de içerir.
*Kültür sonucunda ortaya çıkan üretimler, onlara dair söylem, fikir, değer ve yargıların soyut temsillere dönüşerek, her bir somut üretimin kendisi yerine, onun yerine geçen daha evrensel ve dolaylı göndermeleri haline gelirler.İşte bu soyut temsillere simge adı verilir.
*Simgeler bir topluluğun ortak kurucu unsurları olabileceği gibi (millî bayrak), iki kişi arasındaki özel bir iletişimin başkaları tarafından anlaşılmayacak bir anlam taşıyıcısı da olabilirler (örneğin; geniş bir kitlenin dinlediği moda olmuş popüler bir şarkının iki âşık arasın¬da, özel bir ânı simgeleyen anlamı gibi)
*Simgelere yüklenen anlamlarda özel ve geçici değişmelere neden olabilir (örneğin, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, A.B.D.’de pek görülmeyen türde bir milliyetçilik dalgasının geçici olarak yükselmesi). Simgeler, yalnızca temsil etme işlevini yüklenmezler; aynı zamanda gizem yaratırlar.
*Her türlü dinsel etkinlik ve örgütlenme, yoğun bir simgesel anlatımı gerektirir.
*Özellikle gizli tarikat, örgüt, dayanışma grubu gibi toplumsal oluşumlar, gizliliklerini sürdürebilmek, ama en önemlisi, bu gizlilikten bir iktidar yapısı üretebilmek için, bol miktarda simgeyi sır ve gizem taşıyıcısı haline getirirler.
*Giyim kodları, sadece nasıl örtündüğümüzü değil, kişiliğimizi nasıl toplumsal anlamda ortaya koyduğumuzu gösteren simge sistemleridir.
*Sırrın, toplumsal bağın oluşumunda oynadığı rol, Georg Simmel (1857¬1918) tarafından irdelenmiştir.
*Simmel’e göre, modern dünyada ilişkiler kurumsallaştıkça, ötekiler hakkında bildiklerimiz azalır; sır, genel bir norm haline gelir.

Toplumsal Bağın En Genel Kültür Alan Olarak Dil;
*Simgeler, belli bir çeşitlilik ve değişme arz etseler de ortak yaşamı sürdürmek için, bazılarının genel nitelikte olması gerekir.
*Dil, kültürün belli bir toplumsal düzeyde varlığını koruyabilmesi için vazgeçilmez önemde bir simge sistemidir.
*Bütün kültür olgularında olduğu gibi, dilde de iyi, doğru, güzel, anlamlı gibi temel ölçütler, sadece birer toplumsal oydaşma (konsensus) me¬selesidir.
*Fransız dilbilimci Emile Benveniste (1902¬1976), insanın dil içinde bir özne haline gelebileceğini savunur.
*Dil, sadece bir araç değil, içinde etkileşime girilen, biçimlenilen, toplumsal olanla bağlantının kurulduğu, anlamların karşılaştığı bir çeşit mekândır. Dildeki değişmeler, bir kültürü oluşturan diğer unsurlardaki değişmeleri de ifade ederler.
*Dil, sadece işlevsel olarak çalışan bir olgu değildir; aynı zamanda iletişimsel süreçte yeni anlamlar üretilmesini, mevcut kavram ve ifadelerin, hatta kimi zaman kuralların değişken¬lik kazanmasına yola açan etkileşimlerin oluşmasını sağlayan bir düşünsel zemindir.
*Dilin çeşitliliği, aynı zamanda, bir dil sisteminin içinde (örneğin Türkçe), işlevsel, yöresel, ideolojik, cinsiyet, meslek, yaş ya da toplumsal sınıf konumuna bağlı, hatta iki kişi arasında çok özel bir bağlamda kullanılan düzeylerle de ortaya çıkar.

ÇAĞDAŞ DÜNYADA TEKNOLOJİNİN KÜLTÜR BİLEŞENLERİ İÇİNDEKİ AYRICALIKLI KONUMU;
*Teknoloji, kültürü somut ürünler olarak ortaya koymak için, gereken bilgi ve yordamların toplamına verilen addır.
*Türkçe de yaygınlıkla “bilgi toplumu’’ ya da “bilgi çağı’’ terimlerinin kullanıldığını görmekteyiz. Oysa İngilizce veya Fransızca’da “information” olarak ifade edilen kavram, “bilgi” kavramının karşılığı değildir.
*Bilgi, insanın öznelliğinin süzgecinden geçerek, ken¬dine ait kıldığı bir özel bilme durumudur. Oysa enformasyon (eski dilde “malumat”), herkese aynı şekilde ulaşan bir çeşit ham ve seyreltilmiş bilgidir.
*Finans kapitalizmi, fizikî olarak üretilen malların değişimi¬ne değil, sanal değerlerin dünya ölçeğinde dolaşımına dayalıdır. Borsada menkul kıymetlerin spekülatif bir şekilde değer kazanmaları ya da kaybetmeleri, bu dolaşımın sonucudur. Finans kapitalizmi, aynı zamanda çok hızlı bir dolaşımın maddî koşullarını gerektirir. Fizikî anlamda dolaşım için ulaştırma olanakları, sanal anlamda dolaşım içinse enformasyon kanallarının son derece akışkan bir yapıya sahip olması gerekir.
*Teknoloji, kendisini, toplumsalın yegâne gerçek kaynağı olarak dayatmaktadır. Zaten teknoloji, sadece yordam ve gereçler değil, aynı zamanda teknik hakkındaki meşrulaştırıcı bir söylem yani bir ideolojidir. Bu ideolojik özelliği, teknolojinin toplumsal yaşamda tasavvurunda üç yönlü bir algılama yaratır: (1) Toplumsal ilişkinin neredeyse bütünüyle teknoloji sayesinde var olabileceği fikri. (2) Teknolojinin bir değer içermediği, sadece işlevsel nedenlerle var olduğu, dolayısıyla kullanmanın doğal ve kaçınılmaz olduğu vurgusu. (3) Teknolojinin, teknik nesneler ve onların tüketiminden ibaret olduğu varsayımı. Bu üç boyutlu algılama, teknolojinin, gündelik yaşamı saran söyleminin başlıca özelliğidir.

ÜNİTE 2

KÜLTÜR KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİMİ

Kültür: Antropolojik Yaklaşımlar;
*Kültür, sosyolojinin ve antropolojinin en önemli kavramlarından biri olmasına rağ¬men yine başta sosyoloji ve antropoloji olmak üzere genel olarak sosyal bilimlerin en belirsiz, karmaşık ve tartışmalı kavramlarındandır. Antropolog Alfred L. Kroeber ve Clyde Kluckhohn, 1952’de derledikleri Kültür: Kavramların ve Tanımların Eleştirisi başlıklı kitaplarında kültürün 164 ayrı tanımı olduğunu belirtirler. Ünlü Kültür kuramcısı Raymond Williams da (1983), kültür kavramına dair 164 farklı tanım olduğuna dikkat çekerek, ‘kültür’ün Ingiliz dilindeki en karmaşık iki-üç kavramdan birisi olduğunu belirtir.
*Kültür terimi, Latince Colere fiilinden türetilmiş olan Cultura’dan gelir. Bu fiil, ekip biçmek anlamındadır. Kültür terimi de On sekizinci yüzyıla kadar toprağı ıslah etme ve ürün yetiştirme/ekme gibi çoğunlukla tarımla ilgili anlamlara sahiptir.
*Cultura, onyedinci yüzyıla kadar Fransa’da işte bu anlamıyla kullanılmıştır, İnsan zekâsının oluşumu ve geliştirilmesi anlamında ise ilk kez Voltaire kullanmıştır, Buradan Kultur olarak Almanca’ya geçip 1793’de Alman Dili Sözlüğü’nde bu anlamıyla yer almıştır,
*Williams (1983), kültür teriminin ancak On yedinci yüzyıl sonunda toplumsal yaşamdaki değişmelerle birlikte anlam ve içeriğinin değişmeye başladığını belirtir,
*Kültürün, on sekizinci yüzyılda, toplumsal değer ve davranış biçimlerini ifade eden “toplumsal”a dair bir anlama bürünmesinde ise şüphesiz Aydınlanma düşüncesinin önemli bir rolü vardır.
*Öncesinde tarımsal etkinliklere dair “yetiştirme,” “ıslah etme” anlamında kulla¬nılmakta olan kültür terimi, artık insan zihninin geliştirilmesi, gelişme süreci, bu sürecin araçları ve zihnin gelişkin durumu gibi anlam katmanlarını içeren bir anlam evrenine bürünür.
*Williams’ı izleyerek, kültür olgusunun üç anlam katmanı olduğunu belirtebiliriz, i- Genel bir entelektüel, tinsel ve estetik gelişim süreci (uygarlık/medeniyet anlamında); ii-Entelektüel ve sanatsal etkinlik pratikleri (yüksek kültür anlamında) ve iii- Bir grubun ya da bir dönemin yaşam biçimi olar kültür, Burada kültürün “medeniyet” anlamındaki kullanımına özellikle dikkat çekebiliriz,

KÜLTÜR: ANTROPOLOJİK YAKLAŞIMLAR;
*Antropolojinin, özellikle de sosyal antropolojinin en önemli kavramı olmasına rağmen, antropolojinin kavramları arasında tanımlanması en güç olanı yine kültür kavramıdır. Belki de, kültürün antropolojik tanımlarının sayısı antropologların sayısından fazladır.
*Kültürün antropolojik tanımı, sosyal antropolojinin kurucusu kabul edilen ve Antropolojide Evrimci yaklaşımın ilk temsilcisi olan Edward Burnett Tylor’un (1832¬1917) 1871de yapmış olduğu, kültürün “bilgi, inanç, ahlâk, hukuk, gelenek ve in¬sanın bir toplumun üyesi olarak edindiği her türlü yetenek alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütün” şeklindeki tanımına büyük ölçüde dayanır ve bu kültür tanımı uzun yıllar rakipsiz kalmıştır.

Evrimci ve Tarihselci Yaklaşımlar;
*İlk kültürel evrimciler evrimsel kuramları kültüre uygulamışlardır, Evrimciliğin ilk ve en önemli temsilcilerinden biri olan Edward B, Tylor (1832-1917), aynı zamanda antropolojinin konusunun kültür olduğunu belirten ilk bilim insanıdır.
*Kültürel evrimi aklın ilerleyişi olarak değerlendiren Tylor’a göre, ilkel/vahşi olanla uygar olanı bir diğerinden ayı¬ran en önemli nokta, uygar olanların hurafeleri terk ederek aklı ve onun ürünü olan bilimi benimsemeleridir.
*Tylor’a göre kültür insan davranışının edinilmiş öğesi olarak görülse de, kültür alanının yalnızca edinime indirgenemeyeceği genel olarak kabul görmektedir.
*Sosyal antropolojinin kurucusu olarak da kabul edilen Tylor’un yapmış olduğu meşhur kültür tanımı, “Bir dönemin ya da bir toplumsal grubun yaşam biçimi” olan kültürün antropolojik tanımının da temelini oluşturur ve yalnızca insanlığın kültüre sahip olduğuna işaret eder, Bu oldukça “geniş” tanım, kültürün günlük yaşamın “üstünde” değil, aksine yediden yetmişe herkesin günlük hayatının “içinde” olduğunu vurgular.
*Yüksek kültür olarak kültür tanımı “kültür” ve “toplum”u yete¬rince birleştiremeyen “dar” bir tanım olarak kabul edilirse, “tüm bir yaşam biçimi” olarak kültürü tarif eden antropolojik tanımının da kültürü fazla genişlettiği, kül¬türle toplumu çok fazla birleştirdiği söylenebilir.
*1930’larda Radc-liffe-Brown gibi tanınmış antropologlar kültürü “belirsiz bir soyutlama” olarak ni¬telendirirken, 1970’lerin yapısalcı antropologları ve sosyologları kültürün varlığını inkâr etmeseler de, onu sosyal değişmenin nedeni değil sonucu kabul etmişlerdir.
* Evrimci yaklaşımın diğer bir önemli ismi Lewis Henry Morgan’dır (1818-1889). Morgan Eski Toplum (1871) kitabında toplumların teknolojik gelişme düzeylerine göre farklılaştığını ve kültürel evrimin teknolojik gelişmeyle birlikte gerçekleştiğini vurgulayarak kültürel evrimi üç ana evreye ayırır: Avcı-toplayıcılığın hâkim olduğu ilk evre yabanıllık evresidir. Yerleşik hayata geçiş, hayvanların evcilleştirilmesi ve çömlekçiliğin gelişmesiyse ikinci evre olan barbarlık evresinde gerçekleşir. Son evre olan uygarlık evresine ise yazının keşfedilmesiyle geçilir. Morgan’ın bu görüşü/sınıflandırması, bütün dünya müzelerinde ilk, orta ve “taş devri”ne ait sergilerde ya da paleolitik çağ insanlarına, “Yeni Taş Devri” ya da Neolitik çağ insanları¬na ilişkin sergilerde, ilginç bir biçimde, hâlâ sürdürülmektedir.

Yayılmacılık (Difüzyonizm);
*Bir kültürün değişmesinde en önemli etkenin diğer kültürlerin maddi ve manevi öğelerinin o kültüre girmesi olduğunu belirten yayılmacılık, insanlık tarihinde birkaç çekirdek bölge olduğunu ve kültürel öğelerin bu merkezlerden çevreye yayıldığını savunur.
*Teknolojik gelişmenin her kültürde kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini, kültür içinde özgün buluşların kendi başına ortaya çıkışının çoğu zaman mümkün olmadığını öne süren yayılmacılık, başka kültürlerden almanın ise genel bir kural olduğunu ifade eder. Yayılmacı okulun ortaya çıkmasında müzecilik etkili olmuştur.
*Yayılmacı okul Almanya’da gelişmiştir.

Franz Boas: Tarihsel Tikelcilik/Özgücülük ve Kültürel Görecilik;
*Başlangıçta yayılmacı yaklaşımı benimsemiş olsa da Tarihsel Tikelci/Özgücü yaklaşımın mimarı, modern Amerikan kültürel antropolojisinin babası olarak kabul edilen, Amerikalı antropolog Franz Boas’tır.
*Her bir kültürün nasıl geliştiğinin ayrı ayrı incelenmesi ge¬rektiğini zira her kültürün kendine özgü ve ayrı bir tarihi olduğu görüşü tarihsel özgücü yaklaşımın temel tezidir. Bu nedenle kültürel göreciliğin kurucularından biri olduğu görülen Boas bu doğrultuda evrimci okula karşı en güçlü kuramsal tezin de mimarlarındandır.
*Yirminci yüzyıl antropolojisinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamış olan Boas’a göre kültür, “bir topluluğun toplumsal davranışlarının bü¬tün ifadelerini, bireylerin içinde yaşadıkları grubun alışkanlıklarından etkilenen tepkilerini ve bu alışkanlıkların belirlediği insan etkinliklerini” içerir.
*Tylor’a göre kültür insan becerilerinin bir birikimiyken, Boas, her birimizin taktığı bir “kültürel gözlük” benzetmesini önerir.
*Kültürel göreciliğin önemli bir mimarı olan Boas ve öğrencileri için, diğer kültürleri tamamen kendi değerlerimizi ölçüt alarak değerlendirme eğilimi olan etnikmerkezcilikle (etnosentrizm) ve ırkçılıkla savaşmak antropoloji disiplinin temel misyonudur.
*Biyolojik Irk: Biyolojik olarak ırk, alt türleri açıklamak için kullanılan bir kavramdır ve Homosapiens, yani bizim türümüz için alt tür yoktur. Bizim türümüz içinde bir popülasyonun diğerinden farkı bile yumuşak geçiş gösterir, keskin farklılıklar yoktur. Bu nedenlerden dolayı, antropologlar ırkın biyolojik olarakiçi b oş bir kavram olduğunu, insanlar için geçerli olmadığını ve insanlar için kullanılamayacağı ortaya koymuştur.
*Boas ve öğrencileri için, etnik-merkezcilik ve ırkçılıkla savaşmak antropoloji disiplinin te- fi yİ mel misyonudur.

Kültürel Çeşitlilik, Etnik-Merkezcilik ve Kültürel Görecilik;
*Bizimkinden faklı hayat tarzları, bizim kültürümüzden oldukça farklı kültürler olduğunu biliyoruz. Yaşadığımız topraklardan uzak coğrafyalarda, başka dilleri konuşan, farklı dinlere mensup ve çok değişik yaşam biçimlerine sahip milyarlarca insan yaşıyor. Sadece bizden binlerce kilometre uzakta, başka ülkelerde değil; yaşadığımız şehirde, aynı mahallede, hatta oturduğumuz apartmanda da bizden farklı giyinen, konuşan ve bizimkinden açık olarak farklı yaşam biçimlerine sahip insanlar görüyoruz. Bu durum insan olmanın farklı yollarının olduğunu, gündelik yaşam içinde bizimkinden farklı davranış biçimleri ve hayat tarzları olduğunu bize hatırlatır. Belki daha da önemlisi, bu gözlem sadece dünyada ya da başka bir coğrafyada değil, bir ülkede ve aynı toplum içinde bile tek bir kültürün değil, farklı kültürlerin olduğunu karşı çıkamayacağımız şekilde bize gösterir.
*Bireyin kendi kültürel değerlerini ön plana alarak başka kültür¬leri kendi kültürünün değer sisteminden değerlendirerek yargılaması etnik-merkezcilik olarak adlandırılır.
*Etnik-merkezcilik sıklıkla kendi kültürünü yüceltme ve başka kültürleri küçümseme, ötekileştirme ya da aşağılama düzeyinde kendini gösterir. Bu nedenle, etnik merkezciliğin hiç de masum olma¬dığı, aksine heterofobi (farklılık korkusu/düşmanlığı), zenofobi (yabancı korku¬su/düşmanlığı), islamofobi (İslam korkusu/düşmanlığı), homofobi (eşcinsel düşmanlığı), şovenizm ve daha önemlisi ırkçılık ile çok yakın bir ilişki içinde olduğu belirtilebilir.
*Kültürel görecilik ya da kültürel rölativizm, başka kültürleri kişinin kendi kültürünün değil, o kültürün bağlamı içinde görmesi ve değerlendirmesi düşüncesidir.

Kültür-Kişilik Ekolü;
*Psikoloji yönelimli bir bakış açısıyla her toplumun kendi karakteristik kişiliğini ürettiğini savunan Benedict, kültürün, onu yaratanların ortak kişiliklerinin bir yansıması olduğu görüşünü ortaya atmıştır,
*Benedict, başyapıtı sayılan Patterns of Culture’da (Kültür Örüntüleri) (1934), kül¬türün ardındaki başlıca yaratıcı gücün toplumsal ve yapısal bir etmen olmaktan çok “duygusal ve estetik” bir güç olan “bütünleşme” olduğunu belirtir,
*Benedict, kültürler arasındaki farklılıkların bireyler arasındaki farklılıklara benzediğini öne sürer.
*Benedict bu bütünleştirici öğeye “kültürel kümelenme” (cultural confi- guration) adını verir.
*İnsanlar, kültürlenme yoluyla mensubu oldukları kültürün hâkim kişilik tipi kalıbına dökülürler.
*Kültürlenme: Bireyin içine doğduğu kültürü anneden, aileden başlayarak diğer toplumsal kurumlar aracılığıyla öğrenme sürecidir.

İşlevselcilik ve Malinovvski;
*Bronislaw Malinowski (1884-1942)’nin geliştirdiği işlevselci okul toplumun bütün unsurlarının, o toplumdaki bireylerin kültürel olarak tanımlanmış gereksinimlerini karşıladıkları için işlevsel olduğunu savunur.
*Bronislaw Malinowski, bütün insanların bazı biyolojik ve psikolojik gereksi-nimlerinin ortak olduğunu ve bütün kültürel kurumların esas işlevinin bu gereksinimleri karşılamak olduğunu vurgular.
*Malinowski bütün kültürlerin karşılamak zorunda olduğu üç temel gereksinim düzeyini şöyle belirlemiştir:
1.Beslenme ve cinsellik gibi biyolojik gereksinimler.
2.Eğitim ve hukuk gibi araçsal gereksinimler.
3.Din, sanat gibi bütünleştirici gereksinimler.
*Malinowski, temel (biyolojik) gereksinimleri ve kül¬türel karşılıklarını şöyle sıralamaktadır.

Biyolojik Gereksinim
1-Metabolizma
2-Üreme
3-Bedensel rahatlık
4-Güvenlik
5-Hareket
6-Büyüme
7-Sağlık

Kültürel karşılık
1-Beslenmesistemi
2-Akrabalık
3-Konut
4-Korunma ve savunma
5-Faaliyetler ve iletişim sistemleri
6-Eğitim
7-Hijyen

*Malinowski’ye göre eğer antropologlar bir kültürün bu gereksinimleri karşılama yollarını çözümleyebilirlerse, kültürel özelliklerin kökenine de ulaşabilirler.

Yapısal-İşlevselcilik ve Radcliffe-Brown;
*İngiliz antropolog Alfred Reginald Radcliffe-Brown (1881-1955), yapısalcı-işlevselci olarak bilinen düşünce okulunun kurucusudur,
*Radcliffe-Brown ve onu izleyenler bir toplumun her gelenek ve inancının, o toplumun yapısını sürdürmeye dönük belirli bir işlevi olduğuna inanır.
*Radcliffe-Brown bir toplumun tek tek üyelerinden farklı olduğu fikrini Durkheimdan almıştır.
*Radcliffe-Brown’a göre, antropoloji bireysel eylem üzerinde yoğunlaşmak yerine onları yöneten yapıya ulaşmalıdır.
*Yapısalcı-işlevselci yaklaşım, antropologların toplumları ve kültürlerini sistemler olarak çözümlemelerine ve çeşitli parçaları arasındaki karşılıklı ilişkileri incelemelerine yol açmıştır.
*Radcliffe-Brown toplumsal davranışın evrensel yasalarını ortaya çıkaramamıştır.

Yapısalcılık ve Claude Levi-Strauss;
*Yapısalcılığa göre kültür, temelde yatan evrensel bir düşünce kalıbının ürünü olarak görülür.
*Bu yaklaşıma göre antropologların görevi, insanların bu süreci başarmasının temel ilkelerini açıklamak ve altta yatan kalıpları ortaya çıkarmaktır.
*Yapısalcılık, toplumsal görüngülerde toplumsal yapı adı verilen ve yalnızca bir model kullanımıyla anlaşılabilecek gizli bir boyutun varlığını kabullenmektedir.
*İnsanlar için doğal dünyanın, insan kavrayışının ötesinde bir gerçekliğinin olmadığının kabulü, yapısalcılığın doğal dünyanın nesnel olarak varolmadığını öne sürdüğü anlamına gelmemektedir.
*Claude Levi-Strauss (1908-2009), insan aklının, algıladığı toplumsal dünyayı temel bilgi parçacıklarına ve zihinsel kategorilere ayırarak bir düzen oluşturduğunu savunan yapısalcı antropolojinin en önemli ismidir.
*Levi-Strauss, aklın yapısının fikir, simge ve mitosları, genellikle zıt ya da ikili kategorilerle nasıl örüntüler halinde örgütlediği üzerinde durur.
*En büyük karşıtlık ise “kendilik” ve “başkaları” arasındadır; bu karşıtlık, kültürün de bağımlı olduğu simgesel iletişimin ortaya çıkması için gereklidir. İletişim, karşılıklı bir değiş tokuştur; malları olduğu gibi eşlerin değiş tokuşunu bile kapsayabilir. Ensest tabusu işte bu nedenle, böylesine köklü olan “kendilik” ve “başkaları” karşıtlığından kaynaklanır.

Çatışmacı ve Uyarlanmacı Yaklaşımlar;

Yeni Evrimcilik
*Amerikalı Antropolog Leslie White (1900-1975) ile AvusturyalI arkeolog Gor- don Childe (1892-1957) Yeni Evrimciliğin önemli temsilcileridir.
*Leslie White, The Science of Culture (Kültür Bilimi) başlığıyla 1949 yılında ya-yınlanan kitabında kültürü en önemli bileşeni teknoloji olan bütüncül, dinamik ve simgesel bir sistem olarak tanımlar.
*White, Marx’ın izinde, toplumsal ve kültürel görüngülerin üç düzlemde ele alınması gerektiğini savunur. Temel düzlem teknolojiktir ve toplumdaki değişme süreci bu düzlemde baş göstermektedir. İkinci düzlem, aile, hukuk, devlet gibi kurumların dâhil olduğu sosyolojik düzlemdir ve toplumun teknolojik temeliyle ideolojisi arasında dolayımı oluşturmaktadır.
*White, toplumsal evrimin entropiyi (rastlantısallı- ğı) azaltarak ilerlediği fikriyle, kültürün enerji-tutan bir sistem olduğu kuramını bir¬leştirerek kültürel karmaşıklığın ve gelişmenin nedenlerini anlamaya çalıştı

Kültürel Ekoloji Yaklaşımı;
*Julian Steward (1902-1972) da kültürel evrim ile ilgili olmakla birlikte, ondan farklı olarak, kültürlerin çevreleriyle olan etkileşimini vurgulamış ve kültü¬rel sistemlerin çevresel uyarlanma yoluyla evrimi üzerinde odaklanmıştı, Steward’ın bu çalışması kültürel ekoloji adı verilen yaklaşıma yol açmıştır,
*White, evrimcilerin insan kültürü üzerinde bir bütün olarak odaklanması ve genel yasaları teşhis etmesi görüşündeydi.
*Steward ise bu yasaları keşfetme yaklaşımının, tam da belirli kültürel sistemlerin mevcut gelişimiyle değil de, soyut olarak kültürle uğraştığı için başarısız kaldığını savunmuştur.
*Steward, kültürel ekoloji için üç temel düzey öne sürmüştür, i- Kültürün teknolojisi ve çevresi arasındaki karşılıklı ilişki çözümlenmelidir, Kültür, insanlar yiyecek ve barınacak yer sağlarken elindeki kaynakları ne derecede etkili kullanabilmek¬tedir? ii- Kültürün teknolojisiyle ilişkili davranış kalıpları çözümlenmelidir, Kültürün üyeleri, yaşamları için gereken işleri nasıl yerine getirmektedir? iii-Bu davranış kalıpları ve kültürel sistemin diğer öğeleri arasındaki ilişki belirlenmelidir.

Marksist Antropoloji;
*Marksist antropoloji, toplumsal değişmeyi açıklamak için, bir toplumun ayırt edici unsur ve çelişki dizileri üzerinde durur. Bu yaklaşım çevre ile kültürel evrim arasındaki ilişkide, toplumsal sistemlerin dönüşmesine yol açacak ilişkileri önemli görür.
*Marksist antropologlar da, Marx gibi, üretim tarzı ve ilişkilerinin toplum ya da kültürlerin ya¬pı ve gelişimlerini belirleyen birincil etken olarak görür.
*Marksist antropologlar, bu anlamda, kültürün içindeki üretim ve dağıtım araçlarının nasıl şekillendiğine, nasıl değişme geçirdiğine odaklanırlar.
*Marksist antropologlar siyaset ile iktisat arasında doğrudan ve tek yönlü bir belirlenim ilişkisini öne sürmenin kaba bir maddecilik olduğunu vurgularlar.
*Yapısal Marksizm, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Marksist antropolojisinin hâkim paradigmasını oluşturmuştur.
*Marx, Engels, White ve Steward’m fikirlerinin daha da geliştirilmesi, kültürel maddecilik adı verilen bir perspektife yol açmıştır.
*Kültürel maddecilik yaklaşımı fikir, değer ve dinsel inançları çevresel koşullara uyarlanma araçları olarak görür. Bu görüşün en önemli temsilcisi Marvin Harris (1927-2001), kültürel uyarlanma üzerindeki maddi sıkıntıları vurgular.

Simgeci/Yorumsamacı Antropoloji;
*Yorumsamacı antropolojiyle özdeşleştirilen Clifford Geertz (1926-2006), her kültürün göreceli olarak ele alınması gerektiğine dair Boas’ın yaklaşımını geliştirmiş ve genel davranış örüntülerine ulaşmaktansa, her kültürün ayrıntılı bir tablosunun çizil¬mesine önem vermiştir.
*Geertz, kültür ile toplumsal yapının aynı görüngünün farklı soyutlamaları olduğu, bu nedenle toplum¬sal yapının sosyologlara bırakılarak antropologların sadece kül¬türle ilgilenmesi gerektiğine dair Parsonscu vurguyu paylaşmıştır.
*Simgeci veya yorumsamacı (ya da hümanist) antropoloji olarak adlandırılan yaklaşımını Geertz ilk kez Interpretation of Cul- tures (1973) (Kültürlerin Yorumlanması) adlı kitabında ortaya koyar.
*Geertz, araştırmalarında insanlara kendi yaşamlarını anlattırarak sadece antropologun imgeleminin nesneleri olarak sunmaktan kaçınmıştır.

Feminist Antropoloji;
*Eril-merkezcilik: Toplumsal örgütlenmede erkeği ve onun toplumsal rollerini merkeze alarak davranma ve tutum geliştirme eğilimidir.
*Antropolojide feminist düşüncenin tohumları yirminci yüzyılın ilk yarısında El- sie Clews Parsons, Alice Fletcher, Phyllis Kaberry ve Margaret Mead gibi kadın antropologlar tarafından atılmıştır,

Margaret Mead;
*Franz Boas ve Ruth Benedict’in öğrencisi olarak lisans eğitimini Columbia Üniversitesinde tamamlayan Mead, 24 yaşında bir doktora öğrencisi olarak ilk büyük alan araştırmasını yaptı, Büyük Okyanus’ta bir ada olan Samoa’da gerçekleştirdiği araştırmasının amacı, ergenlerin geçirdiği biyolojik değişikliklerin toplumsal, psikolojik ve duygusal gerginliklerle dolu olduğu kuramını sınamaktı, Farklı bir ifadeyle, Mead, ergenliğin evrensel olarak gerilimli olmayabileceğini; davranış ve değerler kültürden kültüre farklılık gösteriyorsa, ergenlik deneyiminin de farklı olabileceğini düşünüyordu,
*Ergenlik döneminin gerginlik dönemi olmak zorunda olmadığını ve buna kültürel koşulların neden olduğunu vurguladı: “Ergenlik zorunlu olarak bir gerilim ve baskı dönemi değildir; onu böyle kılan kültürel koşullardır,” Ergenlik veya eril¬lik gibi bir “yaşam olgusu”nun farklı biçimler alabileceğini göstermekle Mead, bazen “insan doğası” olarak sorgusuzca kabullenilen şeyin kültürel bir ürün olabileceğini göstermiştir,
*Biyolojinin yazgı olduğunu düşünmekten kaçınmak gerektiğini en güçlü vurgulayan Mead olmuştur.
*Mead’in 1928 tarihli söz konusu çalışması, aynı zamanda psikolojik antropolojinin (kültür ve kişilik) başlangıcı olarak kabul edilir.
*Mead’in feminizm ile antropoloji arasındaki köprünün inşasına ve genel olarak feminist düşünceye iki düzeyde yaptığı katkı önemlidir, Birincisi antropolojide hep doğal (biyolojik) kabul edilegelen kadınlık ve erkeklik rollerinin kültü¬rel/toplumsal olduğunu ortaya koyarak toplumsal cinsiyetin kültürel inşası mefhu¬munu geliştirmiştir. İkincisi ise, feminist projeye bir kültürel alternatif göstermiştir.

ÜNİTE 3

Toplumbilimsel Bir Olgu Olarak Kültür;

BÜTÜNLEŞTİRİCİ ÖĞELERİN KAYNAĞI OLARAK KÜLTÜR

Toplumsal Öğelerin Uyumlu Bütünlüğü: İşlevselci Yaklaşım;
*Toplumbilimin kurucuları arasında yer alan, pozitivizm ve işlevselciliğin savunucularından Emile Durkheim, bir toplumda kültüre işaret eden ortak değerler, düşünceler, ahlâki bilinç ve duygusal yaşamdan söz ederken kolektif bilinç kavramım kullanır.
*“Toplumsal İşbölümü’’ (De la division dit travail sociale) eserinde, dayanışma tür¬leri üzerinden, basit toplumlarla sanayi toplumları arasındaki farklılıklara işaret eder. Birbirine benzeyen, aynı işleri yapabilen bireylerin mekanik dayanışması ilkel toplumlara özgüyken farklılaşma, uzmanlık ve yüksek işbölümüyle organik dayanışma, sanayi toplumlarmda görülmektedir.
*Durkheim’a göre, artan işbölümü, daha fazla bireysel özgürlük ve mutluluğa yol açmakla birlikte, eylem üzerinde geleneksel ve kültürel denetimlerin güçsüz- leşmesi sebebiyle bozulmaya ve anomi olarak adlandırılan düzenleme yokluğuna yol açtığını savunur.
*“Durkheim, Dinsel Yaşamın Temel Biçimleri’’ (Les fonnes elementaires de la vie religieuse) eserindeyse toplumsal bütünleşme süreçlerini açıklamak için, din üzerine incelemeler yapmıştır.
*Durkheim, bütün dinlerin kutsal olan (sacre) ile kutsal olmayan (profane) ayrımı etrafında şekillendiğini belirtirken kutsal olanın, özellikle dinsel törenlerde tabular, ritüeller aracılığıyla inanç dizilerinin simgeler üzerinden, kültürün bileşenleri olarak sayılan toplumda paylaşılan duygular, ahlâki değerler üzerine yoğunlaşma sağlayarak, ortak kimlik ve aidiyet hissini güçlendirdiğini vurgulamıştır.
*Durkheim’ın işlevselci bakış açısına, “Simgesel ve Yorumsamacı Antropolo¬jinin temsilcilerinin kültür analizlerinde de rastlanmaktadır. Örneğin; Victor Turner, toplumsal dayanışmanın, ritüeller ve simgelerin, topluluğu bütünleştirici gücü üzerinden, kültürün ve toplumsal düzenin yeniden üretimine katkıda bulunduğunu savunur.
*Mary Douglas ise özellikle bir topluluktaki temizlik ve kirlilik kavram¬ları üzerine olan algı ve inançların, kültür örüntüsüyle doğrudan ilgili olduğunu savunur.
*19. yüzyılın ilk yarısında, Fransa’da devrim sonrası yeniden yapılanma çalışmaları sırasında, toplumbilime yön veren isimlerden Frederic Le Play (1806-1882) “Science Sociale” okulunun kurucularından olup, toplumlarda dengeyi, barışı ve sabitliği sağlamak için, uyulması gereken temeller üzerinde durmuştur. “Avrupa İşçileri” adlı eserinde, aile monografilerine dayanarak, aile sınıflama sistemi kurmuştur. Buna göre, ataerkil aile tipinde malların bir kuşaktan ötekine, kök aile tipinde sadece vâ¬ris olarak seçilen çocuğa parçalanmadan geçtiğini açıklar.

Bir Sistem Olarak Kültür: Yapısalcı Yaklaşım;
*Talcott Parsons, maddi güçlerle kültür arasındaki ilişkiyi, birleşik görgül dün¬yanın analitik düzeyleri (analytical levels of a unified empirical world) üzerinden kavramsallaştırmaktadır. “Toplumsal Eylemin Yapısı” (The Structure of Social Acti- on) (1937) adlı yapıtı, kültür sosyolojisi alanında, insan failinin rasyonel aktör mo¬delleri açısından büyük önem teşkil eder.
*Parsons, insan eyleminin, normatif bir yapıya sahip olduğu, idealler ve ortak bilinçten de etkilenerek, bireyi güdümlediğini savunan iradeci eylem modelini (voluntaristic model of action) çizmektedir.
*Parsons, geliştirdiği amaçlar, araçlar, şartlar, normlar ve çaba olmak üzere, beş temel birim edimine dayalı, çokboyutlu insan eylemi modelini çizer.
*. Parsons’a göre, kısmen rol beklentilerini belirleyerek, insanlara, birbirleriyle iletişi¬me geçme ve kendi eylemlerini eşgüdümleme olanağı sunan sistem, “Kültürel Sistem”dir. Kültürel sisteme yönelik, başlıca üç etkinlik alanı bulunmaktadır. Bunlar; bilişsel simgeler dünyası (ör: matematiksel denklemler, finansal raporlar), anlatım¬la ilgili simgeler (ör: sanat, müzik) ile ahlâki standartlar ve normlardır.
*Parsons’ın sistemler kuramının en karmaşık hali “The Social System” ve “Toward a General Theory of Action” eserlerinde geliştirilen AGIL modelidir.
*Parsons’çı yaklaşımda kültür, toplumsal düzeni sürdürmede normlar, değerler ve simgesel süreçleri kapsaması açısından büyük öneme sahiptir.
*Yapısalcı toplumsal sistem yaklaşımının bir başka temsilcisi Robert K. Mer- ton’dır. “Sosyal Yapı ve Anomi” (Social Structure and Anomie) adlı eserinde, bütünleşmenin sağlanabilmesi için, norm ve değerlerin taşıdıkları önem, kültürel hedefler ve kurumsal araçlar üzerinde durulmaktadır.
*Merton, toplumsal yapılar arasındaki ilişkileri düzenlemede açık ve gizil işlev¬ler olmak üzere bir ayrım yapmıştır. Açık işlevler, örgütlerin açıklanan amaçları ve görevlerini, gizil işlevlerse örgütlerin faaliyetlerinden doğan sonuçları ifade etmektedir.
*Kültür konusunda, bütünleştirici bakış açısı üzerinden kavramsallaştırmalar yapan Merton, bilimin kültürel amacının yarar sağlayan yanından ziyade, doğru ve iyiye götürmesi oranında değerlendirildiğini savunur.
*. Weber’in teorilerinde, Alman hermenötik perspektifinin temsilcilerinden Wilhelm Dilthey ile Kant ve Hegel’in idealizmine rastlamak mümkündür.
*Dilthey, Geisteswissenschaften (insani bilimlerin) hermenötik yöntemiyle Naturwissenschaften (doğa bilimlerinin) gözleme ve deneye dayalı metodu arasındaki farklılığa dikkat çeker.
*Dilthey, sosyal görüngülerin kültürel bakış açısıyla incelenmesi gerektiğini savunurken kültürü, güçlü ve özerk bir alan olarak ortaya koyar.
*Weber, Dilthey’den yararlanarak, kültür kavramının da yer aldığı tüm toplumsal çö¬zümlemelerinde Verstehen (anlama) yaklaşımını savunmuştur .
*Weber’in kültür kuramına en önemli katkılarından biri de, modern kültürün bir unsuru ve doğal bir getirisi olarak rasyonelleşme kavramını ortaya koymuş olmasıdır.
*. Weber, “Protestan Etiği ve Kapitalizmin Ruhu” yapıtında, kapitalizmin ortaya çıkışında dinsel inançların rol oynadığını belirterek, materyalist gö¬rüşlere karşı çıkar.

Semiyolojik ve Post-Yapısalcı Kültür Analizi;
*Yapısalcılıkta kültürle dil bir¬birine benzeyen paralel kavramlar olarak ele alınmaktadır.
*Yapısal dilbilim, dilin, sözcükler ve sesler gibi mikro-öğelerde meydana gelen bir sistem olarak kavranıp analiz edilebileceği fikrine dayanmaktadır.
*Yapısalcı yaklaşımda asıl odak, bireysel insan failinin bilinci ve üstün niteli¬ği değil, kültür sisteminin rolü ve kültür sistemi çalışmalarıdır.
*İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure’e göre dilbilim, toplumsal yaşamın bir parçası olarak simgelerin rollerini ve doğasını inceleyen bilim dalının, semiyolojinin (göstergebilim) dallarından yalnızca biridir.
*Gösterge, gösteren (akustik imge ya da yazılı işaret) ve gösterilenden (kavram) oluşur. Gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki sabit ya da zorunlu değil, keyfi ve nedensizdir; toplumsal uylaşımların sonucu oluşmaktadır.
*Semiyotik kültür modelini savunan önemli isimlerden biri Fransız düşünür Roland Barthes’tır. Dilbilim ve kültürel araştırma arasındaki yakın ilişkiyi, gösteren Csignifiant) temsil işini yapan şeyle, gösterilen (signifie) temsil edilen şey ya da kavram üzerinden yapılandırır.
Barthes, Fransız kültürünü ve gündelik yaşamını çözümleyen dergi yazılarının derlemesi olan Çağdaş Söylenler (Mitolojiler) adlı eserindeyse semiyotik yaklaşımla kültür içindeki işaretlerin asla masum olmadığı¬nı, aksine ideolojinin yeniden üretimin karmaşık ağlarını yansıttığını savunur.
*Post-yapısalcı kültür kuramcılarının etkilendiği en önemli isimlerden biri de Claude Levi-Strauss’tur.
*Kültür sistemlerinin kendi kuralları ve işleyiş mantığı oldu¬ğunu ortaya koyan Levi-Strauss, kültürün bütünüyle kavranmasının, açık anlamlar ve kişisel deneyimlerin görünür düzeyinin ötesinde aranmasıyla mümkün olabile¬ceğini savunur.
*Levi-Strauss, kültür üzerine en ilginç çalışmalarından birini antropoloji alanında vermiştir. “Akrabalığın Temel Yapıları” (Les structures elementaires de la parente) eseri, akrabalığın batı-dışı toplumlarda toplumsal örgütlenmenin temelinde yer alması sebebiyle evlilik çeşitleri, akraba isimlendirmeleri, akraba-temelli klan örgütlenmeleri, yerleşim biçimleri, mülkiyet sahipliğiyle aile ilişkileri üzerinedir.
*Levi-Strauss’u ön plana çıkaran, kültürel sistemlerin kendi kendini sürdürebilen özelliğine dikkat çe¬kerek, kültürün özerk bir alan oluşunu ortaya koymuş olmasıdır.
*Post-yapısalcı yaklaşımın en önemli temsilcisi Michel Foucault, kültürü, iktidar, bilgi ve söylem kavramları üzerinden inceler.
*Saussure’ün etkileri, söylemin derininde bulunan özü belirten episte- me kavramını kullanmasında görülür.
*Foucault’ya göre, egemen iktidar ve disipli- ner iktidar, sapkının normalleşmesine yönelik cezaları içerirken biyo-iktidar biçi¬mi, modern devlette cinsellik ve arzu kavramlarının yalnızca bastırılması ya da san¬sürle değil, onları harekete geçirerek denetime alınmasını içeren birleşik bir söy¬lemdir. İktidarın bu hegemonik etki alanını kılcal damarlara benzeterek tüm nüfus üzerinde yayılan bir ağa benzetir.

ÜNİTE 4

Kültür Olgusunun İdeolojik Kullamımları;
İNDİRGEYİCİ, SAFLAŞTIRICI BAKIŞ AÇISI;
*İdeolojinin sosyolojik açıdan ele alınmasının en önemli yanı, fikirle toplumsal ya¬pı ve toplumsal eylemler arasındaki bağın ortaya konulmasıdır.
*Bir toplumda, be¬lirli bir sınıfın ya da belirli bir sosyal grubun davranışlarına yön veren siyasal bir öğreti olarak ideoloji, kültürel bir düşünce formunu ifade etmektedir.

Kültür ve Egemen İdeoloji Eleştirisi: Marksist Bakış açısı;
*Karl Marx’a göre, sanayi toplumlarında kültür, egemen ideoloji olarak işlemekte¬dir.
*Marksist anlamda ideolojinin maddesel görüngülerinden biri olarak metâ fetişizm kavramı, kapitalist pazar siste¬minde yer alan metâların, baskın ideoloji tarafından, arzu nesneleri haline sokul¬ması sonucu değişim değerinin, kullanım değerinin önüne geçmesiyle gerçekleşir.
*Marksist ideolojinin en önemli kavramlarından biri olan ya¬bancılaşmayla bireyin; doğal, toplumsal, kültürel çevresine olan uyumu, çevresi üzerindeki denetimin azalmasıyla ortaya çıkan çaresizlik ve yalnızlık durumu an¬latılmaktadır.
*Marx’ın sınıflı toplum ve kapitalist sistem bağlamında, yöneten sınıfla yönetilen sınıf ilişkisinden temellenen ideolojisinin gücü, kültür, ekonomi ve ikti¬dar alanlarını sistematik biçimde ilişkilendirme becerisinde yatmaktadır.
*Marksist bakış açısıyla ideoloji, içinde sınıf mücadelesinin verildiği bir alandır.
*Kültür kavramının ideolojik kullanımının en belirgin örneklerinden biri, Fran¬sız Marksist düşünür Louis Althusser’in Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) kavra¬mında ön plana çıkmaktadır.
*Althusser’e göre, devletin kapitalizmin yeniden üre¬timine olanak sağlamada kullandığı iki tür sistemi vardır. Birincisi Devletin Baskı Aygıtları (DBA); hükümet, ordu, polis, mahkemeler, hapishane gibi zorlayıcı gü¬cü kullanan kurumlan ifade eder. İkincisi Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA), eği¬tim, din, aile, siyaset, sendika, haberleşme, basm-yayım içerir.
*Antonio Gramsci ve onun hegemonya kavramında dikkat çekmektedir. Hegemonya kavramı kısa¬ca devletin ve yönetici sınıfın, sivil toplum içinde fikirleri düzenleme yetisidir.
*Gramsci’nin tanımladığı he¬gemonya kavramını, eşitsizliği güçlendiren ve eleştirel düşünce girişimlerinin önü¬nü kesen ideolojinin bizzat yaşadığı hâkim kültürel motifler olarak değerlendirmek mümkündür.

İdeolojik Anlamda Ulus-Devlet Kavram>: Kültürel Homojenleşme ve Asimilasyon;
*Yirminci yüzyıl dünya siyasi tarihi temel olarak iki dünya savaşıyla şekillenmiş¬tir. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, coğrafi sınırları belirli bir kara parçası üze¬rinde, bayrak ve dil birliği gibi simgesel birleştirici öğelerle ortak kültür söylemine dayalı, homojen bir halk yapısıyla tanımlanan ulus-devletler, gerçek ve ideal olanla maddi ve maddi olmayan arasında mekânsal ve zamansal düzenleme ve temsillerle oluşturulmuş ideolojik yapıdır.
*Ulusal kültür kavramının pek çok içeriği vardır. İlk olarak, bilim, teknik, edebiyat, felsefe, sanat alanlarında üretilmiş kültürel ürünler bütünüdür. İkinci olarak, ulusal ölçekte idari, ekonomik ve dinsel kurumsallıklar bütününe işaret eder. Üçüncü olaraksa bir toplumdaki bireylerin davranışları doğrudan göz¬lemlendiğinde açıkça görülebilen, tüm üyeler tarafından ortak paylaşılan davranış¬lar bütünüdür.
*Asimilasyon bir dönüşme devinimi olup, kendi kendine de¬ğil, çevre tarafından yeniden şekillendirilme eylemidir. Tarihselliği bir anlamda dışlayarak, evrensel sürece dâhil edilip, sosyal yaşamın tüm boyutlarını içeren bir bilincin inşası olarak, birbirine benzetmek anlamına gelmektedir.
*Asimilasyon kültürler arası değişim ya da kültürel yayılmadan farklı olarak modern bir olgudur.

İdeolojik Tabanlı Kültürel Gerilim: Dünya Sistemleri ve Medeniyetler Çatışması;
*Kapitalizmin bir dünya sistemi halini alması, burjuva kültürünün kendi düşünsel ve maddi temellerini sağlamlaştırıp, ideolojik olarak hegemonik hale getirilmesi, ekonomik, siyasal, düşünsel ve bilimsel alanlarda kendini hissettirmiştir.
*Yeni dünya düzeni değerlendirmesiyle ilgili olarak, Samuel Huntington “Mede¬niyetler Çatışması’’ kavramıyla uluslararası ittifakların kurulmasında, medeniyetlerin belirleyici olacağı, bu sebeple olası çatışmaların, medeniyetler arasında gerçek¬leşeceği görüşünü savunmaktadır.
*Huntington, kimlik ve medeniyet unsurlarının ön plana çıkarak, yirmibirinci yüzyıl uluslararası ilişkiler ve politika arenasında rol oynayacağını belirtir. Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapı¬lanması eserinde, bu konuya haritalarla açıklamalar getirmektedir.1920’li yılların profilini çıkardığı ilk haritada, dünya ekonomi politiğinin kolonileşmeyle şekillen¬diğini, Batı tarafından yönetilenler ve Batı’dan bağımsız olanlar ayrımıyla açıklar¬ken ikinci haritada, 1960’lı yılları Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği ile ABD çevresinde konumlanan ülkelerin oluşturduğu, iki kutuplu dünya üzerinden ide¬olojik farklılaşmaya işaret etmektedir.
*Huntington, özellikle bu üçüncü dönemden sonra, uluslararası ittifaklarda belirle¬yici unsurun politik ideoloji kavramından medeniyet kavramına kaydığını belirtir.
*Huntington tezini açıklamak için, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından çözü¬len Yugoslavya örneğini vermektedir.
*İdeolojiyi, bir fikir sistemi olarak kültürü, kapitalist dünya ekonomisinin belir¬sizlikler ve karşıtlıklar içeren sosyo-politik sisteminin getirilerinden biri olarak de¬ğerlendiren Immanuel Wallerstein’a göreyse bu tarihsel sistemin karşıt fikirleri içinde kültür, merkezi ideolojik savaş alanı konumundadır.
*Wallerstein’a göre, kapitalist dünya ekonomisi, bir dünya sistemi olduğundan, evrensel ideolojilerin yansıması kolaylıkla görülebilir.
*Yirmibirinci yüz¬yılda evrensel zaman ve ölçü birimlerinin kullanılıyor olması, bilimsel evrenselliğe işaret etmektedir.
*Günümüzde sayıları yaklaşık 150 olarak alınabilecek ve va¬roluş amaçları bu evrensel kuralların geçerliliğini sınırlamak olan egemen devlet¬ler bulunmaktadır.
*Wallerstein’a göre, sistemdeki ikinci önemli boyut, kapitalist dünya ekonomisi¬nin tarihsel genişlemesinin, ilk olarak Avrupa merkezine oturtularak batılılaşma¬nın modernleşmeyle bir tutuluyor olmasıdır.
*Sistemin üçüncü önemli boyutu, işçi sınıfını az paraya daha çok çalıştırmak, sermaye birikimini dur¬maksızın artırmak yolunda gerekli ideolojik motivasyonu sağlayabilmek için, eşit¬sizliğin kaçınılmaz olduğu gerçeğinin üstünü örterek, pazarın rekabetçi yapısında, diğer grupların sahip olduğuna sahip olabilme şansının sunulmasıyla gerçekleştiri¬liyor olmasıdır.

ÇOĞULCU VE DEĞİŞKENLİĞİ ÖNCELEYEN BAKIŞ AÇISI;
Kültür ve İdeoloji Kavramlarına Postmodern Yaklaşım;
*Küreselleşme terimi, özellikle 1980’lerin başından itibaren, öncelikle ekonomik bo¬yutu ön plana çıkan, iş gücünün, sermayenin ve mal piyasalarının, çok-uluslu şir¬ketler (ÇUŞ) ile birlikte, uluslararası nitelik kazanmasını ifade etmektedir.
*Haberleşme uyduları, bilgisayar ve internet gibi teknolojik boyutlarıyla iletişim devrimi niteliğinde Enformasyon Çağı’na geçiş, özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında, dünyadaki siyasal çizgiyi denetim altında tutmaya yönelik Birleşmiş Milletler gibi dev ulusal örgütler, pek çok devleti içeren NATO gibi ulus- aşırı paktlar ve günümüzde de etkin gücünü koruyan Avrupa Birliği gibi ulus-aşırı birlikler, uluslararası iş bölümü, git gide artan iş göçü olgusu, uluslararası ticareti düzenleyen anlaşmalar, GATT ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar, küreselleş¬menin açılımları olarak uluslararası kültürel akımları belirleyici unsurlardır.
*Küreselleşmenin önemi, insanların kimlik anlayışlarını, mekân ve mekânla iliş¬ki içerisinde olan benlik deneyimlerini nasıl etkilediği, kültürü oluşturan unsurlar etrafında gelişen ortak anlayışlar ve değerler üzerindeki etkilerini nasıl değişmeye uğrattığı incelendiğinde ortaya çıkmaktadır.
*Küresel pazarın sınır aşan bir medeniyet ürettiği, küreselleşen blue-jean, kolalı içecek ve spor ayakkabı markalarını örnek göstererek, tüketici zevk ve tercihlerinin giderek birbi¬rine benzeyerek birleşmesi iddiasına dayanır
*Appadurai, hem ulusların kendi içinde, hem uluslararası planda yaşadığı sosyo-kültürel küreselleşmeyi, beş farklı grupta topladığı mekânlar üzerinden analiz etmektedir. Buna göre, etno-mekân (ethnos- cape), göçmenler, turistler, mülteciler, sürgündekiler, işçiler gibi hareket halindeki bireylerden oluşan grupların oluşturduğu mekânı ifade ederken medya-mekân (mediascape), enformasyonun elektronik olarak üretildiği ve yayıldığı gazeteler, televizyon, radyo istasyonları, film stüdyoları gibi mekânları belirtmektedir.

Sınırların Sorgulanması ve Küresel İdeolojiler;
*Küreselleşme kavramı, her ne kadar bütünleştirici yapıyı ön plana çıkarır görünse de bu bütün olma durumu, görünürde kalan çoğulculuk ilkesi göz önünde bulun¬durulduğunda, indirgemeci ve tek tipleştirici bir boyuta da sahiptir.
*Ulf Hannerz, bu durumu, dünya kültürünün, çeşitli yerel kültürlerin birbirleriyle olan iç içe geçmiş ağ bağlantısı ve belirli bir kültürün, belirli bir anakaraya bağlı olmadan gelişebilmesiyle açıklamaktadır.
*Kimlik, kültür ve ideolojilerin sorgulandığı eksende, küresel kültürle yerel kültürün etkileşimini ifade eden, Türkçe’de küyerel olarak da söylenebilen glokalizasyon kavramı, küresel olmadan yerel olamayacağı, aynı şekilde yerel olmadan da küresel olanın var olamayacağına dikkat çeker. İlk kez Japon iş dünyasında, küreselleşme anlamına gelen dochakuka kelimesi 1980’lerde kullanılmıştır.
*“Global düşün yerel davran” (Think global act local) sloganıyla harekete geçen küresel eğilimler, özellikle pazarlama stratejileri olarak tezahür etmektedir.
*Ritzer tarafından kullanılan kavram, Amerikan hızlı yiyecek restoran zinciri McDonalds’ın, hazır yiyecek alanında geliştirdiği standartların tüm dünyada kullanılıyor ve tüketiliyor olmasını ifade etmektedir.

İdeolojik Yanılsamalar ve Popüler Kültür;
*Küresel kitle kültüründe üretim, kitle iletişim araçlarının egemenliğinde bulun¬maktadır. Popüler kültür ve eğlencenin üzerine kurulu ideolojinin yeniden inşası, ulusal sınırların ötesine geçen, erişimin en kolay olduğu televizyon uydu yayıncı¬lığı ve reklâmlar üzerinden gerçekleşmektedir.
*Popüler kültüre getirilen en erken eleştiriyi Neo-Marksist disiplinler-arası eleşti¬rel kuramlarıyla kültürü, ideolojik bir mücadele alanı olarak analiz eden Frankfurt Okulu düşünürlerinde görmek mümkündür.
*Okulun önemli temsilcilerinden Theo- dor Adorno’nun çözümlemelerine de girmiş 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan kültür stratejilerinin, Nazi dönemi Almanya’sında şahit olduğu, Goebbels’in propaganda bakanlığının gözetimi altında üretilen popülist kitle kültürünün, Nazim’in yükseli¬şinde etkisinin büyük olduğu bilinmektedir.
*Kitle kültürü eleştirisinin öne çıkardığı en önemli kavramlardan biri de Frankfurt Okulu düşünürlerinden Theodor Ador- no ve Marx Horkheimer tarafından yazına kazandırılmış bir kavram olan, kültürel ürün üretimi ve dağıtımı yapan medya şirketlerini kapsayan kültür endüstrisidir.
*İdeoloji, değerler ve kanaat yaratmak, popüler kültürün mekanizmaları aracılığıyla gerçekleştirilirken gösterge ve simgelerin pe¬şinden koşan bir tüketici davranışı modeli yaratılmakta, sözde farklılık ve ayrıca¬lıklara dayalı kimlik inşasıyla tüketimin, her alana yayılması sağlanmaktadır.

ÜNİTE 5

Kültür ve Gelenek

GELENEK KAVRAMI;
*Gündelik hayattaysa gelenek, genellikle geç¬mişe ait pratik ve değerlere işaret eden bir sözcük olarak kullanılmaktadır.
*Glassie, gelenek sözcüğünün kafa karıştırıcı ve zengin bir kavram olduğunu belirterek, onun sadece geçmişle değil, bugün ve gelecekle ilgili olduğuna dikkati çekmektedir.
*Gelenek sadece geçmişle değil, bugün ve gelecekle ilgili bir olgudur.
*Glassie çalışmasında, “gelenek”in üç zamanlılığım; ele aldığı nesneler sanat ürünleri ve bu sanatların ustalarıyla yaptığı görüşmelerle somut bir biçimde göster¬mektedir.
*Eski bilim anlayışına göre, “gelenek, insanların yerine ey¬lemde bulunan bir üst-organizma gibi görülüyordu, dolayısıyla günümüz sosyal bi¬liminde bu kavrama pek sıcak bakılmamaktadır.”
*Organizmacılık ve organizmacı yaklaşım: Toplumsal dünya ile onun kurum ve işlevlerinin canlı bir organizmaya benzetilmesi yaklaşımı. Gerçekte organik olmasalar da “şeyleriorganik bir bütün olarak” gören ve değerlendiren bilim anlayışı ve öğretilir.
*İkili Karşıtlık (lar):Birbirlerini tümüyle dışlayan terimler ya da kavramlar arasında bulunan, hiçbir şekilde ortadan kaldırılması olanaklı olmayan karşıtlık durumu. Bir kavramın anlam ve tanımının neredeyse sadece karşıtıyla birlikte düşünülmesi hali. Salt birbirlerine karşıtlıklarıyla birbirlerinden ayırt edilen ikili terimler için kullanılır.

Gelenek Kavramı ve Geleneği Tanımlama Sorunu;
*Gelenek, Latince tradere sözcüğünden gelmektedir (Özbudun, 2003: 331 ve Willi- ams, 1988: 318) ve “aktarmak, vazgeçmek ya da devretmek anlamlarını taşımaktadır.
*Traditio bir şeyin aktarıldığı sürece, traditum ise aktarılan şeye” göndermede bulunmaktadır.
*Özbudun, tradere sözcüğünün aynı zamanda “bir şeyi saklaması için birine vermek anlamında” kullanıldığını ifade etmektedir.
*Traditio denildiğinde,
a.birine verilen
b.“armağan”ı alan kişinin, verene karşı yükümlülük olarak iyi muhafaza etme¬si gereken
c.değerli olan bir şey anlaşılmaktadır.
*Oxford Sözlüğü gelenek için, “âdet ve inançların kuşaktan kuşağa aktarılması” ve “uzun süredir yerleşmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan âdet ve inançlar” tanımlarını vermektedir.
*Cambridge Sözlüğü’nde “belirli bir toplum veya gruptaki insanların çok uzun süredir sahip oldukları belirli bir inanç, ilke veya ha¬reket tarzı” tanımını görmekteyiz.
*Meriam-Webster Sözlüğü geleneği, “âdet haline gelmiş düşünme, eylem veya davranış” örüntüleri olarak açıklamaktadır.
* Açık kavram: Felsefeye Wittgenstein’ın (1889-1951) getirdiği bu kavram, yeni anlam ve yorumlara olanak tanıyan, dolayısıyla sürekli olarak geliştirilebilir kavramlar için kullanılmaktadır. Bir kavramın açık kavram haline getirilmesi, kimi kez çelişkili anlam ve durumlar içerse de kavramın ve o konudaki düşüncenin derinleştirilmesi imkânını tanır.
*Kalıntı ve kültürel kalıntı:Antropolojiye Sir Edward Burnett Tylor’un (1832¬1917) kazandırdığı “kalıntılar” kavramı, günümüzde bizim için anlamsız görülen ve işlevlerini yitirmiş birtakım uygulamaların geçmişin “kalıntıları” olduğu görüşüne dayanmaktadır.
*Seymour-Smith, gelenek kavramının antropolojideki kullanımının “belirli bir topluluk içinde toplumsallaşma yoluyla bir kuşaktan diğerine aktarılan inanç, adet, değer, davranış, bilgi ya da uzmanlık örüntüleri”ne karşılık geldiğini belirtmektedir.
*Gross’a (1992) göre, bir olgunun “gelenek” olarak nitelenebilmesi için; en az üç kuşak boyunca sürüyor/tekrar ediyor olması, açık bir biçimde olmasa da bir değer yargısını taşıması, yani yaptırımcı/kural koyucu olması ve geçmişle şimdiki zaman arasında devamlılık duygusunu vermesi gerekiyor.
*Özbudun’un da Hobsbawm’a dayanarak ifade ettiği gibi, “tam da geçmişin ‘meşrulaştıncı’ okuma¬sı nedeniyle, yeni kurum ve davranış biçimlerinin, ‘icat edilen’ geleneklere” dayan¬dırıldığını unutmamamız gerekir.
*Toplumlarm uzun bir geçmişe dayandığını sandığı ve gelenek olarak gördüğü pek çok pra¬tik aslında görece olarak yakın dönemlere ait “icatlar”dır.

GELENEK VE MODERNLİK;
*Geleneksel kavramının önemli bir güçlü¬ğü genellikle modern ve modernlikle karşıtlık içinde düşünülmesinden kaynakla¬nmaktadır.
*Sosyolojinin ‘modern’ toplumu açıklamayı hedefleyen ‘modern’ bir disiplin ola¬rak kuruluşu, büyük oranda kendisinin ürettiği modern geleneksel ayrımı ve kar¬şıtlığı yoluyla mümkün olmuştur.
*Geçiş toplumları: Yirminci yüzyılın ortalarında öne çıkan bu görüşe göre, Türkiye ve benzeri toplumların birtakım sorunları ve çelişkileri yaşamaları, onların hem geleneksel hem modern unsurları bir arada taşımalarından kaynaklanmaktadır. Bu görüşe göre, geçici olan bu durum, onların tam anlamıyla modern toplumlara dönüşmeleriyle sona erecektir.
*Gelenek, özellikle modernlikle karşıtlık içinde kullanıldığında, eski, zamam geçmiş ya da geçmekte olan, hükmü ve değeri kalmamış bir şeyden söz edilmek¬tedir
*Geleneksel olarak adlandırılan tüm pratikler aslında modern olarak düşünülen uygulama¬larla iç içedir.
*İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen Gelenek¬ten Çağdaşa: Modem Tiirk Sanatında Kültürel Bellek sergisi İstanbul Modern müzesi tarafından kitaplaştırtarak yayınlanmıştır. Gelenekten Çağdaşa – Modern Tiirk Sanatın¬da Kiiltürel Bellek kitabında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Erol Akyavaş, İsmet Doğan, İnci Evi- ner, Selma Gürbüz, Ergin İnan, Balkan Naci İslimyeli, Murat Morova ve Ekrem Yalçındağ’ın çalışmalarını görebilirsiniz.

Geleneksel Toplumlar;
*Sosyolojide ve genel olarak sosyal bilimlerde, “geleneksel toplum” olarak adlandı¬rılan toplumlar, ekonomik etkinliğin tarıma dayandığı, yüz yüze ilişkilerin ve “ge¬leneksel düşünce ve değerlerin” ön planda olduğu, uzmanlaşmanın daha düşük düzeyde görüldüğü, iş bölümünün esas olarak cinsiyet ve yaşa dayandığı kentleş¬memiş toplumlar olarak görülmektedir.
*Robert Redfield (1897-1958), “kır toplum- ları” olarak kavramsallaştırdığı bu toplumlar ile kentleşmiş toplumlar arasında ay¬rım yapmaktadır.
*Redfield, kır toplumlarının kültürünü “küçük gelenek,” kentli toplumlarm (özellikle yönetici sınıfın) kültürünü ise “büyük gelenek” olarak adlan¬dırmaktadır.
*Avcı ve yiyecek toplayıcı gruplarından on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın sanayileşme öncesi Avrupa toplumlarına kadar pek çok top¬lum, geleneksel toplum kategorisi içine alınmıştır. Aynı zamanda çeşitli Asya top- lumları ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu pek çok Ortadoğu toplumu da böyle tanımlanmıştır.

BİR MÜCADELE ALANI OLARAK GELENEK;
*Geleneğin bir bütün olduğu ve tümüyle ‘benzer’ bir gruba dayandığı düşüncesi, geleneğin yaratıcı, taşıyıcı ve aktarıcısının insanlar olduğunu unutturmasının (Öz- budun, 2003: 330) yanı sıra, onun farklı toplumsal gruplar arasında bir mücadele alanı olduğu gerçeğini görmemizi engellemektedir. Özbudun, bunu şöyle açıkla¬maktadır: “Gelenek kuşkusuz ki insanlar tarafından yaratılmakta, taşınmakta, aktarılmaktadır;
*Toplumsal gruplar arasında gele¬nek yaratmada mücadele ve rekabetin olduğunu görebiliriz. Bu konuda geleneğe ilişkin dilin ve anlatının analiz edilmesi önemli ipuçları verebilir.
Burada bir mücadele alanı olarak gelenekten şunlar kastedilmektedir.
1.Geleneğin verili bir durum olmadığı, dolayısıyla özcü bir anlayışa dayandı- rılamayacaği;
2.Geleneğin yaratıcılarının insanlar olduğu ve bu nedenle geleneğin kendi ba¬şına özne sayılamayacağı;
3.Geleneğin belli bir yerde ortaya çıkan, değişmeyen bir olgu ve durum olmadı¬ğı, geleneklerin sürekli olarak dönüştürüldükleri ve yeniden yaratıldıkları;
4.Geleneğin toplumu oluşturan farklı kesimlere eşit mesafede ve tarafsız ol¬madığı;
5.Tek bir geleneğin değil, pek çok geleneğin olduğu ve bunların da birbiriy- le her zaman tutarlı olmadığı;
6.Geleneğin sadece geçmişe ait olmadığı, daha çok bugüne ve geleceğe iliş¬kin düşünce ve uygulamalar olduğu;
7.Farklı kesimlerin ve sınıfların belli gelenekleri sahiplenme, benimseme ve yaratma mücadelesi içinde oldukları;
8.Geleneklerin, belli bir zamanda toplumsal ilişkiler içinde oluşturuldukları ve bu nedenle de tarihsel oldukları.

GELENEK, TARİH VE MEŞRUİYET;
*Geleneğin meşrulaştırıcı yönüne baktığımızda “gerek değer yargısıyla yüklü yaptırımcı yönü gerekse geçmişle kurduğu ilişki ona, yetkesel bir rol yüklemekte onu, alıcı kuşa¬ğın davranışlarını “meşrulaştırıcı” kılmaktadır.
*Eisenstadt’a göre “gelenek salt bir süreğen¬lik simgesi hizmetini görmekle kalmamakta, yaratıcılığın ve yeniliğin meşru sınır¬larını belirlemektedir ve meşruluklarının başlıca ölçütüdür.
*Geleneğin simgesel boyutunun, kendisinden önce gelen meşruiyetin simgeselliğini yıkan özellikle bir yenileştirici güç olması önemli değildir”geleneği gelenek yapan” şeyin, “aktarıcı kuşağın aktarımı değil, alıcı kuşağın, onu değerli bularak kabul etmesi” olduğunu düşünmektedir (Özbudun, 2033: 332). Bu durum ge¬leneğin her zaman bir “ayıklanmaya” tâbi tutulduğunu ifade etmektedir.

GELENEKLER, ÂDET VE ÖRFLER;
*Özbudun; geleneğin âdetten, yaptırımcı ve kural koyucu özellikleriyle ayırt edile¬bileceğini, âdetin da¬ha az müdahale edici olduğunu belirtmektedir.
*Âdet, geleneğe benzer bir biçimde, süreğenlik duygusunu oluşturmakta ve geçmişi şimdiki zamana taşımaktadır.
*Örfler, bir toplumdaki “ahlak ve terbiye standartlarını belirleyen temel ku¬ralları” oluşturmaktadır.
*Örf ve benzeri top¬lumsal normlarda önemli bir dönüşüm, toplumsal tabakalaşma ve devletin ortaya çıkışıyla yaşanmıştır.

Bir Örnek: “Geleneksel Kültürümüz”;
*“Geleneksel kültürümüz” tamlamasında, açık olmayan ancak güçlü bir biçimde varlığını hissedebileceğimiz bir öznenin olduğunu görebiliriz. Bu nedenle bu iki kavramın buradaki örnekte olduğu gibi yan yana kullanılmasının zorluklarından biri; kimin, nereden ve ne zamandan söz ettiğini anlamaktaki güçlükten kaynak-lanmaktadır.
*“Geleneksel kültürümüz” betimlemesiyle, “örnekleri giderek azalan” kültürel pratik, örüntü ve nesneleri belirtmiş olabiliriz. Örneğin; “geleneksel dokumaları¬mız,” “geleneksel el ürünlerimiz,” “geleneksel çini sanatımız” gibi.

Gelenekçilik;
*Oryantalizm: Şarkiyatçılık ya da Doğubilimi olarak da adlandırılan Oryantalizm, Doğu toplumlarının ve kültürlerinin incelendiği Batı kökenli ve merkezli araştırma alanlarına verilen ortak isimdir. Oryantalizm, Doğu’ya ilişkin önyargıların ve ideolojik bakış açısının hâkim olduğu düşünce ve araştırma alanları aracılığıyla değer yüklü bir Doğu imajı oluşturur.
*Farklı alan ve çevrelerde ayrı anlamlar yüklenerek kullanılan gelenekçilik kavramı, en fazla karşılaştırmalı din çalışmaları, dinler tarihi, din felsefesi, Hıristiyan teoloji¬si ve İslam ilâhiyatı vb. kaynaklarda öne çıkmaktadır

Geleneksel Bilgi ve Deneyim;
*Gerek gündelik yaşamda, gerek sosyal bilimlerde, daha özel olarak, sosyoloji ve antropolojide, geleneksel bilgi ve deneyimin daha somut bir biçimde kullanımları¬nı görebileceğimiz yerlerin başında, “geleneksel mutfağımız ve yemeklerimiz”, “geleneksel tıp ve tedavi yöntemleri”, “geleneksel giysiler”, “geleneksel meslek ve zanaatlar”, “geleneksel ilişkiler ve ilişki ağları”, “geleneksel üretim tarzları” ve “ge¬leneksel uygulamalar” gibi örnekler gelmektedir.
*Geleneksel bilgi alanları olarak düşünebileceğimiz, belli meslek ve zanaatlara ilişkin etnografik çalışmalar, çeşitli nesnelere, yani maddi kültüre ilişkin inceleme¬ler, bir yandan “geleneksel bilgi ve deneyime” ilişkin önemli bilgiler barındırırken bir yandan da yukarıda belirtilen bilgi alanlarının karşıtlığını yıkıcı örnekler sun¬maktadır.
*Hobsbawm, top- lumların, uzun bir geçmişe dayandıklarını sandıkları pek çok geleneğin, aslında yakın dönemlere ait “icatlar” olduğuna işaret etmektedir.

KÜRESELLEŞME VE GELENEK;
*Küreselleşmenin tanımlanmasındaki tartışmaların ve güçlüklerin bir kısmı ikti¬sadi ve kültürel küreselleşme arasındaki bağlantıların kurulmasında ortaya çıkmak¬tadır.
*Özbudun’un vurguladığı gibi, “küre¬selleşme” üzerine çalışmaların en fazla sorun taşıdıkları yerlerden birini kültür ile bağlantılı olanlar oluşturuyor.
*Genel olarak bakıldığında içinde bulunduğumuz dönemde küreselleşme kavramının, bir dizi reto¬riği barındıran, güçlü bir “söylem” alanı olma özelliği gözlemlenebilir.

ÜNİTE 6

Kültür, Bilgi ve Toplum;

BİLGİNİN DEĞİŞEN ANLAMI;
*Bilgi en genel tanımıyla bilenle bilinen arasındaki ilişkidir.
*Epistemoloji, bilgi felsefesi anlamına gelip, bilginin ne olduğu, kaynağı, mümkünlüğü sorusuyla ilgilenirken bilgi sosyolojisi, bilginin sosyal yorumuyla meşgul olur.
*Felsefe tarihinde “bilgi nedir?” problemi, Sofistlerle başlamıştır. Onlara göre bil¬gi önceden var olan ve bulunması gereken bir şey değildir. İnsan bilgiyi, hakikati tıpkı varlıkta olduğu gibi bizzat kendisi kurar ve üretir. Bilgiyi kendi yararı ve ihti¬yaçları doğrultusunda şekillendirir.
*Ünlü Sofistlerden biri olan Protago- ras’a göre, bilgi bilen kişinin yaşama bakış açışı tarafından şekillenerek, bilenin ürünü olarak, onun sınırlandırılmasıyla karşımıza çıkar .
*Platon’un bilgi anlayışı onun varlık anlayışıyla iç içe geçmiştir. Her ikisi de Platon’un, Devlet isimli eseri¬nin altıncı kitabında yer alan meşhur “bölünmüş çiz¬gi” benzetmesiyle bir çizelgeyle ifade edilir.
*Duyulur tarafın en altında imgeler, gölgeler, yansımalar yer alır ve bunlara ilişkin bilgi sadece tahmin (eikasia) düzeyindedir. Bunun hemen üzerinde canlı varlıklar, bitkiler, insan yapımı nesneler, yani doğa ve sanat alanı yer alır ki buna ilişkin bilgi inanç (pistis) düzeyindedir. Tahmin ve inanç gerçek bilgi (episte¬me) değildirler, sadece sanı (doxa) düzeyinde kalırlar.
*Bilgiyi İdealar Dünya’sma ait olarak görmese bile, mutlak ve evrensel olarak ta-nımlayan bilgi anlayışı Aristoteles’te de görülmektedir. Aristoteles’e göre herşeyin an¬cak ilk nedenini bildiğimizi düşündüğümüzde, onu bildiğimizi söylediğimize göre (Aristoteles, 1996: 87) bilmek, ilk nedenleri bilmektir.
*Ortaçağa gelindiğinde, bu bilgi tanımına teolojik yoldan ulaşılmaya çalışılmak¬tadır. İmanla aklı yani imanla bilgiyi uzlaştırma olarak tanımlanan Skolastik düşün¬ce, belli sınırlar ve ilkeler içinde düşünmektedir. Kilisenin ileri sürdüğü dogmalar, felsefe ve bilgi açısından yorumlanarak dinsel-bilimsel bir sistem haline getirilmiş¬tir
*Yeniçağda ise Rene Descartes (1596-1650) ile birlikte, bilgi akıl sahibi varlık olarak insanla doğayı karşı karşıya koyan özne-nesne ilişkisine dayalı olarak ta¬nımlanır
*Yeniçağın, işte bu doğa bilimci bilgi kuramına karşı, onsekizinci yüzyılda G.Vİ- co ile başlayan, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda D.G. Herder ve Alman Tarih okuluyla devam eden ve nihayet W.Dilthey ile doruk noktasına ulaşan tinsel-tarih- sel-kültürel temelli bir bilgi kuramı karşımıza çıkmaktadır.
*G.Vİco’ya (1668-1744) göre, doğa bilgimizin nesnesi olamaz.
*Dilthey’a göre, “Locke, Hume, Kant’ın tasarladıkları bilen öznenin damarlarında, katıksız bir düşünme etkinliği olarak hiç de gerçek kan dolaşmaz; tersine, bu bilen öznenin damarlarında, katıksız bir düşünme etkinliği olarak aklın imbikten geçirilmiş özsuyu dolaşır.”
*Dilthey “yaşam dünyasından söz eder. Bu “yaşam dünyası’’ insanlara özgü inanç, eğilim, değer, norm, idea gibi kuralların tümü yani toplumsal gerçekliğin bir ifade¬sidir. Bilgi bu toplumsal gerçeklikte ortaya çıkmaktadır.
*Dilthey için, “Bizim ger¬çeklik hakkmdaki tasarım ve bilgimizin en önemli yapıtaşları, kişisel yaşamın bir¬liği, dış dünya, dışımızdaki bireyler, onların zaman içindeki yaşamları ve bu ya¬şamların birbirlerine karşı etkileridir ve tüm bunlar, ancak insanın bütüncül oluşu¬mundan yola çıkılarak açıklanabilir’’
*Dilthey, ne ilkçağın varlıksal bilgi anlayışı, ne ortaçağın imana da¬yalı bilgi anlayışı ne de Yeniçağın doğa bilimci ve mutlak akılcı bilgi anlayışını ka¬bul etmiştir. Onun ortaya koyduğu başka bir bilgi kuramıdır. Bilgi sadece doğa ile sınırlı kalmayıp, tinsel-tarihsel-kültürel temelde ele alınmalıdır. İşte bu nedenle do¬ğa bilimlerinin yanı sıra tin bilimlerinden söz eder.
*Condorcet (1743-1874)’ye göre, bilgi toplumsal bir niteliğe sahiptir (Armağan,1974: 101). St. Simon (1760-1825)’a göre, bilgi toplumsal değişmenin ürünüdür. Örneğin; hastalıklar arttığı için tıbbi bilgi genişlemektedir. Sosyolojinin kurucusu olarak kabul edilen A.Comte (1798-1857)’a göre de toplum¬sal yapı tipleriyle bilgi arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Yine K.Marx (1818- 1883)’a göre, bilgi ekonomik altyapı, üretici kuvvetler ve üretim ilişkileri arasındaki karmaşık bir diyalektiğin sonucunda ortaya çıkmaktadır (Armağan,1974: 108).
*bilgi sosyolojisinin de kurucusu olarak kabul edilen, W.Jerusalem (1854-1923), E.Durkheim (1858-1917), L.Levy-Bruhl’da genel olarak bilginin top¬lumsallığından söz etmektedirler.

KULTUR KATMANLARI;
Hartmann’a göre gerçek dünya birlikli bir oluş değil, ayrışık, bir cinsten olma¬yan, katmanlardan kurulmuş bir yapıdır. Hartmann bu yapıyı dört katmana ayırır.
1.Anorganik katman: Cansız nesnelerden oluşur. Bu katmanla fizik ilgilenir.
2.Organik katman: Canlı varlıklardan oluşur. Bu katmanla biyoloji ilgilenir.
3.Ruhlu varlıkların oluşturduğu katman: Bu katmanla ruhbilimi ilgilenir.
4.Bilinçli varlıkların oluşturduğu tinsel katman: Bu katmanla kültür fel¬sefesi ilgilenir.

*Hartmann’a göre, bu katmanlar içiçe geçmiş değillerdir ancak, birbiri üzerine bir evin katları gibi sıralanmışlardır. Birinci katmanın dördün¬cü katmana ihtiyacı yoktur ancak, dördüncü katmanın zeminde duran katmana ihtiyacı vardır.
*Hartmann’a göre, bilgi kuramı artık nesneleri nasıl meydana getiriyoruz sorusuyla değil, kendi başına var olan nesneler nasıl oluyor da bilgi nesnesi haline geliyor sorusunu ele almalıdır

Gurvitch’e göre bu katmanlar sabit ve mutlak olmayıp, hareket halinde dinamik bir karaktere sahiplerdir. Gurvitch bunları dıştan içe doğ¬ru on ayrı şekilde ifade eder
1.Ekolojik ve Morfolojik Yüzey: Doğal ve teknik ortam olan bu tabaka top¬lumsal olguların demografik ve coğrafi temelini oluşturur. Maddi bir nitelik gösteren bu tabaka insan etkinliklerine sahne olduğu için toplumsaldır.
2.Toplumsal örgütler ya da örgütlenmiş üst yapıların oluşturduğu taba¬ka: Gurvitch bu katmanı şöyle ifade eder: “Örgütler önceden az ya da çok katı şemalar içinde saptanmış bazı modellere göre, merkezileştirilmiş, sıra¬lanmış, düzenlenmiş ve önceden var olan toplu davranışlardır” (Gurvitch, aktaran: Armağan: 1974: 158). Bu tanıma göre kültür, duygu, bilgi, inançlar ve ideolojiler toplumsal örgütlenmenin sonucudur (McCarthy, 2002: 38).
3.Toplumsal Örnekler: Bunlar az çok standartlaşmış ve beklenen kolektif davranışlardır. Örneğin; giyim tarzı, terbiye kuralları, yemek tarzı, eğitim vb.
4.Örgütlenmiş üstyapıların dışında kalan ve belli bir düzenliliğe sahip kolektif davranışlar: Bu tür toplumsal davranışlar, toplumsal örneklerden sonra yer alırlar ve aynı zamanda toplumsal örneklerin gerçekleşmesine hiz¬met ederler. Örneğin; hukuki ve idari usuller vb. gibi
5.Toplumsal rollerin atkıları: Belirli toplumsal çerçevelere bağlı olarak olu¬şan bu tabaka örgütlenmiş üstyapıların dışında kalan ve belli bir düzenliliğe sahip kolektif davranışlarla kolektif tutumlar arasında yer alır. Bu katman toplumsal yapıların ve çerçevelerin yeniden yaratılmasında etkili olur.
6.Toplumsal Tutumlar: Gurvitch’e göre, toplumsal tutumlar zümreleri, grup¬ları, sınıfları ve toplumları belli bir yönde, belli bir şekilde tepki göstermeye iten eğilimlerdir. Bu eğilimler, bir yandan toplumsal rollere, bir yandan da toplumsal simgelere bağlı olarak şekil bulurlar.
7.Toplumsal Simgeler: Toplumsal simgeler, belli bir gerçeği, kısmen de ol¬sa, ifade eden işaretlerdir. Örneğin; dil, üniformalar ve totemler bu anlam¬da birer simgedir.
8.Yaratıcı ve Yenileştirici kolektif davranışlar: Davranışlarda beklenme¬yen, önceden kestirilemeyen öğeler en yüksek noktaya eriştiklerinde, yara¬tıcı ve yenileştirici olurlar. Bu tür toplumsal davranışlar var olan toplumsal
düzeni sarsmaya, parçalamaya ve devirmeye yönelen davranışlardır. Örne¬ğin; savaş ve devrim zamanında rastlanan davranışların büyük bir kısmı bu tür davranışlardır,
9.Toplumsal fikir ve değerler: Gurvitch’e göre her türlü toplumsal tutum ve davranışın ardında, daima toplumsal fikir ve değerler dünyası bulunur. Fakat tutum ve davranışlar olmadan bu fikir ve değerleri anlamak mümkün değildir.
10.Toplumsal zihinsel haller ve psişik edimler: Gurvitch’e göre, zihinsel haller ve psişik edimler toplumsal gerçeğin en iç tabakasını oluştururlar. Gurvitch’in deyimiyle, “zihinsel haller kendi kendilerini aşmayan psişik ve bilinç görünüşleri; psişik ya da zihinsel eylem ve muhtevalara iştirak ederek kendi kendini aşan şiddetli bilinç görünüşleridir” (Gurvitch, aktaran: Arma- ğan,1974: 159). Örneğin; toplumsal algılar, toplumsal acı ve sevinçler, top¬lumsal zihin halleri, toplumsal yargılar, toplumsal tercihler, toplumsal seçim¬ler vb. toplumsal psişik edimlerdir. Gurvitch’e göre bu, tabaka bilgiler siste¬mini oluşturur.

*Bu katmanların aynı zamanda kültürün de katmanlarını oluşturduğunu söyle¬mek, kültür öğelerini çok geniş bir biçimde ele aldığımızda, bu paralelliğin hiç de yanlış olmadığını bize gösterir. Zira kültür öğelerini şöylece sıralamak olanaklıdır.
1.Demografik taban: Her kültür, çok çeşitli insan gruplarından, birliklerin¬den oluşan bir demografik tabana dayanır.
2.Dil: Demografik olarak kümeleşmiş insan grupları arasındaki temel iletişim formudur.
3.Ekonomi: Toplumun yaşaması ve doğal ihtiyaçlarının karşılanması için başvurulan araçsal ve ilişkisel düzenlerin tümüdür.
4.Bilim ve Teknik: Doğal çevreyi insan ve toplum yararına dönüştürmek üzere başvurulan düşünce, yöntem, üretim tarzları ve organizasyon araçla¬rının tümünü oluşturur.
5.Tarih: Bir kültürün geleneklerle oluşan formudur.
6.Din: Bir kültürün gelenekle gelişen, fakat diğer geleneklere göre daha kalı¬cı ve sürekli olan doğaüstü inanç formlarının tümüdür.
7.Sanat: Bir kültürün dil, ses, renk gibi araçlarla ve mekana biçim verme edimleriyle gerçekleştirdiği biçim verici ve ifade edici etkinliklerinin tü¬müdür.
8.Devlet ve Siyaset: Toplumsal yaşamın, tüm kültür öğelerini gözeten bir tutumla grup ve sınıflar arasındaki güç dengelerine göre dıştan düzenlen¬miş formudur.
9.Felsefe: Öbür kültür öğelerinin tümünden beslenen, ama aynı ölçüde bu öğelere göreli olarak en az bağımlı, kuşatıcı ve organize düşünce etkinlikle¬rinin tümüdür.

BİLGİ SİSTEMLERİ;

Bilgi Türleri;
1. Dış dünyanın algısal birliği
2. Toplum, grup, biz, başkası bilgisi
3. sağduyu bilgisi
4. Gündelik bilgi
5. Teknik Bilgi
6. politik bilgi
7. bilimsel bilgi
8. felsefi bilgi
9. Sanatsal Bilgi
10. Dinsel Bilgi

Bilgi Şekilleri;
Yine Gurvitch’e göre, incelediğimiz bu bilgi türleri ağırlıkları değişen ikili beş bil¬gi şeklinden oluşmaktadır.
1. Mistik bilgi ve rasyonel bilgi: Mistik bilgiyle rasyonel bilgi arasındaki ay¬rım onların doğrulanma olanaklarıyla ilgilidir. Mistik bilgi doğrulama olana¬ğından yoksunken akla dayanan rasyonel bilgi, doğrulanabilir ya da yanlış¬lanabilir. Mistik bilgi daha çok ilkel toplumlarda ağır basarken toplumların gelişmesi ve doğaya egemen olmasıyla rasyonel bilgi ağır basmaya başla¬mıştır.
2.Ampirik bilgi ve kavramsal bilgi: Dış dünyanın algılanmasıyla oluşan bil¬ginin şekli ampirikken, kavramlar kullanarak bilgiyi şekillendirense kavram¬sal bilgidir. Felsefi bilgi, politik bilgi daha çok kavramsal bilgiykense günde¬lik bilgi ampirik bilgidir. Ancak bu iki bilgi şekli birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılmazlar. Örneğin; bilimsel bilgi hem ampirik, hem de kavram¬sal bilgi şeklindedir.
3.Pozitif bilgi ve spekülatif bilgi: Pozitif bilgiyle spekülatif bilgi arasındaki ayrım daha çok bilginin olgulara dayanıp dayanmasıyla ilgilidir. Pozitif bilgi olgulara dayanırken spekülatif bilgi olgusal değil varsayımsal, hayal gücüne dayalı yani kurgusal olabilir. Aslında çoğu kez pozitif bilgi spekülatif bilgi-ye dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Pozitif olarak adlandırılabilecek bilimsel bilgide ve teknik bilgide de spekülatif faktörün önemi büyüktür.
4.Simgesel bilgi ve Gerçek bilgi: Burada simgesel bilgi, simgelerle dolaylı olarak ifade edilen bilgiyken gerçek bilgi dolaysız ifade edilen bilgi şeklidir. Örneğin; matematiksel bilgi simgeselken, teknik bilgi, gerçek bilgiyi ifade eder.
5.Bireysel bilgi ve kolektif bilgi: Her bilgi türünün içerisinde hem bireysel, hem de kolektif öğeler yer alır ama, bu öğelerin ağırlığına göre bireysel ve kolektif olarak adlandırılırlar. Örneğin; gündelik bilgi daha çok kolektif bir nitelik taşırken teknik ve bilimsel bilgi bireysel kalabilir.

BİLGİ DERECELERİ;
Gurvitch top- lumları on tipe ayırır:
1.Teolojik ve Karizmatik Bünyeli toplumlar (Eski Mısır ve Hitit Krallığı gibi).
2.Patriarkal toplumlar (Roma’nın ilk devirleri).
3.Feodal toplumlar (Ortaçağ Batı Avrupası).
4.Kent-Devletleri’nin egemen olduğu toplumlar (Antik siteler).
5.Kapitalizmin doğmasına yol açan toplumlar (XVII ve XVIII’inci yüzyıl Avrupası).
6.Demokratik-Liberal toplumlar (Gelişmiş rekabet kapitalizmi).
7.Güdümlü toplumlar (Örgütlenmiş kapitalizm).
8.Tekno-Bürokratik temele dayanan Faşist toplumlar
9.Kolektivist Devletçilik İlkelerine dayanan planlı toplumlar.
10.Çokçu kolektivist devletçilik ilkelerine dayanan planlı toplumlar

*Teolojik-Karizmatik Bünyeli toplumlarda bilgi türleri önem sıralarına göre şöyle derecelendirilebilir.
1.Teknik bilgi: Tanrı-krallar bu bilgiyi karizmatik niteliklerini güçlendirmek için kullanırlar.
2.Dış dünyanın algısal bilgisi: Dinsel ve mitolojik bilgiyi içine alan bilgi türü, bu toplumlarda ikinci derecede önemlidir. Toplumsal yaşamın örgütlen¬mesinde bu bilginin önemi büyüktür.
3.Politik bilgi: Bu bilgi daha çok karizmatik liderin çevresini oluşturan idareciler, askerler arasında gelişmiştir.
4.Gündelik bilgi: Çeşitli sosyal grupların niteliklerine bağlı olarak değişen bu bilgi türü dördüncü sırada yer alır.
5.Bilimsel bilgi: Bu toplumlarda bilimsel bilgi çok sınırlı bir grubun tekelinde olup, geri kalan kesim için önemli sayılmamaktadır.

*Örgütlenmiş ve Güdümlü Kapitalist Bünyeli toplumlar da bilgi sıralaması şöyle yapılabilir.
1.Teknik bilgi: Bu tip toplumlarda öncelikli olarak teknik bilgi yer alır. Zira bu bilgi diğer bütün bilgi türlerini etkilemiş, bunların gelişmesinde önemli rol oynayan faktör haline gelmiştir. 
2.Politik bilgi: Her ne kadar teknik bilginin etkisinde kalsa da politik bilgi aynı zamanda teknik bilgiye yön vermesi açısından büyük bir önem taşı¬maktadır.
3.Dış dünyanın algısal bilgisi: Teknolojinin kanatları altında bu bilgi de önemlidir. Çünkü; algılarımız da radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçla¬rıyla değişmektedir.
4.Felsefi bilgi: Bu tür toplumlarda felsefi bilgi bilimsel bilgiyle iç içe geçmiş olsa da onu, bilimsel bilgiden ayırarak bu sıralamanın içerisinde tutmak ge¬rekir.
5.Gündelik bilgi: Teknik ve politik bilginin etkisi altında olan bu tip toplum¬larda önemli sayılabilir. Örneğin; belli zamanlarda ve belli konularda bir ka¬muoyu oluşturularak bir baskı gücü oluşturabilir.

ÜNİTE 7

Kültürün Toplumsal Simge Üretme Özelliği: Kalıcı ve dönüştürücü Öğeler

İLETİŞİM, ANLAM VE GÖSTERGELER

İletişim kavramı, yaşamın her alanında karşımıza çıkan, herkes tarafından bilinen ancak, çok az kaynağın doyurucu biçimde tanımlayabildiği bir insan etkinliğidir. Tüm bu iletişim biçimleri göster¬geler ve kodlar içerir. Göstergeler, kendilerinden başka bir şeye gönderme yapan eylemler ya da yapılardır; bir başka deyişle anlamlandırma yapılarıdır. Kodlar, için¬de göstergelerin düzenlendiği ve göstergelerin birbirleriyle nasıl ilişkilendirilebile- ceğini belirleyen sistemlerdir. Bu gösterge ve kodlar başkalarına aktarılmakta ya da başkaları için hazır hale getirilmektedir. Göstergeleri, kodları, iletişimi aktarma ya da alımlama, bir toplumsal ilişkiler pratiği olarak görülebilir.

İletişim araştırmalarında iki temel yönelim göze çarpmaktadır. Birinci okul, ile¬tişimi, iletilerin aktarılması süreci olarak görür. İletiyi gönderen, alıcıların nasıl kodlama yaptığı, kod çözdüğü, aktarıcıların iletişim kanallarını ve araçlarını nasıl kullandığı üzerinde durur. İletişimi, bir kişinin, diğer bir kişinin tutumu ya da dav¬ranışı üzerinde, bir etki yaratma süreci olarak görür; dolayısıyla süreç odaklıdır. İkinci okul, iletişimi anlamların üretimi ve değişimi (mübadelesi) olarak nitelendi¬rir. Anlamların üretilmesinde, iletilerin ya da metinlerin, insanlarla nasıl etkileşime geçtiğiyle ilgilenir. Bir başka deyişle metinlerin, kültürümüz içindeki rolü üzerinde durur. Bu okul için iletişim araştırması, metin ve kültür araştırmasıdır. Bu süreçte temel araştırma yöntemiyse göstergebilimdir. Göstergebilim, toplumsal etkileşimi, bireyi, belirli bir kültürün ya da toplumun bir üyesi olarak inşa eden etkileşim bi¬çimi olarak tanımlar.

Göstergebilim, dikkatini öncelikle metne yöneltir, “alıcı” terimi yerine (fotoğraf ve resimde dahi) “okur” terimini tercih eder. Çünkü; “okur” terimi çok daha önem¬li bir etkinliği ifade eder. Ayrıca, okuma öğrenilen bir şeydir. Diğer bir deyişle, okuma, okurun kültürel deneyimi tarafından belirlenir.

Anlamlandırma, Mit, Simgeler

Anlamın yazar, okur ve metin arasında, bir müzakere süreci olduğunu öne süre¬rek, bu etkileşimli anlam düşüncesinin çözümlenebileceği sistemli bir modeli ge¬liştiren kişi, bir dilbilimci olan ve daha ziyade cümlenin biçiminin cümlenin anla¬mını nasıl belirlediğiyle ilgilenen kuramcı Ferdinand de Saussure’ün takipçisi olan Roland Barthes’tır. Barthes, anlamlandırmanın iki düzeyi üzerinde durur: Anlam¬landırmanın birinci düzeyi düzanlamdır

Yananlam, göstergenin, kullanıcıların, duygularıyla ya da heyecanlarıyla ve kültürel değerleriyle buluştuğunda meydana gelen etkileşimi betimlemektedir. Düzanlam, fotoğraf makinesinin doğrultulduğu nesnenin, film üzerindeki, mekanik bir yeniden üretimidir. Yananlam ise bu sürecin insani boyu¬tudur: Çerçeve içine neyin dâhil edileceğinin, odağın, ışığın, kamera açısının, fil¬min kalitesinin seçimidir. Bir başka deyişle düz anlam, neyin fotoğraflandığıdır; yananlam ise nasıl fotoğraflandığıdır.

Göstergelerin ikinci düzeyde işleyişine ilişkin olarak Barthes’ın ortaya koyduğu üç yoldan ikincisi, mit aracılığıyla olandır. Mit bir kültürün, gerçekliğin ya da doğa¬nın bazı görünümlerini açıklamasını ya da anlamasını sağlayan bir öyküdür. İlkel mitler; yaşam ve ölüm, insan ve tanrılar, iyi ve kötü hakkındadır. Bizim çağdaş mit¬lerimiz erillik ve dişilik, aile, başarı, Kemalizm, bilim vb. ile ilintilidir. Barthes’a göre mit, bir şey üzerinde fikir yürütmek, onu kavramlaştırmak ya da anlamanın kültürel yoludur. Barthes miti, birbirleriyle ilişkili kavramlar zinciri olarak düşünür

Barthes, mitlerin ana işlevinin, tarihi doğallaştırmak olduğunu ileri sürer. Bu iş¬lev, mitlerin aslında belirli bir tarihsel dönemde egemen olmayı başarmış toplum¬sal sınıfın ürünü olduğu gerçeğine işaret etmektedir. Mitlerin yaydıkları anlamlar bu tarihi beraberinde taşırlar. Ancak mit olarak işleyebilmeleri için yaydıkları an¬lamların tarihsel ya da toplumsal değil, doğal olduğunun vurgulanması gerekmek¬tedir. Mitler kendi kökenlerini, siyasal ya da toplumsal boyutlarını gizlerler

Bir nesne, toplumsal uzlaşım ve kul¬lanım aracılığıyla başka bir şeyin yerine geçmesini olası kılan bir anlam kazandığın¬da simge haline gelir. Rolls-Royce, zenginliğin bir göstergesi ve sahibinin toplumsal konumunun bir simgesidir.

Bu noktada simge ile işaret arasındaki farka da dikkat çekmek gerekir. İşaret, toplum içinde kullanılmakla beraber, anlamı nötr (değeryüksüz) olan bir soyutlaş- tırmadır. Asfalt yolun üzerinde otomobille giderken hayvanların, birden bire otomobilin önüne çıkma olasılığı karşısında, uyarı mahiyetinde yol kenarına çer¬çeve içine bir inek figürü konulması, bir “işaret”tir. Bu ineğin yerine geçen “inek”le eşanlamlı bir simgedir. Ancak kızıl bayrak bir “işaret” değil, bir “simge”dir. Bu bay¬rağın beraberinde getirdiği birçok karışık ve farklı yönlere uzanan çağrışımlar söz konusudur. Kimileri için bu bir sevinç ve heyecan vesilesidir; kimileri içinse hüz¬nü çağrıştırır. Millî bayrak bir övünç, sevinç ve katılım simgesidir. Toplumsal ya¬şam içerisinde kullandığımız “parti,” “ilericilik,” “din,” “Kıbrıs” gibi sözcüklerin bü¬yük bir bölümü “simge” tipindedir. Bununla birlikte, işaret niteliğini taşıyan kimi sözcükler de zaman zaman “simge” olarak karşımıza çıkabilir: “emek,” “toprak,” “deniz,” “ufuk” gibi.

KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR VE POPÜLER KÜLTÜR

Kültürel çalışmalardaki “kültür” kavramı estetik anlamdan çok, siyasal anlamıy¬la tanımlanmaktadır. Aynı şekilde, bu çalışmaların konusu (nesnesi öznesi) dar an¬lamıyla estetik mükemmeliyet ya da estetik, düşünsel ve ruhsal gelişim süreci ola¬rak ifade edilen kültür değil gündelik yaşamın konusu (metin) ve uygulaması (pra¬tik) olarak ele alınan kültürdür.

Kültürel çalışmalar, siyasal açıdan ele aldığı kültürü, bir “çatışma ve mücadele alanı” olarak görür. Bu bakış açısına göre kültür, ayrıca gündelik yaşamdaki toplumsal ilişkilerin üretimi ve yeniden üretimi sürecinde anahtar rol oynar. Kültürü bu bakış açısıyla ele alan başlıca kuramcı Stuart Hall (1932-…)’dur. Hall popüler kültüre yaklaşımını şu şekilde ortaya koyar: “Kültür, bir ittifak ve direniş arenasıdır. Kısmen de olsa, hegemonyanın ortaya çıktığı, güven¬ce altına alındığı yerdir. Bununla birlikte kültür, sosyalizmin ve sosyalist kültürün, yalnızca basitçe ifade edilebileceği bir alan değil aynı zamanda üzerine tesis edile¬ceği yerlerden biridir. Popüler kültürün önemi de bundan kaynaklanır.”

Marksizm ve İdeoloji

Kültürel çalışmaların günümüzde Marksizm’e dayandırılmakta olduğu görülür. Marksizm, kültürel çalışmaları iki ana boyutta ele alır. Bu bakış açısına göre, bir kültürel konu (text) ve uygulamanın (practice) kavranabilmesi için bunların, top¬lumsal ve tarihsel üretim ve tüketim koşulları içerisinde analiz edilmesi gerekir. Fa¬kat kültür, her ne kadar belirli bir tarihsel süzgecin ve toplumsal yapının üzerine kurulmuş olsa da bu yapı, tarihin basit bir yansıması olarak algılanamaz. Kültürel çalışmalar, kültürün, yapıyı oluşturan öğelerden biri olduğu, tarihi şekillendirdiği konusunda ısrarcı bir tavır sergilemektedir. Hall’un da açıklamış olduğu gibi med¬ya, yansıttığı şeylerin oluşumunda ve yapılanmasında etkin bir rol oynar. Bu, tem¬sil söyleminden bağımsız olarak, var olan bir dış dünyayı, “ora”yı ifade etmez. “Orası” kavramını oluşturan şey, bir bakıma onun nasıl yansıtıldığıdır. Bir başka deyişle, kültürel konular, tarihe basit bir biçimde ayna tutmakla kalmaz, aynı za¬manda onun süreçlerinin ve uygulamalarının birer parçası olurlar. Bu nedenle bu konular, yansıttıkları (ideolojik) çalışmalardan ziyade, yaptıkları (ideolojik) çalış¬malarla incelenmelidir.

. Hiç şüphesiz ideoloji, kültürel çalışmalardaki te¬mel kavramlardan biridir. İdeolojiyle ilgili birçok farklı tanım bulunsa da Hall’un tanımı, bunlar arasında kültürel çalışmaların içeriği açısından, en çok başvurulan olmuştur. Hall, ideolojik mücadele sürecini açıklayabilmek amacıyla Antonio Gramsci’nin (1891-1937) “hegemonya” kavramı çerçevesinde “eklemlenme (arti- culation) kuramını” geliştirmiştir (Hall burada “eklemlenme” sözcüğünü hem “ifa¬de etmek”, hem de “katılmak” anlamıyla kullanmıştır). Hall’a göre kültürel konu ve uygulamalar, dil üretimindeki niyetin ne olduğu bağlamında bir sefere dair, bütün hepsi için, garanti edilen anlamla birlikte kayda geçirilmezler . Anlam, her zaman eklemlenme eyleminin bir sonucudur. Eklemlenmeyse dilin “kullanımı sırasındaki üretimin” etkin bir sürecidir. Bu sürecin eklemlenme olarak adlandırılmasının ne¬deni, anlamın ifade edilmesinin zorunluluğudur. Ancak bu ifade ediş, belirli bir söylem içerisindeki belirli bir bağlam (context) ve belirli bir tarihsel anda gerçek¬leştirilmelidir. Bu açıdan ifade, her zaman bağlamla ilintilidir. Kültürel konu ve uy¬gulamalar “çok vurguludur” (multiaccentual); bir başka deyişle, farklı bağlamlar¬da, farklı politikaları amaçlayan farklı kişiler tarafından, farklı vurgularla telaffûz edilebilirler.

POPÜLER KÜLTÜRÜN SİMGESEL DİNAMOLARI: KALICI VE DÖNÜŞTÜRÜCÜ BİÇİMLER

Televizyon: Görsel İletişimin Şifrelenmesi ve Deşifre Edilmesi

Yirminci Yüzyıl’ın ikinci yarısının baskın popüler kültür biçimi olan televizyon, hiç şüphesiz, dünya üzerindeki boş vakit etkinlikleri içerisinde, en revaçta olanıdır. Medya üretiminin zamanı, anlamlar ve düşüncelerle tamamen kuşatılmıştır: Üre¬timin rutin yapısıyla ilgili kullanım bilgisi, tarihsel olarak tanımlanmış teknik bece¬riler, profesyonel ideolojiler, kuramsal bilgi, tanım ve varsayımlar, izleyiciyle ilgili varsayımlar, bu üretim yapısı aracılığıyla programın çerçevesinin oluşturulması. Te¬levizyonun üretim yapıları, televizyon iletişimini ortaya çıkarsa da kapalı bir sistem oluşturamaz. Bununla birlikte konuları, davranışları, olayları, personeli, izleyicilerin imajını, gündemi belirlerler; diğer kaynaklara dayanarak “durum değerlendirmele¬ri” yaparlar. Kendilerinin ayırt edici rol oynadıkları daha geniş sosyo-kültürel ve po¬litik yapı içinde, diğer dağınık oluşumların altını çizerler. Böylelikle medya uzman¬ları, “işlenmemiş” toplumsal olayın iletişimde nasıl kodlanarak simgeselleştirileceği- ni belirlerler. Anlamlar görsel iletişim şeklini aldıkları zaman, dilin ve iletişimin res¬mi kuralları baskındır; bu anda ileti çokanlamlılığa (polysemy) açıktır.

İzleyicinin şifrelenmiş anlamı çözümlediği üçüncü zamanda, ağırlıkta olan yine, dünyaya çeşitli açılardan (ideolojilerden) bakma sürecidir.

John Fiske (1939-…), bu doğrultuda, kültürel ekonomide izleyicinin üretici olarak gücünün çok fazla olduğunu ileri sürer. Bunun nedeni, anlamların, finan- sal ekonomide, zenginliğin işlediği şekliyle kültürel ekonomide işlememesidir. Çünkü; kültürel ekonomideki ürünler, finans alanındakiler gibi üretimden tüke¬time doğru düz bir hat üzerinde ilerlememektedirler. Üstelik kültürel ekonomi¬de, gerçek bir üretim tüketim ayrımı yoktur. Bununla birlikte, üreticinin ürettiği şeyin ne sonuç vereceğini kestirememesi de izleyicinin (tüketicinin) bir anlamda gücünü ortaya koymaktadır. Bu belirsizlikleri dengeleyebilmek için, kültür en¬düstrisi, ürünlerin repertuvarını yükseltip seyirci çekmeye çalışmaktadır. Buna karşın seyirci, Fiske’nin “semiyotik gerilla savaşı” (semiotic guerilla warfare) ola¬rak adlandırdığı (terim Michel de Certeau’dan (1925-1986) almtılanmıştır) taktiği uygulamaktadır. Bir başka deyişle kültür endüstrisi, izleyicileri tüketici olarak içi¬ne almaya çalışırken, izleyiciler de sık sık televizyon metnini (ürününü) kendi menfaatleri doğrultusunda ele almaktadır.

Sinema: Görsel Kültür ve Mit

Sinema üzerine yürütülen çalışmalar sonucunda geniş çaplı kuram ve analiz yön¬temleri üretilmiştir. Bu doğrultuda filmler, film yapımının değişen teknolojisi açı¬sından incelenmiş, kültür endüstrisinin başlıca katalizörlerinden biri olarak eleşti¬rilmiş, belki de en önemlisi ulusal kimlik ve bireysel öznel bakışın şekillenmesin¬de temel bir unsur olduğu için sürekli tartışılmıştır.

Dünyayı algılama ve kavramsallaştırma biçimimiz, konuştuğu¬muz dile ve edindiğimiz kültüre bağlıdır. Kültürel analizin bir biçimi olarak yapı¬salcılık, Saussure’den iki temel fikir almıştır. Birincisi kültürel metin ve pratikleri oluşturan temel ilişkiler (anlamı mümkün kılan dilbilgisi gibi); ikincisi, anlamın, daima temel yapı aracılığıyla uygulanan seçme ve bütünleştirme işlemi arasındaki etkileşimin sonucu oluştuğu düşüncesidir. Dolayısıyla, yapısalcılığın görevi, anlam üretimini (söz – parole) yönetecek belirgin kurallar ve düzenler (dil – langue) oluş¬turmaktır. Fransız antropolog Claude Levi-Strauss (1908-2009) da benzer bir biçim¬de, ilkel “mit” analizinde, mitlerin geniş heterojenliği altında homojen bir yapının var olduğunu iddia eder. Bir başka deyişle, mitler de diller gibi işlemektedirler. Levi-Strauss’a göre bütün mitler, toplum içinde benzer sosyo-kültürel işlevlere sa¬hiptirler. Amaçları, dünyayı açıklanabilir kılmak, onun sorun ve çelişkilerini, sihir¬li bir biçimde çözmektir

Lacan’ı yapı¬salcılıktan ayıran asıl nokta “arzu” kavramıdır. Arzu belirli ve sabit simgelenenin (öteki, gerçek olanın) arayışı sürecidir. Arzuda ben ile öteki arasındaki boşluğu dol¬durmak, eksikliğimizi gidermek olanaksızdır. Lacan, “L’objetpetit a” (küçük a nes¬nesi) tâbiriyle zaman içindeki, hayalî bir âna işaret etmek suretiyle var olmayan var¬lığa kavuşmak için sonsuz arayışa işaret eder.

Laura Mulvey’in (1941-…) film üzerine yürüttüğü kuramsal çalışmaları, Lacan’ın yapısalcılık-sonrası psikanalizinin, film eleştirisine uygulama çabasını temsil eder. Mulvey, böylelikle popüler sinemanın “erkek bakışını” (malegaze), nasıl yarattığı¬nın analizini yapar. Bu sistemdeki kadın imgesi iki türlüdür: Erkeklerin cinsel ar¬zularının nesnesi ve erkekler için hadım edilme (castration) tehdidinin işareti. Ay¬rıca Mulvey’e göre, popüler sinema, görsel eğlencenin iki çelişkili biçimini yarat¬mıştır. İlkinde bakmanın, izlemenin zevki vardır; bu süreçte diğer insanları nesne olarak görür ve onların “kontrolcü göz”ü oluruz. Popüler sinemadaki görsel eğlen¬cenin ikinci biçimiyse izleme zevkini, onun narsisist yönü içinde geliştirmektir. Bu noktada Mulvey, Lacan’ın “ayna evresi” kavramından faydalanarak, çocuğun ego¬sunun oluşumuyla sinemada özdeşleşme zevki arasında bir benzerlik olduğunu açıklamaya çalışır. Bir başka deyişle nasıl çocuk, kendini aynada yanlış tanıyorsa, izleyici de kendini, ekran karşısında yanlış tanımaktadır.

Popüler Müziğin Ekonomi Politiği

Frankfurt Okulu’nun öncülerinden olan Theodor W. Adorno’nun (1903-1969) yaptığı çalışmalar, hem kitle kültürünün en sistemli analizlerinden birini teşkil eder, hem müzik endüstrisinin seri üretim ürünlerini önemli ve gerekli olarak gö¬renlere karşı etkili bir mücadele noktası niteliğindedir. Adorno’ya göre pop müzik standartlaştırılmıştır; mekaniktir. Müzik endüstrisi, bu standartlaştırma işlemini giz¬leyebilmek için, Adorno’nun “sahte-bireyselleştirme” olarak adlandırdığı sürece bağlanır. “Hit” şarkıların standartlaştırmasının amacı, dinleyicilerin aynılaştırılma- sıdır. Sahte-bireyselleştirme, dinleyiciye, şu anda dinledikleri şarkıların, onlar adı¬na çoktan dinlenildiğini ya da önceden sindirildiğini unutturmak suretiyle onları, aynı çizgide tutar. Adorno’nun ikinci savı, popüler müziğin edilgen dinlemeyi ya¬rattığıdır. Kapitalist düzen altında çalışmak sıkıcı olduğundan, işten kaçma gerek¬sinimini yaratır; çok enerji gerektirmeyen bir sığınma alanı olarak pop müzik gibi oluşumların peşinden gidilir. Adorno’nun üçüncü savıysa popüler müziğin “top¬lumsal bir çimento” işlevi olduğudur.

Müzik endüstrisinin, ürettiği ürünlerin kullanım değerini belirlediği varsayıl¬maktadır. En olumlu durum, tüketicinin kendisine sunulanı edilgence tüketmesi, en olumsuzuysa tükettiği müzik türü tarafından ideolojik olarak yönlendirilen bir birey olmasıdır. Bir şeyin nasıl üretildiği, onun tüketim biçimini de belirlemekte¬dir. Müzik endüstrisi genel anlamıyla kapitalist bir etkinliktir.

daima, ürünün değişim değeri (ekonomik değeri) ile kullanım değeri (kül¬türel değeri) arasında bir fark bulunmaktadır. Müzik endüstrisi, bunlardan ilkini de¬netim altına alabilmekte, ancak ikincisini yaratanın tüketiciler olduğu görülmekte¬dir

Popüler müzik kültürüyle ilgili kültürel çalışmalar, tam anlamıyla Stuart Hall (1932-…) ve Atholl Douglas (Paddy) Whannel’ın (1922-1980) çalışmasıyla başlar. Onlara göre, pop müzik endüstrisinin, masum gençleri sömürdüğü görüşü fazlaca indirgemecidir noktada gençlerin amacı, yetişkinlerle ara¬larına bir mesafe koymaktır. Onlara göre giyim tarzı, küçük popüler bir sanattır ve belirli bir çağdaş tavrı ifade etmektedir.

Alt-kültürel müzik dinlemek belki de müziğin en aktif biçimde tüketimidir. Mü¬ziğin tüketimi, alt-kültürün kendini diğer toplum üyelerinden ayırarak, kimliğini ge¬liştirdiği ve kültürel olarak kendisini yenilediği araçlardan biridir. Bu nedenle bir müzik parçasını tüketmek, dünyada varolmanın bir yoludur.

. David Riesman’a göre, topluluğun gerçek ya da hayalî olması önemli değildir. Önemli olan müziğin, ortaklık ve topluluk hissi uyandırmasıdır. Bu topluluk tüketim hare¬keti içinde yaratılır. Bu grupların, kültür endüstrisi tarafından yönlendirildiğini ifade eden genel görüşe karşı, kültür kuramcısı Paul Willis (1950-…) kendi kültürlerinin oluşumunda etkin rolleri olduğunu iddia etmektedir

TÜKETİM KÜLTÜRÜ VE TÜKETİM ÜRÜNLERİNİN TOPLUMSAL VE SİMGESEL KULLANIMLARI

Jean Baudrillard (1929-2007), tüketim toplumunun, var olmak için, nesnelere gereksinim duyduğunun altını çizmekte¬dir. Ürün bolluğunun yoğunlaşması, yalnızca daha fazla ürünün tüketimi ya da sonsuz bir tüketim arzusuyla sonuçlanmaz; nesnelere duyulan şiddetli bir gerek¬sinimi ve en önemlisi de ona bağlı değerler sistemini doğurur. Romans ideolojisi, bir arayışın etrafında oluşturulmuş öykülerdir

Bu öykülerde “aşk” her şeyin çözümü olarak sunulur. Aynı şekilde tüketim de biz¬lere bir şeylerin eksik olduğu duygusunu aşılar. Hayatımızın geri kalan bölümünü, hayalî alandaki bütünlüğü yeniden yakalama çabasıyla harcamaktayız. Anne bede¬nindeki bütünlük duygusuna geri dönmek için sonsuz bir arayış içindeyiz. Ancak yapabildiğimiz, başka objelerle, tecrübelerle bu duyguyu ikâme etmektir (Yer De¬ğiştirme Stratejisi). Tüketim ideolojisi, bu alternatif yer değiştirme stratejilerinden biri olarak görülür. Bu ideolojinin yaptığı, tüketimin (tıpkı “aşk” gibi) tüm sorunla¬rı çözebileceğine, bizi yeniden “tamlık,” “bütünlük” durumuna ulaştıracağına dair söz vermektir. Belki de bu, John Fiske’nin, Avustralya’daki bir hediyelik eşya dük¬kânında gezinirken bulduğu kartın, verdiği mesaja benzemektedir: “Yaşamak için çalış, sevmek için yaşa, alışveriş için sev; böylece göreceksin ki… eğer yeteri kadar alışverişyapabilirsen, asla aşk için çalışmak zorunda kalmayacaksın.”

Mal ve Hizmetlerin Simgesel Anlamları

İnsanlar, yoksulluk durumlarında bile, ürünleri satın alırken onların yalnızca kulla¬nım değerlerini değil, kendileri için ne anlama geldiğini, hangi mesajları taşıdıkları¬nı göz önünde bulundururlar.

1. Tüketim daima bir anlamlar sistemini kapsar

2. İnsanlar özgül yaşam şekilleriyle ilişkili olarak, tüketimin birbirleriyle eklem¬lenen belirli kültürel biçimleriyle kültürü, toplumsal ilişkileri ve etkileşimleri yeniden üretirler.

Simgesel Tüketim

Tüketim kalıpları, farklı sınıflandırmalar ve kategoriler tarafından yapılandırılan toplumsal düzenin bir haritasını oluştururlar. Bu düzen çerçevesinde mal ve hiz¬metler, toplumsal bağların ve ahlâki yapıların bir parçası olarak tüketilir ve müba¬dele edilir

Örneğin; Douglas, her toplumda nakit ve armağan vermenin, ne zaman kabul edilebilir olduğuna ilişkin bir ayrım yapıldığı¬na dikkat çekmektedir:

“Hastanedeki teyzenize çiçek göndermenizde bir sorun yoktur, ama çiçeklerin tutarı kadar bir parayı “kendine çiçek al” diyen bir mesajla göndermek asla kabul görmez; birisine yemek ya da içecek ısmarlamanızda bir sorun yoktur, ama bir ye¬meğin ya da içeceğin parasını önermek hoş karşılanmaz

ÜNİTE 8

SANATIN ÜRETİMİ

Tarihsel ve toplumsal bir ürün olarak sanat yapıtını, içinde üretildiği topluma hâ¬kim olan iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünemeyiz. Koşullar tarih boyunca farklılık göstermekteyse de sanat, her dönemde gündelik yaşamla, ekonomik ilişkiler ağıyla ve egemen ideolojiyle etkileşim içinde olmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında, teknolojinin ve kitle iletişim araçlarının gelişimi, kitle kültürü olarak değerlendirilen ve piyasa koşullarına tâbi yeni bir kültürel bi¬çim oluşturmuştur. Bu kültürel biçim, yüzyılın ilk yarısında büyük ölçüde olumsuz bir bakış açısıyla eleştirilmiş, 1960’lardan itibarense, popüler kültür ürünlerini kut¬sayan bir anlayış ortaya çıkmıştır

KOLEKTİF ÜRETİM ALANI OLARAK SANAT ETKİNLİĞİ

Sanat kavramı, günümüzde son derece geniş bir estetik üretim alanına işaret et¬mektedir: Çağdaş sanatların, yukarıda örneklendiği türden, gündelik nesneleri kul¬lanan yerleştirme uygulamalarından, beden üzerinde yapılan estetik müdahale¬lerle gerçekleşen vücut sanatına (body art0 kadar genişleyen bir alandır.

Sanatın, bugün anladığımız anlamda bağımsız bir estetik olgu olarak ortaya çıkışı, pek çok sanat tarihçisine göre Rönesans döneminde, Shiner’e göreyse on sekizinci yüzyılda gerçekleşir. Ondan önce yaklaşık iki bin yıllık bir dönemdeyse sanat, zanaatle neredeyse ayrılmaz durumdadır.

İnsanlıkla başlayan erken dönemde sanatın, son¬raki dönemlerde taşıdığı türden estetik kaygılardan uzak olduğu varsayılmakta¬dır. Bu dönem sanatın toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu, sanatsal etkinliğin, özellikle dini etkinlikten ayrılamayacağı bir dönemdir.

Erken dönemde sanat etkinliğinin önemli bir belirleyicisi sanatın (özellikle mü¬zik ve dansın), pek çok durumda, kolektif bir eylem olarak ortaya koyulmasıdır. İnsanın toplu halde yaşadığı, ancak bu şekilde hayatta kalma şansına sahip oldu¬ğu avcı toplayıcı dönemde, bugün “sanat” olarak tarif ettiğimiz eylemler, bu kolek¬tif yaşam biçiminin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ortaçağ’da, hatta sanatın zanaatten ayrıldığı düşünülen Rönesans döneminin başlarında bile resim ya da heykel, bir tek sanatçıdan ziyade bir lonca ya da atöl¬yede usta ve çıraklar tarafından ortaklaşa üretilen kolektif bir ürün görünümünde¬dir.

Siyasi ve Ekonomik Güç İlişkilerinin Sanat Üretimine Etkisi

Ekonomik ve siyasi güç ilişkileri, tarih boyunca, sanatçının yaşamını sürdürebilme¬si, ürün verebilmesinde belirleyici rol oynamıştır. Modern devlet öncesinde sanat¬çı, ihtiyaç duyduğu maddi desteği aristokrasiden (soylu sınıf), kiliseden, burjuva (kentsoylu) sınıfından almak durumundaydı. Bu noktada, siyasi ve ekonomik iktidarın, yüzyıllar boyunca, sanata patronluk eden bu ayrıcalıklı kurum ve toplumsal sınıfların elinde bulunduğunu hatırlamak gerekir.

Bugün “yüksek sanat”ın en belirgin örneklerinden biri olarak görülen opera sanatının ilk örneği, bu ailenin bir üyesi olan Maria de Medici ile Fransız Kralı IV. Henri’nin düğün törenleri için eğlence müziği olarak bestelenmiştir.On yedinci ve on sekizinci yüzyıllar boyunca soylu sınıfın, kilisenin ve gide¬rek burjuvazinin sanata desteği sürerken sanat ürünleri, büyük ölçüde sipariş üzerine üretilmekteydi. ¬

Fransız toplumbilimci Pierre Bourdieu (1930-2002), on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında sanatçının, dev servetlere sahip, ancak kültür birikiminden yoksun sanayici ve tacirlere, önceki dönemlerden farklı bir biçimde bağımlı olduğunu ile¬ri sürer.

Günümüzde Sanat Destekçileri

sanat eleştirmeni, küratör, galeri sahibi ve koleksiyonerler gibi aktörler, hangi türde sanat yapıtlarının ser¬gileneceğine, hangilerinin makbul olduğuna karar vererek, daha üretim aşama¬sında, sanatçının yaratıcılığı üzerinde bir tür etki oluşturabilmektedirler. Aynı piyasa koşulları yazarlar, müzisyenler ve sanatın diğer alanlarında ürün veren pek çok sanatçı için geçerlidir.

Günümüzde sanatın başlıca maddi destekçileri büyük şirketler ve devlettir. Mo¬dern devletin kuruluşu, sanatın desteklenmesinin devlet tarafından, kültür politika¬larına bağlı olarak, kurumsal bir biçimde yürütülmesini beraberinde getirir

SANAT ÜRETİMİNDE KÜLTÜR ENDÜSTRİSİNİN GÜCÜ VE ÖNEMİ

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Frankfurt Okulu düşünürleri, özellikle Theodor Adorno (1903-1969) ve Max Horkheimer (1895-1973), kültür endüstrisi kuramıyla kapitalist üretim ilişkilerinin, kültürü bir endüstri, kültür ürünleriniyse metâ haline getirdiğini öne süren eleştirel bir yaklaşım ortaya koyarlar:

Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi yaklaşımı, sanatın üretiminden çok, kit¬leler üzerinde yarattığı etkiyle ilgilidir. Bu bağlamda endüstri sözcüğü de üretim sürecinin endüstriyelleşmesini değil, kültürel bir ürünün standartlaşmasını, dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesini anlatmak amacıyla kullanılmıştır

Standartlaşmaya Dair

Adorno’nun kitle kültürü ürünlerinin standartlaşmasına ilişkin temel örneğini, kul¬lanılan müzikal altyapı, çalgılar, şarkı söyleme biçimi, hatta şarkı sözleri ve görsel imaj (kıyafetler, video klipler vs.) açısından, birbirinden çok az farklılık gösteren popüler müzik oluşturur. Adorno 1941 yılında yayımlanan “Popüler Müzik Üzeri¬ne” adlı makalesinde, üç tespitte bulunur: îlki, popüler müziğin standartlaşmış ol¬duğudur: Her ayrıntının bir bütünlük kurgusuna hizmet ettiği bir senfonik eserden farklı olarak, popüler müzik parçalarının mekanik yapısı, bir parçada kullanılan bir ayrıntının kolaylıkla bir diğerine uyarlanabilmesini sağlar. Bu standartlaştırma, din¬leyiciyi tektipleştirmeye yönelik bir uygulamadır. Oysa dinleyici, bunun farkına varmaksızın, kendi bireysel tercihlerini yaptığına inanır. Adorno’nun ikinci sapta¬ması, sürekli tekrar öğesini kullanan popüler müziğin, dinleyiciyi pasif bir konuma iterek, yaratıcılıktan uzaklaştırması, farklı bir dünya tahayyülünü olanaksız kılma¬sıdır. Bu açıdan popüler müzik, yukarıda bahsedildiği gibi, gündelik çalışma tem¬posundan sahte bir kaçışa hizmet eder. Adorno, üçüncü olarak da, popüler müzi¬ğin sosyo-psikolojik işlevinin müziğin tüketicilerinin, yine müzikteki tekrar ve ri¬tim unsurlarının etkisiyle gündelik yaşamın düzenine, fiziksel olarak uyum sağla¬malarını kolaylaştırmak olduğunu ileri sürer.

Sanat Ürününün Yeniden Üretimi ve Kopyalanması

Walter Benjamin’e (1892-1940) göre, özgün sanat ürünü, üretildiği zaman ve mekâna özgü bir tarih- sellik taşır. Bir sanat ürününün, en yetkin yeniden üretimi (kopyası) bile aslının, üretildiği zaman ve mekân içindeki özel konumundan, tarihsel tanıklıktan yoksun¬dur. Sanat yapıtının kutsallığını kaybetmesi, Benjamin’in deyişiyle “kutsal törenlerin asalağı olmaktan kurtulması”, sanatın toplumsal işlevinde köklü bir değişiklik yaratır; onu bir defa¬ ya mahsus olmaktan çıkartır ve güncelleştirir. Benjamin, bu noktada, yeniden üre¬timin sanat ürününü hem zedelediğini, hem de ona bir kolektifleşme potansiyeli kattığını ileri sürerek, karamsar bir bakış açısı sunan Adornodan ayrılır.

POPÜLER KÜLTÜR ÇALIŞMALARI

Kültürel Çalışmalar: 1960’lı yıllarda, Britanya’da, özellikle Birmingham Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi çevresinde gelişmeye başlayan, kültürü disiplinlerarası bir bakış açısıyla inceleyen alan.

İzleyici odaklı med¬ya araştırmaları, 1960’lı yıllarda görülmeye başlayan kültürel çalışmaların mer¬kezinde yer almıştır.

Kültürel Çalışmalar, kitle kültürünün ele almışında popüler olana değer atfet¬mesi açısından, Frankfurt Okuluyla karşıt bir konuma yerleşir. Bu alana giren ça¬lışmalarda kültür, yalnızca ekonomik altyapı tarafından belirlenmez; aynı zaman¬da, kültürün alımlayıcıları tarafından şekillendirilen, dinamik bir yapı gösterir.

OZGURLEŞTIRICI VE STANDARTLAŞTIRICI GÜÇLER ARASINDA SANAT

Internet Sanatı: Internet’i temel araç olarak kullanan ve video sanatında olduğu gibi, konusunu da kullandığı mecradan alan; internet, internet kültürü, teknoloji- toplum ilişkileri gibi konuları irdeleyen kültürel üretim şeklidir. Pek çok örneği, internet kullanıcılarının müdahaleleriyle yapıtın nihai halinin değiştirilmesine açıktır.

İnternet, sadece denetime direnen, geçici deneyimler sunan, ticarileşmeye kar¬şı serbest paylaşıma olanak tanıyan bir alan değildir; aynı zamanda yeni bir eko¬nomik pazar oluşturur, küresel kültürel değerlerin ve kimliklerin, üretilerek payla¬şıldığı kültürel bir mekândır. Bu bakımdan internetin, sanat üretimi ve paylaşımı açısından sunduğu özgürlük alanının, küresel sermayenin dikkatinden kaçmadığı, internetin tüketicinin eğilimlerini izlemek ve yönlendirmek açısından, bir araç ola¬rak kullanıldığı da bir gerçektir.

ALT-KÜLTÜR

Alt-kültür, en genel anlamda, egemen kültür içinde, bazı genel kültürel normla¬ra uyum göstermekle birlikte, kendilerine özgü davranış kalıpları geliştiren grup¬ları tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bunlar, etnik, dinsel, cinsel azınlıkların oluşturduğu topluluklar olabileceği gibi, ortak değerler çevresinde bir araya gelen gruplar da olabilirler.

Müzik, alt-kültür grupları için temel değerlerin yansıtıldığı, kolektif bir üretim ve tüketim alanıdır. “Alt-kültürel müzik dinlemek, belki de müziğin, en aktif biçim¬de tüketimidir. Müziğin tüketimi, bir kültürün, kendini diğer toplum üyelerinden ayırarak kimliğini geliştirdiği ve kültürel olarak kendini yenilediği araçlardan biri¬dir” (Storey, 2000:121-122).

Kadınlar, genel olarak, geniş bir toplumsal kesimi ifade ediyor olsalar da stan¬dart sanat tarihi içinde, bir azınlığı oluşturmaktadırlar. Bu bakımdan, kadın duyar¬lılığını vurgulayan sanatçılardan oluşan grupların, erkek-egemen sanat dünyasına bir başkaldırı olarak ortaya koydukları sanatsal tepkiler de alt-kültürlerin sanatsal etkinlikleriyle aynı çerçevede değerlendirilebilir.

ÜNİTE 9

SANATIN ALIMLANMASI VE TÜKETİMİ

Alımlanma: Bir sanat ürününün duyusal ve düşünsel şekilde algılanması ya da deneyimlenmesidir. Alımlanma ile söz konusu ürünün değerlendirmesini birbirine karıştırmamak gerekir. Elbette alımlama ve değerlendirme birbirinden bağımsız değildir, hatta değerlendirme alımlamanın bir uzantısıdır. Ancak değerlendirmede sanat ürünü bilgisel ve kavramsal bir düzen içinde bir incelemenin nesnesi iken alımlamada bireylerin sanat ürününe karşı öznel yaklaşımları önemlidir (Yetişken, 1998).

Kültürel Sermaye: Sosyolog Pierre Bourdieu’nün ortaya koyduğu bu kavram, daha çok orta ve üst sınıf ailelerin çocuklarına aktardıkları, dil, uygun sosyal ilişki tarzları gibi okul ve eğitim kurumlarından edinilemeyen değerleri ifade eder.

Sanatın üretimi gibi, alımlanması ve tüketimi de semboller, fikirler, değerler, an¬lamlar içeren bir insan etkinliğidir

SANAT ÜRÜNÜNÜN ÇOĞUL ANLAMLARI

Kültürel Sermaye ve Kimliğin Etkisi

Toplumsal yapının en küçük birimi olan birey, sanat ürününün alımlanmasın- da ve anlam dünyasının oluşturulmasında birincil belirleyicidir. Her birey, sanat ürünleriyle bilinçli ya da bilinçsiz olarak ilişki içindedir ve bu ilişkinin niteliğine bakılmaksızın sanat ürününün anlam havuzuna katkıda bulunur. Kuşkusuz her bi¬reyin sanat ürünüyle kurduğu ilişki biriciktir. Tüm insani etkinliklerimiz toplumsal bir ortamda gerçekleşmekte ve toplumsal düzen tarafından belirlenmekteyse de hiçbir birey toplumunun değerlerinden, kalıp yargılarından bağımsız değildir ve birey, sanat ürünüyle ilişkisini toplumun bu yargıları çerçevesinde şekillendirir.

Kimlik, bireyin ya da grupların varlıklarını tanımlayarak kendilerini diğerlerinden farklılaştıran ya da benzeştiren nitelikleridir.

zamansal ve mekânsal aynılık sağlansa bile aynı toplum içinde farklı konumlarda bulunan bireyler, sanat ürünlerini niteleyen ortak sıfatla¬ra son derece farklı hatta karşıt anlamlar ve değerler yükleyebilir. Farklı durumla¬rı yaşayan, farklı dürtülere açık ve bunları farklı şekilde biçimlendiren insanlar, do¬ğal olarak farklı müzikleri dinler, farklı tablolara bakar, sonunda farklı değer yar¬gılarına sahip olurlar (Bourdieu, 2006). Dolayısıyla bir sanat ürününün çoğul an¬lamlara sahip olması kaçınılmazdır.

Birey ve sanat ürünü ilişkisinin tek taraflı olduğu düşünülmemelidir. Bireyin sanat ürününe anlam ve konum eklediği kadar, sanat ürünü de bireye anlam ve konum ekler. Bu geri etki nedeniyle sanat ürünleri bireyin kimlik inşasının en önemli yapıtaşlarmdandır.

üretim ilişkileri ya da ticaret ve tüketim¬de görülen farklılıklardan doğan toplumsal sınıflar, öznel bakış açıları, kültür ve davranış kalıpları geliştirerek sınıf bilincine ulaşıyorsa (Clark-Lipset, 2009: 287) içinde sanatın üretim, tüketim ve alımlanmasımn etkin olmadığı toplumsal sınıf yok demektir. Bu sınıflar birbirlerini ayıran bilince ulaştıklarına göre, sanat ürünle¬rini kaçınılmaz olarak farklı alınmayacaklardır.

İdeolojinin ve Toplumsal Sınıfların Etkisi

Antonio Gramsci’nin (1891-1937) hegemonya kavramı, konuya biraz daha farklı bir bakış açısı getirir. Buna göre egemen sınıflar, diğer sınıflara ait zannetti¬ğimiz pek çok fikrin gerçek sahipleridir.

Yüksek Kültür ve Aşağı Kültür: Kültür çalışmaları, eleştirel kuram ve sosyolojide kültür ürünlerini, alımlayan grubun eğitim düzeyi, ekonomik üstünlüğü ya da yoksunluğu temelinden hareketle sınıflandırmada kullanılan kavramlardır.

Endüstrinin Etkisi

Sosyolog Jean Baudrillard (1929-2007), tüketimin sembol ve göstergelere dayalı ol¬duğunu, anlamın bu sembol ve göstergeler sisteminde oluştuğunu, satın alman malların bir kimlik duygusu yarattığını savunur. Benzer şekilde Judith Williamson da pek çok insanın bilinçli olarak seçtiği anlamın, ürettiklerinden çok tükettikleriy- le oluştuğunu söyler.

Sanat ürününün endüstriyle birleşmiş bu biçimi, en büyük eleştiriyi kültür en¬düstrisi kavramıyla Frankfurt Okulu’nun üyelerinden alır. Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiğinde (1947) ilk kez kullanılan kavramın, hiçbir şekilde kitlenin üretimiyle ilgili olmadığının altını çizer

Üzerinde durulması gereken esas nokta, endüstriyel organizasyonların tüketici konumundaki bireylerin hangi ihtiya¬cını karşıladığıdır. Adorno için bu ihtiyaç, mekanikleşmiş emek süreciyle baş ede¬bilmek ve ondan kaçmak isteyen kişilerin aradığı eğlencedir. Birey, kendine ait bir düşünce üretmeye gerek duymadan, emeksiz bir boş zaman ihtiyacmdadır; en¬düstri, sanat ürününü daha çok tüketilmesi için sadeleştirir, daha geniş bir kitleye ulaşmak için sanat ürününün alımlanmasında harcanacak emeği minimuma indi¬rir. Endüstri, insanla ancak müşterisi ve çalışanı olarak ilişki kurar (2009)

Küreselleşmenin Etkisi

ön¬celikle küreselleşmenin üç boyutlu bir süreç olduğu ifade edilmelidir:

Dünya finans piyasalarının ve serbest ticaret bölgelerinin yükselişi, mal ve hizmetlerin dolaşım alanının genişlemesi, ulusötesi şirketlerin büyümesiyle belirlenen ekonomik küreselleşme.

Uluslararası örgütlerin ulus-devletlerin üzerine konumlanmasıyla belirlenen politik küreselleşme.

Bilginin, gösterge ve sembollerin akışı ve bu akışa tepkilerle belirlenen kül¬türel küreselleşme (Smith, 2007: 308-309).

Küreselleşme, bir ekonomik yapıyı nitelemek için kullanıldığında birbirine bağ¬lı ya da bağımlı ulusal ekonomilerden oluşan bütünü ifade eder. Kapitalist ekono¬minin büyüme ve gelişme eğiliminin 1970’lerde tıkanması, ekonomik etkinliğinulus-devletlerle belirlenen sınırlarının genişletilmesi, sonra da bu sınırların ortadan kaldırılması gerektiği fikrini doğurdu. Ekonomik etkinlik alanının genişlemesi, ser¬mayenin coğrafi sınırlara bakılmaksızın hareket edebilmesi anlamına geliyordu

Ekonominin, sınırların ortadan kaldırılmasına duyduğu ihtiyaç bir bakıma fark¬lılıkların ortadan kaldırılması talebidir. Bu talep, toplumsal olarak da türdeşliği be¬raberinde getirebilir: Marshall McLuhan’m 1960’larda ‘küresel köy ya da George Ritzer’in ‘McDonaldlaşma’ olarak tanımladığı bir türdeşlik halidir.

Endüstriyel olarak örgütlenmiş ve pazarını dünyanın büyük bir kısmı olarak be¬lirlemiş ürünler göz önünde bulundurulduğunda alımlama ve tüketimin büyük oranda türdeş olduğu düşünülebilir. Bu tür ürünlerin genel içindeki hiyerarşik ko¬numu da az çok aynıdır. Ölmeden önce görmeniz gereken 10 film ya da En iyi 50 film gibi listeler, herhangi bir coğ¬rafi ve toplumsal ayrım gözetilmeksizin oluşturulur. Üstelik bu listeler kimi zaman internet ortamında oylanarak ortaya çıkar. Yani bu listeleri oluşturanlar, o internet sitesine erişme imkanı olan herhangi bir toplumun üyesidirler.

Kanon: Diğer ilkelere esas oluşturacak nitelikte temel kabul edilen ilke (Demir- Acar, 2002: 232).

popüler müzik ikonları ve onların ürünleri, dünyanın pek çok ye¬rindeki genç nüfusu benzer şekilde etkiler; böylece toplumsal farklılıkların üzeri¬ne çıkarak, benzer anlam dünyalarına sahip olurlar. Ancak endüstriyel olmadığı varsayılan ürünlerde de alımlamayı etkileyen küresel kanonlar vardır.

Bu kanonlar sayesinde hem eski döneme ait hem de yeni ürünler, anlam dün¬yalarını oluşturacak bir belirleyiciliğe kavuşur.

SANAT ETKİNLİĞİNİN BİÇİMLERİ

Görsel Sanatlar

Genel olarak görsel sanatları, görsel olarak algılanan ve maddi varlığını uzun süre koruyan sanatlar olarak tanımlayabiliriz. Alan; resim, heykel, seramik ve mimari gi¬bi oldukça eski zamanlardan bugüne ulaşan dallar kadar, yerleştirme çalışmaları (enstlasyon), video-art gibi yeni biçimleri de kapsar.

, görsel sanat ürünlerinin, döneminin en varlıklı, İtalyan ailesi Mediciler tarafından manevi ve dini bir arınma aracı olarak kullanıl¬masından yola çıkarak, on beşinci yüzyıl Avrupası’nın ayrıcalıklı sınıflarının ya¬şamlarına ve değer yargılarına dair çıkarımlar yapılabilir. Daha da ileri giderek yir- mibirinci yüzyılda yaşayan pek çok iş adamının ve şirketin tablo koleksiyonlarına sahip olması, kültür ürünüyle ekonomik yatırımın nasıl birleştiğine dair bilgi suna¬bilir.

Edebi Sanatlar

Malzemesi ve aracı dil olan, bugün şiir, öykü ve roman biçimlerinde karşımıza çı¬kan edebi sanatların yazıyla başladığını düşünmek yanlış olur. Yazının olmadığı ve aktarımın sözlü gelenekle sağlandığı dönemlerde hikâye ya da masal anlatıcılığı, şiir düzme ve şiirsel konuşma gibi biçimler bugünün edebi sanatlarının atalarıdır. Öyle ki, edebi sanatların en eski örneklerinden biri olarak kabul edilen Gılgamış Destanı’nm kahramanı Gılgamış, milattan önce yirmiyedinci yüzyılda yaşamıştır. Ancak destanın yazılı olduğu tabletler milattan önce yedinci yüzyıla aittir (Gard- ner-Maier, 1985: 4). O halde Gılgamış’m öyküsü, yazıyla sabitleninceye dek sözlü olarak aktarılmıştır. Bu gibi öyküler, usta ozanların ağzından, tanrısal bir esinlen¬meyle kuşaklar boyu binlerce kez anlatılmıştır (Thomson, 1998: 78).

Antik çağlarda ozanın tanrısal bir esinlenmeyle ürün verdiği, bu nedenle de şi¬irin sanatla ilişkisi olmadığı görüşü hâkimdi.

on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da, edebi sanatla¬rın büyük isimleri bu ayrıcalıklı sınıfların üyeleriydi: İngiliz soyluları Lord George Gordon Byron, John Keats ve Percy Bysshe Shelley’siz İngiliz şiiri, Victor Hugo’suz Fransız şiiri, Aleksandr Puşkin’siz Rus şiiri düşünülemez (Claudon, 1999: 190).

Sahne Sanatları

Sahne sanatları kolektif doğalarıyla tarih boyunca düşünürlerin ilgisini çekmiş, bu ürünlerin toplumsal yapının yansımalarını taşıdığı kabul edilmiştir. Gerçekten de her dönemin toplumsal yapısı, o dönemin sanat ürünleriyle sabitlenmiştir. Ör¬neğin; William Shakespeare’in (1564-1616) Venedik Tacirindeki on yedinci yüzyı¬lın toplumsal sınıflarını ya da Gotthold Ephraim Lessing’in (1729-1781) Emilia Ga- lott/sindeki Aydınlanmacı fikirleri görmemek neredeyse imkansızdır.

Bütün bu sanatlar içinde çalgısal müziğin ayrı bir yeri vardır çünkü sözel dil ve görsel olanaklardan faydalanmaz. Üstelik müzik, kayıt altına alınmadığı sürece bel¬li bir zaman ve mekânda vardır. Müziğin o zaman ve mekândaki varlığı, hem din¬leyici hem de müzisyen için tekrarlanamaz bir deneyimdir. Aslında Nietzsche’nin müziğe özel bir konum atfederken bahsettiği tamamlanmamışlık hali de (bkz. Say¬fa 9) bunu vurgular. Dolayısıyla müziği tanımlayabilirsiniz ama bu tanım müziğin aktardığı anlamı içermez (Cook, 1999: 17).

Küreselleşme ve Sanat Etkinliği

Sosyal Medya: Sosyal medya, web tabanlı ve mobil teknolojilerin interaktif iletişime imkân veren ortamları için kullanılan bir kavramdır. Bu kavramı endüstriyel ya da geleneksel medya araçlarından ayıran özelliği, teknolojik altyapıya sahip herkesin sistemin üretim ve tüketim bölümlerine kolaylıkla uyum sağlayabilmesidir.

ÜNİTE 10

TÜRKİYEDE KÜLTÜR OLGUSU

Tarihsel Çerçeve

. Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek öğretim kurumu olan Darülfünun’da ilk sosyoloji kürsüsünü kuran Ziya Gökalp’in (1875-1924), hem sosyolojinin hem de Cumhuriyet’in kuruluş dönemi politikalarının parçası olması ve kültürün, bu süreç¬te politik bir misyon yüklenmesinin nedenleri de burada aranmalıdır.

Ziya Gökalp, sınıf bilincinin ulusal bilinçten sonra ortaya çıktığı görüşünü Fran¬sız sosyolog Emile Durkheim’dan (1858-1917) alıyordu. Gökalp, endüstrisi, sınıf bilincine sahip toplumsal grupları olmayan Osmanlı İmparatorluğu için, olguları salt ekonomik ilişkilerle açıklamayan Durkheim’ın düşünce biçiminin daha elveriş¬li olduğunu düşünüyor, çözümün merkezi ve ulus-devlet yapılanması temelinde olduğunu savunuyordu.

Cumhuriyet’in kuruluş dönemi, kendi açısından en önemli üç kavramı, Batılı¬laşma, uluslaşma ve çağdaşlaşma arasında aradığı dengeyi Gökalp’in kültür ve uy¬garlık tanımlarında buldu. Gökalp’e göre hem kültür, hem de uygarlık, toplumsal hayatı içine almasına rağmen birbirlerinden farklıdır. Ona göre uygarlık, yöntem aracılığıyla ve bireysel iradeyle oluşan toplumsal olguların bir toplamıdır ve ulus- lararasıdır; bu haliyle ithal edilebilir bir eğilim gösterir. Buna karşın kültür, bir ulu¬sun kendine özgü varlıklar toplamıdır. Gökalp, kültür ve uygarlık arasındaki ayrı¬mı iki örnekle vermeye çalışır. Bütün Avrupalı uluslar için ortak bir Batı uygarlığın¬dan söz edilebileceğini, fakat bu uygarlığın içinde birbirinden ayrı ve bağımsız bir İngiliz ya da Alman kültürü olduğundan bahseder, bu farklı kültürlerin aynı uygar¬lık çizgisinde buluşabileceğini savunur.

Kültür ve uygarlığın bu şekilde ayrılması Gökalp’e özgü bir yaklaşım değildir. Kültür kelimesi tarih boyunca üç temel kapsamda algılanmış ve kullanılmıştır. Eti¬molojik kökeni ‘kırsal emek’ olan kültür, önceleri ‘terbiye’ kelimesiyle karşılanırdı. On dokuzuncu yüzyıl başlarmdaysa Aydınlanma düşüncesinin ruhuna uygun ola¬rak ‘uygarlık’ kelimesiyle eşanlamlı hale gelmiştir. Nihayet on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, uygarlığın bir değer atfetme terimi olarak giderek daha az makul bu¬lunmasıyla kültürün, toplumsal yaşamı daha fazla niteleyebildiği görüşü hâkim olur. Uygarlık, ulusal farkları önemsemezken, kültür bunları vurgular hale gelir (Eagleton, 2005: 18-20) gibi Gökalp, toplumsal yapıları sınıfsal ayrımlar üzerinden yorumlayan Alman düşünce ekolünün, Osmanlı toplumu için geçerli olmadığını düşünüyordu.

Hangi toplumsal tabakalaşma ölçütüyle saptanırsa saptansın, ortaya çıkan sonuç, halkın ve halk dışında kalanların türdeşlik göstermediğidir. Osmanlı’nın bir impa¬ratorluk olduğu ve halkının zaten türdeş olmadığı düşünülürse bu tür bir sınırlama yapmak zorlaşır. Oysa türdeşlik, yirminci yüzyılın başlarında ulus kavramının te¬melini oluşturmaktaydı.

MODERNLEŞME SÜRECİNDE KÜLTÜRÜN KONUMU VE ÖNEMİ

Modernleşme, geleneksel olarak iki temel bakış açısıyla irdelenir: Birinci bakış açı¬sına göre modern Batıdır, modernleşmeyse diğer ülkelerin Batılı modellere yak¬laşması ve Batılı kurumları kendi ülkelerinde tesis etmesi anlamına gelir. Diğer ba¬kış açısına göre modernleşme, kurumsal düzeyde Batılılaşma şeklinde yaşansa bi¬le bu yönde bir kültürel modernleşmeden söz etmek mümkün olmayabilir; kültü¬rel farklılıklar, tek tip bir modernleşmenin önüne geçebilir (Keyman, 2009: 41)

Türkiye özelinde düşünüldüğünde, modernleşmenin ipuçlarının Tanzimat Dö- nemi’nden itibaren, yani kabaca Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği 1836dan itiba¬ren görülmeye başladığı kabul edilir. Bunun en önemli nedeni kuşkusuz gelenek¬sel Osmanlı devlet ve toplum yapısının Batı kurumlarıyla sentezlenme çabalarının Tanzimat Dönemi’nde görece yoğunlaşmasıdır

Batı, ilk olarak kendini, teknoloji alanındaki üs¬tünlüğüyle kabul ettirmiş ve gücü Osmanlı’ya karşı sürekli kazanan ordusuyla iliş- kilendirilmiştir. Bu nedenle de Batı’nın, Osmanlı devletinde ilk etkilediği kurum ordu olmuştur (Tekelioğlu, 1995: 161). Osmanlı padişahı II. Mahmut döneminde Yeniçeri Ocağı’mn kapatılıp yerine Batı modelinde bir ordu kurulması, ordunun simgesi Mehter müziğinin de kaldırılmasına neden olmuştu. bandonun yerleştirilmesi için sa¬rayda görevlendirildi. Bu durumu, salt bir ordu modeli değişimi olarak görmek mümkün değildir. Aksine Batı modelinde bir ordunun kurulması, kurumsal ve top¬lumsal olarak ciddi bir yöneliş ve anlayış değişmesine işaret eder. Öyle ki askeri alanda Batı’nın gerisinde kalan, bu nedenle savaşlarda başarısız olan ve sürekli toprak kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, kurumları ithal ederken başka bir deyiş¬le uygarlığı ithal ederken kültürel olguları da ithal etmeye başlıyordu. Nitekim Tan¬zimat Dönemi’ne gelindiğinde Osmanlı hanedanının üyeleri, Paşa rütbesini kazan¬mış Donizetti’den müzik dersleri almaya başlayacak, tanınmış besteci ve piyanist Franz Liszt konserler vermek üzere İstanbul’a gelecek, Naum Tiyatrosu açılarak operalar sahnelemeye başlayacaktı. Bütün bunlar kurumsal değişimlerin, gelenek¬sel kültür yaşamı üzerinde dikkat çekici bir şekilde etkili olduğunu gösterir.

Cumhuriyet’in ulus-devlet temelinde inşa edilmesi, ulusu oluşturan unsurları tanımlamayı gerektiriyordu. Ulusun kapsam ve sınırları belirlenirken kültür, önemli bir bileşen ve gösterge olarak kabul edildi. Nitekim henüz Kurtuluş Sava¬şı devam ederken toplanmaya başlayan eğitim kongrelerinde ulusal kültür, ulu¬sal müzik, ulusal dil ve edebiyat gibi maddelerin ele alınması, Cumhuriyet’in ku¬ruluşunda bu olguların ne denli önemli kabul edildiğinin; salt devlet yapısı ola¬rak değil, devletin niteliğini belirlemek için kültürün önemli bir bileşen olarak görüldüğünün göstergesidir.

dil ile ulusal kimlik arasında bir ilişkinin olduğu düşüncesi, on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı aydınları tarafından sıkça dile getirilmiştir. Nite¬kim 1908’de İstanbul’da kurulan Türk Derneği, bu çalışmaların yirminci yüzyıl baş¬larında örgütlü hale geldiğini gösterir. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde dil ve tarih konusundaki örgütlenmenin Cumhuriyet dönemine aktarıldığını söylemek mümkündür. Nitekim derneğin üyelerinin, daha sonra Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nda görev almaları, Cumhuriyet dönemi çizgisinin belirlenmesinde önemli rol oynamıştır. Her iki kurum da ulus olma bilincini güçlendirecek çalışma¬lar yapmış, bu bilincin tarihsel arka planını hazırlamaya çalışmıştır

KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA TÜRKİYE’DE KÜLTÜR YAŞAMI VE OLGULARI

Modern kültürün merkezinde küreselleşme, küreselleşmenin merkezinde de kül¬türel pratikler yatar. Yine de bu ifade, küreselleşmenin modern kültür deneyimle¬rinin tek belirleyicisi olduğu ya da küreselleşmenin bugünü açıklamak için tek ba¬şına yeterli gelen bir anahtar kavram olduğu anlamına gelmemelidir.

Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloğu’nun çöküşüyle pek çok alanda ama özel¬likle kitle iletişim alanında başı çeken ülkenin Amerika Birleşik Devletleri olması, Amerikan kültür kodlarının dünyaya bir ölçüde egemen kılınmasını sağlamıştır. Amerikan kültüründe yemek, müzik, sinema, kısacası bir yaşam tarzını belirleyen bütün elemanlar, bugün değişik coğrafyalarda pek çok insanın yaşamının da ele¬manlarıdır

Kültürel farklılığın ve kaynaşmanın en belirgin olduğu alandan, yani dilden ör¬nek vermek gerekirse, İngilizce’nin giderek dünyanın ortak dili haline gelmesiyle, ona özgü değer yargılarının ve sembollerin de başka kültürlere aktarıldığını söyle¬mek mümkündür

Türkiye’de yaklaşık yüz yıl önce egemen yaban¬cı dil olan Fransızcadan Türkçe’ye, pek çok kelime girmiştir. ‘Ancak Fransızca’da ol¬mayan, Fransızcaya benzeyen başka sözcükler de icat edilmiştir. Sosyetik bunlardan biridir. Bunların mizahi bir amaçla üretildiği bellidir. Ama atmasyonda bu amaç iyi¬ce belirginleşir’ (Belge, 2008: 20)

Toplumların, egemen unsurları benimserken, bu unsurların içine kattıkları ya da onlara karşı geliştirdikleri yerellik, küreselleşme tartışmalarının en karmaşık ya¬nını oluşturur. Küresel kültür türdeşleşirken aynı zamanda yerelleşmesi, pek çok farklı şekilde yorumlanmaktadır

Küreselleşme çağında mekânın uğradığı bir başka değişme, zaman tarafın¬dan yok ediliyor olmasıdır. Zaman-mekân sıkıştırılması olarak adlandırılan bu durum, uzaklıkları aşmak için harcanan fiziksel zamanın kısalmasıyla, uzaklık¬ların azalması duygusunun ortaya çıkması ve mekânsal uzaklıkların değişmesi anlamına gelir.

ÜNİTE 11

KÜLTÜR, KÜLTÜREL HAKLAR VE TOPLUMSAL KİMLİKLER

GİRİŞ: KISA TARİHSEL ARKAPLAN

Bütün dünya Berlin Duvarı’nm 1989 yılında yıkılmasından ve iki Almanya’nın bir¬leşmesinden sonra, daha önce karşılaşılmamış bir durumla yüzleşmek zorunda kaldı. Bu olayın öncesinde iki kutuplu dünyanın güç merkezlerinden biri olan Sov¬yet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) önemli dönüşümler geçiriyor, Perestroy- ka (yeniden yapılanma) ve Glastnost (açıklık/şeffaflık) sözcükleri Rusça bilmeyen toplumların gündelik dillerinde bile adeta sıradan sözcükler halini almaya başlı¬yordu.

Kültür, kimlik ve kültürel haklar gündelik hayatımızda sıkça karşılaştığımız, etrafında kavgalar verdiğimiz, ama anlamları konusunda çok derinlemesine dü¬şünmediğimiz üç kavramdır. Her birini tek tek tanımlayarak başlayalım.

Tanım Çabası: Kültür ve Kimlik

Önce kültür: Batı dillerinden 15. Yüzyıldan beri “culture” biçimiyle süregelmiş bir kavram. Yabancı dillere âşinâ olanlarımızın tarım anlamındaki agriculture, sebze zerzevat yetiştirmek anlamındaki horticulture sözcüklerinden bilebilecekleri tanı¬dık bir yüz; çok kabaca, bir şeylerin ekilip büyümesini gözetmek niyetine kullanı¬lıyor. Kültürün Türkçe karşılığı olarak bu nedenle “ekin” sözcüğü önerilmiştir.

“Ne kadar kültürlü bir adam” dediğimizde ne yapıyoruz? Zerzevat yetiştirmek¬ten söz etmediğimiz kesin. “Kültürlü adam” sözünü sarf ederken, kültürün ikinci anlamını kullanıyoruz: Böyle derken kastımız, “ince zevklerden tat alabilmesine el¬verecek bir donanımı olan kişi” olsa gerek. Kültür, bu kullanımda güzel sanatlara, zevke, “ince ruhluluğa” gönderme yapar. Bildiğimiz gibi, klasik sosyolojik tanımın¬da ise kültür, “bir insan topluluğunun paylaştığı maddi, manevi değerlerin bütünü¬ne verilen addır”. Amerikan antropolojisinin babası ya da modern antropolojinin kurucusu sıfatlarıyla anılan Franz Boas’ın kültür, bir insan topluluğunun paylaştı¬ğı maddi, manevi değerlerin bütününe verilen addır şeklindeki -biraz daha uzun¬ca tanımının sadeleştirilmiş hali diyebileceğimiz- bu tanımı aynı zamanda kültürün antropolojik tanımı olarak da anılabilir.

Artık kültür, alış-veriş süreçlerin¬den, karşılıklı etkileşim dinamiklerinden oluşan bir zemin olarak tanımlanıyor. Kültür, bizim de kullanacağımız çerçevede “bireylerin anlam üretimleri, tüketimle¬ri ve de esasen değiş tokuş girişimlerinden oluşan etkinlikler bütünü” olarak algı¬lanıyor.

KİMLİK

“Biz” dediğimiz noktadaki haliyle kimlik bir özdeşleşme operasyonu içeriyor. Televizyonda milli futbol karşılaşması naklen yayınlanırken milyonlarca kişinin ay¬nı duygularla heyecanlandığını adeta duyumsuyoruz; toplumsal kimlik bize ait bir şey değildir. Tam tersine, biz o kimliğe aitiz. Gönüllü bir sahiplenme bu. Beni aşanın beni içine aldığını kabullen¬me, bir aidiyet beyanı ve talebi.

Kimlik ve Aidiyet

Claude Levi-Strauss’un bize öğrettiğine göre, insan türünün, dünyanın neresinde olursa olsun inşa ettiği kültürlerin istisnasız hepsi temel bir özellik gösteriyor: Bütün kültürler “ikili karşıt¬lıkların” (binary oppositions) oluşturduğu dokular üretiyorlar. Kültür hemen her yerde, çiğ-pişmiş, aydınlık-karanlık, doğal olan-doğal olmayan, batı-doğu, uhrevi- dünyevi, beyaz-siyah, eril-dişil ve benzeri gibi sizin de bir durup düşünseniz on- larcasmı üretebileceğiniz ikili karşıtlıklar üzerinden kuruluyor.

Kimlikler tasa¬rım katına aittir. Yani tasavvurlarımızda kurulurlar. Bir başka ifade ile, zihinsel olu¬şumlardan söz ediyoruz. Elbette bu tasavvurlar maddi ilişkiler içinden ürüyorlar. Sonra tasavvurlarımızda kurgulanıyorlar. En sonunda dönüp yaşanan maddi ilişki¬leri biçimlendiriyorlar. Tekrarlayalım. Maddi toplumsal ilişkiler tasavvur dünyasın¬da kimliklerin kurulmasının temelini hazırlıyor; kimlikler tasavvur dünyasında iki¬li karşıtlıklar oluşturacak şekilde inşa ediliyorlar; oluşan kimlik haritası dönüp kay¬naklandıkları maddi toplumsal ilişkileri biçimlendiriyorlar.

Oysa toplumsal kimliğe dair yazılıp çizilenlerin çoğu kimliklerin hep öze da¬yandıkları iddiası üzerine kurulu. Literatürün çoğunluğu kimliği hem özsel olarak tanımlıyor hem de toplumdaki bireye sadece tek bir kimlik biçilebilirmiş gibi ba¬kıyor. Sanki her tarafta ya doğulu ya da batılı, eşcinsel ya da karşıcinsel, Müslü¬man ya da gayrimüslim olmaktan ibaret bireyler dolaşıyor. Bir birey eşittir bir kimlik. Yaşanan hayat bu denklem üzerinden açıklanmaya çalışılıyor. Bu alışkan¬lık, ulus-devletin hükümranlığını oturtmasından sonra tebâları için çıkarttığı ve herkese sadece bir adet olarak verdiği kimlik kartıyla ilgilidir. Zihinlerimiz de bü¬rokrasinin mantığı ile çalışmaya alışmış. Birbirimize “senin kimliklerin neler?” di¬ye soranımız yok. “Sen kimsin?” diye soruyoruz. Soru böyle olunca yanıt da tek kimlikli oluyor.

Devlet bu göstergelerin bir ka¬rışımı olan kimlik kartını bize sunarak şunu demiş oluyor: “Ey bu kartı taşıyan ki¬şi, sen özet olarak on bir haneli bir rakamsın; bu rakamın açılımında ya evli olabi¬lirsin ya bekâr, ya İslam dininden olabilirsin ya başka bir dinden, ya kadın olabi¬lirsin ya erkek…” Bir başka ifadeyle devlet gri alanlara, çoklu kimlik anlayışlarına, seçme ya da tercih haklarına müdahale edebilen bir meta-aygıttır. Kimlik kartı zo¬runluluğu bulunmayan toplumlar olabildiği gibi (örneğin Birleşik Krallık) bu işi sa¬dece sosyal güvenlik numarasına indirgeyen toplumlar da bulunduğunu (örneğin Amerika Birleşik Devletleri) belirterek bu bahsi kapatalım.

Teknik deyimiyile, aidi¬yet stratejileri mi geliştirmektedir? Kuşkusuz evet. Her iki örnek de gösteriyor ki mo¬dern yaşamda kimliklerimiz akışkan ve ötekilerle sürekli müzakere halindedir. Ken¬dimizi kim olarak hissettiğimizi belirleyen, bizim içimiz değil, dtşımızdakilerdir. Bizi biz kılan dışarıdakilerin eylem ve edimleridir. Ötekilerle karşılaştıkça “biz” ortaya çı¬kıyoruz. Dolayısıyla, modern dünyada, bir kimlikten değil, aidiyet stratejilerinden bahsetmek daha doğru olur. Şimdi, bizim burada üzerinde durduğumuz kimliklerin kamusal alanda görünürlüğü olan kimliklerden ibaret olduğunu aklımızdan çıkart¬mayalım. Sorgulamamızı sürdürürken bu nokta hep aklımızın bir kenarında durmalı.

KÜLTÜREL HAKLAR VE FIRSAT EŞİTLİĞİ

Unutmayalım-hoşlanalım ya da hoşlanmayalım-bilinen bütün toplumlar bağırlarında çelişkiyi ve çatışmayı ba¬rındırıyorlar. İşte bizim kimliklerimiz de bu gerilim ortamında varlık buluyor. Farklı bir ifadeyle, kültür bir dizi ikili karşıtlık taşıyor; ama bu ikili karşıtlık çiftlerinin ba¬zıları gelip kimliğin üzerinde gelişeceği verimli toprağı temin ediyor.

Fırsatlara erişimde hangi ‘çift’ bakımından eşitsizlik yaşanıyorsa, o çift “kimlik doğurganı”dır. Verimli toprak özelliği o tür çiftlerde etkili oluyor. Örneğin bir top¬lumda keller ile saçlılar, kısa boylular ile uzun boylular, geniş ailede yaşayanlar ile çekirdek ailede yaşayanlar arasında toplumun sunduğu fırsatlar (yani, eğitim, gelir, iş, sağlık hizmeti, güvenlik, emeklilik, saygınlık, ün, şan, ve benzerleri) bakımından bir eşitsizlik yoksa; o toplumda keller-saçlılar, kısalar-uzunlar, geniş aileciler-çekir- dek aileciler temelinde toplumsal kimlik belirginleşmesi yaşanmıyor. Böylesi ikili karşıtlıklar varolmaya devam ediyor ama toplumda bir sorun oluşturmuyor.

Tersine, bir ülkede kuzeyde yaşayanlar-güneyde yaşayanlar, falanca etnik kö¬kenden gelenler-filanca etnik kökenden gelenler, şu din mensupları-bu din men¬supları vb. arasında fırsatlar anlamında eşitsizlik yaşanıyorsa; o zaman bölgesel, et¬nik ve dinsel toplumsal kimlikler belirginleşiyor ve çelişkilere, çatışmalara neden olabiliyor. Bu durumda gözlemlerimize falanca etnik kimlik mensupları ile filanca etnik kimlik mensupları arasında çıkan çatışma, kuzeylilerin isyanı, bu dinden olanların ibadet haklarında kayıplar gibi olgular takılabiliyor.

Sosyal bilimlerin öznesi ve nesnesi önemli ölçüde örtüşür. Bir başka ifade ile, din sosyolojisi çalışan bir sosyolog, bir dinsel inanç sahibi olabilir, aile kurumu ile il¬gilenen bir bilim insanının bir ailesi vardır, ulus-devlet ideolojisi ile ilgili kitap ya¬zan bir kişi aynı zamanda ulus-devlet yurttaşıdır. Bu durum çerçevesinde yapılma¬sı gereken, siyasal tutumumuzun, kişisel aidiyetlerimizin ya da bireysel inançları¬mızın sosyolojik analizlerimize müdahil olmayacağı bir epistemolojik duruş yaka¬lamaktır. Bunun ilk adımı, bu tip kişisel pozisyonları yok saymak değil, tam tersi¬ne, bunların varlığı ve yaptığımız işe karışma olasılığı konusunda bilinçli olmak, analizlerimize bu etkeni de dâhil etmek olsa gerek.

Türkiye’yi boydan boya kat eden toplumsal kimlik fay hatlarına değinmeden önce bir noktanın daha altını çizmemiz lazım. Burada tartıştığımız toplumsal kim¬likler ve bu kimliklerin oluşturduğu çatışma topografyası içinde sıkça duyduğumuz bir kavram var: Tolerans, ya da Türkçesi ile “hoşgörü”. Çoğu kere siyasal aktörle¬rin, kanaat önderlerinin, eğitimcilerin dilinden işittiğimiz “hoşgörü kültürü” söyle¬mini kısaca değerlendirmek gerekir. Bize göre “hoşgörü” aslında tam da yukarıda anlatmaya çalıştığımız ve çatışmaya dönme potansiyeli taşıyan ikili karşıtlıkların di¬liyle uyum içinde bir kavramdır.

Demokrasi ve Kültürel Haklar ya da Türkiye’yi Kat Eden Fay Hatları

Belli ki Türkiye toplumunu kat eden birinci fay hattı/ikili karşıtlık ekseni ya da toplumsal kimlik çifti, zengin-fakir. İkincisi, erkek-kadın. Üçüncüsünü siz söyleyin, Türk-Kürt olsun mu? O zaman bir dördüncüsü, kentte yaşayanlar-köyde yaşayan¬lar. Beşincisi, kent merkezindekiler-varoştakiler. Altıncısı, belki de Sünniler-Alevi- ler. Yedincisi, dinin toplumsal yaşamdaki yerinin artmasını isteyenler-istemeyen- ler. Herhalde bir de sekizinci eksen için sermaye sahipleri-emekçiler diyebiliriz. Değerlerde değişmeyi olumlu karşılayanlar-muhafazakârlar karşıtlığını dokuzuncu eksen olarak koymamıza fazla itiraz eden olmaz. Onu da koyalım. Batılı-doğulu karşıtlığına ne dersiniz? Burada da bir gerilim yatmıyor mu? Yanıtınız evetse, onun¬cu ekseni de koydunuz. İsterseniz son olarak on birinci fay hattı ile bu işi kapata¬lım. On birinci eksen olarak sağcı-solcu ayrımını koyalım haritamıza.

Görünen o ki, Türkiye toplumunu en azından on bir adet toplumsal kimlik kar¬şıtlığı boydan boya kat ediyor. Bunların kimisi coğrafyadan kaynaklanıyor. Kimisi inanç, kimisi de sosyo-ekonomik temellidir. Ama hepsinin ortak özelliği eksenin iki ucunu oluşturanlar arasında fırsatlara erişimde eşitsizlikler olması, hak mağdu¬riyetleri bulunması, ya da bu kimliklere sahip çıkanların böylesi bir eşitsizlik ve mağduriyet yaşandığına dair inanç beslemeleridir. On bir eksen bir arada kimi kez buluşarak, kimi kez mücadele ederek bizim “kültür hayatımız” dediğimiz şeyi oluş¬turuyorlar. Hayata dair soluduğumuz bütün anlam parçacıkları bir biçimde bu kar¬şıtlıkların içinden, arasından ya da üzerinden türüyor.

Toparlarsak iddiamız şu:

1. Kültür, toplumsal kimliklerin karşılaşmasından ibarettir;

2. Toplumsal kimlik dediğimizse, çatışmalarımızın ete kemiğe bürünmesidir;

3. Kimliklerimiz sabit değil, sürekli değişme halindedir;

4. Her birimiz tek bir kimlik kuşanmıyoruz, bir sürü kimlik arasından bazıları¬nı seçip kimliksel stratejiler geliştiriyoruz;

Bu saptamaların doğal sonucu olarak, kültür bir defaya özgü olarak tanım¬lanamıyor kültürün tanımı akışkan ve değişkendir.

Yeni Bireycilik

Şimdi biraz daha açalım: Yeni bireyciliğin içeriğini, onu ortaya çıkartan dinamikle¬ri burada uzun uzadıya anlatmak için yerimiz yok. Ama 19901ı yıllardaki neo-libe- ralizmin bu yeni bireyciliğin uca taşınmış ifadesi olduğunu söylersek meramımızı izlemek kolaylaşır. Ülkemizde, özellikle, Turgut Özal’la birlikte başlayan yeni ikli¬mi hatırlayalım. Türkiye, Özal’la birlikte bir “değerler fırtınasına” girmişti. Köken¬leri Cumhuriyetin de gerisine uzanan bazı temel değerler sarsıntıya uğramıştı. Bu sarsıntının odağında birey-toplum ilişkisinin kendi içindeki dinamikleri yer alıyor¬du. Sarsıntı, siyasal yelpazenin hem sağındakileri, hem de solundakileri ayrı ayrı ve apansız yakalamıştı.

Özal’lı yıllara dönelim. Özal’ın etkisi siyasi tercihler düzleminden çok, siyasal kültür düzleminde yaşandı. Özal oylardan çok zihniyetleri yerinden oynattı. Düz bir siyasal figür olmanın ötesine geçti, birey-toplum ilişkisini herkese sorgulattı. Bu sorgulama Batı’da erken başlamıştı. Batı, Louis Dumont (1983) gibi kimi yazarlara bakılırsa, Ortaçağ’ın sonundan bu yana zaten hep bireyi vurgulayan bir toplum fel¬sefesine sahip olmuştu. 1970’lerle birlikte işte bu vurgu ikinci bir ivme kazanmaya başladı. “Ben” büsbütün öne çıktı. “Ben”in haklarının saygı görmesi, “ben”in taşı¬dığı değerlerin, özelliklerin herkesinkilerle eşdeğerde tutulması talebi giderek da ha yüksek sesle ifade edilir oldu. Bu taleplere bir diğeri daha eklendi. “Ben kılı¬ğımla, yaşam tarzı tercihlerimle, değerlerimle sizden farklıyım; ama beni bu farklı¬lığımla birlikte sizinle ‘eşdeğerli’ olarak tanıyın, kabul edin”, diyen söylem ağır ba¬sar oldu.

Dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de ulus-devlet, yurt¬taşları katındaki etnik, dinsel, milliyetsel farklılara yaslanan merkezkaç eğilimleri yumuşatırken en çok modernleşmenin tek taşıyıcısının kendisi olduğu savma baş¬vurmuştu. Geniş kitleler devletin vaatlerini kendi talepleri olarak içselleştirmişti. Yüzyıl biterken, ulus-devletin meşruiyetini üzerinde temellendirdiği yapılardaki çöküntü görünür hale geliyordu. Şimdi merkezkaç eğilimler yavaş yavaş bırakılan boşluğa gelip yerleşiyorlardı.

Bu yeni stratejiler yollarını Cumhuriyet’in başından bu yana geçerli olan resmi yurttaşlık kodu içinde çiziyorlar. Cumhuriyet, başından beri yurttaşlık kategorisinin içini tanımlarken siyasal bütünlüğe ait olmayla yetinmemiş, siyasal yurttaşlığı ulu¬sal/etnik kültürün bir parçası yapmayı amaçlayan kültürel yurttaşlığa doğru zorla¬mıştır. Bu tutum tepkileri de artırdı. Bu tepkiler bir dizi karşı-tepkiyi harekete ge¬çirdi. Şimdi yüzyıl sona erdi, yeni bir yüzyılın içinde ilerliyoruz. Bu çağda “farklı kimliklerin baskıya uğradığı bir ortamda, yurttaşlık olgusu etrafında biçimlenmesi gereken hak iddialarının kültürel talepler doğrultusunda ifade edildiğine” tanık oluyoruz (Üstel, 1999).

Kökenlerini geçmişte bulan bu kimlik arayışlarının yanına günün içinden filiz¬lenen, daha uçucu, yeni kimlik öbekleri eklendi. Kentlerde, gençlik katında, duy¬gudaşlığa dayalı, örneğin aynı müziği dinlemekten, aynı mekânları paylaşmaktan ileri gelen, daha çok yaşam tarzına dayalı yeni kimlik grupları biçimlendi. Gelge- lelim, bu yeni arayışların çoğunda sosyo-ekonomik parametrelerin koyduğu çerçe¬venin dışına çıkılıyor. Söz alanlar, dile gelenler kendi tariflerini kültürel zeminde üretiyorlar.

Dikkat edelim: Feministler de, eşcinseller de, tesettürlüler de, hatta Kürtler bile öncelikli taleplerini ekonomik pastadan daha fazla pay almak üzerine kurmuyor¬lar. Öncelikle kendilerinin ötekilerle eşdeğerde olduğunun kabul edilmesini isti¬yorlar. Farklılıkları ile “tanınmak”, saygı görmek istiyorlar; bir nihai mercinin yüce gönüllülüğüne bağlı olan “hoşgörü”nün peşinde değiller. Bu aşamadan sonra el¬bette pastadan alınan pay kendiliğinden büyüyecek; gelgelelim bu ikinci adımın meselesi. Kimlik inşasmdaki yapı taşları değerler, anlamlar havuzundan geliyor. Yani, kültür dediğimiz alandan devşiriliyor

“Çok genel çizgileriyle insan haklarının hem nitelikleri hem de oluşum tarihi bakı¬mından üç aşamadan geçtikleri söylenebilir. Birinci aşamada, burjuvazinin aris¬tokrasi karşısında yükselmesiyle ortaya çıkan Fransız Devrimi’nin İnsan ve Yurttaş Haklan Bildirisi’nin getirdiği daha çok bireyi devletten koruyucu, özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı, yaşama hakkı, kişi güvenliği, düşünce, söz, yazı ve vicdan özgürlük¬leri gibi klasik hak ve özgürlükler gelişmiş ve kurumsallaşmıştır. Birinci aşamadaki hakların toplumdaki kişilere eşit fırsatlar sağlamadığı ve refahı yaygınlaştırmadığı ortaya çıkmıştır. Bu da kişisel haklardan toplumsal haklara geçiş gereksinmesini ya¬ratmıştır. 1917’de yaşanan Sosyalist Devrim, 1929 krizi sonrasındaki gelişmeler so¬nucunda refah devleti kavramının gerçekleşmesine paralel olarak, çalışma, sosyal güvenlik, çalışanların örgütlenebilmesi, sağlık, eğitim, konut vb. gibi sosyal haklar kurumsallaşmıştır. İnsan haklan günümüzde de gelişmesini ve çeşitlenmesini sür¬dürmektedir. Bu, insanlığın gelişmesinin doğal bir sonucudur. Bugün, dayanışma hakları denilebilecek üçüncü aşama haklar oluşmaktadır.”

Kolektif yanı ağır basan bu hakların kimliklerle en fazla ilgili olanı kültürel haklardır. Kültürel hakların başında da anadil hakkı gelmektedir. Bu, yurttaşların anadillerini kullanma ve geliştirme hakkı şeklinde özetlenebilir. Bilindiği gibi bu husus Avrupa Birliği tarafından adaylık başvurusunda bulunan ülkelerin önüne Kopenhag kriterlerinin bir parçası olarak konmuş ve ülkemizde de yoğun tartış¬malara yol açmıştır. Tartışmalar yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Örneğin Fran¬sa, hukuksal ifadesini Avrupa Konseyi’nin Bölgesel Diller ve Azınlık Dilleri Şar¬tı’nda bulan bu hakkı benimseme konusunda uzun süre ayak direnmiş ve nihayet 1999’da 98 maddeli bu şartın sadece 39 maddesini kabul ettiğini belirterek anlaş¬maya imza atmıştır.

, “Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçeler”in bulunduğunu tescil ediyor ve televizyon ile radyo yayınlarında bu dil ve lehçelerin kullanılabilmesinin, bu dillerin öğretilmesinin bir hak niteliğin¬de olduğunu vurguluyor. Bu hakkın kullanılmasının ne şekilde olacağı ayrı ve sı¬kıntılı bir konu olarak önümüzde duruyor. Yine de, 1 Ocak 2009 tarihinde yayına başlayan TRT-6’nın (TRT Şeş) Kürtçe yayınıyla, en azından devlet eliyle ve somut olarak yıllardan beri adeta bir tabu niteliğinde olan bir kültürel hakkın önündeki engel ortadan kaldırılmış oldu.

2010 yılının Ekim ayında yaptığı bir ko¬nuşmada, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in sözlerinde buluyoruz: “Alman¬ya’da çokkültürlü bir toplum kurma girişimi büsbütün başarısızlığa uğramıştır… adına ‘multikulti’ denen ve insanların yan yana mutlu bir biçimde yaşamaları kav¬ramı işlememiştir. Göçmenlerin entegre olmak için daha fazla şey yapmaları ge- rekiyor-Almanca öğrenmek dâhil.” Benzer başarısızlık deklarasyonlarını Fransa bağlamında da görmekteyiz.

Her şeye rağmen, dünya demokrasi kültürlerinin 2000’lerin ilk çeyreğinde ulaştığı nokta hayal kırıklığı olarak görülmemelidir. Kanımızca ulaşılan bu nok¬ta, demokrasinin hiçbir zaman mükemmel ve tek bir düşünsel tarifle sabitlenebi- lecek bir sistem olmadığına dair içgörünün doğruluğunu gösteriyor. Demokrasi hep daha iyi bir sistem özlemi ve bu sistem için durmaksızın çaba gösterme ira¬desi olarak tanımlanamaz mı?

ÜNİTE 12

KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE KÜLTÜR KARŞILAŞMALARI VE YENİ BİLEŞİMLER

Küresel ekonomiyi, dünya ekonomisinden ayıran şey, iletişim ve ulaştırma teknolojilerinin gelişmesiyle parça başına üretimin dünya ölçeğinde yapılıyor olmasıdır (Castells, 1996: 92). Aynı zamanda bizim için yeni olan, küre- selliğin, bugün içinde yaşadığımız dünyayı tanımlama çabasında başlıca toplumsal olgulardan birisi olmasıdır

Rudolf Hilferding (1877-1941) ve Rosa Luxemburg (1871-1919) gibi düşünürler, kapitalizmin doğasında bir dönüşüm olduğunu fark etmişler ve bu dönüşümü çözümlemeye çalışmışlardır. Burada söz konusu olan, kapitalizme dönemsel krizlerinden çıkma olanağı veren yaşamsal bir özellik olan esnekliktir. Finans kapitalizmi olarak da adlandırılan bu yeni ekonomide, artık üretilen metânın doğası değişmiştir.

Ekonominin artı değerini oluşturan üretimin nesnesi, sanayi kapitalizminde ol¬duğu gibi somut metâ üretimi olmaktan çok, esnek pazarın koşullarına uyum sağ¬layan varsayımsal bir üretimdir. Birinci Dünya Savaşı’nm bitiminden itibaren, bir ülkenin zenginlik göstergesinin, altın rezerviyle doğru orantılı olması esası ortadan kalkmıştır. Eğer banknot, o ülkenin altın rezervinin bir temsili değilse neyin temsi¬lidir? Para artık sanal bir değerdir ve piyasadaki dolaşımı temsil eder; çünkü, kârlı¬lık dolaşımla sağlanır. Bu dönemde, ürettiği temsilî değer üzerinden kârlılık geti¬ren bankacılık, sigortacılık, borsa, reklâmcılık gibi yeni sektörler ortaya çıkmış, pa¬ra aracılığıyla maldan çok hizmet ve finansal değer satın alınmaya başlanmıştır. Bu durumda ekonominin zemini daha kaygan ve akışkan bir hal almıştır; çünkü, fi¬nansal değerler spekülasyona açıktır.

Finans kapitalizmi: Kapitalist üretim biçiminin XX. yy’ın başları itibariyle gelişmiş olan bu safhasında üretim, kaynağını sanayiden değil, varsayımsal değerlerlerin işlenmesi olan finansal hareketlilikten alır.

Fordist üretim biçimi: Fordizm de denilen bu üretim biçimi, Henry Ford tarafından 1908 yılından itibaren kullanılmaya başlaya S bir çalışma organizasyonudur. 1973 Petrol Kriziyle birlikte yerini daha esnek bir organizasyon olan neo-liberalizme bırakmıştır.

Eğer küresel ölçekli bir ekonomiden bahsediyorsak, burada ekonomiyi ayakta tutan hız, esneklik ve bilgi akışıdır. “Esnek birikimde emek süreçleri, işgücü piyasaları, ürünler ve tüketim ka¬lıpları bakımından esnekliğe dayanır” (Harvey, 1997: 170).

Kültür Endüstrisi

Kültür endüstrisi, XX. yy’m ilk yarısında Frankfurt Okulu düşünürlerinden Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından Marksist altyapı-üstyapı ilişkilerine referansla kavramsallaştırılmış bir olgudur. Kavram, geniş anlamıyla kültür ürünle¬rinin endüstrileşmesi, ekonomik kârlılık esasıyla yaratılması, sanayileşmeyle birlik¬te kültür ve sanat ürünlerinin metâlaşması olgusunun altını çizer.

Theodor W. Adorno bize, asıl sanat ve temsili sanat ayrımından bahseder (Ador¬no, 2001: 160). Asıl sanatta sanatçı, eserinin izleyici üzerindeki etkisini düşün¬mez; aksine, sanat eseri onun biricikliğinin bir ifadesidir. Temsili sanat izleyicinin esere ne tepki vereceği düşünülmeden yaratılamaz. , Theodor W. Adorno bu ürünlerin, bu ürünleri talep eden kişileri çocuklaştırdığım öne sürer. Ki¬şi çocuklaştıkça, kültür endüstrisi tarafından yönlendirilmesi giderek daha kolay hale gelir. Görüldüğü üzere, söz konusu olan kültür ürünlerini sunan ve talep edenler arasında karşılıklı bir uzlaşma vardır. Fakat bu uzlaşmayı sağlayanın, kül¬tür endüstrisinin bizzat kendisi olduğu unutulmamalıdır.

Görüldüğü gibi, kültür endüstrisi kavramı, altyapının (ekonomi), üst yapıyı (ör¬neğin kültür) belirlediği Marksist analizden yola çıkarak, kültür üretimi üzerinde dur¬muş ve dönüşen ekonomik yapının kültür ürünlerini nasıl etkilediğini sorgulamaya çalışmıştır. Ekonomide küreselleşme olgusu, aynı zamanda kültür ürünlerinin de kü¬reselleşmesine yol açmış ve ortak beğeni standardını küresel bir düzleme taşımıştır.

Küresel Düzlemde Standartlaşmış Kültür Ürünleri

George Ritzer’in Mcdonaldslaştırma (Ritzer, 2001: 198¬218) dediği bu olgu, dünyanın hemen hemen her yerinde var olan bu restoranın, yeme içme beğenileri dışında da tüm kültürel pratiklerin standartlaşması anlamına gelir. Bu durumun diğer örneklerini kot pantolon, tişört, kola gibi kültürel ürünle¬rin dünyanın her yerine, hatta kasaba ve köylere kadar yayılması oluşturur.

Küresel Kültür Üretimi Düzeninde Popüler Kültürün Önemi

Popüler kültür sözcüğü, her ne kadar halkın kültürü, bir bakıma o toplumda ya¬şayan insanların yapıp ettikleri anlamına gelse de, kavram olarak, bunun büyük öl¬çüde zıddı bir anlama tekabül eder. Zira popüler kültür, o toplumda yaşayan bi¬reylerin oluşturduğu ortak bir yapma/bilme düzleminin ifadesi olmaktan çok, biz¬zat kültür endüstrisi tarafından işlenen kültürel ürünler bütünü olarak görülebilir. Popüler kültürün ortaya çıkışı, belli teknolojilerin ortaya çıkışıyla eş zamanlıdır. Örneğin; matbaa tekniklerinin gelişmesi ve gazetenin yaygınlaşmasıyla birlikte, ga¬zetelerde yayınlanmaya başlayan XIX. yy. romanları, ilk popüler kültür ürünlerin¬den birisi olarak kabul edilebilir.

kitlenin beğenisi, tek tek bireylerin kararma bırakılamayacak kadar yaşamsal bir öneme sahip olduğundan, sürekli olarak yön¬lendirilir. Bu yönlendirme, büyük oranda, bildik olanın tekrarını beğeni ölçütü ola¬rak sunar.

Pop Müzik

Daha önce de ifade edildiği gibi, popüler kültür ürünü olan pop müziğin de temel özelliği, dinleyiciye bildik olanı tekrarlıyor olmasıdır.

çünkü, bildik olanın tekrarlanması bize güven verir. Popüler müzikte belirli seslerin belirli aralıklarla tekrarlanması, aynı zamanda müziğin basitleşmesi, fakat daha da önemlisi standartlaşması anla¬mına gelir. Bu standartlaşma piyasa açısından üretilecek olan pop müzik ürünü¬nün öngörülmesi ve bu sebeple kolay pazarlanması demektir. Eğer ses kaydediliyorsa müzik, yalnızca o anda icra edilen bir eser olma özelliğini kaybeder. Ses kaydı, eserin bir¬çok kişiye ulaşabilmesini sağlar. Böylece bir tür demokrasi söylemi üreterek kop¬yalanan sesin kültür endüstrisi tarafından işlenildiği söylenebilir. Walter Ben- jamin’e göre, sanat eserinin mekanik olarak yeniden üretilebiliyor olması, ona yer¬yüzündeki biricikliğini kaybettirmiştir (Benjamin, 1936). Böylece özgün üretimin, her zaman kopyasından daha değerli olduğu düşüncesi değişmeye başlamış, bu açıdan kültür üretimi tarihselliğini de kaybetmekle karşı karşıya kalmıştır. Çünkü; mekanik yeniden üretim, özgün üretimin bir kopyası olma özelliğinden sıyrılarak, özgün üretimden bağımsız hale gelmiştir. Kopyanın, özgününden daha değerli ol¬ması ve kitleye kolayca ulaşabilmesi durumu, biricik olanın standartlaşması nede¬niyle, sanatın hâlesini yitirmesine (Benjamin, 1936: 4)

Bugün artık video-klipler, ilettikleri şarkının anlamını yansıtmak, onunla an¬lamlı bir bütün oluşturmak zorunda değillerdir. Aksine, bir video-klipten bekle¬nen, dinleyici kitlesi için en iyi görsel kuşatmayı sağlamasıdır.

Televizyon Yayınları ve Sinema

. İzleyici için çekici olan televizyon program¬ları, bu özellikleriyle bireyin hayatında bir takım atıf şemaları oluştururlar. Bu atıf şemaları, Theodor W. Adorno’nun steorotyping (Adorno, 2001: 171-176) olarak ifade ettiği bir takım gerçek olmayan olay ve karakterlerin karşıtlıklar halinde su¬nularak tekrarlanmasıyla bireylerin kendi yaşamlarına dair anlamlandırmalarını şekillendirir. Steorotiplerin yarattığı karşıtlık durumu, her türlü olayda karşıt iki tür davranış biçimini, iki tür olma halini vurgular. Bu durumda iyi-kötü, güzel-çir- kin, zengin-fakir, çalışkan-tembel, aklı bir karış havada olgun gibi tipler karşımı¬za çıkar. Böylece gündelik yaşamın çeşitliliği izleyiciye yansıtılmaz. Başta televiz¬yon olmak üzere, her türlü popüler kültür ürünü, bu ürünlerin temellendiği gün¬delik yaşamın basitleştirilmesi ilkesi nedeniyle izleyici ve dinleyici için önemli bir açıklama şeması oluşturur.

Bu duruma bir başka örnek de haber programlarıdır. Bir toplumda haber değe¬ri taşıyan gelişmeler, bizlere sevindirici ya da üzücü, yatıştırıcı ya da korkutucu ol¬maları üzerinden aktarılır. Fakat, haberin kendisinin, bu özellikleri taşıyor olması, televizyon yayını için yeterli değildir. Asıl olan, televizyonun bu haberleri nasıl dö¬nüştürdüğü, iyiyi nasıl daha iyi, korkuncu nasıl daha korkunç hale getirdiğidir. Bu amaçla her bir haber için, o habere uygun müzikler seçilerek, izleyici tepkisi ga¬rantiye alınmaya çalışılır. Tıpkı diziler ve yarışmalar gibi, haberler de bir kurgu öğesi haline gelmiştir. Böylece kurgu, onu izleyen bireylerin yaşam deneyimleri¬nin önüne geçerek, gerçeklik algısını yönlendirir, doğrularımızı yeniden inşa eder.

Gerçekliğin yeniden inşa edilmesi, bir anlamda gerçekliğin yeniden kurgulan¬ması sayesinde olur. Bu noktada kurgu, gündelik yaşamın gerçekliğini, onu bir açıklama çerçevesi olarak kullanma eğilimi gösteren izleyici için, gerçekten daha gerçek, Jean Baudrillard’ın değişiyle hipergerçek (Baudrillard, 1976: 110-118) bir alana taşır. Çünkü; yukarıda verdiğimiz haber örneğinde olduğu gibi, yaşanan kor¬kutucu bir gelişme, medyanın çarpan etkisine mâruz kalmadığında, aslında sönük bir olay olabilir.

Hipergerçeklik: Bu kavram, günümüzde gerçekliğin dayanağının fizik gerçekliği aşarak inşa edilebilir bir şey olabileceğini vurgular Fizik gerçekliğin herhangi bir düzeydeki temsili, gerçekten daha gerçek olarak algılanabilir

Gösterge değeri: Baudrillard, günümüz toplumlarında gerçeklik algısının, fizik gerçekliğin sınırlarını aşmasına referansla, göstergenin, bir nesneyi işaret etmediği (göstermediği), fakat yalnızca kendisini gösterdiğini söyler. Bu durumda, bir nesnenin değerini belirleyen, kendisinden başka bir şeyi temsil etmeyen göstergeler arasındaki hiyerarşidir.

Sosyolojik kavramlarla açıklaya¬cak olursak, söz konusu olan, bir tüketim nesnesine dönüşen televizyon yayınları¬nın, Marx’ın kullanım değeriyle değişim değeri arasında kurduğu ilişkiden bir adım öteye gidilmesidir. Bu noktada Jean Baudrillard gerçekten daha gerçek olarak kur¬gulanmanın değerini salt göstergeden aldığını vurgulayarak, Karl Marx’ın analizine gösterge değeri kavramını ekler (Baudrillard, 1972: 256-260).

Sonuç olarak diziler, haberler, yarışma programlarıyla bir popüler kültür ürünü olan televizyon yayınları, pazarlanabilir olma kaygısıyla toplumsal gerçekliği daha farklı yansıtarak bireyleri, standartlaştırılmış bir takım yayınlarla karşı karşıya bıra¬kırlar. Bu standartlaşmaya maruz kalan birey de hayata dair açıklama çerçeveleri¬ni bu türden yayınlar üzerine oluşturma eğilimi gösterir.

Bireysel ve Etkileşimsel Karşılaşmalar

İletişim teknolojilerinin gelişmesi ve kitlelerin erişimine açık hale gelmesiyle bu¬gün, insanların birbirleriyle olan etkileşimleri giderek artmaktadır. Özellikle inter¬net kullanımının yaygınlaşması bireyin, kendi talepleri ve arzuları doğrultusunda yeni insanlarla tanışmasına, farklı etkinlikler içine dâhil olabilmesine, dünyayı ken¬disi gibi anlamlandıran diğerleriyle karşılaşmasına ve bunun sonucunda, kendisi¬ne yeni toplumsallaşma alanları kurmasına olanak sağlamaktadır

Aynı zamanda, sanal ortam bireyin zaman ve mekânın sınırlarını aşmasını mümkün kılar. Sanal ortamda söz konusu olan za¬man anlıktır; şimdiki zamanda yaşanır ve tamamen bireyin kendi zaman algısıyla kurulur. Örneğin; bu sayede coğrafi uzaklık nedeniyle belki hiçbir zaman karşılaş¬mamızın mümkün olamayacağı insanlarla aynı sanal ortamı paylaşabilir, onlarla et¬kileşim haline geçebiliriz.

Yerelliklerin Açığa Çıkışı ve Yeni Bileşimler

Tüm teknolojik ilerlemeler, kapitalizmin dönüşümü, devletin merkezi rolünü kay¬betmesi, küresellik deneyimi, günümüz toplumlarında bireylerin kendi kimlik inşa süreçlerindeki taleplerini dile getirmelerini teşvik etmektedir. Küreselleşme dene¬yiminin mümkün kıldığı bu kimlik inşa sürecinde aynı zamanda Etzioni’nin vurgu¬ladığı direnen kimlik (Etzioni, 1993) kavramsallaştırması, günümüz toplumlarını anlamada çok önemlidir. Buna göre direnen kimlik, toplulukların ve cemaatlerin ortaya çıkmasını mümkün kılar. Böylelikle bu cemaatler mevcut kurumsal, gele¬neksel, ideolojik baskılara karşı direniş gösterirler

Bunun yanı sıra, yerelliklerin açığa çıkması tüketim alışkanlıkları da dönüştür¬müştür. Bugün yeme-içme, giyinme, barınma ihtiyaçlarının küresel standartların dı¬şına çıkıp yerel kültürlerin etkisi altına girdiğini görmekteyiz. Hazır ya da hızlı tüke¬tim ürünlerinin karşısında konumlanan bölgesel yemekler, kebap çeşitleri, yerel tat¬lılar gibi yiyeceklerin daha çok tercih edilir olması karşısında, hazır gıda endüstrisi¬nin de bu yerellik talebini karşılamak için ürünlerini çeşitlendirdiğini görmekteyiz.

STANDARTLAŞTIRICI GÜÇLERLE DİRENİŞ GÜÇLERİNİN EKLEMLENMESİ OLARAK KÜRESEL KÜLTÜR BİLEŞİMLERİ

Standartlaştırıcı güçlerle direniş güçlerinin iç içe geçmesi, birbirine eklemlen¬mesi ve sonuç olarak, birbirlerini dönüştürmesi söz konusudur. Kısacası küresel¬leşme, bu iki olgunun sürekli çatışma halinde olmasına sebebiyet verir. Bu bağ¬lamda Zygmunt Bauman küreselleşmeyi, modern bireyin mâruz kaldığı kaçınılmaz bir olgu olarak tanımlar. Bütünleşme/parsellenme, küreselleşme/yerelleşme, ayrı- calıklılık/mahrumiyet, özgürlük/kısıtlanma, servet ve yoksulluk birbirlerini tamam¬layan süreçler olarak karşımıza çıkmaktadır (Bauman, 2006: 81). Öte yandan bu durum, standartlaştırılmış küresel kodların, bu kodların oluşu¬munda söz sahibi olamayan toplumsal gruplarca kolaylıkla kabul edileceği anla¬mına gelmez. Söz gelişi A.B.D.’de egemen kültüre karşı olarak gelişen hip-hop, bir etnik grubun kendisini ifade etme biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı şekil¬de hip-hop müzikle birlikte, sınıfsal bir hip-hopçu giyim tarzı gelişmiştir. Ancak bu alt-kültürün, zamanla küresel dolaşıma girmesiyle hip hop, karşı duruş olmak¬tan çıkmış, kültür endüstrisinin bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda, kültür endüstrisinin, her türlü karşı kültürü kendi içine çekerek, kültür piyasasının bir parçası haline getirmesi mümkün görünmektedir. Bunun haricinde kültürel kod¬ların, iletişim teknolojilerinin de gelişmesiyle hızlı bir şekilde dolaşıma girmesi, bi¬reyde enformasyona karşı tepkisizlik hissi yaratabilir; çünkü, günümüzde birey, bir enformasyon bombardımanıyla karşı karşıyadır. Bireyin payına düşen, ya önü¬ne gelen enformasyonu olduğu gibi kabul etmek ya da buna karşı kendi alterna¬tif kodlarını geliştirmektir. Simmel’in modern kültür için geliştirmiş olduğu bezgin¬lik davranışı (Simmel, 1969: 47-60) kavramının, bugünün dünyası için de geçerli olduğunu, bireyi, direniş stratejilerinden alıkoyduğunu söylemek de mümkündür.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s