KLASİK SOSYOLOJİ TARİHİ (aöf kitap dışı bilgiler özet vs.) Yrd.Doç.Dr.Suna TEKEL

Posted: Ekim 29, 2012 in Uncategorized

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 1
BAŞLIKLAR :
PLATON (429-347)
ARİSTOTELES( M.Ö. 384-322)
AUGUSTİNUS (354-430)
İBN- HALDUN (1332-1406)
THOMAS MORE (1478-1535)
CAMPANELLA (1568-1639)
BACON (1561-1626)
MACHİAVELLİ (1469-1527)
THOMAS HOBBES ( 1588-1697)
DESCARTES (1596-1657)
LOCKE (1632-1704)
JEAN JAQUES ROUSSEAU (1712-1778)
GİAMBATTİSTA VİCO ( 1668-1774)

Sosyoloji Tarihi’ne öncelikle bu kavramları tanımlamakla başlayabiliriz: Sosyoloji, kelime olarak toplumbilim anlamına gelmektedir. O halde ilkönce toplum ve bilim kavramlarını inceleyelim: Toplum; öncelikle kendini korumak ve varlığını sürdürmek olmak üzere birçok temel çıkarını gerçekleştirmek için işbirliği yapan insanlardan oluşan, göreli bir sürekliliği olan, genellikle belli bir coğrafyasal yeri ve ortak kültürü bulunan çok ya da az ölçüde kurumlaşmış bir karmaşık ilişkiler bütünüdür. Bilim ise; güvenilir ve görgül gözlemlerle desteklenen genel bir önermeler ya da yasalar istemi içinde örgütlenen bir bilgi türüdür. Mantıksal çözümleme ve sistemli bir gözlemi içeren yöntemi vardır. Bunun ön koşulu ise, nesnellik yani araştırmacının kendi değer ve inançlarının farkında olması ve bunları gözlem ve değerlendirmelerine karıştırmamış olmasıdır.

Buradan sosyolojiyi tanımlamaya geçebiliriz; Sosyoloji, toplumsal yaşamı nesnel olarak inceleyen, insan davranışlarını belirleyen toplumsal çevrenin öğelerini (yapı), bu öğelerin ilişkilerini (örgütlenme), toplumsal çevrenin oluşumundaki, işleyişindeki ve değişimindeki düzenlilikleri (kalıplar ve süreçler) bir bütünsellik içinde açıklamayı amaçlayan bir bilimdi. Her bilimde olduğu gibi toplum bilim de inceleme alanını oluşturan olgular konusunda genellemelere yasalara ulaşmaya çalışır. Bu ise toplumun gelişigüzel biraraya gelmiş insanların oluşturduğu bir yığıntı değil de belli düzenlilikler, kalıplar içinde işleyen bir yapı olduğu öncülüne dayanmaktadır.

Sosyoloji ile ilgili bu bilgilerden sonra şimdi de tarihi tanımlayabiliriz; tarih, olayların oluş sırasını saptamaya onlara yol açan koşulları ve nedenleri belirlemeye başka hangi olaylarla ilgili olduklarını göstermeye çalışır.

Buradan sosyoloji tarihi dersinde izleyeceğimiz yolu açıklamak daha kolay olacaktır; bu derste sosyoloji tanımına uygun olarak gelişen düşünce sistemlerini, bunlarla ilgili olan düşünürleri, içinde bulundukları koşulları ve sosyoloji bilimine yaptıkları katkıları açısından inceleyeceğiz.

Toplum yapısının ve işleyişinin doğaötesi/ metafizik düşüncelerden arınmış olarak, nesnel bir şekilde incelenmesi gerektiği ve bunun olanaklı olduğu anlayışı oldukça yakın bir zamanın ürünüdür. İlk olarak 19. Yüzyılın ikinci yarısına doğru Batı Avrupa’nın sanayileşen toplumlarında ortaya çıkmıştır.

Tarihsel süreç incelendiğinde, toplumsal olaylar üstüne düşüncede en belirgin ilerlemelerin, olayların alışılmış çizgilerini ve geleneksel çözüm yollarını aşmasıyla meydana gelen bunalım dönemlerinde ya da ortaya çıkan bir bunalım dolayısıyla olduğu görülmektedir. Önceden akla gelmeyen durumlar, bir yaratma, düşünme ve uyarlama çabası göstermeye zorlamaktadır. Bu koşulların ilk kez antik Yunan’da Peleponnez savaşının sebep olduğu karışıklık döneminde ortaya çıkmıştır. Toplumsal alanda bilimsel yöntemin temelini oluşturan yani gözlem verilerine, karşılaştırma ve eleştiriye dayanan düşüncenin Sofistlerle başladığı görülmektedir. Sofistler, efsaneleri, mitler yani alışılmış açıklamaları bir yana bırakarak, insan kişiliğine saygı temeline dayanan bir doğal hukuk araştırması yaparlar. M.Ö. 6.yüzyıla kadar Yunanlılar toplumsal doğa ve toplum olaylarının açıklamasını Tanrıların iradelerine bağlayarak mitolojik bir biçimde yapmışlardır. Ancak daha sonra evreni hangi güçlerin yönettiği değil de olayların nasıl cereyan ettiği önemli olunca mitolojiden felsefeye geçilmiştir.

Eğer toplum Tanrıların iradesinden bağımsızsa toplumsal yaşam neye dayanmaktadır? Sofistler bunu insan doğasının değişmezliği ile anlatmak isterler. İnsanın toplumdan topluma değişen görüntüsünün altında özü yatmaktadır; bu da otorite/iktidar ve çıkar hırsıdır. Toplumda yasalar egemen gibi görülse de toplumu belirleyen aslında insan doğasının değişmez gerçekleridir, yani hırs, tutku ve çıkarlar. Sofistler demokrasinin olduğu o dönemde öğrencilerine , siyaset ve diğer insanları etkilemek üzere güzel konuşma dersleri veriyorlardı.

PLATON (429-347)

Platon’un Cumhuriyet adlı eserinde onun toplumsal felsefi sistemine ilişkin düşünceleri yer almaktadır. Burada Platon, yaşadığı dönemdeki karışık ortamın düzeltilmesi için öneriler ileri sürmüştür. O’na göre karışıklıkların düzelmesi ancak eski Yunan Site devleti anlayışına geçmekle mümkün olacaktır. Bu ise katı bir aristokratik yapı ve askeri düzeni ön görmektedir. Böylelikle Platon olması gereken anlamında toplumda uyulması gereken bir takım kurallar ortaya çıkarmıştır.

Ekonomik ve siyasal dengede meydana gelebilecek her türlü bozulmayı önlemenin yolu nüfus artışını durdurmaktır. Bu düzenlemeyi aile içine kadar götürerek, gerektiğinde yöneticilerin evlenenlerin sayısını belirlemesini bile ister.

Platon’un toplumsal düşünceleri onun ruhbilim anlayışına dayanmaktadır. Platon’a göre insan ruhunda 3 öğe bulunmaktadır.;maddi nesneler isteği, cesaret ve akıl. Bu üç öğe arasındaki denge durumu her birine denk gelen üç erdem ile sağlanmaktadır;ılımlılık, yüreklilik ve bilgelik. Ölçülülük ise üç öğe arasındaki denge halidir. İnsan ruhunun bu dengesi kendi görüntüsü olan toplumda üç kast tipi ile örtüşmektedir; Zanaatçılar, savaşçılar ve filozoflar-yöneticiler kastı.

Platon bu ideal devlet tiplemesinde mülkiyet hakkını zanaatçılara ayırmaktadır, yüksek sınıflar ise karşılıklı çıkarsızlık amacına yönelmiş olarak ortak bir anlayış içinde olacaklardır. Aile birlikleri geçici olarak var olacak ve her yönüyle yöneticiler tarafından planlanacaktır, çocuklar birarada kardeş gibi yetiştirilecekledir.

Platon toplumsal bozuklukların ard arda gelen ve özellikle kuşakların psikolojik özelliklerine dayanan siyasal çevrimlerin birbirlerini izlemesinden doğmaktadır. Platon’a göre toplumsal evrim, belirli sayıda psikolojik tipin egemenliği ile meydana gelmektedir. Doğrucular, hırslılar, zenginler, ahlak dışı davrananlar ve zorbalar.

Buradan Platon, insanların psikolojik özelliklerine bağlı olarak değişen yapıları ile devletlerin özellikleri arasında benzerlikler kurmaktadır; insanlar nasıl değişirse, devletlerde öyle değişmektedir, birinciler kaç türlü ise ikincilerde o kadardır.

Platon’un İedalar Öğretisi’de gerçek yaşamda gördüklerimizin birer yanılsamadan ibaret olduğu, onların gerçek bilgisine ulaşabilmek için ise İdealar’ı bilmemiz gerektiğinden bahsetmektedir. Nesneler idealardan pay aldıkları ölçüde gerçekliklerini kazanmaktadırlar. Görüldüğü gibi Platon bir İdeal Devlet tipi oluşturmuştur ve ancak bu özellikteki bir toplum ve devlet anlayışı ile toplumdaki karışıklıklar düzelebilecektir. Platon’un bu öğretisinin günümüz sosyolojisinde ki İdeal tip kavramı ile benzerliğini kurmak mümkün görülmektedir; Örneğin Weber’in oluşturduğu bürokrasi örneğinde olduğu gibi, gerçeklikte saf halde aynen bulunmaz, farklı derecelerde benzerlerine rastlanmaktadır, ideal tipler ise gerçeklikte var olan yapıları karşılaştırma imkanı yaratmaktadır.

Platon’dan sonra toplumsal felsefe konusunda düşüncelerin ağırlık noktasının düzen bozukluklarına çare aramak, tepki göstermek olarak şekillendiği görülmektedir.

ARİSTOTELES( M.Ö. 384-322)

Aristo Platon’dan farklı olarak olması gerekenle değil, var olanla ilgilenmiştir. Konumuz ile ilgili olarak en önemli yapıtı Politika’dır. Aristo bu eserinde Yunan sitelerinin yapı ve kurumlarının karşılaştırmalı bir araştırmasını yapmıştır. Aristo insanın toplumsal ve düşünen bir hayvan olduğunu söylemiştir, bununla da insanın toplum hayatı dışında düşünülemeyeceği ve bir başına yaşamını sürdürmeğe; türünün devamı, savunması gibi konularda yeterli olmadığını anlatmak istemiştir.

Aristo aileyi toplumun temel birimi olarak görmektedir. Bu açıdan İdeal Devlet anlayışında aileyi geçici olarak ele alan ve ailenin sitenin tüm üyeleri arasında olması gereken dayanışmayı bozucu etkisi olduğunu söyleyen Platon’un düşüncelerinden farklılaşmaktadır.

Aristo, toplumu doğum, çoğalma ve ölüm yasalarına bağlı olan canlı varlıklara benzetmiştir. Değişmeler de toplum hayatı için şarttır. Toplumlar, hiyerarşiyi, hükümeti ve işbölümünü yaratan birbirinden farklı unsurlardan meydana gelmektedirler. Bu farklılıklardan bir denge meydana gelmektedir. Bu denge ise; bir sitenin üyeleri diğerine nazaran artış gösterdiğinde ya da nüfusta genel olarak bir artış ortaya çıktığında bozulacaktır. Aristo bu durumda eski yapının artık ortaya çıkan yeni değişmelere uygun gelmediğini çünkü belli bir toplumsal yapının belli bir insan topluluğunun karşılığı olduğunu ileri sürmüştür.

Aristo’da Platon gibi kendi yaşadığı dönemdeki toplumsal düzensizlikten rahatsız olmuştur. Bu düzensizlikleri koşulların eşitsizliğine bağlamıştır. Bu durumun ise ancak nüfus artışının kontrol edilebilmesi ile önlenebileceğini ileri sürmüştür.

Aristo toplumsal hayatın temelini, ruhbilimsel açıdan ele alarak, iradelerin çatışmasından doğan düşünce birliğine bağlamıştır. Bu ise ortaklaşa alınmış kararlardan önce gelen bireylerin fikirlerini ortaya koydukları bir tartışma sonucu gerçekleşmektedir.

Bu iki düşünürü karşılaştıracak olursak; Platon’un toplumsal düşüncesinde bireylerin değil, ahlakın ve hukukun tek yaratıcısı olarak devletin önem kazandığı görülmektedir. Bireylerin her türlü sivrilişine karşı çıkmış, hiyerarşiyi değişmeyen kast sistemi ile ve otoritenin belirleyeceği görevlerin yerine getirilmesi ile sağlamak istemiştir.

Aristo ise, karşı eğilimi temsil etmektedir; toplumlar yaşayan varlıklardır, bu nedenle kuralları da değişmektedir. Toplum yapılarını birbirinden farklı ve karmaşık kılan ise, ortamlarının ve toplumu oluşturan unsurların farklılığıdır.

Tarihsel süreç içinde toplumbilimsel düşüncenin gelişmesine bakıldığında bu aşamada Romalı düşünürleri görmekteyiz; Romalılar daha çok ahlak sorunları ile ilgilenmişlerdir. Kendinden sorumlu ama bu arada bütün insanlardan ya da bütün dünyadan sorumlu birey fikri ön plana çıkmıştır. Bu birey hem etkin bir şekilde yaşama yönelecek, hem de yaşamın acılarına, sıkıntılarına, güçlüklerine katlanacaktır.

Romalıların daha çok pratik hayata yönelik uğraşlar içinde oldukları görülmektedir. Örn .modern hukuk kurallarının temeli bu dönemde atılmıştır. Romalıların fetihlerle elde ettikleri topraklarla sınırlarını genişletmeleri ile farklı toplum yapılarını tanımları, buralarda yaşayan insanların davranışları ve kurumsal yapıları hakkında incelemelerde bulundukları görülmektedir. Buna örnek olarak Tacitus’un Germen toplumlarını incelemesi örnek olarak verilebilir.

AUGUSTİNUS (354-430)

Tanrı Sitesi adlı yapıtını Roma şehrinin yakılıp, yıkılması üzerine yazmıştır. Bu kitapta antik yunandan başlayarak roma tarihini de içeren genel bir bakış vardır. Yine bu eserinde çağdaş hukuk ve toplumbilim görüşlerinin temeli olan bir çok düşünce görülmektedir; olgular toplumbilimsel açıdan ele alınarak incelenmiştir, daha sonraları etkili olan bazı fikirler örneğin doğal hukuk, iktidarın meşruluğu, kişinin doğal özgürlüğü, hükümetin uyguladığı zora dayanan iktidarın kaynağı gibi konular yer almaktadır.

Augustinus devlet şeklin açısından bir tercih yapmamış ancak siyasal iktidarın ortaya çıkış nedeni üzerinde durarak, devletin esas varlık sebebinin adaleti sürdürmek olduğunu ileri sürmüştür.

Toplumbilim düşüncesinin gelişmesine kaynaklık eden bir diğer alan ise, coğrafyacı ve gezginlerin dolaştıkları yerler ve toplumlar hakkındaki görüşlerinin yer aldığı günümüze kadar gelen eserleri olmuştur. Bunlar arasında antik yunan uygarlığını anlatan Heredot, ortaçağda ise İdrisi ve İbn-i Batuta’yı saymak mümkündür.

İBN- HALDUN (1332-1406)

İbn-Rüşt’ün öğrencisi olan İbn-i Haldun, yaşadığı sürece İspanya’daki son müslüman devletlerin ortadan kalkışını belirleyen olaylara, Kuzey Afrika’daki toplumsal karışıklıklara tanık olmuş, Timur istilası sırasında doğuda bulunmuştur. İbn- Haldun’un en önemli eseri olan “Mukaddime” onu çağdaş toplumbilimlerin öncülerinden biri olmasını sağlamıştır.

İbn- Haldun’un toplumbilimsel tarih tanımı önemlidir; tarihin gerçek konusu bize insanın toplumsal durumunu, yani uygarlığını anlatmak ve buradan ona bağlanan olguları; gelenekleri, aile ve kabile hayatını, hükümdar ailelerinin doğuşuna neden olan üstünlüklerini, toplumsal tabakalar arası ayrımları, insanların geçimlerini sürdürmek için yaptıkları uğraşları kısacası nesnelerin doğası gereği toplumun yapısında meydana gelen değişmeleri öğretmektir. Görüldüğü gibi İbn-i Haldun tarih incelemesi ile aslında bugün bizim toplumbilimsel inceleme konularımızın bir kısmını incelemektedir.

İbn-Haldun her türlü pratik düşünceyi bir yana bırakarak, nesnel bir tavırla siyasal egemenliklerin kaynaklarını ve işleyiş süreçlerini incelemiştir. Onun için asıl sorun insan iradesinden bağımsız olarak meydana gelen çevrimsel (cyclique) bir olguyu açıklamak ve bu düzenli akışın nedenlerini belirlemektir.

Ortay çıkardığı kuram, Platon’un açıkladığı çevrimler kuramını hatırlatmaktadır. İbn-i Haldun için de kral ailelerinin ve yönetici aristokrasilerin evrimini kuşaklar arasındaki psikolojik açıdan görülen farklılıklar açıklamaktadır. Toplumsal hayat doğal bir olgudur. Yaşam koşulları, özellikle coğrafi ortamın ve iklimin şartlarına bağlı olarak şekillenmektedir. Bu koşullar ise siyasal olgulardan daha kararlı ve süreklidir.

İbn- Haldun’ göre insan otoriteye gereksinim duyan tek canlıdır; otorite olmazsa anarşi ve düzensizlik hüküm sürer, insandaki kötü güdüler öne geçer. Otorite ise güçle kurulur ve cesaretleri, kendi aralarındaki birlikleri sayesinde onu elde etmeği başaran topluluklara aittir. İktidarı ele geçirme davranışı yaratan nitelikler göçebe hayatı ile kazanılmıştır. Buna örnek olarak İbn- Haldun en büyük fetihleri yapanlar göçebe ya da yarı göçebe toplumlar olan Germen, Hun, Arap, Moğolları gösterir.

İbn- Haldun otoritenin ele geçirilme nedenini belirledikten sonra, bir kral ailesinin, bir partinin, bir grubun egemenliğinin ortalama yaşama süresini inceler ve bunun genellikle üç kuşak yani yaklaşık bir yüzyıl sürdüğünü ileri sürmüştür. Buna neden olarak da iktidarın yürütülmesinin umutsuz ve düzensiz kuşaklardan alınıp güçlü gruplara devredilmesini göstermiştir. İktidarı ellerine tutanlar sonunda sahip oldukları iktidarı/otoriteyi fetihlerle ve ispat ettikleri cesaret ve yeteneklerinin bir ödülü olarak değil de doğumlarıyla ya da aile bağlarının bir devamı olarak sahip olduklarını düşünmeye başlarlar. İbn- Haldun’a göre böylece de kendilerini yıkılmaya elverişli bir duruma gelirler.

İbn- Haldun otoritenin değişme sürecini incelerken, özellikle maliye ve para sistemlerinden gelen ekonomik kaygılar ile bu çözülme sürecinin daha da ağırlaştığını görmüştür. Her siyasal yıkılışın kamu borçları ile özel borçlar için bir çözüm getirdiğini, yani her yıkılışın aslında mali yönden tam bir hesap tasfiyesi anlamını taşıdığını ileri sürmüştür. O’na göre toplumlardaki pek çok ayaklanma ve zorbalık olayının temelinde borçlanmanı getirdiği sıkıntılar yatmaktadır. İbn- Haldun ayrıca imparatorlukların son günlerinde nüfusun iyice artmış olmasının ve bunun gitgide ekonomik güçlükleri de arttırmasının da çözülme sürecinde etkili olduğunu söylemiştir.

Tarihsel süreç içinde Rönesans’ a – Ortaçağ’da dinsel inanış ve düşünme biçiminin toplumsal olayları yorumlamak üzerinde etkili olması ve farklı bakış açılarına kapalı olması nedeni ile – gelindiğinde ise filozofların, yazarların, sanatçıların ve düşünürlerin antik yunan ve Roma döneminin eserlerini yeniden incelemeye başladıkları görülmektedir.

Bu dönemde toplumsal yapı içinde ekonomik ortam da Ortaçağ’ın bitişinden sonra hızla bir değişim yaşamıştır. Büyük kentler ortaya çıkmıştır, kentsel yaşam toplumsal konularda daha elverişli bir düşünme olanağı sağlamıştır. Bazı teknik ve ekonomik buluşlar insan ve mal dolaşımını hızlandırmıştır. Önce İtalya’da kurulan güçlü bir bankacılık tekniği ve önemli ölçüde sanayileşme, eski Ortaçağ toplumunun ve hiyerarşisinin yapısına sığmayan yeni ve karmaşık ilişkiler dizisi yaratmıştır.

Reform tartışmaları, düşünürleri kanıtlar bulmak için bütün dinsel ve felsefi gelenekleri derinden incelemeğe götürmüştür. Din kesiminde halklar ve hükümdarlar arasında , soylular ile hükümdarlar arasında meydana gelen anlaşmazlıklar, siyasal konuların tartışılmasını, çözümlenmesini gerektirmiştir. Siyasal iktidarın doğası, meşruluğu, sınırları üstüne, toplumsal hiyerarşi ve değişimleri üstüne sorular yöneltilmeğe başlanmıştır.

Ancak Rönesans sadece antik yunan ve Roma düşüncesini ele almakla kalmamıştır. Çünkü eski Yunan düşüncesi çok uzakta ulaşılamaz bir altın çağı öngörmekte, hristiyanlık inancı da insanı ahlak yönünden değiştirme olanağına inanmaları ile pek iyimser bir bakış açısı içermemektedir.

Oysa Rönesans’tan sonra toplumsal konular üzerine düşünce temalarının bir iyimserlik havası içinde olduğu görülmektedir. Bu iyimserlik ise, ilerleme inancı ile ortaya çıkmıştır. Özellikle onyedinci yüzyıldan itibaren insanlar kendilerini atalarından daha üstün görmeye başlamışlardır. Vico, Locke, Descartes, Montesquıeu bu düşüncededirler.

Öncelikle bu dönemde Platoncu gelenek izlenerek İdeal Devlet ve toplum yapılarını anlatan eserler ortaya çıkmıştır. Şimdi kısaca bu eserlere bir göz atalım:

THOMAS MORE (1478-1535)

Ütopya adasının (yeryüzünde yok) siyasal romanını Platon düşüncesinin bir benzeri olarak, o çağda İngiltere’de egemen olan toplumsal koşulları sert bir şekilde eleştirmek amacıyla yazmıştır. Herşeyden önce zenginlerle yoksullar arasındaki ayrımlardan korkuya kapılmıştır. Kitabı Tanrının varoluşu iyi davranışların öteki dünyada ödüllendirilmesi ve kötülerin cezalandırılması teması üzerine kurulmuştur. Toplumsal düzen ve adalet Tanrı’nın yarattığı bir yapıt olarak ele alınmalıdır.

CAMPANELLA (1568-1639)

İtalyan Campaneli Güneş Sitesi adlı eseri de prens-papazın mutlak egemenliğine dayanmaktadır. Hükümdarın yanında üç simgesel yardımcısı vardır; iktidar, sağduyu, sevgi, bunlar aynı zamanda insan ruhunun temel güçleridir.

Bu devlette herşey en önemsiz unsurlara kadar otorite tarafından düzenlenmektedir. Platon’dan farklı olarak ailenin varlığının sürdürülmesi istenir. Mülkiyet ve paranın ortadan kalkması ile ekonomi tekrar bir mal ekonomisi ve takas ekonomisine dönerken, başlıca mal edinme kaynağı; tarlaların ekilmesi ve hayvan yetiştiriciliği olmaktadır. Endüstri ve tekniğin sınırlandırılması, en az ihtiyacı aşan her türlü isteğin kaldırılması ile bir anlamda ortaçağ dönemini hatırlatmaktadır.

BACON (1561-1626)

İngiliz Bacon’ın tamamlanmamış Yeni Atlantis adlı çalışması More’da olduğu gibi ahlak alanında bir devrim veya Campanella’da olduğu gibi inanç alanında bir reform yapmak amacında değildir. O’nun amacı tümüyle tekniktir. İnsan doğaya boyun eğdirmelidir ve insanın doğa üzerinde kuracağı bu egemenlikle bütün istekleri ve ihtiyaçları yerine getirilmelidir. Toplumsal sorunlar ancak bu yolla çözümlenebilecektir. Bacon, insanların doğa üzerindeki egemenlikleri ve ihtiyaçlarının sınırsız bir şekilde karşılanması ile daha az açgözlü, daha güçlü olmakla kalmayıp, aynı zamnda daha hakbilir, daha mutlu daha barışsever olacağını ileri sürmüştür. Böylelikle o tarihe kadar her türlü toplumsal düşüncenin ilkesi ve amacı olan toplumsal adalet düşüncesi değişmektedir. Bacon’a göre bu adalet, insanın doğa üzerindeki egemenliği sayesinde bütün gereksinimlerinin sınırsız karşılanması ile kendiliğinden yerleşmiş olacaktır. Yalnız teknik, bir olanak üstünlüğü yaratmak yoluyla yaşamın amacı ve anlamı haline gelecektir.
MACHİAVELLİ (1469-1527)

Machiavelli‘ye göre, demokrasi iyi ama uygulaması zor bir rejimdir. Toplumla ilgili kararlarda bizim dileklerimizin değil yaşamın gereklerinin son sözü söylediğini ileri sürmektedir. Bir ülkedeki iktisadi ve toplumsal koşullar rejimin yapısını ve özelliklerini belirlemektedir. Demokratik rejimlerin en büyük tehlikesi bazı kimselerin ölçüsüz zenginleşmesi ve yasaları da toplumu da hiçe sayacak şekilde devleti keyfine göre kullanacak duruma gelmesidir.

Prensle/ hükümdar ile birey arasındaki ilişki her anlamda dindışı bir ilişkidir, çünkü prensin dinsel bir sıfatı ve görevi yoktur. Prensin ya da mutlak yöneticinin ulusal bütünlüğü sağlamakla ve güçlü devleti gerçekleştirmekle görevli olduğu düzen de dinsellik tümüyle yönetim aygıtının dışında tutulmuştur.

Belli bir toplumsal yapının temelinde bulunan ahlaki ve hukuki ilkelere duyulan inanç yitirilirse düşünce alanında bir ara erk meydana gelmektedir. Yasallık için bir ölçü kalmadığından şiddet fikri güç kazanmaktadır. Machiavelli’ye göre, insanlar iyilikten çok kötülüğe eğilimlidirler.

Daha sonra Machiavelli devlet içinde karşılaşan ve sürtüşen güçlerin ve karşıt çıkarların ince bir çözümlemesine dayalı siyasal bilimi oluşturmağa çalışmıştır. Titus Livius Tarihi’nin İlk On Bölümü Üzerine Konuşma adlı çalışmasında Roma Tarihi’ni bu yöntemle incelemektedir. Machiavelli, en başa Roma Cumhuriyeti’nin siyasal kurumlarını yerleştirmiştir; çünkü bu kurumlar üç rejimin monarşi, demokrasi ve aristokrasinin üstünlüklerini bir arada toplamıştır. Konsüller krallık otoritesini, kral aileleri düzeninin sakıncaları olmadan uygulayabiliyorlardı. Senato patrisyenlerin çıkarını temsil ediyor, halk kürsüleri ise halkı yönetici sınıfların haksızlıklarına karşı koruyordu.

Machiavelli’nin bu yorumları kendisinden sonra bu konularla ilgilenen düşünürler için oldukça etkili olmuştur.

Machiavelli’ye göre en iyi rejim, en yetkin rejimdir bu ise devletin sahip olduğu askeri güçten kaynaklanmaktadır. Bir devlet öbür devletler karşısında son derece güçlü ve sağlamsa ve gerektiğinde varlığını onların zararına kullanabilecek durumdaysa güçlüdür. Böylelikle kendine yeten güçlü devlet, gerektiğinde kendi dışına taşan, yayılmacı devlet düşüncesi olmaktadır.

THOMAS HOBBES ( 1588-1697)

Hobbes’un toplumsal düşüncesi İngiltere’nin o dönemde içinde bulunduğu durumdan, iç savaştan doğmaktadır. İngiltere’de zayıf, keyfince hüküm süren ve değişken bir iktidar vardır, herkes bu iktidara kendi hakkı olduğunu ileri sürerek kavga etmektedir ve görünürde de her biri haklıdır. Görünürde hiçbir barış olasılığı yoktur, ülke bir yandan dışarıdan gelen tehlikelerle karşılaşırken, içeride de insanlar güvenlik ve korumadan yoksun olarak yaşamaktadırlar. Bu ortam Hobbes’un insanın doğal durumunun herkesin herkese karşı savaşı olarak yorumlamasına neden olmuştur. Hobbes’ a göre bu durum yöntemli bir şekilde kurulacak barış ve aklın baskısı ile son bulacaktır.

Herkesin herkese karşı savaşının insanın doğal hali olması gibi, başkalarının saldırılarından korkmadan amaca ulaşmayı, yaşamı sürdürmeyi sağlayacak olan barış dileği de doğal bir sonuç olmaktadır. O halde barışa nasıl ulaşılabilecektir? Bu ise gereksinimlerin herkese hak gözetir ve saygı görür bir dağıtımı ile olacaktır. Gereksinimlerin giderilmesi için saldırma hakkından vazgeçmek bir çözüm olmaktadır. Bu vazgeçmede herkesin herkesle yapmış olduğu bir sözleşme ile onaylanmaktadır.

Mutlak yönetim inancı Hobbes’un siyaset felsefesinin temelini oluşturmaktadır. Hükümdara sonsuz haklar tanınmıştır. Böylelikle tüm ayaklanmalar, devrimler yasadışı sayılacaktır. Hükümdar bir eyleminden ötürü kimseye ya da hiçbir kuruma sorumlu olmayacaktır. Ancak diğer insanlar, her durumda ona uyma zorundadırlar. Bunun için tüm yetkileri güçleri hükümdar elinde toplamalıdır. Hükümdarlık değişik biçimlerde olabilmektedir. Hükümdarlık görevi bir kişi ya da meclise verilebilir, babadan oğula geçebilir, hükümdar ömür boyu yönetimde kalmak ya da belli bir süre görevi devam ettirebilmek için hükümdar olabilir.

Hobbes mutlak yöneticiye sonsuz yetkiler verirken toplumun da bir toplumsal anlaşma çerçevesinde düzenlenmesini öngörür. Hobbes, insanın doğal olarak toplumsallığa uyarlı bir varlık olmadığını ileri sürmüştür. Daha çok korunma içgüdüsünün etkisinde bulunan insan , belirli bir toplumsal sözleşme olmadığı zaman varlığını sürdürebilmek için aklına geleni ya da işine geleni yapacaktır. Hobbes’a göre insan insanın kurdudur. Böyle bir durumda herkes kendini korumak isterken hiç kimse koruyamayacaktır. İç savaşlar bunun bir örneğidir. Bu yolda insanın herşey üzerinde hak ileri sürmekten vazgeçmesi gerekmektedir. Bunun için de toplumsal anlaşma ya da toplumsal barış tek yoldur.

Hobbes bu aşamada insan aklını yardıma çağırmak durumundadır. Bazı hayvanlar içgüdüsel olarak –arılar ve karıncalar gibi- toplumsallaşabilirler ama insanı toplumsallaştıracak olan aklıdır. Böylelikle insanoğlu aklının yardımı ile doğa durumunda doğal hukuk durumuna geçebilmiştir. Bu doğal hukukun gerekleri elbette devlet içinde ortaya çıkacaktır, devlette anlam kazanacaktır. Herhangi kötü bir eylemin kötü bir eylem olarak bilinmesi yetmez, onun ne olup olmadığı yasalarla belirtilmelidir. Bütün bunlar da devlet düzenin de mutlak yöneticiyi zorunlu kılmaktadır. Çünkü devlet o zaman güçlü olabilecek bir Leviathan (Tevrat’da adı geçen bir dev) olabilecektir. Bu devlet siyasal yetkeyi de dinsel yetkeyi de elinde bulunduracak, tanrısal bir güç oluşturacaktır.

DESCARTES (1596-1657)

Descartes’in düşünceleri bilimsel düşüncenin şekillenmesinde etkili olması açısından konumuz açısında önem teşkil etmektedir. Descartes bilimsel yöntemini şöyle izah etmektedir; Önce bir ilke olarak edinilmiş bütün bilgilerimden şüphe etmeliyim ve onları bir yana bırakarak ilk ve sağlam yeni bir düşünceden yola çıkmalıyım. İnsanların bütün düşünceleri birbirine bağlıdır, birbirlerinden çıkar, bir düşünceyi doğuran ondan önce gerçekleşmiş başka bir düşüncedir. Düşünceler bir neden-sonuç zinciri içinde sürüp gitmektedir. Öyleyse sıyaı titizlikle kovalarsam, doğru olamayan düşünceyi doğru sanmaktan sakınarak düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmazsam doğru olan ulaşabilirim. Bu durumda benim için kesin olan tek şey, şüphe etmektir, bütün bilgilerden şüphe etmek gerektiği benim için şüphesizdir. Şüphe etmek düşünmektir, düşünmekse var olmaktır. Öyle ise var olduğum da şüphesizdir. “Düşünüyorum o halde varım”. Şüphe etmeyeceğim ilk ve sağlam bilgim budur. Şimdi neden sonuç zincirini titizlikle kovalayarak bütün öteki bilgileri bu temelden çıkarabilirim.

Descartes, felsefeyi özne/ben’den yola çıkmak suretiyle ele almaktadır. Daha sonraki bütün düşünce akımları üzerinde etkisi olmuştur.

Descartes’in diğer önemli bir düşüncesi ikicilik anlayışıdır. Descartes’e göre gerçek olan iki şey vardır; Ruh ve beden. Böylelikle maddi olan ve maddi olmayanı birbirinden ayırmıştır. Fizik ve metafiziğin ayrılması gibi.

Bunu çifte saat örneği vererk açıklamaktadır; nasıl iki saat birbiriyle hiçbir bağlantısı olmadan ve bşrbirlerini etkilemeden zamanı gösteriyorsa bedenle ruhta aynı tepkiyi göstermektedir.

Descartes’e göre insanda üç ayrı kaynaktan gelen üç ayrı fikir söz konusudur. Birincisi kazanılmış fikirlerdir. İkincisi yapay fikirlerdir. Üçüncüsü ise doğuştan gelen fikirlerdir. Örneklerle açıklandığında ise, bir fırtına çıkar, damları uçurur, ağaçları söker, bu fırtınayı yaşadığım için ben de fırtına fikri oluşur, bu kazanılmış bir fikirdir. Diyelim ki bir ses bir siren sesi duyduğumda ortaya koyduğum fikri hayal gücümde tasarlamış olmaktayım. Bu ise yapay bir fikir olmaktadır. Descartes Tanrı fikri, geometrik birimlerin fikirleri gibi bazı fikirlerin ise doğuştan insan zihninde varolduğunu ileri sürmektedir. Descartes’e göre dış dünyadan yaşayarak elde ettiğimiz fikirler ve yapay fikirler güvensizdir. Çünkü ona göre duyular yanıltıcıdır. Örn: güneşi ufacık görmekteyim aslında ise dünyadan kat kat büyüktür, demiştir.

LOCKE (1632-1704)

Descartes’in doğuştan var olduğunu söylediği düşüncesine Locke karşı çıkarak “İnsan Anlığı Üzerine” adlı denemesinde; insanda doğuştan fikirler bulunsaydı bu genel fikirler hiçbir deneyi gerektirmeksizin ya da her türlü deneyden önce var olması gerekirdi, ayrıca çocuklarda, okuması yazması olmayanlarda ve ilkellerde de ortaya çıkması gerekecektir demiştir.

Locke doğuştan gelen bilgileri yok saydığı için insan zihnini boş bir levha (tabula rasa) olarak ele almaktadır. Bu düşünceye göre tüm bilgiler deney ile elde edilmektedir. Bu anlamda Locke’un bilimsel yöntem anlayışı deneycilik olmaktadır.

Locke’a göre insanın doğa durumu Hobbes’un belirttiği gibi herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir ortam değildir. Çatışmalardan, kavgalardan uzak özgürce bir yaşama halidir. Anlaşmazlıklar çok azdır, böylece insanlar arasında karşılıklı hoşgörü ve yardımlaşma vardır. Bu durumda insan sadece tüketici konumdadır, yaşamını sürdürmek için avlanmakta ve bunları saklamaktadır. Korunma içgüdüsü, yoksulluk ve ölüm korkusu onu çalışmaya sev etmektedir, çalışmasının tek amacı yoksulluktan kurtulmaktır. Çalışması sonucu edindikleri ise kendi doğal mülkiyetinde olmaktadır.

Locke bu konuda Hobbes’la karşıt görüştedir, daha iyimser bir yaklaşımı vardır. Locke böyle bir doğa durumundan toplum hayatına geçişin nedeni olarak ise insanların güvenlik ihtiyacını ileri sürmüştür; can ve mal güvenliğinin olmaması toplumsal yaşantıya geçmelerini gerektirmiştir.

Böylelikle devlet, Hobbes’ta ki gibi kendi kendini savunma hakkından sözleşme ile vazgeçilmesi ve kendi kendini savunmanın gerektirdiği yetki ve egemenliğin hükümdara devredilmesi olmaktadır. Devletin bir güç olarak ortaya çıkmasında ise rolü gerçekte kişinin çalışmasının ve hepsinden önce mülkiyet hakkının korunması olmuştur. Artık kişiler yalnız doğa durumunda değil devlet içinde de birbirlerine karşı özgür olmaktadırlar.

Locke’un düşüncesinde önemli olan diğer bir husus da devlette yasama, yürütme ve yargılama güçlerinin onları Tanrı’dan aldığı yetkeyle bildiği gibi kullanan kişiye verilmeyeceği anlamına gelen güçler ayrılığı ilkesidir.

Locke, kilise ile devletin ayrı ayrı işlevleri olduğuna inanmaktadır ve bu işlevlerin karıştırılmaması, birbirlerinde ayrılması gerektiğini düşünmüştür. Devlet’in ise dinin korunması gibi bir işlevi vardır, ancak ilke olarak her iki kesimde kendi içinde bağımsız davranmalıdır.

JEAN JAQUES ROUSSEAU (1712-1778)

Rousseau insanın doğa durumundayken birbirleriyle eşit ve özgür olduklarını düşünür, ancak toprakların bölüşülmesi ile mülkiyet hakkı ortaya çıkmıştır. Böylelikle insanlar zengin ve yoksul olarak ayrılmışlar, buradan ise eşitsiz bir ortam ortaya çıkmıştır.

Rouseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde toplumu tüm üyelerinin birliği ile kurulan siyasal bir yapı olarak tanımla ve bu yapıyı da devlet olarak adlandırır. Doğuştan özgür ve bağımsız olan insan elbette ki özgürlüğünden vazgeçmeyecektir, bu yüzden onun özgürlüğünü gerçekleştirebileceği bir düzen bulmak gereklidir. Yapılacak şey ise, bireyleri istekleri çerçevesinde bir araya getirmektir. Rosseau’ya göre gerçek toplum düzeni bir anlaşma düzenidir. Bu düzende tüm üyeler birbirleriyle karşılıklı yükümlülük içindedirler. Bu durumu sözleşmeli ortalıklar olarak düşünmek mümkündür. Herkes eşit hak ve eşit değerlere sahiptir. Ancak bireyler sözleşmeye ne ölçüde bağlı kalırlarsa o ölçüde özgür olacaklardır, bu da demektir ki özgürlük başına buyruk olarak davranmakla değil, düzenli birliktelikte gerçekleşmektedir. Eşitliği koruyan tek güç ise sözleşmenin bağlayıcı gücü olmaktadır. Böylece doğa durumundaki eşitliğinden uzaklaşmış olan insan , yasal eşitliğini kazanmış olmaktadır.

Rousseau toplum sözleşmesinin bireylerin isteklerine göre yorumlanamayacağını, ancak genel istem ile gerçekleşebileceğini ileri sürmüştür. Bu anlayışa göre halk özgürlük ve bağımızlığın dayanağı olmaktadır. Diğer bir deyişle sözleşmeyi sağlayacak ve ayakta tutacak tek güç halkın gücüdür. Rosseau’ya göre genel istem ortak istem anlamında değildir, yine aynı şekilde bireysel isteklerin de toplamı olmamaktadır. Bu durumda tek tek kişilerin yararı gözetilmiş olmaktadır. Oysa genel istemde tüm toplumun yararı söz konusu olmaktadır. Genel istemin devamlılığı yasalarla sürdürülmelidir, o halde toplusal sözleşmenin sıkı sıkıya yasalaştırılması gerekmektedir. Bu yasa düzeninde toplumu kendi çıkarına ya da herhangi bir toplumun çıkarına kullanmak isteyenlere değil halkın çıkarını gözetenlere yer olacaktır. Bu düzeni sağlayacak olanlar ise önderle olacaktır, önderler ise doğa durumundaki insanın yapısını ve gereksinimlerini iyi bilen kişiler olacaklardır. Bu düşünceleri Rousseau 1789 Fransız Devrimi’ne önderlik etmiştir.

GİAMBATTİSTA VİCO ( 1668-1774)

Napoli’de doğmuştur. Napoli Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Vico, Francis Bacon’ı okumuştur ve Bacon’ın doğa incelemeleri için geliştirdiği metodun tarih ve toplum incelemelerine de uygulanabileceğini düşünmüştür. Bu nedenle tarih felsefesinin kurucularından ve toplumun bilimin öncülerinden biri olmuştur. Ünlü kitabı “Yeni Bilim’in İlkeleri ”ni ise 1725 yılında yayımlamıştır. Bu kitabında Vico, tarihi üç ayrı gelişme aşaması ile açıklamaya çalışmıştır. Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve İnsanlar Çağı. Tanrılar çağında insanlar ilahi yönetim altında yaşamaktadırlar, ikinci aşama ise soylu olanların toplumu olduğu gibi devam ettirmek, soylu olmayanların ise değiştirmek istedikleri kahramanlar çağıdır. Üçüncüsünde ise insanların kendi niteliklerinin farkına vardığı ve ilk siyasal birlik daha sonraları da monarşiyi kurdukları insanlık çağı olmaktadır. Ancak üçüncü evre diğer iki evre gibi kalıcı değildir, insanlar yasaya uymayı bıraktıklarında insanlık çağı çökmeye başlamaktadır. Yeni bir barbarlık ortaya çıkar ve çevrimsel aşamalar yeniden başlar. Vico, bu duruma Roma ve Avrupa toplumlarını örnek olarak vermektedir. Aydınlanmacı düşüncede yer alan ilerleme fikrine karşılık çevrimsel gelişme dönemleri olduğunu ileri sürmektedir.

Yeni Bilim’de anlatılanların önemi; insan toplumunu insanın eseri olarak değerlendirmesi, yaratıcı bir süreç olarak ele almasıdır. İnsan doğasını ve aile gibi kurumları tarihsel gelişim içinde belirli ilkelere bağlı olarak ele almaktadır. Bu da toplumsal sözleşme teorisi ile zıtlık göstermektedir. Çünkü burada toplum insan doğasının değişmez özelliklerinin ifadesi olmaktadır. Statik (durağan) bir toplum anlayışı vardır.

Onu toplumbilim açısından önemli kılan; toplumsal yaşamda sürekli ve genel nitelikteki olaylarla ilgilenmiş olması, yani kurumların ve zihniyetlerin evrimine ilişkin olayları incelemiş olmasıdır. Vico’nun toplumsal sınıf kuramının habercisi olduğu da söylenebilir, çünkü halkın siyasal davranışlarının onların toplumsal durumlarıyla belirlendiğini ileri sürmüştür. Aynı ulus içinde meydana gelen uyumsuzlukların meslek, sınıf farklılıklarından meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bu karşıtlıklar ise insanlara değil toplumsal yapıya bağlı olarak ortaya çıktıkları için sürekli olmaktadırlar. Bu nedenle bir uyumsuzluk ortadan kaldırıldığında yenisi ortaya çıkmaktadır. Vico’ya göre toplumsal yaşamın ilkeleri kendi zihnimizin geçirdiği değişimler içinde aranmalıdır.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 2

BAŞLIKLAR:
MONTESQUIEU (1689-1755)
MONTESQUIEU’DE TOPLUM SINIFLAMASI
MONTESQUIEU’DE YASA KAVRAMI

MONTESQUIEU (1689-1755)

Montesquıeu’nün düşüncelerini incelemeye başlamadan önce özgeçmişine kısa bir bakış ile düşünürü daha iyi tanımak mümkün olabilecektir:

•1689 18 Ocak. Charles-Louis de Secondat Bordeaux kenti yakınındaki de la Bredè’de doğmuştur.

•1700-1705 Juilly’de ortaöğrenimini tamamlamıştır.

•1708-1709 Paris’te hukuk eğitimine başlamıştır.

•1714 Bordeaux parlamentosunda meclis üyesi olmuştur.

•1715 Jeanne de Lartigue ile evlenmiştir.

•1716 Bordeaux Bilimler akademisine seçilmiştir. Amcası Bordeaux mahkemesi başkanlığını ve bütün malını Montesquıeu’ya bırakmıştır.

•1717-1721 Bilime olan ilgisi artmış, fizik, jeoloji ve fizyolojiye ilişkin yazılar yazmıştır.

•1721 “Acem Mektupları (Persian Letters)” adlı eseri imzasız olarak yayımlanmış ve büyük ilgi görmüştür.

•1725 Mahkeme Başkanlığı’nı bırakarak Paris’e dönmüştür.

•1728 Fransız Akademisine seçilmiştir ve Almanya, Avusturya, İsviçre, İtalya, Hollanda ve İngiltere’ye yolculuklar yapmıştır.

•1729-1730 İngiltere’de kalmıştır. Londra Kraliyet Akademisi’ne seçilmiştir.

•1734 İkinci kitabı olan “Romalıların Büyüklük ve Çöküşleri Üzerine” (Consideration sur les causes de la gradeur et de la decadence de Romains) ‘yi yayımlamıştır.

•1748 “Kanunların Ruhu Üzerine (Spirit of the Laws)” adlı eserini Cenevre’de yazar adı olmaksızın yayımlamıştır.

•1755 10 Şubat. Paris’te ölmüştür.

Montesquıeu, Fransa’da genel olarak Sosyolojinin öncüsü olarak düşünülmektedir. Sosyolojinin adını bulan Auguste Comte’dur ancak toplumun bilimsel olarak incelenmesi düşüncesi Montesquıeu’nün çalışmalarında görülebilmektedir. Düşünce tarihçileri, Montesquıeu’yu romancı bir yazar, bir hukukçu ve siyaset felsefesi olarak değerlendirmişlerdir. Ancak eserleri arasında yer alan “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eseri merkezi bir yer tutmaktadır. Çünkü bu eserinde yapmak istediği tarihi anlaşılır kılmak, tarihsel veriyi anlamaktır. Tarihsel veri ona geleneklerin, göreneklerin, düşüncelerin, yasaların, kurumların sonsuz çeşitliliği içinde görülmektedir. Araştırmanın hareket noktası tamamen tutarsız görülen bu çeşitliliktir. Araştırmanın amacı ise, tutarsız çeşitliliğin nedenlerini bulmaktır. Burada Montesquıeu tıpkı Max Weber gibi tutarsız veriden anlaşılır düzene geçmek istemektedir. Böylelikle insan toplumlarının açıklanmasında doğaüstü olanı devreden çıkarmış ve toplumsal olguların incelenmesinde karşılaştırmalı yöntemi geliştirmiştir. İşte bu yöntem anlayışı onun sosyolojinin öncülü olmasını sağlamıştır.

Montesquıeu Ortaçağ düşüncesinden farklı olarak toplumdaki düzenliliklere daha modern bir düşünce ile yaklaşmıştır. Toplumda sosyal ve tarihsel gelişmenin kanunlarını ortaya çıkarmak içinolguları incelemiştir. Montesquıeu “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinin önsözünde şöyle demiştir;” önce insanları inceledim ve yasaların geleneklerin sonsuz çeşitliliği içinde sadece kendi keyif ve isteklerine göre yönetilmediklerini anladım.” Bu sözlerde de anlaşıldığı gibi Montesquıeu toplumların işleyişinde belli düzenlilikler olduğunu görmektedir. Bu bağlamda Montesquıeu’nün Francis Bacon’ın doğanın işleyişinin yasalara bağlı olması anlayışından toplumların da işleyişinde yasaların olması gerektiği anlayışına geldiğini söylemekle konuya açıklık getirmemiz mümkün olabilir. Montesquıeu yukarıda bahsettiğimiz gözlemlerinin ardından ilkeler formüle ettiğini, daha sonra teke tek bireysel durumların bu ilkelere uygunluk gösterdiğini, tüm ulusların tarihlerinin bu ilkelerin bir sonucu olduğunu ve her bir özel kanunun diğerine veya daha genel bir başka kanuna bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Özel olgular ise genel biçim ve eğilimleri anlaması için araç olmaktadırlar.

Montesquıeu sosyal biçimler kavramını ortaya çıkarmakla bugün ideal tip olarak adlandırdığımız biçimlerin kurucusu olmaktadır. Temel eseri olan “Kanunların Ruhu” ve diğer yazılarında politik ve sosyolojik tipler temelinde analizler bulunmaktadır. İdeal-tip karmaşık olan olguların anlaşılması için zihinsel bir araç olmaktadır.

Montesquıeu hükümet tiplerini şöyle belirlemiştir; Cumhuriyet, Monarşi ve Despotizm. Montesquıeu’ye göre bu tipler rastlantı sonucu ortaya çıkmış değillerdir; bunun yerine belirli toplumsal yapı özelliklerinin etkileri ile ortaya çıkmaktadırlar. Bu yapılar sadece politik ve sosyal fenomenleri ve sadece olguları incelediğimizde ortaya çıkmamaktadırlar. Çünkü bunların çok karmaşık ve çeşitli oldukları görülmektedir. Bu nedenle Montesquıeu ideal tip biçimlerini oluşturmak suretiyle birçok Cumhuriyet örneğinden Cumhuriyet hükümet biçimi tiplemesine, sayısız Monarşi örneği içinden Monarşi hükümet biçimi tiplemesine ulaşmayı amaçlamıştır. Peki bu tiplerin ardında yatan ilkeler nelerdir? Diğer bir deyişle bu tiplerin ortaya çıkmasına temel teşkil eden tipler nelerdir? Montesquıeu bunu Cumhuriyet’in erdeme (yasalara ve topluma bağlılık anlamında), monarşinin onura ve despotizminde korkuya dayandığı şeklinde açıklık getirmektedir.

Bu aşamada ideal tiplerin şu özellikleri tekrar vurgulanmalıdır ki; belirlenen bu tiplerin ideal anlamdaki niteliklerine tam anlamıyla uyacak gerçek hayatta bir hükümet biçimi bulunmamaktadır, ancak bu tipleri oluşturmanın amacı ise gerçek hayattaki biçimleri incelememize olanak sağlamakta oluşlarıdır.

Montesquıeu toplumdaki kurumları da birbirine bağımlı ve birinin diğeriyle karşılıklı ilişki içinde olduğunu ancak bütüne oluşturan toplumsal unsurlar ile bir bütünlük içinde bulunduğunu ileri sürmektedir. Bunu şöyle açıklamak mümkündür; eğitim , adalet,evlilik biçimleri ve aile, politik kurumlar toplum içinde sadece birbirleriyle karşılıklı etki içinde olmayıp bu kurumları belirleyen özellikler devletin temel biçimine de bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Buna göre Montesquıeu’da sosyal süreçler ve insanların kaderi rastlantılarla belirlenmemektedir. Örneğin Roma Medeniyeti üzerine çalışmasında fiziksel nedenler kadar kültürel nedenlerin de otorite sistemlerinin hatta medeniyetlerin yükselme, gelişme ve düşüşlerini nasıl etkilediğini göstermektedir. Montesquıeu iklim, toprak ve benzeri fiziksel şartların önemine dikkat etmesine rağmen o bunları sınırlayıcı unsurlar olarak değerlendirmektedir ve hükümet biçimlerini yasaları belirleyen sosyokültürel değişkenleri esas belirleyici olarak ele almaktadır.

Montesquıeu, geçmişte ve çağdaş toplumlarda kurumların çeşitliliğini belirleyen nedenlerin deneysel incelemesini yaptığında evrensel olarak var olan tek bir hükümet biçiminin olmadığını görmüştür. Bu nedenle politik kurumların ortaya çıktıkları toplumların özelliklerine uyum sağlaması gerektiğini ileri sürmüştür. Montesquıeu’yü çağdaşlarından tüm insanlar ve tüm toplumlar için evrensel olarak uygulanabilir yasalar yapılamayacağını ileri süren düşünceleri ile ayrılmaktadır.

Montesquıeu, yaşamı boyunca diğer ülke ve kültürleri merak etmiştir. Onun toplumlar ve kültürlere yönelik karşılaştırmalı yaklaşımında diğer incelemeleri yanı sıra seyahatlerinin de etkisi olduğu söylenebilir. Avrupa dışına hiç seyahat etmemiş olmasına rağmen, Avrupa ülkelerinden Almanya, Avusturya, İtalya, Hollanda’yı ziyaret etmiş, İngiltere’de iki yıl kalmıştır. İngiltere seyahati ona güçler ayrımı ilkesine dayanan yönetim anlayışını inceleme fırsatı sağlamıştır. Yine yabancı kültürlere olan ilgisi, hayal gücünü de kullanarak yazdığı “Acem Mektupları” adlı eserinde de göze çarpmaktadır. Bu eserinde iki İranlı gezgin kendi ülkelerindeki arkadaşlarına Fransız kurumları hakkındaki düşüncelerini aktarmaktadırlar. Böylelikle Montesquıeu kendi toplumunu başka birinin gözüyle nesnel olarak anlatarak karşılaştırma metodunu kullanmış olmaktadır. Böylelikle de insanların içinde yaşadığı toplumun kurumsal yapılarının göreceliğini ve çeşitliliğini ifade etmek istemiştir. Sosyoloji açısından önemi de burada yatmaktadır; hem karşılaştırmalı bir toplumsal inceleme, hem toplumun nesnel dışarıdan farklı bir bakış açısından anlatılmak istenmesi, hem de toplumsal yapıların farklılığını vurgulamış olmasıdır.

Montesquıeu’nün eserleri çağdaşlarının oldukça ilgisinin görmüştür. Bunun nedeni ise o döneme göre yeni sorular sorması, bunları yanıtlamada yeni varsayımlar uygulaması ve bütün bunlar yaparken de objektif bir tavır sergilemiş olmakla orijinal bir çalışma yapmasıdır.

Romalıların Büyüklük ve Çöküşleri Üzerine adlı eserinde de yenilikçidir, çünkü Roma toplumu ve kurumlarını sadece tasvir etmekle kalmamış, Roma medeniyetinin gelişme, yükselme ve düşüşüne ilişkin olarak bir teoride geliştirmiştir. Romalıların kurumlarını birbiriyle karşılıklı bağımlı ve ilişkili olmaları açısından incelemiştir. Romanın zafer ve fetihlerini belirli sosyal ve politik şartların etkisi açısından açıklamıştır. Onların bu başarısı ise, politik yapıda değişiklik yapmak gerektiğinde bunun sonuçlarının kaçınılmaz olarak toplumu düşüşe oradan da çöküşe götürmesinin sebebi olduğunu ileri sürmüştür. Romalılar bilindiği gibi Cumhuriyet hükümet biçiminden Monarşi’ye , ademi merkeziyetçi bir yapıdan merkeziyetçi bir yönetim geçmişlerdir. Sonuçtaki çöküş ise Montesquıeu’ye göre başlangıçta başarıyı getiren koşulların sonradan yok edilerek toplum yapısının değiştirilmesi olduğunu ileri sürmüştür.

MONTESQUIEU’DE TOPLUM SINIFLAMASI

Montesquıeu’de hükümet biçimlerinin cumhuriyet (aristokrasi ve demokrasi dahil), monarşi despotizm olarak ifade edilmesinde Aristoteles’de olduğu gibi sadece bir politik sistemi anlatmamaktadır, tüm toplumun yapısını da içine alarak bir sınıflama yapılmaktadır. Bu tipler Montesquıeu’de a priori olarak yani sadece düşüncede belirmemiş, gözlem ve incelemeler sonunda ortaya çıkmıştır. Onun bir çok toplumu incelemesi, tarihten ve gezginlerin açıklamaları ve kendi gezileri sınıflaması için deneysel materyal /malzeme olmuştur. Örneğin Montesquıeu Cumhuriyetten bahsettiğinde Yunan ve İtalyan site devletlerini yani Atina, Sparta ve Roma’yı kastetmektedir. Burada politik sistem ve diğer sosyal ve sosyal olmayan şartlar arasındaki bağıntı gösterilmektedir. Monarşi’den bahsedildiğinde ise, modern Avrupa’nın geniş devletleri örnek alınmıştır. Eski devirlerde de krallar vardır ama o dönemdeki yapı Montesquıeu için farklılık göstermektedir. Despotizm biçimi de birçok dönem ve toplumlarda diğer politik biçimlerinin bozulmasından ortaya çıkmıştır. Buna rağmen despotizm en normal biçimini doğuda bulmuştur. Böylelikle Montesquıeu, hükümet tiplerini belirlerken sadece hükümet biçimlerini göz önüne almamış bu durumun diğer şartlarla da karşılıklı ilişki içinde olduğunu anlatmak istemiştir. Bu şartlar içinde en belirgin olanı da o toplumun nüfus yapısı olmaktadır. Bunu şöyle anlatabiliriz:

Cumhuriyet biçimi, kasaba ve şehirlerde, en mükemmel olarak da nüfusu az olan yerleşim biçimlerinde görülmektedir. O toplumun nüfusu belirli bir düzeyde artınca da Cumhuriyet biçimi çökmekte. Despotik devlet anlayışı daha geniş toplumlarda (nüfusu fazla ve sınırları geniş) ortaya çıkmaktadır. Monarşi ise bu ikisinin arada bir yeredir. Nüfusu ve toprak genişliği Cumhuriyetten fazla ama despotizmden az olan yerlerde görülmektedir. Burada önemli olan bir diğer etki ise sosyal biçimlerin sosyal yapılara göre farklılaşmış olmadır. Cumhuriyet de tüm vatandaşlar eşit ve hatta birbirine benzerdir. Bu durum özellikle Montesquıeu’nün cumhuriyet içinde değerlendirdiği demokrasi içinde böyledir. Bir çeşit sosyal homojenlik vardır. Burada dayanışma vardır ve cumhuriyetin gücünü sarsacağı düşünülen servet ve zenginliğin kişiler elinde aşırı olarak artmasına sınırlama getirilmektedir. Demokraside genel refaha önem verilmektedir, böylelikle demokrasi göreli olarak daha küçük, eşitlikçi, benzerlik ve dayanışma ile karakterize edilebilmektedir. Bu durumun bozulmasında ise, demokrasinin itibarı düşerek aristokrasiye dönüşmektedir.

Monarşide sosyal sınıflar ortaya çıkmıştır; çiftçilik, ticaret, endüstri ve gittikçe artan karmaşık bir iş bölümü vardır bu ise genelde karmaşık bir tabakalaşma sistemi ortaya çıkarmaktadır. Monarşide görülen bu farklılaşmada sınıflar sadece monarkın gücünün sınırlamakla kalmaz, birbirlerinin gücünün de kontrol etmekte ve sınırlamaktadırlar. Her bir sınıf diğerinin daha güçlü olmasını engellemekte ama kendilerine ait çıkarların korunmasında daha ılımlı davranmaktadırlar. Monarşi, yapısal olarak karmaşık ,çeşitli derecelerde refah, güç, ve prestij, kişisel ilgi, sınıfsal ilginin olması nedeni ile toplum içinde kuvvetli güçleri ortaya çıkarmaktadır. Bireyler ve gruplar kişisel çıkarları uğruna toplumun genel refahını göz ardı etmektedirler.

Üçüncü tip olan despotizmde ise ya toplumun tüm düzeni sağlayan unsurları çok zayıflamıştır ve zorbaya karşı organize olmuş bir direnç gösterememektedirler ya da rejim demokrasi olmuştur ama, yasa koyucu kölelik şartlarında eşitlik uygulamaktadır.

Görülmektedir ki Montesquıeu hükümet biçimlerini sınıflarken sadece biçimleri birbirinden ayırmakla kalmamış aynı zamanda toplumun nüfusu açısından ve toplumsal yapısı açısından nasıl bu hükümet biçimleri ile uyumlu olduğunu göstermek istemiştir. Montesquıeu’nün toplumlar arası farklılık ve benzerlikleri dikkate alarak oluşturduğu sınıflama mantığı günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. Ekonomik ve sosyal grupların karmaşıklığının artması, toplumsal tabakaların ortaya çıkması ve benzeri değişmeler politik yapıdaki değişimleri etkilemektedir. Cumhuriyetin var olduğu küçük bir toplumda özel mülkiyet hakkı az gelişmiştir, burada mantıksal olarak yüksek oranda bir dayanışma ortaya çıkmaktadır. Modern toplumda ise, karmaşık işbölümü, sınıflar ve özel çıkar gruplarının ortaya çıktığı bu toplum yapısında ise dayanışmanın daha az olduğu görülmektedir. Montesquıeu’ye gör toplumsal dayanışma modern toplumlarda farklı kaynaklara dayanarak ortaya çıkmaktadır. Burada dayanışma eşitlik ve benzerliğe bağlı olarak değil ancak birey ve grupları birbirine bağımlı yapan iş bölümüne dayalı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşımın daha sonradan Durkeim tarafından sınıflamasının yapılarak toplumsal dayanışma tiplerine bağlı olarak toplum tiplerinin belirlendiğini görmekteyiz.

Montesquıeu hükümet tiplerine bağlı olarak belirlediği toplum tiplerine bir dördüncüsünü de eklemiştir. Bu dördüncü tip, Montesquıeu’nün toplum tiplerini sınıflarken yararlandığı Aristo’dan farklılık göstermektedir. Böylelikle Bu tip Montesquıeu’nün orjinal katkısı olmuştur. Bu dördüncü tip, avcılık ve hayvan yetiştiriciliği yapan toplumları kapsamaktadır. Tipik olarak az bir nüfusu olan bu tipte insanlar ortak bir alanda yaşamaktadırlar. Yönetim yasalarla değil kuşaklarla aktarılan geleneklerle düzenlenmektedir. Montesquıeu bu tipi kendi içinde iki alt tipe ayırmıştır; Vahşiler ve Barbarlar. Vahşiler genellikle avcılık yapmaktadırlar, küçük, göreli olarak yerleşik olmayan gruplardır. Barbarlar ise, hayvan yetiştirme ile uğraşmaktadırlar ve göreli olarak yerleşik bir hayat sürdürmektedirler. Bu ayrımlar bugün geleneksel yapıda olan toplumların farklılıklarını belirtmek için kullanılmaktadır.

MONTESQUIEU’DE YASA KAVRAMI

Montesquıeu’nün düşüncelerinin orjinalliği iki alanda ortaya çıkmaktadır; toplumları tiplemeler şeklinde sınıflandırmak suretiyle tüm önemli yönlerini karşılaştırmıştır. İkincisi ise, yasaları incelemiştirki bunları nesnelerin doğasından ortaya çıkan zorunlu ilişkiler bağlamında ele almıştır. Doğada olduğu gibi toplumda da toplumun işleyişini açıklayan yasalar bulunabilir düşüncesinden hareketle, toplumsal alanda yasaların toplum tiplerini bağlı olarak ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Böylelikle cumhuriyetin kanunları monarşiden ayrılmaktadır. Toplum biçimleri daha öncede belirttiğimiz gibi bazı şartlara bağlıdır, bunlardan en önemlisi ise toplumun nüfusudur. Cumhuriyetin az bir nüfusu ve göreli olarak dar bir sınırı vardır. Topluluğun işleri her bir vatandaş tarafından bilinmektedir, toplumsal refah düzeyindeki farklılıklar ya azdır ya da hiç yoktur, yani toplumsal şartlar aşağı yukarı her vatandaş için aynıdır. Hatta topluluğun lideri de sınırlı bir otoriteye sahiptir, eşitler arasında birinci gibi görülür. Ancak toplumun nüfusu arttığında ise, coğrafi sınırlar genişlemiştir, toplumun tüm görünümleri de buna bağlı olarak değişmektedir. Birey artık tüm toplumda olup biteni değil de sadece kendi sınıf ve grubunda olup bitenleri algılayabilmektedir. Artan tabakalaşma farklı bakış açılarını ortaya çıkarmaktadır, özel mülkiyete sahip olmakla ortaya çıkan farklılıklar, politik güce sahip olma bakımından büyük eşitsizlikler ortaya çıkarmaktadır. Artık bu toplum tipinde lider herkesin üstünde duran kişi olmaktadır. Böyle değişiklikler olduğu zaman ise Montesquıeu cumhuriyetten monarşiye geçildiğini değişmenin böyle devam etmesi halinde ise despotizme gidileceğini ileri sürmüştür. Bu aşamada ise gerekli olan sadece kitlelerin kontrol edilmesidir . Montesquıeu böylelikle toplum yapısının toplumdaki demografik ve sosyal değişkenlerle belirlendiğini ortaya koymaktadır. Toplumun nüfusunun artması ve coğrafi sınırların genişlemesi anahtar değişkenler olmaktadır ve toplumun tüm görünümlerini değiştirme gücündedir . Örneğin iş bölümü ve özel mülkiyetin artması cumhuriyetten monarşiye geçmekle birlikte olmaktadır, çünkü karşılıklı bağımlılık içindedirler.

Montesquıeu’nün teorisi hakkındaki geleneksel yorumlar, onun sosyal değişkenlere nazaran diğerlerine yani; coğrafya, topografya,iklim, denize yakınlık ve benzeri olan değişkenlere daha fazla ağırlık verdiğini iddia etmektedir, oysa Montesquıeu bu faktörleri toplumun yapısına etki eden sınırlayıcı faktörler olarak ele almıştır. Bunlar ayırd edici özelliklerdir, olmaları ya da olmamaları toplumu belli yönlere götürmektedir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu faktörler Montesquıeu’de sosyal faktörlere nazaran daha az önem taşımaktadırlar.

Montesquıeu’de görülen sosyolojik yaklaşımın bir diğeri ise toplumun tüm kurumlarını ele alıp gelenek ve yasaların analizi yapmaktır. Gelenekler, var olan toplumsal durumdan kendiliğinden oratay çıkarken yasalar ise yasa koyucu tarafından resmi bir biçimde uygulamaya konulmaktadır. Yasalar; açık açık belirlenmiş ve devlet tarafından onaylanmış buyruklar iken gelenekler ise bir yasa tarafından uygulanması zorunlu kılınmayan, saygı gösterilmemesi halinde ise verilecek cezaların yasalar ile öngörülmemiş olduğu olumlu ya da olumsuz buyruklardır. Diğer bir deyişle yasalar vatandaşların, gelenekler ise insanların davranışlarını düzenlemektedir.

Montesquıeu’de üzerinde duracağımız bir konu onun ulusun genel düşüncesi olarak tasvir ettiği kavramdır. Ulusların genel düşüncesi/esprit; belirli bir coğrafyanın ve tarihin yarattığı bir topluluğun varoluş, davranış, düşünüş ve hissediş biçimidir. İnsanları pek çok şey yönetmektedir; iklim, din, yasalar, yönetim biçimi, geçmişten alınan dersler, ahlak kuralları gibi. işte bütün bunların sonucu olarak genel bir anlayış ortaya çıkmaktadır.

Montesquıeu’nün düşünceleri günümüz sosyolojisinin öncülü olması nedeni ile önemli görülmektedir. Ancak toplumda değişim konusuna hiç değinmemiş olması ile, yine toplumsal tiplerini belirlemekte kullandığı toplumsal yapıların sadece yaşadığı dönemi kapsaması nedeni ile, eş zamanlı konuları incelemiş olması ile eleştirilmiştir.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 3

BAŞLIKLAR :
SOSYOLOJİ TEORİLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDA ETKİLİ OLAN TOPLUMSAL YAŞAMDAKİ DEĞİŞİKLİKLER
1)- Aydınlanma düşüncesinin etkisi
2)- Politik Devrimler
3)- Sanayi Devrimi ve Kapitalizm
4)-Şehirleşme
5)- Bilimdeki Gelişmeler

SOSYOLOJİ TEORİLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDA ETKİLİ OLAN TOPLUMSAL YAŞAMDAKİ DEĞİŞİKLİKLER

Bu bölümde sosyolojinin bir bilim olarak 19. Yüzyılda ortaya çıkmasında etkili olan belli başlı toplumsal değişmeleri gözden geçirelim:
1)- Aydınlanma düşüncesinin etkisi

Aydınlanma felsefi düşüncede dikkate değer bir zihni gelişme ve değişiklik yaratmıştır. Aydınlanma dönemi düşünürlerini etkileyen iki akımdan bahsedebiliriz; 17. Yüzyıl felsefi anlayışı ve bilimsel gelişmeler.

17. yüzyıl felsefesi; Rene Descartes, Thomas Hobbes ve John Locke’un yazılarında belirginleşmiştir. Daha önceki dönemlerde olmadığı kadar Aydınlanma düşünürleri insanın aklı ile evreni anlayabileceğine dair bir anlayış geliştirmişlerdir. Bunun da sebebi olarak o dönemde fizik biliminde ortaya çıkan başarıların onları doğa kanunlarının evrensel olarak uygulanabilirliği temelinde yeni bir evren anlayışına götürmesidir. Bu dönemde gerçek merkezi entelektüel hedef olmuştur, ancak gerçeğin bilgisine gelenek ve otorite temelli bir bakış yerine rasyonalizm ve empirisizmden hareketle ulaşılmaktadır.

Eğer bilim, fiziki dünyadaki doğa kanunlarının işleyişini ortaya çıkarmışsa, belki de benzer yöntemler sosyal ve kültürel dünyanın kanunlarını da ortaya çıkarabilecektir. Böylelikle o dönemin düşünürleri, toplumsal hayatın tüm yönlerini araştırmışlar; politik, dini, sosyal ve ahlaki kurumları analiz etmişler ve incelemişlerdir. Bunları akılcı bir tutumla ele alarak eleştirmiş ve irrasyonel (akılcı olmayan) olanların değişmesini talep etmişlerdir. Bu anlamda geleneksel değerler ve tutumları eleştirerek irrasyonel olarak değerlendirmişlerdir. Onlara göre bu kurumlar, insan tabiatına zıt olan, insanın gelişme ve ilerlemesine engel olan , insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesinde önleyici olarak değerlendirilmektedir. Eleştiri bu dönem düşünürlerin temel silahı olmuştur. Batıl inançlarla, dar görüşlülükle, hoşgörüsüzlükle savaşmışlardır. Yine o dönemde var olan feodal sınıfın ayrıcalıklarına, onların endüstri ve ticari faaliyetler üzerindeki engellerine saldırmışlardır,.

Aydınlanma düşünürlerinin 17. Yüzyıl filozoflarından farklı olarak; sistematik çıkarım yöntemi yerine doğa bilimlerinin yöntem anlayışı üzerinde kendi açıklamalarını oluşturmuşlardır. Buradan hareketle aydınlanma düşüncesinde yeni ve orijinal olan; Newton fiziğinin metodolojik kalıplarının uygulanması olmaktadır. Newton deneylerden elde edilen olgularla ilgilenmiştir, ilkeleri ise gözlem ve deneye dayanmaktadır yani kısaca söylemek gerekirse deneysel temellidir.

Aydınlanma, insanın evrensel boyutta toplumsal hakları ve ödevleri ile insanın yeniden (Önceden Stoa öğretisi’nde yer almıştır) bir inceleme alanı olarak ele alındığı düşünce hareketi olmuştur.

Bu dönemde ortaya çıkan diğer bir gelişme ise, Diderot ve D’Alembert tarafından hazırlanmış olan Ansiklopedi çalışmalarıdır. Ansiklopedi herhangi bir bilgi kitabından daha fazla bir şeydir çünkü; kitap içinde yer alan konularla ilgili tanımlar doğaüstü önyargılardan sıyrılarak ussal (akılcı) düşünce ve bilimsel kavrayış temelinde ele alınmaktadır. Ansiklopedistlerin en önemli özellikleri ise, en çetrefil konuları herkesin anlayabileceği bir açıklıkla anlatmalarıdır. Bu çalışmada Diderot’nun etkilendiği kişiler Locke ve Condillac olmuştur. Locke’un deneyciliği Condillac’ın ise fikirlerin deneyle ilişki içinde, dünyayla ilişki içinde tekrar ele alınması gerektiği anlayışı olmuştur. Newton’un yöntem anlayışına bağlı olan Condillac’ın bilgi kuramı tüm Aydınlanmacıların bilgi anlayışına uymaktadır.

Şimdi Aydınlanma düşüncesinin ana hatlarını maddeler halinde toplayalım:

1.Doğaüstünün doğalla, dinin bilimle, Tanrısal buyruğun doğa yasası ile ve din adamlarının filozoflarla yer değiştirmesi göze çarpmaktadır.

2.Sosyal,siyasal ve hatta dinsel sorunların çözümünde bir araç olarak deneyin rehberliğindeki akıl belirleyici unsurlardır.

3.Aydınlanma düşünürleri insan ve toplumun mükemmelleştirilebileceğine inanmışlardır.

4.İnsanın özellikle yönetimin baskı ve kötülüklerinden uzak tutulma hakkı olmak üzere, insan haklarına saygı anlayışı hakimdir.

Sosyolojinin Fransa’da bir bilim olarak ortaya çıkmasından hareketle Fransız düşünürlerinin, buradan hareketle Fransız sosyolojisinin Aydınlanma’dan olumlu olarak etkilendiğini söylemek yani, o dönemdeki Fransız sosyologlarının rasyonel, deneysel, bilimsel ve değişme yönelimli olduklarını söylemek tamamiyle mümkün görülmemektedir. Çünkü Aydınlanma’ya karşı olarak gelişen düşüncelerde o dönem sosyoloji üzerinde etkili olmuştur. Buradan hareketle Aydınlanma’nın sosyoloji üzerindeki etkisinin olumsuz ve dolaylı yoldan olduğu söylenebilmektedir.

O dönemde Aydınlanma düşüncesine tepki gösteren en önemli düşünürler; Joesph de Maistre (1753-1821) ve Louis de Bonald (1754-1840) ‘dır. Bu kişiler sadece Aydınlanma’nın getirdiği düşünce ve değerlere değil Fransız Devrimi’nin sonuçlarına da tepki göstermişlerdir. Özellikle de Bonald tekrar Ortaçağ döneminin düzenli ve barışçıl ortamına dönmek istemiştir. O dönemdeki karışıklıklar, anarşi ve Fransız Devrimi sonrasındaki radikal değişmeler onları kendi felsefi anlayışlarında düzen ve istikrar temelinde; gelenek, otorite, statü,fonksiyon, norm gibi kavramlar üzerinde durmaya sevk etmiştir. Bu yorum 18. Yüzyıl Aydınlanma düşüncesi ile karşılaştırılacak olursa; ilgi alanın bireyden gruba, var olan düzenin eleştirilmesi yerine düzeninin savunulmasına ve toplumsal değişme yerine toplumsal istikrara doğru bir kayış olduğu görülmektedir.

Şimdi bu karşılaştırmayı maddeler halinde özetleyelim;

1.Aydınlanma düşünürleri bireyi vurgularken, tepki gösterenlerin temel sosyolojik ilgisi toplum olmuştur. Toplum sadece bireylerin toplamı olarak ele alınmamakta, geçmişte kökleri olan ve kendi gelişme kanunları olan bir bütünlük olarak ele alınmaktadır.

2.Toplum incelemelerin temel birimidir, bu bireyden daha önemli olduğu anlamına gelmektedir. Diğer bir deyişle birey toplum sayesinde vardır, bu noktada sosyalleşme süreçleri etkili olmaktadır.

3.Birey toplum içinde en temel unsur olarak görülmez. Çünkü toplum genel olarak kurumlar, yapılar, statüler ve roller gibi unsurlardan oluşmuştur.

4.Toplumu oluşturan unsurlar birbirleriyle ilişkili ve karşılıklı bağımlılıkları temelinde ele alınır. Buradan bu karşılıklı ilişki ve bağımlılık içinde olan unsurlardan birinde meydana gelen bir değişiklik diğer parçaları ve sonuçta ise toplumun bütününü etkilemektedir. O zaman toplumda yapılacak değişiklikler özen ve itina ile yapılmalıdır.

5.Toplumdaki değişme sadece toplum ve onu oluşturan unsurlar açısından değil toplum içindeki birey açısından da tehlikeli görülmektedir. Çünkü toplumdaki kurumlar bireylerin toplumsal ihtiyaçlarına yöneliktir, o zaman bunlarda meydana gelen bir değişmeden birey sıkıntı çekecek, buradan ise toplumsal düzensizliğe yol açmış olacaktır.

6.Toplumdaki daha küçük birimler; aile, komşuluk,din, mesleki gruplar toplum ve birey açısından oldukça gereklidir. Çünkü bu birimler modern toplumlarda yaşayan insanların yüzyüze samimi bağlar kurmasına imkan tanımaktadır.

7.Endüstrileşme, şehirleşme ve bürokrasi gibi o dönemde yeni yeni filizlenen olgular düzeni bozucu olarak ele alınmaktadır.

8.Toplumdaki bu değişimler daha rasyonel bir topluma gidişi sağlamaktadır ancak ibadet, ayin gibi irrasyonel unsurlar da önemini korumaktadır.

9.Son olarak ise toplumda o dönemde var olan hiyerarşik yapının korunmasını istemişlerdir.

Bu önermeler Aydınlanma’ya tepki olarak ortaya çıkan Fransız sosyolojisinin gelişmesinin entelektüel temeli olarak ele alınmalıdır. İlk sosyoloji düşünürleri bu düşünce temelleri yanında Aydınlanma’nın diğer düşünsel kaynağını oluşturan bilimsel yöntemin kullanılması düşüncesinden de etkilenmişlerdir.
2)- Politik Devrimler

Aydınlanma düşüncesinin daha doğrusu anlatımını aydınlanma düşüncesinde bulan gelişmelerin yarattığı Fransız Devrimi, dünya tarihinin en önemli birkaç olayından birisidir. Rönesansla birlikte gelişmeye başlayan birey hakları ve bunu özel bir anlatımı olan özgürlük kavramı 18. Yüzyılda insan yaşamının temel kavramlarından biri durumuna gelmiştir. Birey haklarının ya da daha genel bir söyleyişle insan haklarının birinci planda konu edilmesi doğal olarak demokrasi inancının gelişmesine, buna bağlı olarak da yasa düzeni kurma eğilimlerinin gelişmesine yol açmıştır. Böylece mutlak yöneticiyi kurtarıcı olarak gören Rönesans dönemi ve 18. Yüzyıl insanıyla mutlak yöneticiyi despot sayan yeni insan tipi arasında büyük ayrılıklar ortaya çıkmış olmaktadır.

Fransa’da en belirgin anlamının Rousseau’da görüldüğü demokrasi bilinci yavaş yavaş Fransız Devrimi’nin hazırlamıştır. O dönem Fransa’nın durumuna bakıldığında ise mutlak yönetim anlayışının hiçbir yasa ya da denetim olmadan uygulanmakta olduğu, insanlar arasındaki ayrıcalıkların büyük farklılıklar yaratmakta olduğu, yönetimin ise gizlilik içinde ve adaletsiz bir uygulama yaptığı görülmektedir. 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ise mutlak yönetim fikri ile çelişmekte olup insanın hukuk açısından özgür ve eşit doğduğu ve özgür ve eşit kalacağını, her siyasal yönetimin insanların özgürlük, mülkiyet, güvenlik gibi en temel haklarını korumakla yükümlü olduğunu, , özgürlüğün ise başkasına zarar vermeden herşeyi yapabilme olduğu düşüncelerini içermektedir. Böyle bir ortamda beliren Fransız Devrimi ve onu takip eden diğerleri sosyoloji teorilerinin ortay çıkmasında etkili olmuştur. Bu devrimlerin etkileri toplumlar üstünde şaşırtıcı büyüklükte olmuştur ancak sosyolojinin öncü teorisyenleri genellikle Fransız Devrimi’nin olumsuz sonuçları üzerine durmuşlardır. Bu düşünürler, özellikle Fransa’da toplumsal değişimler sonunda ortaya çıkan düzensiz ve karışık ortamdan rahatsızlık duymuşlardır. Bu düşünürlerin birleştikleri ortak nokta ise, toplum düzenini yeniden yapılandırmak olmuştur. Bazıları eski toplum düzenine dönmeyi amaçlarken diğer bazıları ise toplumsal değişimleri geri dönüşümleri imkansız olarak ele alıp değişiklikler doğrultusunda biçimlendirmek istemişlerdir. Bu bakış açısı ile 17. Ve 18. Yüzyıl politik devrimleri ile değişen toplum düzeninin yeni temellerini aramaya yönelmişlerdir. Bu bakış açısı birçok sosyolojik teorilerin temel ilgi alanı olmuştur.
3)- Sanayi Devrimi ve Kapitalizm

Sosyoloji teorilerinin ortaya çıkması ve ilgi alanlarını belirleyen diğer bir toplumsal olgu, özellikle 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başlangıcında birçok batı toplumunu etkileyen Sanayi Devrimi’dir. Sanayi Devrimi değişimi ortaya çıkaran tek neden olarak ele alınmamalıdır. Sanayi Devrimi ile geniş tarımsal ekonomik yapıdan karşı konulması güç bir etki ile endüstriyel üretim sistemine geçilmiştir. Birçok insan kendi çiftliğini ve tarımsal alandaki işini bırakıp endüstriyel işlerin yapıldığı fabrikalarda çalışmaya başlamıştır. Fabrikalar ise teknolojik gelişmelerin etkisiyle, organizasyon yapılarından üretim tekniklerine kadar çok kapsamlı değişimlerin ortaya çıkmasına imkan hazırlamışlardır. Bu büyük organizasyonların yapılarına uygun olarak ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere bürokratik sistemler ortaya çıkmıştır ve bütün olarak bakıldığında ise kapitalist ekonomik sistem mevcut olmuştur. Bu ekonomik düzen içindeki işleyiş birçok endüstriyel ürünün alış ve satışına imkan sağlayan serbest pazar düşüncesi ile olmaktadır. Yine bu sistem içinde çoğunluğun düşük ücretle ve uzun saatler çalışmasına karşılık daha az sayıda insanın daha fazla ücret alır durumda olması endüstriyel sistem ve kapitalizmin işleyişine yönelik olarak karşı düşüncelerinde örneğin sosyalizm gibi ortaya çıkmasının nedeni olmuştur. Sosyalizm de sosyoloji teorilerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiş olan bir düşünce akımı olmuştur.
4)-Şehirleşme

Sanayi Devrimi’nin bir sonucu olarak birçok insan 19.yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başlarında kırsal kesimlerden şehirlere taşınıştır. Yine endüstriyel sisteme bağlı olarak çok çeşitli meslekler ortaya çıkmıştır. Ancak bu gelişmeler beraberinde kırsal kesimden şehire yerleşmek için gelenler açısından şehir yaşantısına uyum sağlama sorununu da beraberinde getirmiştir. Yine bu arada şehirlerin kalabalıklaşması, gürültü, kirlilik, trafik ve benzer sorunlar şehir içinde yaşayanların yaşamlarını olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır. Şehir hayatı ve ondan kaynaklanan sorunlar çağdaş sosyoloji teorileri içinde pek çok sosyoloğun ilgi alanı olmuştur. Ameikan sosyolojisi içinde gelişen Chicago Okulu bu duruma örnek olarak verilebilmektedir.
5)- Bilimdeki Gelişmeler

Bilimin Başlangıcı

Bugün bilim olarak nitelediğimiz bilgi ve düşünme türü uygarlığımızın oldukça yeni sayılan bir ürünü olmakla birlikte kökleri çok eskilere kadar uzanmaktadır. Tarih öncesi çağlara baktığımızda ; felsefe, din, efsane gibi ruhsal, el sanatları gibi pratik yaşam ihtiyaçlarına yönelik uğraşlar dışında, gözleme dayalı olarak kavramsal düşünme demek olan bir bilimden söz etmek zordur. Ancak şu da söylenmelidir ki bu tür uğraşların dayandığı bilgi, teknik ve kavramlar sonraki çağlarda daha belirgin olarak ortaya çıkan bilimsel kavram ve işlemlere kaynaklık etmiştir. Buradan bilimsel düşünme ve bulma çabasının kökeninde biri; gündelik yaşamı rahat ve güvenilir kılma, diğeri de dünyayı anlama gibi iki temel ihtiyaç yattığı görülmektedir. Bu ihtiyaçlardan ilki insanlığın uzun tarihinde kuşaktan kuşağa aktarılan çeşitli yaşantı ve beceri biçimlerini kapsayan bir teknik geleneği; ikincisi insanoğlunun duygu, inanç ve düşüncelerini içinde toplayan bir kültürel geleneği oluşturmuştur. İlkel insan doğa ile ilişkisinde basit teknik becerilerini kullandığı kadar, büyü türünden birtakım akıl dışı yollara da başvurmaktan geri kalmamıştır. Büyünün amacı da teknoloji gibi doğayı etkilemektir: Ölmekte olan hastaları iyileştirmek, beklenen doğal felaketleri önlemek, düşmanların yok olmasını sağlamak gibi. Hatta aynı amacı, dünyanın varoluşu ve düzeni ile ilgili çeşitli kültürlerde var olan efsane türünden masal ve öykülerde de bulmaktayız. Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların yaratılış ve varoluş nedeni, insanoğlunun yaşam ve ölüm karşısında duyduğu korkuyu giderme, aradığı güveni ve rahatı sağalama olarak tasavvur edilmiştir. Ancak büyü de bile doğanın isteğe göre değişmediği, bazı yasalara boyun eğmek gerektiği düşüncesi üstü örtük de olsa yer almaktadır. Ateşin daima yaktığı, suyun ıslattığı, Güneş’in parlak olduğu, hava bulutlu olmadıkça yağmurun yağmadığı, yazların sıcak, kışların soğuk gittiği gerçeğinden ilkel insan da kendini kurtaramayacağını bilmekteydi. Ne var ki büyü ve efsane doğrudan bilime yol açmamıştır. Bilimin doğuşu için doğayı denetim altına almaya yönelik katı bir faydacılık dışında yarar amacı gütmeyen katıksız bir anlama ve bilme tutkusuna da ihtiyaç vardır.

İki gelenek başlangıçta ve uzun süre çoğu kez ayrı ellerde kalmış ve böylelikle yeterince karşılıklı etkileşim olanağı bulamamıştır. Buna örnek olarak Eski yunan uygarlığı’ndaki basit tekniklere dayanarak iş gören zanaatçılar ile , duygu, ,inanç ve düşünce dünyasını oluşturan şair, politikacı ve filozofları gösterebiliriz. Bu ayrım ortaçağ boyunca devam etmiş ve ancak yeniçağ başlarında ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Rönesansla başlayan bilimsel düşünme ve araştırma çabası, iki geleneğin ; deneye olanak veren teknik becerilerle, kavramsal düşünmeye yol açan metafizik türden teorik çalışmaların etkili bir kaynaşmasına dayanmıştır.

Bilimin Gelişmesi

Bilimin gelişmesi ile ilgili görüşler çeşitli olmakla birlikte bunlardan iki tanesi konuya açıklık getirmek açısından faydalı olacaktır. Bu görüşlerden birine göre bilim yavaş fakat sürekli ilerleyen bir bilgi üretme ve çoğaltma sürecidir. İkinci görüşe göre ise, bilimde gelişme teorik düzeyde yer alan köklü düşünme değişikliklerinin bir sonucudur. İki görüş ilk bakışta bağdaşmaz nitelikte görünebilmektedir. Bu açıklamaların bir tanesinde evrimsel bir gelişme diğerinde ise devrimsel bir gelişme görünmektedir. Gerçekten de bilimin gelişimi, olgusal bilgilerimiz yönünden sürekli bir birikim, saptanmış olguları yorumlama ve açıklama yönünden ise ancak zaman zaman patlak veren düşüncede devrim biçiminde görülmektedir. Bilim tarihine bakıldığında ise her iki görüşün de kanıtlanmasını sağlayan örnekler görülebilmektedir. Geçmişte gözlem ve deney yoluyla saptanmış pek çok olgusal gerçekler giderek artan bilgilerimizin bir bölümü olarak geçerliliklerini sürdürmektedir. Bunları bir yana itme geçersiz sayma yoluna gidemeyiz; geçmişte bulunmamış olsalardı bugün bulunacaklardı. Oysa aynı sürekliliği olguları açıklama amacıyla bilginlerce ileri sürülen teorilerde görememekteyiz. Bilim tarihinde aşağı yukarı aynı olgu grubunu açıklamak amacıyla değişen aralıklarla çoğu kez birbiri ile bağdaşmayan teorilerin ortaya atıldığı görülmektedir. Bir örnek vermek gerekirse gök cisimlerinin gözleme konu olan hareketlerinin açıklanmasında antik yunandaki filozoflardan Newton’a kadar geçen 2000 yıllık sürede ortaya atılan değişik teorileri de gösterebiliriz. Bu gibi teoriler olgusal buluşlar gibi bir bilgi birikimi yaratmamakta tersine her biri bir öncekini yıkma ve ya hiç değilse değiştirme rolü oynamaktadır.

Her teori doğaya belli bir bakış açısını dile getirir; fakat başka bakış açıları olanağını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir teorinin ortaya atılmasında veya benimsenmesinde olguları açıklama gücü kadar kişisel beğenilerimiz de rol oynamaktadır. Bu nedenledir ki aynı alanda rakip teorilerin ortaya çıktığını ve uzun süre tutulan teorilerin bile birtakım koşulların oluşması ile geçerliliklerini bazen beklenmedik bir biçimde kaybettiklerini görmekteyiz.

Şöyle bir anlatılanları toparlayacak olursak; bilimin gelişimi ne tek başına birtakım teorik görüş değişikliklerinden ne de yalnızca birbirine eklenen sürekli bir buluşlar zincirinden ibarettir. İki süreç birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Yeni olgusal buluşlar yeni teorilere yol açtığı gibi, yeni teoriler de yeni gözlem ve deneylere kapı açmakta, dolayısıyla yeni buluşların koşullarını hazırlamaktadır. Olgusal buluşlarla teorik açıklamalar arasındaki bu karşılıklı etkileşim bilimde gelişmenin gerçek itici gücünün oluşturmaktadır. Bu itici güçten kaynaklanan bilimsel gelişmenin iki dönemli bir süreç olduğu söylenebilir. Dönemlerden biri teorik düzeyde açılmayı, ötekisi bu açılmanın olgusal düzeyde pekiştirilmesini simgelemektedir. Fakat her pekiştirme er geç yeni bir açılmanın gereklerini de oluşturmaktadır.

Geniş bir perspektif içinde bakıldığında bilimin uzun gelişmesini dört aşamada incelemek mümkündür:

1.Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına rastlayan empirik (görgüsel/görgül) bilgi toplama aşaması.

İlk uygarlıklar Dicle-Fırat, Nil gibi büyük nehir vadilerinde ortaya çıkmıştır. Bu uygarlıklar bilimin doğuşu için elverişli sosyal ve ekonomik koşullar taşıyorlardı. M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da (Dicle –Fırat nehirleri vadisinde) Sümer Uygarlığı tarım ve hayvancılık yanında teknolojide de ileri gitmişlerdir. Bakır ve kalay karışımından bronzu elde etmek suretiyle çeşitli ve dayanıklı malzemeler üretebiliyorlardı. Üretilen ürünler tapınaklarda toplanıyor, yöneticiler ve din adamları ise bu ürünün toplanması ve dağıtımı işinden sorumlu oluyorlardı. Kayıtlar ise kil üzerine işaretlenmektedir. Sümerlerde resim-işaret yazı sistemi, çarpım tablosunun kullanılması görülmektedir. Sümerlerin yerini alan Babilliler ise, matematik ve astronomide ileri gitmişler, yönetici ve ruhban sınıfının yetiştirilmesi için tapınak okulları kurmuşlardır. Dairenin 360 derece olması, saatin 60 dakika ve dakikanın 60 saniye olduğunu da Babilliler bulmuşlardır. Astronomide ilerlemeler kaydedilmiştir (astronominin ilk bilim oluşunun nedeni; incelemeye konu olan cisim ve olguların basit ve düzenli olup, sürekli gözleme elverişli olan periyodik (dönemsel) hareketler yapmalarıdır). Uzun ve sürekli gözlemlerle elde edilen bilgilere dayanarak toprağı işleme, ekim ve hasat gibi mevsime bağlı işler için takvim geliştirmişlerdir. Bu arada gök cisimlerinin incelenmesi ile devletin geleceğine refah ve mutluluğuna ilişkin işaretleri de yakalamak amaçları arasındadır.

Nil vadisindeki Mısır Uygarlığı’na bakıldığında ise tarımın doğa şartlarından dolayı daha basit olduğu görülmektedir. Burada tarım Nil’in taşmasının ardından her iki yana gelen verimli toprakların kurumasının ardından ekim yapılması şeklindedir. Toplumsal yapısına bakıldığında ise, yönetenler ve çalışanlar ayrı ayrı tabakalaşma yapısı içinde olduğu görülmektedir. Her iki kültürde de bilim din adamlarının elindedir. Mısır Uygarlığı’nın bilime katkısı günün yirmi dört saate bölünmesinin bulunması yanında daha çok hekimlik alanında olmuştur. Kafa ve göğüs göğüs yaralanmalarında takip edilecek uygulamalar günümüze kadar gelmiştir. Ancak burada söylenmesi gereken bir diğer husus da hekimlik konusunun büyüye dayanmasıdır. Hastalık kötü ruhların vücuda girmesi olarak yorumlanmaktadır ve tedavi için yapılan uygulamalar ise; kötü ruhun vücuttan kovulmasıdır.

Genel olarak bu döneme bakıldığında bilim; olgu toplama, pratik ilgi ve ihtiyaçlara cevap arama şeklindedir, teorik nitelikte sorulara rastlanmamaktadır. Astronomi; takvim oluşturma ve astrolojik kehanetlerde bulunma amacındadır, matematik; arazi ölçümü ve ürünün toplanması dağıtılmasının kaydedilmesi gibi iş hayatı ile ilgili pratik problemlerin çözümü amacındadır. Tıp ise; hastaları iyileştirirken aslında kötü ruhları bedenden kovmak amacındadır.

2.Bilimin gelişmesindeki ikinci aşama; Eski Yunanlıların evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerinin kurulması dönemidir. Astronomi sahasında eski bilgin ve düşünürlerin en önde gidenleri Milattan önce beşinci yüzyılda Phytagoras ve dördüncü yüzyılda Aristo ile başlamak üzere bu sahada pek çok filozof çalışmıştır. Phytagoras’a göre evren matematiksel yasalar tarafından yönetilmektedir. Bu anlatım bize, gözlem ve deney sonuçlarını yorumlama ve genellemede matematiğin kullanılmasını sağlamıştır. Aristoteles’e göre gökyüzü nesnelerinin yapıldığı madde ile yeryüzü nesnelerinin yapıldığı madde apayrı nitelikteki şeylerdir. Birinciler yetkin, sonsuza dek kalıcı, değişmez, bozulma, ikinciler ise tam tersine geçici kusurlu ve bozulur cinsten şeylerdir. Birincilerin hareketleri çembersel ve tek biçim, ikincilerinki doğrusal ve değişik biçimler gösterir. Dünya evrenin merkezindedir. Aristo’nun ortaya koyduğu bu sistem hem olumlu hem de olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Sistemin uzun süreli etkisi bilimin gelişimini durdurucu olmuştur; daha üstün bir sistemi düşünmek yüzyıllar boyunca olanaksız sayılmış özellikle ortaçağda bilimlerin üstadı olarak anılan Aristo’nun her söylediği eleştirisiz kabul edilmiştir. Milattan sonra yüz elli yıllarında ise Ptolemy Batlamyus kendi çağının ve daha önceki devirlerin bilgilerini çok geniş bir teori halinde düzenleyerek sistemleştirmiştir. Yaklaşık 1500 yıl kadar “Almagest” adlı kitapta anlatılan Batlamyus sistemi insanların zihinlerinde yer etmiş ve her yerde kainatın gerçek tasviri olarak kabul edilmiştir. Batlamyus teorisinin esasına göre dünya sabit, hareketsiz, durgun bir kitleden ibarettir; bu kitle kainatın merkezinde bulunmaktadır; güneş de dahil olmak üzere tüm sabit yıldızlar ve bütün gök cisimleri onun etrafında dönerler. Dünya bir küreler sisteminin orta noktasıdır, gezegenler buna sıkı bir şekilde bağlanmıştır. Bu anlayışa göre, çoğu zaman doğuya doğru hareket eden gezegenler bir durma noktasına gelinceye kadar periyodik olarak yavaşlarlar, sonra ikinci bir defa tersine dönerler ve tekrar doğuya doğru harekete başlarlar, bu değişme çemberi sonsuza kadar tekrarlanır durur.

Batlamyus’un teorilerinin kabul görmesindeki psikolojik faktörler incelendiğinde ; ilk olarak bu sistemin tabii görüntülere yani eşyanın herhangi bir kimse tarafından gözlenebilecek olan görüşlere dayanmasıdır. Bir diğeri ise, dünyayı kainatın merkezi saymak , gezegenlerin onun etrafında döndüklerine inanmak insana hoş geliyor olabilirdi ve bütün kainatın insan için yaratılmış olduğu düşüncesini uyandırıyordu.

3.Ortaçağdaki Yunan felsefesi ile dinsel dogmaların bağdaştırılma çabaları karşısında İslam Dünyası’ndaki bilimsel çalışmaların oldukça parlak başarılarını kapsayan bir aşamadır. Antik uygarlığın sona ermesiyle İtalyan Rönesansı’nın başlaması arasında geçen dönem Avrupa için karanlık bir dönem sayılır. Bu dönemde bilim ve felsefede öncülük Müslümanların eline geçmiştir. Başlangıçta Yunan kaynaklarından yapılan çevirilerle işe koyulan Müslümanların çok geçmeden önemli bazı katkılarda bulundukları görülür. Müslümanlar yalnız bilimsel düşünme geleneğini sürdürmekle kalmamışlar, bu düşüncenin Avrupa’da yeniden canlanmasında da Avrupalıların Arapçadan çeviri yapmaları suretiyle başlıca etken oldular. Ortaçağ boyunca Hristiyan teolojisinin egemenliği sürerken idealist bir filozof olan ve mistik bir evren anlayışı bulunan Platon’un; dünyada algıladığımız nesne ve olguların sadece birer görüntü olduğunu , gerçeğin ise onlarda değil onların gerisinde yatan idealarda aranması gerektiğini ileri süren düşüncesi Yeni-Platonculuk olarak ortaya çıkmıştır. Plotinos’dan başlayarak giderek güçlenen bu düşünce anlayış ile olgusal düşüncenin rasyonel niteliğinin kaybolduğu görülmektedir. Hristiyanlığın egemen olduğu bu ortamda doğaya ilişkin bilgiler kilise öğretisini pekiştirmeye yaradığı ölçüde değerli sayılmaktadır.

Bu arada doğuda İran’a, batıda Kuzey Afrika’dan İspanya’ya kadar uzanan bir alanı ele geçiren müslümanlar yeni toprakların kültürü ile tanışmış ve başlangıçta Yunan eserlerini kendi dillerine çevirmişlerdir. Başlangıçta İslam Dünyası’nda ansiklopedik bilgi toplama ve bunlar üzerinde yorum yapma çalışmaları görülmektedir. En parlak başarıları matematik, tıp ve kimya alanlarında olmuştur. Kimya alanındaki çalışmalar o döneme özgü olarak simya alanında olmuştur. Bayağı türden metali altına çevirme, hayat iksirini bulma başlıca ilgi alanları olmuştur. Kimya alanında Cabir’in çalışmaları önem kazanmıştır. El Kındi’nin fizik ve felsefe üzerine çalışmaları önemlidir. Astronomi alanında Muhammed El Battani ve güneş, ay tutulmaları üzerinde gözlem yapan İbn-i Yusuf’un çalışmaları örnek olarak verilebilir. İslam bilim ve kültürü on birinci yüzyıla kadar canlı ve parlak dönemini sürdürdükten sonra bilimin dine aykırı olduğu kutsal inançları zayıflattığı iddiası yoğunluk kazanır. Bu durumu hazırlayan sebepler arasında ekonomik ve idari alanda zayıflama gösterilebilir. Bu ortamda İbn-i Rüşt görülmektedir. O’na göre din kişisel olup iç dünyamızla ilgili bir sorundur. Bu dönemdeki bir diğer düşünür Gazzali’dir. Filozofların Yıkımı adlı eserinde felsefenin gereksizliği üzerinde durmuştur.

4.Bilimsel gelişmenin bu aşamasında ise, Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı modern bilim aşaması görülmektedir. Bu dönemde Amerika kıtasının keşfi, Magellan’ın dünyayı dolaşması, Vasco de Gama’nın Hindistan’a ilk deniz yolculuğunu yapması, Martin Luther’in Protestan Reformu’nu ortaya atması, Mikelanj’ın sanatsal eserleri, Paraselsüs ve Vesalyüs’ün modern tıbbın temellerini atması, Leonardo Vinci’nin çok yönlü çalışmaları görülmektedir. Bu devrin bir diğer önemli eseri Kopernik’in “Gök Kürelerinin Dönüşleri Üzerine” adlı eseridir. Aslında kitap bir çok yönüyle Aristoteles’in görüşlerini yansıtmaktadır ancak “geosentrik” (dünya merkezli) evren sistemi yerine “heliosentrik” (güneş merkezli) evren sistemini önermesinin sonucunda bilimde olduğu kadar diğer düşünce alanlarında da sarsıcı bir etkisi olmuştur. Bu sistem yalnız modern bilimin doğuşunda değil insanın evren içindeki yerini saptamada da yeni bir görüş getirmiştir: Kopernik’le birlikte insanoğlunun kendini evrenin merkezinde sayma iddiası yıkılmış, doğanın bir parçası olduğu fikri ortaya çıkmıştır. Araştırmaların ise ilahi olanlardan ziyade insancıl olanlara doğru gelişmesi sonucunu yaratmıştır.

Onun istemine devrimci niteliği veren unsur, yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çıkarıp Güneş çevresinde dolanan gezegenlerden biri olarak ele almasıdır. Yerkürenin yerine Güneş’i koyması dışında bu sistem Batlamyus’un sisteminden farklılık göstermez. Evren gene sınırlıdır. Kopernik kökeni Aristarkus’a kadar uzanan heliosentrik sistemi önerirken bunun yol açacağı tepkileri daha baştan sezinlemiştir. Bu yüzden kitabın basımını uzun süre bekletmiş ancak dostlarının ısrarı üzerine yayımlamıştır. Arkadaşı Osiander, bir teolog olarak doğacak tepkileri göz önüne alarak bir önsöz hazırlamıştır ve burada önerilen bu sistemin bir hesaplama aracı olmaktan öteye geçmediği konusunda okuyucuyu uyarır. Kitap kolay anlaşılır türden olmadığı için önemli bir tepki görülmez. Ancak ertesi yıl Kopernik’in eseri düzeltilinceye kadar Katolik Kilisesi’nin yasaklı listesinde yer almıştır. İki yüzyıldan fazla bir zaman yasaklı listesinde kalmıştır.

Kopernik’in taraftarlarından Giordano Bruno uzayın sınırsız olduğunu, güneşin ve gezegenlerin bu türlü pek çok sistemden sadece bir tanesi olduğunu savundu. Hatta canlıların yaşadıkları başka gezegenler olduğu, buralarda insan kadar akıllı ve ya ondan daha ileri de varlıklar olabileceğini ileri sürmüştür. Bu şekilde dine karşı davranmasından dolayı Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanarak yakılmasına karar verilmiştir. Aynı şekilde İtalyan astronomu Galileo’da Kopernik teorilerine inanmaktan vazgeçmeye zorlanmış ve hayatının geri kalan kısmını hapiste geçirmiştir.

Kopernik’ten sonra gelen en büyük astronom Tycho Brahe’dir. Kopernik’in dünyanın güneş etrafında döndüğü fikrine katılmamıştır ancak yaptığı gözlemler ile Almanyalı asistanı Kepler’in meşhur üç kanununu ortaya koymasına imkan sağlamıştır: Gezegenler güneş odak noktası olmak üzere daireler şeklinde değil elipsler halinde hareket ederler, gezegenler ve dünya güneş etrafında dönerken her zaman aynı hızda değil güneşe en yakın noktada hızı en fazla olmak üzere gider, gezegenin güneşten uzaklığı onun güneş etrafındaki dönüş periyodu ile orantılıdır.

Kopernik teorisinin geçerliliğini tam bir şekilde ispatlayan ise çekim kanununu bulan ve gezegenlerin hareketlerine ilişkin kanunları ortaya atan Sir Isaac Newton olmuştur. Evrenin geri kalan sırlarından bazıları da yirminci yüzyılda Einstein ‘ın izafiyet teorisi ile çözülecektir. Şimdi bu konulara kısaca bir göz atalım:

Newton’un çalışmalarından bahsederken ilmin esas fonksiyonunun özenle tertiplenmiş deneyler yapmak, deneylerde gözlemlenen sonuçları kaydetmek ve alınan sonuçları matematik kanunlar halinde ortaya koymak olduğunu belirtmiştir. Newton’un bu anlatımda üzerinde önemle durduğu konu; eşyanın özelliklerinin araştırılmasında uygun metodun deneylerden çıkarılması düşüncesidir. Bu prensipler, zamanımızın ilmi araştırma metoduna uymakla birlikte o zaman için kabul edilmiş değildir. Hayal gücüne, akıl yoluyla düşünmeye ve eşyanın dış görünüşüne dayanan çoğu eski filozoflardan gelen inançlar deneysel bilgilere tercih edilmektedir..

Newton; Principia adlı eserinde cisimlerin hareketlerini matematik yoluyla açıklamasını yapar, onun ifade ettiği temel prensibe göre her madde parçası bir başka madde parçası tarafından aralarındaki mesafenin ters orantılı bir kuvveti ile çekilir. Newton, dünyadaki ve gökteki olaylar arasında bir fark bulunmadığını söyleyerek eski düşüncelerden tamamiyle ayrılmıştır. O’nun iddiasına göre insanın ve hayvanın nefes alması Avrupa’da ve Amerika’da taşların düşmesi, mutfak ateşinin ışığı ile güneşin ışığı, ışığın dünyaya ve gezegenlere yansıması hep aynı tip olaylardır, tabiatta benzer sebepler benzer neticeler doğurmaktadır. Böylelikle herşey aynı rasyonel kanunla idare ediliyor demekle daha önce karmaşanın olduğu her yere düzen gelmektedir. Newton’un buluşları günümüzde de günlük hayatımızı -Einstein’ın İzafiyet Teorisine rağmen – etkisini sürdürmektedir. Einstein’ agöre ise, mekan eğridir, iki nokta arasındaki en kısa yol bir doğru çizgisi değildir, evrenin sonu vardır ama sınırlı değildir, paralel çizgiler en sonunda birleşir, ışık dalgaları eğridir, zaman izafidir, her yerde doğru olarak ölçülemez, uzunluk ölçüleri süratle birlikte değişir, evrenin şekli küre değil silindirdir, bildiğimiz üç boyuta bir de zaman boyutunu eklemiştir. Sosyoloji açısından önemi ise insan sözkonusu olduğu için iç gözlem ve içebakış metotlarına, insanı tanımak amacıyla ağırlık veriliyor.

Bilimi Niteleyen Özellikler

Bilimin temel özelliklerini şöyle sıralanmaktadır:

Bilim olgusaldır. Bilimi mantık, matematik, din gibi diğer düşünme disiplinlerinden ayırt eden temel özelliği olgusal oluşudur. Bunu şöyle izah edebiliriz: Bilimsel önermelerin tümü ya doğrudan ya da dolaylı yoldan gözlemlenebilir olguları içermektedir. Bunların doğru ya da yanlış olması dile getirdikleri olguların veya olgusal ilişkilerin var olup olmamasına bağlıdır. Bilimde hiçbir hipotez veya teori gözlem ya da deney sonuçlarına dayanılarak kanıtlanmadıkça doğru kabul edilemez. Bilim kendiliğinden doğru sayılan ya da tanım gereğince doğru olan önermelerle uğraşmaz. Bunlar çoğu kez içi boş, bilgi vermeyen , doğru ya da yanlışlığı olgulara değil kendi anlamlarına bağlı olan önermelerdir. Örneğin “Yeşil nesneler renklidir” gibi önermeler bu tür önermelerdendir.

Yeşil bir şeyin renkli olup olmadığını saptamak için gözleme başvurmaya gerek yoktur. “Yeşil” ve “renk” sözlerinin anlamlarını bilmemiz önermenin anlamını çıkarmak için yeterli olmaktadır. Bu tür önermelere “analitik” önermeler denmektedir. Matematik ve mantık gibi düşünme sistemlerinin önermeleri bu gruba girmektedir. Diğer yandan “Dünya yuvarlaktır” “Ankara Türkiye’nin başkentidir” gibi önermeler ise sentetik önerme grubuna girmektedir. Çünkü dünyanın yuvarlak olup olmadığını “dünya” ile “yuvarlak” sözlerinin anlamlarına bakarak çıkarmamız mümkün değildir; ancak gözlem ile anlayabiliriz. Bilimsel önermeler bu gruba girmektedir.

Bilim mantıksaldır. Bu özelliği iki açıdan tanımlamak mümkündür. 1)- Bilim ulaştığı sonuçların her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister yani birbiriyle çelişen iki önermeyi doğru kabul etmez. 2)- Bilim bir hipotez ya da doğrulama işleminde mantıksal düşünme ve çıkarsama kurallarından yararlanır. Hipotezlerin veya teorik önermelerin bir özelliği doğrudan test edilemiyor oluşlarıdır. Bir teoriyi doğrulamak için gözlem olgularına baş vurmak gereklidir. Ancak bunu yapabilmek için önce teoriden birtakım gözlenebilir sonuçlar (bunlara ön deyiler denir) çıkarmaya ihtiyaç vardır. Bu çıkarsama işlemi ise dedüktif mantığın kurallarına dayanmaksızın çıkarılamaz.

Bilim objektiftir. Birçok kimseler bilimsel objektifliği mutlak bir anlamda yorumlarlar. Bu doğru değildir. Elbette ki bilgin doğruyu arama çabasında kişisel eğilim, istek ve önyargılarının etkisinde kalmamaya, olguları olduğu gibi saptamaya çalışacaktır. Ancak şu da bir gerçektir ki bilim de tıpkı sanat, edebiyat, felsefe gibi bir insan uğraşıdır. Bir hipotezin kurulmasında ya da seçiminde bili adamı ister istemez bazı değer yargılarına hatta bir ölçüde kişisel duygu ya da beğenilere yer vermekten kaçınamaz. Bilimde özellikle bulma (keşfetme ya da icat etme) belli kurallara indirgenebilen bir süreç değildir. Yeni bir hipotez veya teorinin ortaya konulmasında aklımız kadar sezgi ve hayal gücümüze dayanan yaratıcı bir oluşumdur. Şu da söylenmelidir ki en basit gözlemlerimizde bile tam ve katıksız bir objektiflik sağlanması imkansızdır. Çünkü insanoğlu bir fotoğraf makinası değildir; bütün algılarımız bazı varsayım ve kavramlar çerçevesinde oluşmaktadır. Günlük yaşamda olduğu gibi bilimde de çevremizde olup biten herşeyi değil , ancak bazı şeyleri algılar ve gözlemleriz. Yaşama veya araştırma amacımıza göre bir seçmeye gitmek ancak konumuzla ilgili olgularla ilgilenmek bizim için hem doğal bir durum hem de bir zorunluluk olmaktadır. Böyle olunca da bilimde objektifliği mutlak değil sınırlı ve özel anlamda yorumlamak gerekmektedir. Bu ise, bilimsel olma iddiası taşıyan her sonuç ve doğrunun güvenilir olması bir kişi veya grubun tekelinde değil meslek çevresinin soruşturmasına açık ve elverişli olacak biçimde dile getirilmesi demektir.

Bilim eleştiricidir. Bilim ne denli akla uygun görünürse görünsün her sav ya da teori karşısında hatta bu sav yerleşmiş herkes tarafından kabul edilmiş olsa bile eleştirici tutumu elden bırakmaz. Bilim bu tutumunu yalnız bilim dışı görüşlere karşı değil kendi içinde de sürdürür. Bilimde her teori veya görüş olgular tarafından desteklendiği sürece “doğru” kabul edilir. Yeni bazı olguları açıklama gücü gösteremeyen ya da bazı gözlem verilerinin doğrulamadığı bir teori daha önceki statüsüne bakılmaksızın eleştiriye tabi tutulur. Böylelikle ya bilinen tüm olguları kapsayacak biçimde değiştirilir. Ya da buna olanak yok ise de teori bir kenara bırakılır yerine daha güçlü yani olguları açıklayabilecek güçte olan gelir. Örneğin: Newton’un yer çekimi hipotezi 200 yıl boyunca bir doğa yasası olarak kabul edildiği halde, geçen yüzyılın sonlarına doğru bazı olguları açıklamaktaki yetersizliği görülünce eleştiriye uğramış, daha sonra daha güçlü olan Einstein teorisine yerini bırakmak zorunda kalmıştır. Bu da göstermektedir ki bilimde hiçbir doğru değişmez değildir. Bilimin bu kendi kendini eleştirme özelliği ona kendi kendini düzeltme yeteneği vermiştir. Bilimde hiçbir hata veya yanlışa sapma sürekli olmaz. Gözlem verilerinin sürekli artması doğrulama sürecine süreklilik kazandırmakta, bu da hataların ayıklanmasına, bilgilerimizin giderek daha güvenilir olmasına yol açmaktadır. Kendi kendini eleştirici ve düzeltici bir süreçte dogmalara yani değişmez doğrulara yer yoktur.

Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleri ile uğraşır. Bu nedenledir ki sınıflama bilimsel araştırmada ilk adımı oluşturur. “Belli koşullar altında su 100˚ C’de kaynar”, “Bakır iletkendir”, “Bir gazın hacmi, sıcaklık sabit tutulduğunda , basınçla ters orantılı değişir” gibi önermeler tek tek olguları değil, fakat kapsamı sınırsız olan olgu sınıflarına ilişkin özellikleri dile getirir. Bilimsel önermeler genelleme niteliğinde olup ya bir sınıf olgunun paylaştığı bir özelliği ya da olgular arasındaki değişmez bazı ilişkileri dile getirmektedir. Bilim açısından tek bir olgunun kendi başına bir önemi yoktur; ancak o inceleme konusu bir olgu sınıfına üye ise dolayısıyla bir genellemeyi doğrulama (veya yanlışlama) işleminde kanıt görevini görüyorsa önemlidir.

Bilim geneli arayıcıdır. Yetkili bilim çevresinin denetim ve eleştirisine açık olmayan kişiye özgü kalan bulgu veya doğrular bilimsel nitelikten yoksun olmaktadır. Bilimin bu kamuya açıklık niteliği onun belli bir dil ya da ifade vasıtası ile anlatılır olmasına bağlıdır. Kamuya açıklanamayan kişisel kalan bulgular ne denli önemli olursa olsun bilimsel türden bilgi sayılamaz. Bilim benzer koşullar altında benzer bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilmesi gereğine bağlıdır. Bu gereği karşılayamayan, elde edilen bulgulara ne yoldan ulaşılacağı dile getirilemeyen kişisel başarılar, bizim için şaşırtıcı ya da çok göz kamaştırıcı olabilir, fakat bilimsel olamaz.

Bilim seçicidir. Evrende olup biten olgular çeşit ve sayı yönünden sonsuzdur. Bilimin bunların tümü ile ilgilenmesi hem gereksiz hem de olanaksızdır. Bir olgunun bilime veri niteliği kazanabilmesi için ya inceleme konusu bir probleme ilişkin olması, ya da bir hipotez veya teorinin test edilmesinde kanıt değeri taşıması gerekmektedir. Bu bakımdan bilimsel araştırmaya konu olan olgular, tüm olguların ancak küçük bir parçasını kapsamaktadır. Bilimsel nitelik taşıyan bütün gözlem ve deneyler, ancak belli bir hipotezin ışığında belli olgulara yöneldiğinde etkinlik kazanmaktadır. Gelişigüzel yürütülen olgular arasında seçici olmayan bir gözlem ya da deneyin güvenilir sonuç vermesi şöyle dursun, bir enerji ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Bilim adamı olgu istifi yapan bir kolleksiyoncu değildir, o ancak araştırma amacına uyan, cevabını aradığı sorulara ilişkin olguları saptamaya çalışır.

Bilim de bütün diğer girişim ve çabalarımız gibi açık veya üstü örtük bir takım temel inançlara dayanır. Varsayım denilen bu inançlarımız, düşünme ve hareketlerimizin temelde yatan gerekçelerini oluşturur. Örneğin sabahleyin rastladığımız bir kimseye günaydın dememiz gibi son derece basit bir davranışın bile dayandığı bir varsayım vardır. Hitap ettiğimiz kişinin Türkçe bildiğini farzetmiş olmalıyız ki, ona başka bir dilde değil de Türkçe’de seslenmiş olalım. Bunun gibi çok daha karmaşık bir etkinlik olan bilimsel araştırma da çok kez ifade edilmeyen hatta belki bilinç altında bulunan bazı temel inanç ve varsayımlara dayanmaktadır.

Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1.Kendi dışımızda bir olgular dünyasının varlığı,

2.Bu dünyanın bizim için anlaşılabilir olduğu,

3.Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraş oluşturduğu.

Birinci varsayım, çevremizde olup bitenlerin hayal ürünü değil, gerçek olduğu; bu gerçek dünyanın algılarımızdan bağımsız, bilgilerimize göre biçimlenmeyen nesnel bir varlığı olduğu görüşünü içermektedir. İkinci varsayım bilgi edinmenin olanak dışı olmadığı, üçüncü varsayım ise bilginin değerli bir şey olduğunu söylemektedir. Gerçekten, temelde incelemeye konu bir dünyanın varlığını, bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğunu, gene bu dünyayı anlamanın değerli bir uğraşı olduğunu kabul etmemişsek, bilim bir anlama çabası olarak gerekçesini yitirir, anlamsız bir hareket olarak kalır.

Bu temel varsayımlar yanında özellikle doğa bilimleri için geçerli olan birkaç noktayı da belirtmek gerekmektedir:

Bilimsel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişigüzel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı tutarlı bir dünyadır. Örneğin suyun hangi koşullar altında donduğu, hangi koşullar altında kaynadığı, bu tür değişmez düzenli ilişkilerdendir. A, B, C koşulları altında suyun donacağını D, E, F koşulları altında ise kaynayacağını bekleriz. Aynı koşullar altında suyun bazen donduğu bazen de kaynadığı görülse idi böyle bir bekleyiş için olanak kalmazdı. Olguların gelişigüzel yer aldığı tutarsız bir dünyada olup bitenlerin gerisindeki temel ilişkileri arayan bunları dile getirip araştırmayı amaçlayan bir bilim için de olanak yok demektir.

Her olgu bizim için saptanabilir olsun olmasın kendinden önce yer alan başka olgulara bağlı olarak ortaya çıkar. Bunu şöyle izah edebiliriz: Nedensiz olgu yoktur ve bu neden doğanın kendi içindedir. Bu varsayımdan hareket eden bilim herhangi bir olgunun açıklamasını o olgunun ortaya çıkış koşullarına başvurarak yapar. Örneğin suyun kaynaması için 76 cm. barometrik basınç altında sıcaklığın 100˚C’ye çıkmış olması gerekir. Burada suyun kaynaması bir sonuç, belli ölçülerdeki basınç ve ısı ise birer ön koşuldur. Sonuçla ön koşullar arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak şöyle gösterebiliriz:

Y= F( Xı,X2,………. Xn)

Formülde y sonucu Xı,X2…..Xn’ler de ön koşulları göstermektedir f ise ilişkinin fonksiyonel olduğunu ve bu fonksiyonda y’nin bağımlı Xı’in ise bağımsız değişken olduğunu belirtmektedir.

Bilim gözlem konusu bütün olguların zaman ve uzay içinde yer aldığını kabul eder. Bu ise, zaman ve uzayın “realite” denilen gerçek dünyanın temel boyutları olduğu inancına dayanır. Olguların zaman ve uzayla sınırlandırılması bilimi, ilkece gözlem konusu olmayacak birtakım doğa dışı nesneleri inceleme konusu yapan çalışmaların bilimsel olamayacağı yargısını da temellendirmektedir. Örneğin din, mitoloji ve metafizik incelemeler gibi.

Bilim var olan her şeyin bir miktarla var olduğu ilkesine bağlıdır. Bu nedenledir ki bilginler elde ettikleri bulguları nicelik türünden dile getirmeğe büyük önem verirler. Deney sonuçlarının basit gözlemle değil ölçme yolu ile saptanması ve bunların sayısal terimlerle ifadesi bilimde giderek önem kazanan bir gelişmedir. İlk bakışta hiç de ölçülebilir gibi görünmeyen bir takım özelliklerin (örn: sıcaklık, sertlik, yoğunluk, öğrenme yeteneği, yaratıcılık vb.) zamanla ölçülebilir bir biçimde tanımlandıklarını ve bu tanımlara uygun olarak geliştirilen ölçme araçları kullanılarak ölçüldüklerini görmekteyiz. Bir bilimde ölçme tekniğinde erişilen yetkinlik o bilimin ilerleme derecesini saptamada önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir. Bir tür ölçmeden yararlanmayan bir çalışmaya bilim demek çok güç görülmektedir.

19.yüzyıl Bilim Anlayışı

•Somut maddecilik anlayışı vardır (incelenen olguların gözleme elverişli olması)

•Gözlem ve deney en belirgin özelliğidir.

•Olguları tek neden ile açıklama

•Mutlak determinizm -belirleyicilik (olup biten herşeyin kendilerinden önce meydana gelen olgularca belirlendiği anlayışı)

• Mutlak (kesin-değişmez)bilgi;bilimin değişmez bilgiye sahip olabileceği düşüncesi

•Bilimin tahmin gücü (bilimin sonsuza kadar tahminlerde bulunabileceği anlayışı)

•Tümevarım metodu (tek tek olguların deneysel yöntemle incelenerek genellemelere ulaşılması)

20.yüzyıl Bilim Anlayışı

•Somut-Soyut içiçe

•Gözlem, deney yanında akıl ve sezginin önemi

•Olguları çok faktörle açıklama; iki şekilde anlatılabilir:

1)-Etkileşime katılan faktörlerin tümünün bilinememesi

2)-Zamanla araya girecek faktörlerin kesin olarak bilinememsi

•Determinizm-indeterminizm içiçeliği

•Geçici kesin bilgi

•Şartlı tahmin anlayışı

•Hipo-dedüktif metod (hipotez ileri sürmek suretiyle bunun mantıksal sonuçlarına giderek olgularla test etme)

•Yanlışlanabilirlik ölçütü.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 4

BAŞLIKLAR :
SAİNT-SİMON (1760-1825)
AUGUSTE COMTE (1789-1857)
COMTE’UN METODOLOJİSİ
SOSYAL STATİK SOSYAL DİNAMİK ANLAYIŞ
ÜÇ AŞAMA YASASI
BİLİMLERİN SINIFLANDIRILMASI

SAİNT-SİMON (1760-1825)

19. yüzyılda, bilimsel araştırmaların arttığını, feodal yapı ve monarşinin ortadan kalktığı sanayi devrimi ile ortaya çıkan yeni bir üretim tarzının yer aldığını daha önceki bölümlerde incelemiştik. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan o dönemin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

Sanayii işin bilimsel olarak örgütlenmesi üzerine kurulmuştur. Üretim alışkanlıklar yerine örgütlenme ile en çok verimi sağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Sanayi üretiminin fabrikalarda toplanması ile yeni bir olgu olarak ücretle çalışanlar kesimi ortaya çıkmıştır. Çalışanların bir arada olmaları çalışan ve işveren arasında açık ya da gizli çatışmaları ortaya çıkarmıştır. İşin bilimsel niteliği sayesinde zenginlik artarken aşırı üretim bunalımları, yani artan bolluk içinde yoksulluk görülmektedir. Yoksulluk artarken ise üretilen ekonomik mallar satılamamakta bu ise üretimde sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır.

Diğer taraftan kimi düşünürler ekonomik sistemin değişim özgürlüğü ve girişimci ile belirginleştiğini, zenginliğin temel koşulunun kar arayışı ve rekabet olduğunu sürmektedirler, devletin ekonomik işlere az karışması ile üretim ve zenginliğin artacağını düşünmüşlerdir (Liberal Ekonomik görüş)

Bu dönemin özelliklerini böylece ana hatları ile özetledikten sonra şimdi Saint-Simon’u incelemeye başlayabiliriz:

1760 yılında doğan Saint-Simon’ un büyük amcası XIV.Louis sarayının tarihsel anılar yazarıdır. Saint Simon kendini büyük işler başarmak için yaratılmış olarak görmekte ancak önce hangi alandan başlayacağına karar verememiştir. Önce subay olmuş ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda kısa zamanda albaylığa yükselmiştir. Sonra Nikaragua’da Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’u birleştirecek bir proje üzerinde çalışmış, daha sonra İspanya’da Madrid’i denizle birleştirecek bir kanal projesi üzerinde çalışmıştır. Fransız İhtilal’i ortaya çıkınca sahip olduğu ünvanlarından vazgeçmiş olduğunu bildirmesine rağmen tutuklanarak dokuz ay hapis yatmıştır. Parasını çağının en ünlü bilim adamı düşünürlerini çevresinde toplamak ve gösterişli bir yaşam sürmek ile harcamıştır. Çok geçmeden parası tükenip yoksullaşınca bir müddet kendi yanında çalışanların yardımı daha sonra da arkadaşlarının yardımı ile geçinmiştir.

1802 tarihinden itibaren düşüncelerini yazıp yayımlamaya başlamıştır. Bu dönemlerde A.Comte ‘da yazmanlarından biri olarak kendisi ile beraber çalışmıştır.

Pozitif bilimlerin tüm dalları ile ilgilenen düşünür bu bilimlerin ancak pozitif bir sosyal ilimin yaratılması ile tamamlanacağına inanmış, bu ilime ise sosyal fizik adını vermiştir. Simon’ a göre fizik bilimi fiziki olayları önceden görmeyi, onları kontrol altına almayı mümkün kıldığı gibi sosyal fizik de sosyal olayları önceden görmeyi onları kontrol altına almayı ve şekillendirmeyi mümkün kılacaktır.

Saint-Simon sosyolojiyi önce teorik olarak kurmayı sonra da uygulamaya geçerek yaşadığı devirdeki sosyal krizlere ve düzensizliklere çözüm bulmayı amaçlamaktaydı. Ancak sosyolojinin uygulamalı yönü kendisine daha cazip geldiği için sosyolojinin sistematiğinden çok, mevcut ve gelecekteki sosyal sorunlarla uğraşmayı tercih etmiştir. Sosyolojinin gücüne inanan düşünür bu ilmi yeni bir din haline dönüştürerek sosyoloji aracılığı ile toplumu yeniden örgütlemeyi planlamıştır. Simon sosyal sorunların çözümlenmesinde doğa bilimleri için geçerli olan yöntemlerin kullanılmasını önermiştir.

Saint-Simon’un başlama noktası Fransız İhtilali’nin arkasından Fransa ve Avrupa’nın durumu ile ilgili görüşleridir. Simon’ a göre Fransa’da toplumun tüm fertleri arasında mevcut düzen alt üst olmuş, anarşi ortaya çıkmış ve tüm bunlar en cahil kimseye bile düzeni yeniden kurma duygusu uyandırmıştır. Dolayısıyla asıl meselenin toplumun eski politik sisteminin çöküşünden yeni olanın tam olarak yerleşmesine kadar geçen süredeki sıkıntıları ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüştür. Bu tesbit o dönemdeki devrimin karşısında olan tüm düşünce akımlarının paylaştığı bir konu olmuştur. Simon onlardan farklı olarak toplumdaki yeni kuvvetleri ve toplum bütünleşmesinin yeni temellerini sezmiş, devrimden sonra ne dini ne de feodal kuvvetlerin toplumu bir arada tutacak güce ve itibara sahip olmadıklarını ileri sürmüştür. O dönemde Simon’un temel ilgisi toplumu bir arada tutacak bu gerekli ve organik bağın hangi fikir ile temin edileceği olmuştur. Simon buna cevap olarak sanayinin gelişmesini ele alarak amacının sanayiye en müsait olan teşkilatlanma tarzını oluşturmak olduğunu ileri sürmüştür.

Simon yaşadığı dönemde , feodalizm ile ona uygun hiyerarşik toplumsal yapıların devrim tarafından ortadan kaldırıldığını, tarımın artık eskisi gibi hem büyük kazançlar yaratmadığını hem de en önemli doğal iş olarak görülmediğini gözlemlemiştir. Artık t yeni buluşları, seri üretimi ve doğaya aklın egemenliği ile endüstri ortaya çıkmıştır. Doğa teknikle birlikte Bacon’ ın ancak o zaman gerçekten kullanılan eski formülü uyarınca insanın hizmetine girmiştir. Böylelikle bilim egemen konumda olmuştur.

Bu bağlamda Simon, sosyolojiyi insanlar arasındaki ilişkileri teknik olarak örgütleyecek ve doğa bilimleri endüstri ve tekniği kullanarak nasıl doğayı insana boyun eğdirip yararlanabilir hale getirdilerse sosyolojide insanlığın bütünlüğünü sağlayacak olan yeni bir bilim olarak tanımlamıştır. Derebeyliğin/feodal yapının devrim yolu ile ortadan kaldırılmasından ve bütün toplumsal bağların çözülmesinden sonra toplumun yeniden bütünlenme aracı olarak bu bilimsel sosyoloji kavramı, Saint-Simon’un toplumsal düşüncesinin temeli olmuştur. A.Comte ise daha sonra bu temel düşüncelere biçim vererek, sistematize etmiştir.

Saint-Simon çağdaşı olan İngiliz ekonomistlerin görüşlerinden de etkilenerek sosyal düzenin herşeyden önce ekonomik yapıyla belirlendiği görüşünü benimsemiştir. Böylece Simon, insanlık tarihinin gelişmesinde yalnızca düşünüş biçimlerinin değil fakat aynı zamanda üretim düzeni, mal-mülk bölüşümü, servet dağılımı ve sınıfsal tabakalaşmanın da etkili olduğunu göstermeye çalışmıştır. Üç hal kanununa (toplumların evrimsel olarak gelişme yasaları) ekonomik bir yön vererek teolojik, metafizik ve pozitif düşünce safhalarını feodalizm, devrim ve endüstriyel toplum ya da feodal, liberal, sosyalist ekonomi üçlüsüyle değiştirmiştir. Toplumun tüm gerçek güçleri sonuç olarak endüstride temellenmektedir. Simon’a göre endüstri yalnız sanayi tarzı üretimi değil, tüm üretim faaliyetlerini ifade etmektedir. Böylece Saint-Simon bir çağın manevi-fikri kültürünün dayandığı temelin ekonomik yapı olduğunu savunmuştur. Simon’un bu yaklaşımı ise, tarihi maddecilik düşüncesini ifade etmektedir. Bu nedenle Saint-Simon, sonradan Marx tarafından geliştirilmiş olan tarihsel materyalizm teorisinin öncüsü sayılmaktadır.

Saint-Simon’un düşüncelerinin ileriki derslerde inceleyeceğimiz Marx’ın görüşünden farklı olan tarafı Saint-Simon’un teknik-bilimsel ve pozitif yönden saptanmış endüstriyi bilim adamı, çalışan ve işverenin birliği olarak görmesidir. Başlangıçta sınıf ayrımını hiç görmemiş daha sonra da bu ayrım ona hiç önemli gelmemiştir. Saint-Simon, hiç kuşkusuz çağının ulusal devletlerinin politikasında liberal ekonominin ve mülkiyet sisteminin sonucu olarak ve aynı zamanda feodal yapının sonucu olan hiyerşinin olumsuz yönlerini de görmüştür. Ancak, insanlığın kurtuluşunu yeni bir devrimden de sınıf lar arasında meydana gelecek bir ayrımdan da beklememiş, sadece bilim, teknik ve endüstride pozitivizmin evrensel olarak yerleşmesini çözüm olarak öngörmüştür.

Bu anlayış ise Simon’u o dönemin düşünürlerinden Proudhon, Fourier ve Owen’ın sosyalizmlerinin karşıt bir düşüncesi olarak büyük endüstriye, sermayelerin bir araya toplanmasına hatta şirketlerarası tröstlerin kurulmasına götürmüştür. Bu öngörü de onu diğer sosyalist düşünürlerden ayırmıştır.

Simon, 1789 devriminden ziyade asıl değişikliği yaratan unsurun sanayi devrimi olduğunu ileri sürmüştür. Bundan sonra ilk plandaki kişiler sanayiciler (bu kavram ile çalışan ve işveren olarak tümünü anlatır) ve bilim adamları olacaktır. Yeni toplumsal hiyerarşinin kurulması bu çerçevede olacaktır. Simon bu durumu anlatabilmek için şöyle bir örnek vermiştir: Bir gece korkunç bir felaket olsa , kral ailesine bağlı olan kişiler, bakanlar, yüksek dereceli memurlar ölse, toplum için bir yıkım olmayacaktır, ancak bu felaket esnasında o toplumdaki belli başlı bilim adamları , sanayiciler, bankacılar ölmüş olsa idi o zaman o toplum için bu durum bir yıkım olurdu. Çünkü onların yerine hemen kimse konuşamazdı. Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Simon, endüstri toplumunda başat konumda olarak bilim adamı ve sanayicileri görmüştür.

Simon’un öngördüğü bu yeni düzen olan endüstri toplumunda herkes yeteneğine göre kazanacak ve çalışmanın kutsal niteliği nedeniyle çalışanların saygınlığı artacaktır. Bu düzende çalışmayanlara yer verilmemektedir. Simon bu toplumsal yapıda teknisyen, maliyeci, bankacılardan meydana gelen bir teknokratların yönetimini öngörmüştür.

Simon’da görüldüğü gibi, sosyoloji politik icraata( işleyişe) yol göstermek amacında olan araç konumundadır. Simon gelecekteki devlet biçiminin belirlenmesinde ilmi temellere dayanılması gerektiğini söylemiş, bu konuda sosyolojinin yardımına güvenmiştir.

Simon’a göre devletin asıl görevi toplum için faydalı işlerin engellenmemesini sağlamak, toplumun istekleri doğrultusunda karar alınmasına imkan tanımak, çalışanlarını değerini bilmek tarzında olmalıdır. O zaman üretici işinin karşılığını sadece tüketicilerle olan bağlantısı ile halledebilecek, böyle olunca da sınıflar arası mücadele ve hükmetme arzusu son bulacaktır. Simon’un görüşleri İngiliz Liberalizmini, Rus Sosyalizmini ve İtalyan Nasyonalizmini etkilemiştir.

AUGUSTE COMTE (1789-1857)

Montesquieu, insani ve toplumsal alandaki çeşitliliği görmüş ve bu çeşitliliği bilimin yardımıyla düzene koymak istemiştir. Bunu ise hükümet ya da toplum tipleri tasarlayarak bütün toplumlar üzerinde etkili olan belirleyicileri sıralayarak sonuçta evrensel geçerliliği olan bazı ilkeler ortaya koymuştur. Comte ise, başlangıçta insani ve toplumsal birliğin insanlık tarihinin birliğini savunmuştur. Bu genel bakıştan sonra Comte’un özgeçmişini kısaca inceleyelim.

•1789 19 Ocak. Montpellier’de orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

•1807-1814 Montpellier Lisesi’nde ortaöğrenimini tamamlamıştır.

•1814-1816 Giriş sınavını birincilikle kazandığı Politeknik Okulu’na başlamıştır.

•1816 Okul hükümet tarafından geçici olarak kapatıldığından Comte Montpellier’ e dönerek tıp ve fizyoloji dersleri almıştır. Daha sonra ise, Paris’e dönerek matematik dersleri vermeye başlamıştır.

•1817 Saint-Simon’un yazmanı olarak çalışmıştır. Ancak bu dönem aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle bitmiştir.

•1825 Caroline Massin ile evlenmiştir.

•1826 Pozitif Felsefe Dersleri vermeye başlamıştır.

•1826-1827 Zihinsel bunalım geçirerek sinir hastalıkları kliniğine yatırılmıştır, ancak tam iyileşmeden çıkmıştır, daha sonra ise intihara teşebbüs etmiştir.

•1829 Pozitif Felsefe Dersleri’ni vermeye tekrardan başlamıştır.

•1830 Pozitif Felsefe Dersleri’nin ilk cildi yayımlanmıştır. Öteki ciltler sırayla, 1835, 1838, 1839, 1841, 1842 yıllarında yayımlanmıştır.

•1832 Politeknik Okulu’nda analiz ve mekanik hocası olarak ders vermeye başlamıştır.

•1842 Karısından ayrılmıştır. Aynı zamanda Politeknik Okulu’ndaki görevinden de ayrılmış, ekonomik sıkıntıya düşmüştür, bu dönemde arkadaşlarının parasal yardımları ile yaşamıştır.

•1845 Clotilde de Vaux ile tanışmıştır.

•1846 Clotilde de Vaux’nu rahatsızlığı nedeniyle ölmesinden oldukça etkilenmiştir.

•1847 İnsanlık Dini’ni ilan etmiştir.

•1857 5 Eylül. Paris’te ölmüştür.

Comte sosyoloji biliminin ismini veren kişidir. Kendinden sonra gelen düşünürlerden özellikle Spencer ( evrimsel açıklama hakkındaki düşüncelerinden etkilenmiştir) ve Durkeim ( Comte’un dinsel konulardaki görüşlerini göz ardı ederek bilimsel incelemeye dair görüşlerini benimsemiştir) üzerinde oldukça etkili olmuştur. Ancak sosyoloji üzerinde uzun süren günümüze kadar gelen etkisi bilimsel yöntemin kullanılması suretiyle toplumsal olguların incelenmesi görüşü olmuştur. Toplumsal konularla ilgili olarak o dönemlerde yapılan çalışmalar genelde felsefi düzeyde ele alınırken, Comte kültür, sosyal değişme, sosyal yapı gibi soyut konularda deneysel çalışmalar yapılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Comte’un çalışmalarına bakıldığında en azından bir bölümü için, Aydınlanma’nın Fransız Devrimi’nin getirdiği değerler, toplumsal yapı değişiklikleri ile ilgili olarak bir tepki niteliği taşıdığını söylemek mümkündür. Comte o dönemde ortaya çıkan değişikliklerden rahatsızlık duymuştur. Toplumsal yaşam üzerinde ki bu yıkıcı değişikliklerin yarattığı etkiyi pozitif felsefe ya da pozitivizm aracılığı ile ortadan kaldırmak istemiştir. Comte’un bu bağlamda Bonald ve Maistre’in görüşlerinden etkilenmiş olduğu görülmektedir. Ancak Comte’un çalışmalarının iki yönden bu görüşlerden ayrıldığı görülmektedir; birincisi Comte tekrar Ortaçağ dönemindeki toplumsal yaşam düzenine artık geri dönmenin imkansız olduğunu ileri sürmüştür. İkincisi ise, Bonald ve Maistre’dan farklı olarak yaşadığı dönemde görülen düzensizlikleri çözmek amacıyla daha sonra diğer sosyologları da etkileyecek olan sistemli bir görüşü Saint-Simon’dan da etkilenmek suretiyle ortaya çıkarmıştır.

Comte’un düşüncelerinin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Comte, ilkönce bilimsel gözlemin , teolojik ve metafiziksel önyargılardan sıyrılmış bir şekilde toplumsal olguların incelenmesinde kullanılması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu görüşü ile doğa bilimlerinin inceleme yöntemini benimsediğini görmekteyiz. Toplumu ve tüm insanlığı biyolojik bir organizma olarak ele almıştır. Burada Comte’un düşüncelerinde biyoloji biliminden oldukça etkilenmiş olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü bu toplumsal organizmayı incelemek için Comte yine biyoloji biliminden esinlenerek statik ve dinamik yapı kavramını getirmiştir. Toplumsal organizmanın incelenmesinde statik (durağan anlamında) yapı var olan toplumsal düzenin işleyişinin ana hatlarını ortaya çıkaracaktır. Dinamik ( değişme) yapıya dair incelemeler ise toplumsal yapıdaki değişmeleri ortaya çıkaracaktır. Comte’un düşüncesinde bu statik ve dinamik yapı düzen ve ilerleme kavramlarına denk gelmektedir. Yani, statik yapı var olan düzeni , dinamik yapı ise toplumsal yapıdaki değişmeleri gösterir ki bu değişmeler Comte’da ilerleme anlamındadır. Toparlayacak olursak Comte bilimsel yöntemin kullanılmasıyla yansız, metafizik ve teolojiden ayrılmış deneysel gözlemin kullanılması gerektiğini ileri sürerek , insanlığı toplumsal birliğe, düzeni ve ilerleyen toplumsal dünyaya, insanlık dininde cisimleşen bir anlayışa götürmek istemiştir. Diğer bir deyişle “Savoir pour prevoir, prevoir pour pouvoir” (Öngörmek için bilmek, iktidar için öngörmek) sözüyle anlatmak istediği gibi, Comte Simon’da görüldüğü gibi nasıl doğanın yasaları, işleyişi bilimsel yöntemin uygulanması ile ortaya çıkarılmış ve kontrol altına alınmış ise, yine bilimsel yöntemin kullanılması ile toplumsal dünyanın yasaları,işleyişi ortaya çıkarılarak kontrol altına alınabilecektir ve daha sonra reformlarla düzenlemeler yapılabilecektir.

Comte’un etkilendiği kişilerin başında Saint-Simon gelmektedir: Simon ile Comte birlikte “Toplumu Yeniden Yapılandırmak İçin Gerekli Bilimsel Çalışmalar” adlı bir makale yazmışlardır. Bu çalışma üç ana fikir ileri sürmüştür ki bunlar da Comte’un düşüncelerinin temeli olarak görülmektedir: Birincisi toplumsal dünyanın pozitif sosyal bilimlerin gelişmesi sonlanacak olan evrimsel gelişme düşüncesi, sosyal bilimlerde tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi genellemeler ve yasalar ortaya koyacak olan deneysel araştırma yapılması, pozitif sosyal bilimlerin toplumsal yapıda yapılacak reformlarda nasıl etkili olabileceği konusudur. Burada görülmektedir ki pozitif sosyal bilim aracılığı ile toplumsal yapıya var olan karışıklıkları düzenlemek amacıyla reformlar yapılmak istenmektedir. Bu anlamda etkili olan düşünce ise sosyolojinin ve bilimin etkisi olmuştur. Comte Jaques Turgot’un insanlığın bir bütün olarak mükemmelliğe doğru ilerlemekte olması, her bir toplumsal aşamanın kendinden önceki ve sonraki aşama ile neden-sonu. İlişkisi içinde olması fikrini almıştı ve kendi üç hal kanununun belirleyici öğeleri olmuştur. Montesquıeu’nün Yasaların Ruhu adlı eserinde bahsettiği yasaların olayların doğasından çıkan zorunlu ilişkiler olduğu düşüncesini almıştır. Burada anlatılmak istenen toplumsal yasaların kendi doğasından kaynaklanan bir zorunlu gidişi olduğu düşüncesidir. Comte Condorcet’den bilim ve teknolojinin insanlığı sürekli ileri götürdüğünü, ilerlemenin kaçınılmaz olduğu, insan düşüncesinin birbirini takip eden belli evrelerden geçerek ilerlediği düşüncelerini almıştır. Bu görüşler ise yine Comte’un insan ve toplumların evrimsel gelişme aşamalarından zihni düzeyde meydana gelen değişmeler ile geçtiği ve her aşamanın bir diğerinden daha ileriye ( olumlu anlamda) gittiğini anlatmaktadır.

Comte sosyolojiyi öncelikle Simon’da da gördüğümüz gibi sosyal fizik olarak adlandırmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, amaç bilimsel yöntemle toplumun işleyişindeki yasaların bulunması ve tıpkı doğa da olduğu gibi kontrol edilmesi daha sonra da reformlarla işlenmesidir. Burada doğa bilimleri bir model olarak alınmıştır. Yine önceden bahsettiğimiz gibi bu yeni bilim toplumun sosyal statik ve sosyal dinamik açıdan incelemelerini yapıp, genel işleyiş yasalarını ortaya çıkaracaktır. Comte, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nin toplumsal alanda ortaya çıkardığı karışıklıklardan duyduğu kaygı nedeni ile toplumsal yapının sosyal dinamik açıdan incelemelerine daha önem vermiştir. Comte’a göre toplumsal alanda devrimler yapılmasına gerek yoktur. Çünkü zaten toplumsal yapı evrimsel gelişme yasalarına uygun olarak daha iyiye, daha mükemmele doğru ilerleyecektir.

POZİTİF FELSEFE

Comte pozitif felsefe ya da pozitivizmin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Pozitivizm öncelikle bir bilim felsefesidir ve deneysel gelenek içinde yer almaktadır. Pozitivizmde metafizik spekülasyon reddedilmiş onun yerini sistematik gözlem ve deneye dayanan pozitif bilgi almıştır. Biz bilimin yöntemi ile olguların birarada var oluş ve birbirlerini takip etme yasalarını anlayabiliriz ancak incelenen şeylere/ nesnelere ilişkin olarak içlerinde saklı olan öz’ü doğayı anlayamayız. Toplumsal dünyaya uyarlanmış haliyle pozitif yöntem, her bilgi dalının geçmesi gereken bir ardışık durumlar yasası tespit eder; birincisi teolojik, ikincisi metafizik sonuncusu ise pozitif ya da bilimsel aşamadır. Comte, toplumun temel özelliklerinin o toplumda hakim olan entelektüel/ zihni formlarla şekillenmesinden yola çıkarak , insan toplumunun gelişimi ile ilgili olarak bir yasa ortaya koymuştur. Comte’ a göre Fransa’nın o dönemde yaşamış olduğu anarşi ve devrim, entelektüel anarşiden kaynaklanmıştır. İlahi hak ve halkın egemenliği gibi metafiziksel sorunlara bağlı olan çözülemez anlaşmazlıklar bir kenara bırakılıp tüm dikkatler toplumun pozitif bilimine çevrilmelidir. İyi temellendirilmiş bilgi, toplumda ortak fikir birliğinin temelini oluşturacak ve aynı zamanda doğanın bilimsel bilgiyi doğanın denetim altına alınmasında kullanılması gibi, toplumsal yaşamda da düzensizliğin nedenlerini ortadan kaldırmakta kullanılabilecektir.

Ana hatları ile anlattığımız pozitivizm o dönemde ondokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru oldukça etkili olmuştur. Bilimsel bilginin anlamı olguların yasalarını öğrenmek daha sonra bunların yardımı ile gelecekteki olguları önceden görebilmektir. Böylelikle insanlar olguların yasalarının öğrenilmesi ile elde ettikleri bilimsel bilgileri ile mükemmel bir toplum yaratabileceklerdir.

COMTE’UN METODOLOJİSİ

Comte’a göre sosyolojinin inceleme metodu doğa bilimlerinde kullanılan bilimsel metodu olmalıdır. Bunları şöyle açıklayabiliriz:

1.Gözlem (Observation): Pozitif felsefe insanın bilgisinin gerçekte var olan olgular üzerinde toplanmasını gerekli kılmaktadır. İnsan aklı gücünün ötesindeki nedenleri araştırmayı terkederek , ilgisini somut olan, gözlenebilir olgular arasındaki değişmeyen ilişki ve düzenlilikleri yani işleyişindeki yasaları bulma üzerine toplamalıdır.

2.Deney (Experiment): Comte toplumun incelenmesinde deneyin zor olduğunun farkındadır, teorik olarak somut deneysel çalışmalar yapmak mümkündür, ancak uygulamada zorluklar karşılaşılmaktadır. Kişilerin yaşamı ya da kapalı cemaat tipindeki topluluklar üzerindeki araştırmalar örnek verilebilir. Comte sosyolojinin inceleme konusunun organik yani canlı dünya olması ile, bunun da karmaşık bir yapı oluşturması nedeni ile istatistik tekniğinin uygulanamayacağını ileri sürmüştür. Çünkü Comte’a göre canlı dünyanın incelenmesinde bütün parçalardan daha kolay görülmektedir. Diğer bir deyişle parça bütünün içinde daha iyi anlaşılmaktadır.

3.Karşılaştırma (comparison): Aynı toplum içinde toplumsal unsurlar; gruplar gibi birbirleri arasındaki benzerlik ve farklılıkları yönünden incelenmektedir.

4.Tarihsel Metod (Historical Method): Aynı toplumla ilgili olguların, toplumu oluşturan unsurların değişik tarihsel dönemlerdeki durumunun incelenmesidir.

SOSYAL STATİK SOSYAL DİNAMİK ANLAYIŞ

Comte sosyolojinin inceleme alanlarını sosyal statik ve sosyal dinamik olarak ikiye ayırmıştır: Sosyal statik toplumun mevcut sosyal yapısı ile ilgili unsurların diğer bir deyişle var olan düzenin incelenmesidir. Sosyal dinamik ise, sosyal düzeni kargaşalık içine sokan değişme ve çatışma güçlerinin incelenmesidir. Bu çerçevede Comte, sosyal statik ve sosyal dinamiğin birlikte ele alınıp incelenmesini gerekli görerek, her ilerlemenin düzenin bir gelişimi olduğunu ileri sürmüştür. Statik toplumsl incelemeler; din, aile, mülkiyet, sosyal organizasyon, insan doğası gibi konuları ele alırken, sosyal dinamik ise; toplumsal unsurlardaki değişme ve bunlarla ilgili olarak gelecekte tahminler yapılmasını içermektedir. Comte toplumsal değişmenin buna bağlı olarak ilerlemenin etkileyici faktörlerinden birinin nüfus artışı olduğunu belirtmektedir. Toplumda artan nüfus ise işbölümünü gelişmesi sonucunu doğurmaktadır. Çünkü insanlar bir yandan artan nüfus diğer yandan yaşamlarını sürdürebilmek için gereksinim duydukları kıt kaynaklar karşısında yeni araç gereçler, geliştirmektedirler. Bu bağlamda bireylerin yetenekleri gelişmektedir. Comte’a göre nüfus artışı iş bölümüne , işbölümü de toplumsal farklılaşmaya bu ise insanların yeteneklerinin gelişmesine imkan sağlamaktadır.

ÜÇ AŞAMA YASASI

Comte’a göre insanlık tarihi ve bireyin gelişim tarihi insanın zihin yapısı diğer bir deyişle düşünme yapısındaki değişikliklerle ortaya çıkan birbirini takip eden üç aşama ile belirlenmektedir. Bu aşamaların her biri tarihsel süreç içersinde saf halde bulunmamaktadır, yani birbirinden kesin hatlarla ayrılmamışlardır, bazı konularda kişi ya da toplum bir aşamada iken bazı konularda bir diğer aşamada olabilmektedir. Comte ‘un üç hal yasası teolojik, metafizik ve pozitif olmak üzere üç kısma ayrılmaktadır, şimdi bunları inceleyelim:

1.Teolojik Aşama; Bu dönem dünyanın başlangıcından 1300 yılına kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Bu aşamadaki temel düşünce fiziki, sosyal diğer bir deyişle doğadaki ve toplumdaki tüm olayların doğaüstü güçler tarafından idare edildiğine duyulan inançtır. Doğa ve toplum Tanrı tarafından meydana getirilmiştir ve yönetilmektedir. Teolojik aşamada doğaya, insana, topluma dair var olan bilgiler ilahi özellik taşıdıkları için sorgulanmadan kabul edilmektedir. Comte teolojik aşamayı kendi içinde fetişizm, çoktanrıcılık ve tektanrıcılık olmak üzere üçe ayırmaktadır. Fetişizm; bütün herşeyin canlı sayıldığı bir anlayıştır. Çoktanrıcılık; yaşamın her safhasının farklı tanrılar tarafından belirlendiği düşünülmektedir. Tektanrıcılık ise tek bir tanrının olduğu inancına dayanmaktadır. Comte’a göre bu dönemin temel belirleyici unsur ailedir.

2.Metafizik Aşama;Bu aşama 1300 ile 1800 yılları arasındadır. Teolojik aşamadan metafizik aşamaya geçişi sağlayan ise Rönesans hareketidir. Bu aşamada belirgin olan toplumsal ve doğayla ilgili olguların birtakım soyut güçler ile açıklanmasıdır. Comte’a göre bu aşama pozitif aşamaya geçişi sağlamaktadır. Comte2’a göre bu aşamalardan her biri bir öncekinin sonucu bir sonrakinin ise hazırlayıcısı olmaktadır. Teolojik ve metafizik aşamada Comte, insanların doğadaki ve toplumdaki tüm olgularla ilgili olarak amaç ve nedenlerine ait mutlak bilgilere ulaşmak istemektedirler.

3.Pozitif Aşama: 1800’lü yıllardan itibaren ise bilimsel düşünmenin hakim olduğu pozitif aşamaya ulaşılmıştır. Bu aşamaya geçişi sağlayan ise Fransız Devrimi’dir. Bu dönemde insanlar doğadaki ve toplumsal yaşamdaki olguları açıklayabilmek için somut gözlenebilir olguları incelemeye yönelmişlerdir. Bu inceleme esnasında olgular arasındaki neden-sonuç ilişkileri gözlenip, bu ilişkilerdeki düzenlilikler ve ard arda gelişler yasalarla ile açıklanabilmektedir. Comte’a göre pozitif düşünme endüstriyel girişimcilerin ortaya çıkmasına imkan sağlamıştır. Buradaki temel birlik ise insanlıktır.

BİLİMLERİN SINIFLANDIRILMASI

Comte bilimleri matematik, astronomi, fizik, kimya, biyoloji ve sosyoloji olmak üzere sıralamıştır. Bu sıaralamada genelden özele, baitten karmaşığa doğru gidilmiştir. En başta bulunan matematik en genel ve en basit iken, en sonda bulunan sosyoloji ise en özel ve en karmaşık nitelikte bilim olmaktadır. Bu bilim sıralamasında sonradan gelen bilim kendinden öncekilerin yöntemlerinden yararlanmakla beraber onların yararlanamayacağı bir fazlalığa sahiptir. Sosyoloji; matematik, astronomi, fizik, kimya, biyolojiden yararlanmakla beraber onları aşan bir fazlalığa diğer bir deyişle kendine özgü bir konuya da sahiptir. Bu bilimlerin sıralaması da Comte’un üç hal yasasına göre belirlenmiştir. En başta bulunan matematik teolojik ve metafizik aşamalardan sonra ilk olarak pozitif aşamaya giren bilim dalıdır. Bu anlamda sosyoloji ya da toplumsal konularla ilgili düşünme ise pozitif aşamaya en son giren alan olmaktadır.

Bu ilkelere göre matematik; diğer bilimlerin temeli, en eskisi en mükemmelidir. Bilim ancak matematik ile anlaşılabilmektedir. Matematik biliminde düzenli ve sistemli bilgi edinme vardır.. Bu nedenle sosyoloji düzenli ve sistemli bilgi edinmek ve olgular arası ilişkileri açıklayabilmek için matematikten yararlanmalıdır.

Astronomi; matematik bilimine dayanmaktadır. Astronomi gök cisimlerinin hareketlerini ölçmek için gözlemler yapmaktadır, buradan açıklamalar yapmak üzere hipotezler geliştirmektedir. Bu nedenle sosyoloji gözlem tekniği ve hipotez kurma çalışmalarında astronomiden yararlanmalıdır.

Fizik; astronominin devamıdır, deney ise fizik biliminin en çok kullandığı yöntemdir. Sosyoloji deneysel çalışmalarında fizik biliminden yararlanmalıdır.

Kimya;Bilimsel yasalara ulaşmak için ilkönce inceleme nesnesi olan maddeleri analiz etmekte tekrar sentez yaparak açıklamalarda bulunmaktadır. Sosyoloji kimyadan sentez yapma yöntemini almalıdır.

Biyoloji; sosyolojiyi hazırlayan bir bilim dalı olarak biyoloji, ilkönce canlıların yapısal özelliklerini incelemekte daha sonra ise bu incelenen yapının çevresiyle olan ilişkisi bağlamında açıklamalar yapılmaktadır. Sosyoloji de ilkönce toplumsal olguları inceleyecek daha sonra ise, bunlara o olgunun ait olduğu toplumsal çevre göz önüne alınmak suretiyle, yani toplumun bütünü içerisinde değerlendirecektir.

Sosyoloji ise en karmaşık, en gelişmiş pozitif bilimdir. İnsan toplumunun ve etkinliğinin incelenmesidir. Sosyoloji sadece toplumsal yapıda var olanı değil aynı zamanda zorunluluk anlamında gelecekte olanı da bilmeyi sağlayacaktır.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 5

BAŞLIKLAR :
EMİLE DURKEİM (1858-1917)
Toplumsal İşbölümü Üzerine
İşbölümünün Sebepleri:
Durkeim’a Göre İşbölümü’nün Anormal Halleri:
Durkeim’ın “İntihar” Üzerine Çalışması
Sosyolojik Metodun Kuralları

EMİLE DURKEİM (1858-1917)

Durkeim sosyolojiyi biçimlendirerek sistematik bir disiplin haline getirmiştir. Düşüncelerini ve yapıtlarını incelemeye geçmeden önce özgeçmişi; yaşadığı dönem, eğitimi ve temel ilgilerine kısaca göz atalım:

•1858 15 Nisan. Durkeim Fransa’nın Epinal kasabasında dünyaya gelmiştir. Din adamı olan babasını çocuk yaşta kaybetmiştir. Durkeim başlangıçta Epinal kolejinde eğitim almıştır. Başarılı bir öğrencilik hayatı olup ortaöğretim sonunda ki yarışmada ödül almıştır.

•1877 Ecole Normale Superieur’e girmiştir.

•1882 Felsefe diplomasını alarak Paris’in çeşitli liselerinde (Sens-Saint Quentin) öğretmenlik yapmaya başlamıştır.

•1885-1887 Bu yıllar arasında Almanya’ya bir bursla giderek araştırmalar yapar. Wilhelm Wundt’un laboratuarında çalışır, Schaeffle, Lilienfeld gibi Alman düşünürler ile tanışma fırsatı bulur. Döndüğünde ise “Almanya’da Ahlakın Pozitif Bilimi”, “Alman Üniversiteleri’nde Felsefe” ve “Toplumbilimde Yeni İncelemeler” adlı makalelerini yayımlamıştır.

•1887 Bordeaux Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne pedagoji ve sosyal bilim profesörü olarak atanır. Bu dersin bir özelliği Fransız Üniversiteleri’ndeki ilk sosyoloji dersi olmasıdır.

•1891 Sosyolojinin öncüleri olarak gördüğü Aristo, Montesquieu ve Comte’u anlatmak üzere felsefe öğrencilerine ders açmıştır.

•1893 “İşbölümü” ve “Sosyal Bilimlerin Oluşmasında Montesquieu’nün Katkısı” adlı çalışmaları yayımlanır.

•1895 “Sosyolojik Metodun Kuralları” adlı eseri yayımlanır.

•1896 Üniversitede kendisine sosyoloji dersleri için kürsü açılır, Sosyoloji Yıllığı’nı çıkarmaya başlamıştır.

•1897 “İntihar” adlı sosyal sapma ile ilgili kitabı yayımlanır.

•1900 “Totemizm Üzerine” adlı çalışması yayımlanır.

•1902 Sorbonne Üniversitesi Pedagoji Kürsüsü’ne atanır, burada sosyoloji ve pedagoji derslerini okutmaya başlamıştır.

•1912 “Dinsel Yaşamın Temel Biçimleri” adlı çalışması yayımlanır.

•1913 Sorbonne Üniversitesi’ndeki kürsüsü Sosyoloji ismini alır.

•1917 15 Kasım Paris’te ölür.

Durkeim düşüncelerini incelemeye sosyal olgu kavramını inceleyerek başlamak uygun olacaktır çünkü Durkeim bu kavram ile neredeyse özdeşleşmiştir denilebilir. Modern terimlerle ifade ettiğimizde Sosyal olgu; bireylerin/aktörlerin zorunlu olarak uymak zorunda oldukları, dışsal olarak nitelenen değerler, kültürel normlar ve sosyal yapılar olarak tanımlayabiliriz. Örn Bir üniversite öğrencisinin eğitimi esnasında üniversite bürokrasisine uyması gerektiği güncel yaşamdan bir örnek olarak verilebilir. Benzer sosyal olgular sosyal yaşamın tüm alanlarında insanları uyum sağlamaya mecbur etmektedir.

Durkeim’ın niçin sosyal olgu kavramı üzerinde durduğunu açıklayabilmek için yaşadığı dönemdeki entelektüel ortamı incelemek gerekmektedir: Durkeim’ a göre sosyoloji Fransa’da 19.yüzyılda ortaya çıkmıştır. Sosyolojinin kökenleri uzak geçmişte Platon ve Aristoteles’e kadar uzanmaktadır. Yakın geçmişteki öncüleri ise Montesquieu ve Condorcet’dir. Durkeim Montesquieu’yü sosyal bilimlerin temel ilkelerini bulan kişi olarak nitelendirir. Ancak Durkeim’a göre Montesquıeu ve Condorcet yeni bir disiplin oluşturmak yerine sosyal olgular konusunda yeni yorumlar yapmakla yetinmişlerdir. Durkeim Sain-Simon’a sosyal dünyanın bilimi kavramını oluşturması nedeni ile bir ayrıcalık vermektedir ama onun fikirlerini dağılmış ve kusurlu olarak görmektedir. Durkeim’a göre bu fikirler Comte tarafından mükemmelleştirilmişlerdir. Durkeim Comte’un bu çabasını toplumun pozitif bilimini kurmak üzere tutarlı ve metodolojik bir çaba olarak değerlendirir.

Sosyoloji önceden Comte tarafından adlandırılmış olmasına rağmen Fransa’da hemen hemen 19. Yüzyılın sonlarına kadar sosyoloji adında bir disiplin, departman ve profesör yoktur. O dönemde var olan diğer disiplinler ise sosyolojinin kapsadığı alanlarla ilgilenmekte ve yeni çıkan bu bilim dalına şüpheli yaklaşmaktadırlar. En fazla tepki ise felsefe ve psikolojiden gelmektedir. Durkeim için bu dönemde en önemli sorun sosyolojiye ayrılmış bir yer bulmaktır.

Sosyolojiyi felsefeden ayırmak için Durkeim, sosyolojinin deneysel araştırmalara yönelmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu başlangıçta basit görülebilmektedir ancak Durkeim’ın düşüncesine göre, sosyoloji bizzat kendi içindeki felsefi okul tarafından tehdit edilmektedir. O’’a göre kendini sosyolog olarak adlandıran o devrin önde gelen kişileri olan Comte ve Spencer soyut teoriler oluşturma ve felsefi konularla daha çok ilgilenmiş, bunun yanında deneysel sosyal dünyaya daha az ilgi göstermişlerdir. Eğer bu alan-sosyoloji- Comte ve Spencer’ın yönünde devam etmiş olsaydı Durkeim’a göre felsefenin bir kolu olmaktan öteye gidemeyecekti. Sonuç olarak şu söylenebilir ki Durkeim Comte ve Spencer’ı eleştirmeyi gerekli görmüştür. Her ikisini de gerçek dünyanın olgularına önyargılı davranmalarından dolayı eleştirmiştir. Comte teorik olarak toplumun evrilerek mükemmele doğru gittiğini, farklı toplumların değişen doğasını gerçek hayata dayalı çalışma yapmadan yorumlamış olduğu için Durkeim eleştirmiştir. Buna benzer olarak Spencer’ı da toplumda uyum olup olmadığını araştırmak yerine toplumda uyum olduğunu söylemesi nedeni ile eleştirmiştir.

Durkeim sosyolojiyi felsefeden ayırmak ve onu diğer bilim dallarından ayıran bir kimlik kazandırmak için; sosyolojinin ayırt edici konusunun sosyal olguları incelemek olduğunu ileri sürmüştür. Sosyal olgu kavramı ile sosyolojiyi felsefeden ayıran temel düşünce; sosyal olguların “şeyler” gibi incelenmesidir. Sosyal olgular şeyler gibi incelendiğinde ise, felsefi olarak değil deneysel yöntem kullanılarak incelenmiş olacaktır.

Durkeim bu düşüncesini şöyle izah etmektedir; O’na göre fikirler içebakış yöntemi ile bilinebilmektedir ama “şeyler” hakkındaki bilgilerin tamamiyle zihni faaliyetlerle tasarlanamamaktadır. Sosyal olguların “şeyler” olarak deneysel yöntemle incelenmesi ile Durkeim’ın sosyolojisi Comte ve Spencer’ın içebakışçı teorileştirmelerinden ayrılmaktadır.

Sosyal olguların “şeyler” gibi incelenmesi felsefeden gelen tehlikeleri önlese de psikolojiden gelen tehlikelerin bir kısmını önlemektedir. Durkeimcı sosyoloji gibi psikoloji de hai hazırda deneysel bir temel dayanmaktadır. Sosyolojiyi psikolojiden ayırmak için Durkeim sosyal olguların dışarıdan etki ettiğini ve zorlayıcı özelliklerde olduklarını ileri sürmüştür. Sosyoloji sosyal olguları incelemelidir, bunun yanında psikoloji ise, psikolojik temelli olan olgularla ilgilenmelidir, bunlar ise içsel olan olgulardır.

Bu bağlamda şu da söylenmelidir ki Durkeim sosyolojiyi felsefe ve psikolojiden ayırmak suretiyle sosyolojiye kendine özgü konusu olan bir alan yaratmıştır ancak bu sefer sosyolojiyi sadece sosyal olgularla ilgilenen bir bilim dalı olarak sınırlamak durumunda kalmıştır.

Buraya kadar sosyal olguların “şeyler” olarak ele alınması gerektiğini, dışsal olduklarını ve zorlayıcı bir etkileri olduklarını görmüş olduk, ancak sosyal olguların diğer özellikleri var mıdır, varsa nelerdir? Durkeim sosyal olguları ikiye ayırmıştır: Maddi (material) ve maddi olmayan (non material) olgular. Maddi sosyal olgular gerçek maddi bütünlükler olmaları nedeni ile daha açık olarak ayırt edilebilirler. Ancak genel olarak bakıldığında Durkeim’ın çalışmasında daha az yer kapladıkları görülmektedir. Mimarlık ve hukuk maddi sosyal olgulara örnek olarak verilebilir. Ancak Durkeim’ın çalışmasında merkezi rolü maddi olmayan sosyal olgular almaktadır. Durkeim’ın maddi olmayan sosyal olgular grubuna örnek olarak da norm ve değerler verilebilir.

Ancak bu düşünce bir problem ortaya çıkarmaktadır; maddi olmayan olgular –norm ve değerler- nasıl oluyor da bireyi/ aktörü zorlayıcı bir etki oluşturmaktadırlar? Olguların dışsal özellikte oldukları hatırlanacak olursa bu durumda maddi olmayan sosyal olgular insan zihninin dışında nerede bulunuyorlar ve eğer aktörün/ bireyin zihninde iseler dışsal olmak yerine içsel olma özellikleri ortaya çıkmıyor mu?

Bu sorunu aydınlatmak için Durkeim; sosyologların değerler ve normları incelerken psikologların ise bunları içgüdüsel özellikleri açısından incelemeleri gerektiğini ileri sürmüştür.

Toplumsal İşbölümü Üzerine

Durkeim’ın doktora tezi olan “Toplumsal İşbölümü Üzerine” (De La Division du Travail Social) ilk büyük eseridir. Konusu: Bu eserinde Durkeim, bireyle topluluk arasındaki ilişkiyi merkeze alarak bireylerden meydana gelen topluluğun nasıl bir toplum oluşturduğunu ve toplumsal varlığın koşulu olan fikir birliği (consensus)’ni nasıl gerçekleştirdiklerini izah etmeyi amaçlamıştır. Bireye bağımsızlığını sağlayan işbölümüdür. Ama birey bağımsızlık kazandıkça da topluma daha sıkı bağlanmaktadır. Durkeim bu problemleri inceleyerek işbölümünün artmasına paralel olarak toplumsal dayanışmanın nasıl arttığını göstermeye çalışmıştır. Durkeim bu görüşünü daha iyi açıklayabilmek için ve metodunun kurallarına uygun hareket ederek önce işbölümünün ne olduğunu izah eder. Bunun için de daha önceden bu kavram ile ilgili olarak yapılmış tanımları inceler:

Durkeim’a göre işbölümü aslında yeni bir şey değildir. Ancak 19. Yüzyılın sonlarına doğru işbölümü kavramının bilincine ulaşılmıştır. İşbölümü hakkında ilk teoriler ilk önce Adam Smith, daha sonra da Stuart Mill tarafından ortaya atılmıştır. Ancak bu düşünürler işbölümünün genel bir olgu olmadığını ve en başta da tarım alanında mümkün olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Ama bugün bu görüş doğru sayılmamaktadır, işbölümünün her alanda mümkün olabileceği görülmektedir.

Durkeim işbölümü hakkında pek çok ön yargının da olduğunu ileri sürmüştür. Bazı düşünürler iş bölümünün faydalı, bazıları da zararlı olabileceğini düşünmüşledir. İşte Durkeim metodu gereği bu gibi önyargılardan kurtulmak için iş bölümü olgusunu objektif (tarafsız) olarak incelemeye başlamıştır. Bunun için de öncelikle işbölümünün görevlerini, yani hangi toplumsal ihtiyaçları karşıladığını anlamayı amaçlamıştır. Sonra da iş bölümünün normal hallerini anlayabilmek için de anormal hallerini incelemiştir.

Durkeim iş bölümünün görevinin uygarlığın gelişmesine sebep olduğunu söyleyenler bulunduğunu, fakat yine bunların iş bölümünün aynı zamanda ahlakı yıktığını ( örneğin uygarlık yükseldikçe suçluların artması gibi) iddia ettiklerini görmüştür. O halde işbölümünün görevi başka yerde aranmalıdır. Durkeim’a göre işbölümünün asıl görevi bireyleri farklılaştırması ve bu farklılaştırma sebebi ile de bireyler arasında bir dayanışma meydana getirmesidir. Çünkü bireyler farklılaştıkça birbirlerini tamamlamak bakımından birbirlerine muhtaç olmakta ve bu sebeplerle de birbirlerine daha sıkı bağlanmaktadırlar. İşte Durkeim iş bölümünün böylece toplumda bireyler arasındaki dayanışmayı sağlamak gibi bir görevi olduğunu ve böyle olunca da onun bir ahlak karakteri taşıdığını ileri sürmektedir. Bir ahlaki karakter taşıyan toplumsal işbölümünün incelenmesi bir problem yaratmaktadır. Çünkü dayanışma, gözleme elverişli olmayan, akıcı, kaygan bir nitelikte olan bir olgudur. Öyleyse Durkeim bu dayanışma olgusunun katılaşmış, donmuş yönden yani hukuk yönünden incelenmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Durkeim’a göre hukukun çeşitli şekillerinin bilimsel bir sınıflamasının yapılması suretiyle, dayanışmanın çeşitlerinin hukuk kurallarından çıkarılabilmesi için, hukuk kuralları değiştikçe onlarla birlikte düzenli olarak değişen bir niteliğinin ele alınması gerekmektedir. Örneğin; bir hukuk kuralı yaptırımı olan bir toplumsal düzen kuralıdır diye tanımlanabilir.

Böylece hukuk kurallarını yaptırımlarına göre iki şekilde sınıflamak mümkündür:

1.Cezalandırıcı Hukuk; Kişiyi malı açısından zararlı, şerefçe düşkün, faydalandığı şeylerden de yoksun kılmayı amaçlamaktadır. Kabahat ya da suçların cezalandırılmaktadır.

2.Geri Verdirici Hukuk; Kurala aykırı yapılan hareketin zorla eski haline getirilmesini amaçlamaktadır.

Bu iki çeşit hukuka uygun olarak Durkeim iki çeşit dayanışma tipini belirlemiştir:

1.Mekanik Dayanışma: Durkeim’ın deyişiyle mekanik dayanışma bir benzerlik dayanışmasıdır. Mekanik dayanışmanın egemen olduğu bir toplumun başta gelen özelliği bireyler arasındaki farklılığın yok denecek kadar az olmasıdır. Aynı topluluğun üyeleri olan bireyler, aynı duygulara, aynı değerlere ve aynı kutsal inançlara sahip oldukları için birbirlerine benzemektedirler. Böylece bir toplumda bireysel anlamda kişiliğin silindiği ve cezalandırıcı hukuk kurallarının geçerli olduğu görülmektedir. Bireyler henüz birbirinden farklılaşmadığı için de toplum kendi içinde tutarlı bir yapıya sahiptir.

Cezalandırıcı hukuk mekanik dayanışmalı toplumlarda ortak bilincin belirtisidir. Cezaların çoğaltılması ile ortak duyguların gücünü, yaygınlığını ve özelliğini ortaya koymaktadır. Yani ortak bilincin yaygın ve güçlü olması ile zorlayıcı ya da yasağı çiğneyici veya ortak bilince ters düşen bir o kadar davranış olmaktadır. Suçun bu tanımı Durkeim’ın tipik bir sosyoloji tanımı olmaktadır. Durkeim’a göre cezanın amacı suç olan hareketin yinelenmesinin önlenmesi değil, ortak bilincin beklentilerini gerçekleştirmektir. Çünkü ortak bilinç toplum üyelerinden birinin yaptığı hareketle yara almıştır ve suçlunun cezalandırılması herkesin duygularına sunulan bir onarım işlevi görmektedir.

2.Mekanik dayanışmanı karşıt biçimi olan organik dayanışma ise topluluğun tutarlı birliğinin farklılaşması ile ortaya çıkmaktadır. Burada bireyler birbirine benzer değil farklıdır ve bu farklılıklar ile consensus (ortak fikir birliği) gerçekleşir. Bu dayanışmanın bulunduğu toplumlarda bireysel anlamda kişiliğin güçlendiği görülmektedir. Bu tür dayanışma işbölümüne ulaşan ileri toplumlarda görülmektedir. Modern toplumlarda yaşayan insanlar daha dar sorumluluk alanları olan ve daha fazla uzmanlık gerektiren toplumsal konumlarda bulunmaktadırlar. Geri verdirici hukuk geçerlidir. Burada söz konusu olan cezalandırma değil, durumu adalete uygun olarak olması gerektiği biçimde yeniden kurmaktır. Örneğin borçlunun borcunu ödemesi gerekmektedir. Geri verdirici hukuk bireyler arasında işbirliğini düzenlemeyi amaçlayan bütün hukuki kuralları kapsayan çok geniş bir anlamda ele almak gerekmektedir. Ticaret hukuku, idare hukuku, anayasa hukuku gibi. Bunlar bir topluluğun ortak duygularının anlatımı olmaktan çok zaten farklılaşmış bireyler arasında düzenli ve sürekli bir arada yaşamayı düzenlemektedir.

Durkeim’ın bu iki dayanışma biçimi toplumsal örgütlenmenin (toplum tipleri) iki uç biçimini kapsamaktadır. Eski ya da yazısız olarak adlandırılan toplumlar mekanik dayanışmanın ağır bastığı toplumlardır. Örn:Bir klanın üyeleri adeta birbirlerinin yerine geçebilir, her insan diğerleri neyse odur, ortak duyguları paylaşmaktadırlar.

Bu iki karşıt dayanışmayı içeren toplumları Durkeim, parçalı toplumlar ile çağdaş işbölümünün görüldüğü toplumlar arasındaki karşıtlıkla belirginleştirmektedir. Parçalı; Durkeim’da bireylerin sıkı sıkıya bütünleştikleri toplumsal grubu belirtir. Ama bu aynı zamanda yerel bir konumu bulunan ötekilerden bir ölçüde yalıtılmış ve kendi yaşamını sürdüren bir gruptur. Benzeşme olduğu için var olan mekanik dayanışma dış dünyadan ayrılmayı gerektirmektedir. Parça kendine yeterlidir, dolayısıyla dışarıyla bağlantısı azdır. Organik dayanışma ile bu yapının karşıt olmasına rağmen Durkeim, ekonomik işbölümünün çok gelişmiş birimlerinin görüldüğü bazı toplumlarda da parçalı toplumun kısmen varlığını sürdürebileceğini belirtmiştir. Buna örnek olarak İngiltere’nin ekonomik yapısının bu özelliğini vermektedir. Böyle bir yapının olmasının nedeni olarak da yerel özelliklerin korunması ve geleneğin otoritesinin gücünün önemini gösterir. Bunu şöyle izah etmektedir: Sonradan çıkan ve ikincil bir olgu olan işbölümü toplumsal yaşamın yüzeyinde oluşmaktadır, ekonomik işbölümü için özellikle doğru olan bu tanım gereği; yüzeysel olgular dayandıkları iç etkenlerin değişmemiş oldukları zaman bile dış etkenlere açıktırlar. Toplumsal yapıda hissedilir düzeyde bir değişme olmadan ekonomik iş bölümünün gelişmesi için Durkeim herhangi bir durumun halkın maddi yaşamında gereksinim uyandırdığını ileri sürmektedir. Taklit ruhu gelişmiş bir toplumda bu sonuç ortaya çıkabilmektedir. Böylece baş

Bilincin en yüksek dolayısıyla en yüzeysel bölümü olan anlama yeteneği, eğitim gibi dış etkilerle ruhsal yaşamın temeline inmeden değişme olabilir. Böylece başarıyı sağlamak için yeterli ama derin kökleri olmayan zekaların yaratıldığını ileri sürmektedir. Bu nedenle bu yetenekler kalıtım yolu ile aktarılamamaktadır.

Buradan Durkeim, bir toplumun toplumsal sıralamadaki yerinin o toplumun uygarlığına özellikle ekonomik uygarlığına bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini söylemektedir. Çünkü bu bir taklit bir kopya olabilir ve farklı düzeydeki bir toplumsal yapıyı içinde taşıyabilmektedir. Durkeim buradan parçalı yapı ile benzeşme dayanışmasının birbirine karışmadığını anlatmak istemektedir. Bu kavram, farklı öğelerin görece yalnızlığını kendi kendine yeterliliğini düşündürmektedir. Hepsi birbirine benzer ve kendine yeterli parçaların yan yana gelmesinden başka bir şey olmayan belki de merkezi bir otoriteye bağlı olan geniş bir alana yayılmış bütün bir toplumun tasarlanabileceğini ileri sürmüştür.

İşbölümünün Sebepleri:

Durkeim’a göre işbölümü olgusu toplumsal bir olgudur. Böyle olunca da bu olgunun sebebinin de neden ve sonuç türdeşliği ilkesi gereğince toplumsal olması gerekmektedir. Bu sebeple de işbölümü can sıkıntısı veya toplu çalışma ile üretimi arttırma isteği ile ya da bireysel olarak açıklanamamaktadır. İşte işbölümünün sebebi olan toplumsal olgu da toplumun hacminin(oylumu), maddi ve manevi yoğunluğunun bir bileşimi olmaktadır.

Bir toplumun hacmi o toplumu oluşturan toplam birey sayısı demektir. Ancak hacim tek başına toplumsal farklılaşmanın sebebi değildir. Hacmin farlılaşmaya yol açabilmesi için aynı zamanda maddi ve manevi yoğunluğun birarada bulunması gerekmektedir. Maddi anlamda yoğunluk, belirli bir toprak parçası üzerindeki toplam birey sayısını ifade etmektedir. Manevi yoğunluk ise; kabaca bireyler arasındaki etkileşimin miktarını ifade etmektedir. Bireyler arasındaki etkileşim arttıkça, birlikte çalışma alanları artmakta, birbirleriyle rekabet ortamı ortaya çıkmaktadır. Bu iki değişmenin ortaya çıkması ile toplumsal farklılaşma görülmektedir.

Durkeim bu görüşünü Darwin’in hayat kavgası kavramını örnek vererek açıklamaktadır; Birarada yaşayan birey sayısı arttıkça, bireyler arasındaki varlığını sürdürmeye yönelik gereksinimlerini karşılama anlamında yaşam mücadelesi daha da artacaktır. Toplumsal farklılaşma, yaşamı devam ettirme mücadelesinin barışçı bir çözümüdür, denilebilmektedir. Hayvanlar aleminde olduğu gibi; bazılarının yaşayabilmesi için başkalarının ortadan kalkması yerine toplumsal farklılaşma daha çok sayıda bireyin farklılaşma yoluyla yaşamlarını sürdürmelerini sağlamaktadır.

Durkeim’ın anlamaya ve tanımlamaya çalıştığı işbölümü iktisatçıların düşündüğü işbölümünden farklıdır. Mesleklerin farklılaşması, sanayi etkinliklerinin çoğalması Durkeim’ın öncelikle ilgilendiği toplumsal farklılaşmanın bir anlatımıdır. Toplumsal farklılaşmanın kökeni ise, mekanik dayanışma ve parçalı yapının çözülmesidir.

Durkeim işbölümünün yaşam mücadelesinin bir sonucu olduğunu, böylelikle rakiplerin birbirlerini ortadan kaldırmak zorunda olmayıp birarada yaşayabilmelerine olanak sağladığını ileri sürmektedir. İşbölümü geliştikçe daha benzer toplumlarda ortadan kalkmaya mahkum olan çok sayıda insan yaşamlarını sürdürme olanağı kazanmış olmaktadırlar.

Durkeim’ın İşbölümü Üzerine adlı eserinde üzerinde durduğu diğer bir kavram; Ortak Bilinç’tir. Durkeim bu kavramı “bir toplumun ortalama üyelerinin ortak inanç ve duyguları olarak tanımlar. Böylece bireyler kendine özgü yaşamı olan belirli bir sistem oluşturmaktadırlar. Ortak bilinç, sadece bireysel bilinçte bulunan duygu ve inançlarla vardır ama ondan farklıdır çünkü kendi yasalarına göre gelişmektedir ve bireysel bilincin anlatımı ya da sonucu değildir. Bireylerin içinde bulunduğu özel koşullardan bağımsızdır, yani bireyler geçer gider ama o kalıcıdır. Her kuşakta değişmemektedir, ama kuşakları birbirine bağlayıcı özelliktedir.

Bireyler arası farklılaşma görülen toplumlarda herkes pek çok durumda özel seçimlerine göre inanma, isteme ve davranmada serbesttir. Buna karşılık mekanik dayanışmanın egemen olduğu toplumlarda varlığın büyük bir kısmı toplumsal zorlayıcılar ve yasaklarla yönetilmektedir.

Bu ortak bilincin gücü toplumda ne kadar yaygınlık gösterdiği ile bağlantılıdır. Örn: İlkel toplumlarda ortak bilinç bireysel varlığın yaşantısının büyük bir bölümünü etkilemektedir ve yasakları çiğneyenlere karşı uygulanan cezanın sertliği ile ortaya çıkan çok büyük bir güce sahiptir. Ortak bilinç güçlü oldukça suça karşı öfke canlıdır, yoğundur. Bu toplumlarda ortak bilinç ayrıntılı hale getirilmiştir, özellikle dinsel kuralların her biri ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Yapılması inanılması gerekenin ayrıntıları ortak bilinç tarafından benimsetilmiştir.

Buna karşılık organik dayanışma egemen olduğunda ise Durkeim, ortak bilincin kapsadığı varlık alanında küçülme, yasakların çiğnenmesine ortak tepkide bir azalma ve özellikle toplumsal zorlamaların kişisel olarak yorumlanmasındaki paydada genişleme gözlemlendiğini belirtmektedir. Bu duruma bir örnek verilecek olursa; adaletin gerektirdiği şey ortak bilinç ile belirlenirken, işbölümünün ileri olduğu toplumlarda aynı gereklilik soyut ve evrensel biçimde dile getirilecektir. Birinci tipte adalet; bir bireyin belirli bir cezaya çarptırılmasıdır, diğerinde ise, sözleşmelerde bir tür eşitlik olmasından hareketle kuşkudan uzak, tek anlamlı olarak bir uygulama belirlenmektedir.

Durkeim bu çözümlemesinden sonra kendi sosyolojisinin merkezinde olan şu düşünceye varmıştır;: Toplum bireylerden değil birey toplumlardan doğmaktadır. Durkeim’da bireye göre toplumun üstünlüğünün iki anlamı ortaya çıkmaktadır:

1.Bireylerin birbirine benzediği, kişisel davranış açısından bütün içinde kayboldukları toplum tipi (mekanik dayanışmanın hakim olduğu), bireyin kendi sorumluluklarının bilinicine vardığı toplum tipinden (organik dayanışmanın hakim olduğu) önce gelmektedir.

2.Mekanik dayanışma organik dayanışmadan önce gelmekte ise, toplumsal farklılaşma ve organik dayanışma olguları bireyden hareketle açıklanamaz.

Buradan Durkeim, iktisatçıların verimi arttırmak için yapılan işin paylaşımında bireyin yarar gördüğünü açıklamalarının sırlamayı alt üst ettiğini ileri sürmektedir. Çünkü bu düşünce ile toplumsal farklılaşmadan önce bireylerin birbirlerinden farklı ve bu farklılığın bilincinde olduklarını varsaymak gerekmektedir. Oysa bireylik bilinci Durkeim’da organik dayanışma ve işbölümünden önce varolamaz. Durkeim’a göre akılcı bir biçimde verim artışını sağlamaya çalışmak toplumsal farklılaşmayı açıklamaz, çünkü bu arayış toplumsal farklılaşmayı getirmektedir.

Bu açıklamalardan sonra Durkeim, tüm yaşamı boyunca temel düşüncesi olacak olan şu anlayışa varmıştır: Bütünün parçalara önceliği ya da toplumsal bütünün öğelerin toplamına indirgenemeyeceği ve öğelerin özelliklerinin bütün tarafından açıklanması gerektiğidir. Kendi sosyolojisi de bu düşünce ile tanımlanmıştır.

Yukarıda bahsedilen iki maddeyi şöyle somutlaştırmak mümkündür; Bireysel bilincin tamamen kendi dışında olduğu toplumların tarihsel önceliğinin var olması ve bireysel olguların topluluk durumuyla açıklanması zorunluluğudur.

Görüldüğü gibi Durkeim’ın işbölümü anlayışı iktisatçılardan farklı olmaktadır. Durkeim iktisatçıların işbölümünü verimlilik açısından ele almalarına karşılık kendisinin verimliliğin olgunun etkisi olan zorunlu bir sonuç olduğunu kabul ettiğini söylemektedir. Yani eğer uzmanlaşıyorsak daha fazla üretmek için değil, bize yaratılan yeni yaşam koşullarında yaşayabilmek için uzmanlaştığımızı ileri sürmüştür. İşbölümü yaşam mücadelesinin bir sonucudur, böylelikle rakipler birbirlerini ortadan kaldırmak zorunda değillerdir, birlikte de yaşayabilirler. Bu yüzden işbölümü geliştikçe daha benzer toplumlarda ortadan kalkmaya mahkum olan çok sayıda insana yaşamlarını sürdürme olanağı tanınmış olmaktadır. İlerlemiş toplumlarda cılız (niteliklerini geliştirmemiş) bir birey toplumsal örgütlenmenin karmaşık yapısı içinde çalışabileceği bir yer bulabilmektedir.
Durkeim’a Göre İşbölümü’nün Anormal Halleri:

Durkeim’a göre işbölümünün ortaya çıkardığı dayanışmayı bozan sebepler şunlardır:

1.Endüstri ve ticaret alanında meydana gelen bunalımlar , iflaslar, işçi-işveren anlaşmazlıkları. Durkeim bu durumun sebeplerini de toplumların gelişip kendini oluşturan kısımlar arasında kaynaşmalar olduğunda bu yeni duruma uygun teşkilatların kurulmaması olduğunu ileri sürmektedir.

2.Bazende kargaşalık teşkilatsızlıktan değil de tersine işin sıkı bir teşkilat altına alınmasından ortaya çıktığını ileri sürerek örnek olarak kastları vermektedir. Bu durum bireylerin eğilimlerine aykırı mesleklerde çalışmalarına neden olmaktadır, bunun sonucu olarak bireyde sıkıntı ortaya çıkmakta bu ise toplumda bir bunalım yaratmaktadır. O halde işbölümünün dayanışmayı sağlaması için herkesin sadece bir iş sahibi olması yetmemekte bu işin bireyin mesleki eğilimi ve kabiliyetlerine uygun düşmesi gerekmektedir.

3.Durkeim’a göre işbölümünün diğer bir anormal şekli de işlerin bireyler arasında iyi düzenlenmemesi bölünmemesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu durumda dayanışma bozulmakta ve bunalımlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin iş alanlarının bulunmayışı , işgünün atıl durumda bulunması bu duruma sebep olabilmektedir. Bunun sebebi ise düzenleyici bir teşkilatın bulunmamasıdır. Fakat Durkeim genelde bunun asıl sebep olmadığını çünkü çoğu zaman bu teşkilatın kendisinin de bunalımları ortaya çıkarabileceğini ileri sürmüştür. O halde çözüm bir teşkilatın olması ama amacına uygun olarak iyi çalıştırılması gerekmektedir. Bu ise faydalı olmayan hizmetlerin kaldırılması, herkese yeter derecede işleri bölmek olmalıdır.

Durkeim’ın “İntihar” Üzerine Çalışması

Durkeim kollektif bilincin birey üzerinde ne ölçüde belirleyici olduğunu göstermek için intiharları incelemiştir. İntiharın insanın kendi hayatına son vermek istemesi anlamında son derece bireysel bir olgu olduğu düşünülmektedir. Durkeim’a göre birey kendini öldürecek kadar yalnız ve çaresiz hissettiği zamanda bile bireysel geçmişinin etkisinden çok toplumsal unsurların etkisi altındadır.

Durkeim metodu gereğince intiharı incelemeye geçmeden önce bunun bir tanımını yapmaktadır. Bu tanım henüz incelemenin başlangıcında olunması sebebi ile sadece olgunun gözleme elverişli niteliklerine dayanmaktadır. Bu tanım gereği intihar; Kurbanın yaratacağı sonucu bildiği, olumlu ve olumsuz bir davranış ile doğrudan ya da dolaylı olarak ortaya çıkan her ölüme intihar denmektedir.

Olumlu eylem, insanın şakağına kurşun sıkmasıdır. Olumsuz eylem, yanan bir evi terk etmemek ya da açlıktan ölene kadar yemek yememektir. Ölüme kadar sürdürülen bir açlık grevi bir intihar örneğidir. Dolaylı ya da dolaysız deyimi, olumlu ya da olumsuz ayrımına benzer ayrımı düşündürmektedir. Şakağa kurşun sıkmak dolaysız olarak ölüme yol açar, ama yanan bir evi terk etmemek ya da yemek yemeyi reddetmek dolaylı olarak ya da zamanla istenilen sonucu yani ölümü getirebilir. Bu tanıma göre kavram, yalnızca genelde intihar olarak bilinen olayları değil, aynı zamanda teslim olmak yerine gemisini batıran subayın, şerefinin lekelendiğini düşünerek kendini öldüren samurayın, Hindistan’daki bazı geleneklere göre kocalarını ölümde de izlemek zorunda kalan kadınların davranışlarını da kapsamaktadır.

Durkeim bu konu ile ilgili istatistiksel verilere baktığında belirli bir nüfus içindeki intihar sıklığının görece değişmezliğini görmüştür. İntihar oranı bütün bir toplumun bir ilin ya da bir bölgenin belirtici niteliği olmaktadır. Keyfe bağlı olarak değil ancak pek çok koşula bağlı olarak değişmektedir. Koşullarla intihar arasındaki toplumsal bir olgu olan değişimler arasındaki değişkenleri ortaya koymak sosyoloğun görevi olmaktadır.

Durkeim olguyu tanımladıktan sonra psikolojik açıklamaları bir yana bırakır. Bireysel intiharları inceleyen pek çok doktor ve psikolog, psikolojik ya da psikopatolojik nitelikte açıklamalar yapma eğilimindedirler. Yaşamına son verenlerin çoğunluğunun bu davranışta bulundukları anda patolojik bir durumda bulunduklarını ve duyguları ya da ruhsal durumları ile böyle davranmaya eğilimli olduklarını söylemektedirler. Bu tür açıklamaya karşı Durkeim hemen şu görüşleri ileri sürer:

Durkeim, intihara psikolojik bakımdan eğimli olma hali olduğunu ve bunun psikolojik ya da psikopatolojik terimlerle açıklanabileceğini kabul etmektedir. Gerçekten belirli koşullarda kendilerini öldürme şansına en çok sahip olanlar nevropatlardır. Ama Durkeim intiharı belirleyen gücün psikolojik değil, toplumsal olduğunu ileri sürmektedir. Bilimsel tartışma şu iki terim etrafında toplanmaktadır: Psikolojik eğimlilik ve toplumsal belirleme. Bu ayrımı kanıtlamak için Durkeim, farklı topluluklardaki intihar oranını inceler ve psikopatolojik durumların sıklığı ile intiharın sıklığı arasında bir ilişki olmadığını kanıtlamaya çalışır.

Örneğin farklı dinleri inceler; Musevi olanlar arasında akıl hastası oranının yüksek intihar oranının ise düşük olduğunu saptar. Aynı biçimde kalıtımla gelen eğilimlerle intihar arasında bağlantı olmadığını intihar yüzdesinin yaşla birlikte arttığını istatistiksel veriler ile gösterir, bu durum intiharın kalıtımla ortaya çıktığını çürütmektedir. Yine akıl hastalıkları ile intihar arasındaki ilişkiyi incelediğinde, kadınlarda akıl hastalıklarının erkeklere nazaran daha yüksek olmasına karşılık, intihar edenlerin cinsiyete göre dağılımında erkeklerin intihar oranının kadınlara nazaran daha yüksek olduğunu görmüştür. Bu nedenle akıl hastalıkları ile intihar arasında zorunlu bir bağlantı bulunmadığını ileri sürmüştür.

Durkeim yine sarhoşluk ve intihar arasındaki ilişkiyi incelediğinde içki tüketiminin yüksek olduğu bölgelerdeki intihar oranının içki tüketiminin düşük olduğu bölgelerdeki intihar oranından az olduğunu istatistiklerle göstermiştir.

Durkeim intiharın taklit olgusundan çıktığı yolundaki yorumları çürütmek için taklit adı altında üç olgunun birbirine karıştırıldığını ileri sürer; Birincisi, bilinçlerin birleştirilmesi olan aynı duyguların pek çok insan tarafından hissedilmesidir. Bir protesto eyleminde katılanların harekete geçirici ortak duyguları vardır, ama bu olgunun dayanağı bireyler değil topluluğun kendisidir. İkinci olgu bireyin topluluğa uyması ve diğerleri gibi davranmasıdır. Örneğin moda toplumsal zorunluluğun bir biçimidir (belirli bir mevsimde gerekenden farklı giyinen kişinin kendini küçük düşmüş hissetmesi) . Burada Durkeim’a göre taklit değil bireyin ortak kurala boyun eğmesi olduğunu ileri sürmüştür. Son olarak ise, hareket, kendinden önce başka biri tarafından yapılmış benzer bir hareketten gelen ve bu örnek ile yinelenmesi arasında yinelenen hareketin özündeki nitelikleri taşıyan açık ya da gizli hiçbir düşünsel etkinliğin bulunmadığı harekettir. Buna örnek olarak de bir konferansta öksürüğün yaygınlaşması gibi bazen mekanik olarak ortaya çıkan tepkileri vermiştir.

Durkeim olguyu tanımladıktan ve toplumsal olguyu dikkate almayan taklit ve psikopatolojik açıklamaları bir yana bıraktıktan sonra, üç intihar tipi; bencil, elcil ve anomik intihar’ı belirlemiştir.

Bencil İntihar, intihar oranı ile din ve evlilik- çocuklar ile düşünülen aile gibi bütünleştirici toplumsal çerçeve arasındaki ilişki ile incelenmektedir. İntihar oranı yaşa göre değişmektedir, yani genel olarak yaşla birlikte artmaktadır. Cinsiyete göre değişir; erkeklerde kadınlara oranla daha yüksektir. Dine göre değişir. Durkeim Alman istatistiklerini kullanarak intiharın Protestan topluluklarında Katolik topluluklarında olduğundan daha sık görüldüğünü saptamıştır. Durkeim ayrıca evli erkek ve kadınların durumunu bekarların, dul erkek ve kadınların durumuyla karşılaştırır. Bu karşılaştırmalar için kullanılan istatiksel yöntemi şöyledir; aile durumuna bağlı olarak belirli bir yaşta intihar sıklığındaki azalmayı ölçen, korunma katsayısı dediği şeyi ortaya koyacak biçimde aynı yaştaki evli ve bekar erkeklerdeki intihar sıklığını karşılaştırır. Aynı biçimde bekar ya da evli kadınlar, erkek ve kadın dullar için korunma ya da şiddetlenme katsayılarını saptar. Sonuç olarak evlilik bireyleri kadın ve erkekleri koruyorsa bu Durkeim’a göre belirli bir yaştan sonra evlilikten çok çocukların varlığına bağlıdır.

Buradan bencil intiharı açıklayacak olursak Durkeim; erkek ya da kadınların herşeyden önce kendilerini düşündükleri zaman, toplumsal bir grupla bütünleşmedikleri zaman, intihara daha çok eğimli olmaktadırlar.

Elcil İntihar, Durkeim bu tip ile ilgili olarak iki örnek belirtmiştir; bir tanesi Hindistan’da kocasının ölümünün ardından ölüme gitmeyi kabul eden dul kadın, aşırı bireycilikten dolayı değil, burada neden bireyin grup içinde yok olmasıdır. Birey kendi yaşama hakkını ileri sürmeyi hiç düşünmeden toplumsal zorunluluklara uyarak kendini öldürmektedir. Aynı biçimde gemisini kaybettikten sonra yaşamak istemeyen kaptan elcillikle intihar etmektedir. Grubun koruma içgüdüsünü bastırma derecesinde buyruğuna uyarak birey, içselleştirilmiş toplumsal zorunluluğa kendini feda etmektedir.

Anomik İntihar, çağdaş toplumun en belirgin niteliği olduğu için Durkeim’ı en çok bu tip ilgilendirmiştir. Anomik intiharı, intiharların sıklığı ile ekonomik dönemler arasındaki istatistiki ilişkiler ortaya koymaktadır. İstatistikler ekonomik bunalım dönemlerinde ama aynı zamanda daha ilginç olarak ve beklenilmedik bir biçimde aşırı ekonomik açıdan refah evrelerinde intiharların sıklığında bir artma eğilimi olduğunu göstermektedir.

Buna karşılık olarak bir başka ilginç olgu, büyük siyasal olaylar sırasında intiharların sıklığında bir azalma görülmesidir. Böylece örneğin savaş yıllarında intiharların sayısı azalmaktadır.

Toplumsal çalkantı evrelerinde sıklığın artması büyük olaylar sırasında sıklığın azalması Durkeim’da anomik intihar düşüncesini uyandırmıştır. Durkeim’ı ilgilendiren en önemli konu; toplumsal dağılma ve bireyi gruba bağlayan bağların zayıflığı ile tanımlanan çağdaş toplumun bunalımıdır. Durkeim’ a göre bu toplumlarda varoluş geleneklerle düzenlenmez; bireyler birbirleri ile sürekli yarış içindedirler, yaşamdan çok şey beklemektedirler, demekki özlemleri ve kendi o an içinde bulundukları durum intihar dürtüsünün gelişmesine elverişli olmaktadır.

Durkeim’ın intihar üzerine kuramı şöyle özetlenebilir; intiharlar, nedenleri her şeyden önce toplumsal olan kişisel olgulardır. Topluma nüfuz eden Durkeim’ın deyimiyle intihar dürtüleri vardır. Bunların kaynağı birey değil, toplumdur ve bunlar intiharın gerçek belirleyicisi ve nedenidirler. Elbette bu intihar dürtüleri rastgele seçilmiş bireylerde somutlaşmaz. Eğer kimi kişiler intihar ediyorsa bunun nedeni belki de psikolojik yapıları, sinirsel zayıflıkları ve nevrotik bozuklukları ile intihara eğimli olmalarıdır. Aslında intihar dürtüsünü yaratan aynı toplumsal koşullar bu psikolojik eğimliliği de yaratmaktadır; çünkü çağdaş toplumda yaşayan bireyler hassas ve duyarlı olmaktadırlar. İntiharın gerçek nedenleri toplumdan topluma dinden dine, gruptan gruba değişen toplumsal güçlerdir. Bunlar tek tek bireylerden değil gruptan doğmaktadırlar.

Durkeim konu ile ilgili olarak çağdaş toplumlarda bireyin toplulukla bütünleşmesinin hangi yollarla sağlanacağı sorusuna açıklık getirmeye çalışmıştır: Durkeim aile grubu, dinsel grup ve siyasal grbu (özellikle devleti- gözden geçirir ve bu üç gruptan hiçbirinin bireyi dayanışmanın zorunlulukları altına sokarken ona yakın, güven verecek bir toplumsal çerçeve sunmadığını göstermeye çalışır.

Aile grubunu iki nedenle bir kenara bırakır; çünkü anomik intihar evlilerde bekarlara nazaran daha az artış göstermemektedir demekki aile grubu anomik intihar dürtüsüne karşı bir koruma sağlamaktadır, ikincisi ise, çağdaş toplumda ailenin işlevleri azalmaktadır, giderek küçülmekte, ekonomik rolü de azalmaktadır.

Devlet ya da siyasal grup bütünleşme için zorunlu koşulları sunmak için Durkeim’a göre bireyden çok uzak, çok soyut ve çok otoriter kalmaktadır.

Din ise, kötülüğün derin nedenlerini ortadan kaldırarak anomiye son veremez. Durkeim yeniden bütünleşmenin aracı olarak bir grup disiplini aramaktadır. Bireylerin isteklerini sınırlamaya, kendilerine belirleyecekleri hedefleri saptayan ve kullanabilecekleri olanakları belirleyen zorlayıcılara itaat etmeye rıza göstermeleri gerekmektedir. Oysa çağdaş toplumlarda dinler giderek soyut bir nitelik ortaya koymaktadır. Oysa Durkeim’ın çağdaş toplumun sıkıntılarını gidermek için aradığı soyut düşünceler ve kurumlar değil, eyleme geçen ahlak olmaktadır. Öyleyse bireylerin toplulukla bütünleşmesini kolaylaştırabilecek tek toplumsal grup, meslek grupları ya da Durkeim’ın deyişiyle korporasyonlardır.

Sosyolojik Metodun Kuralları

Durkeim’ın anladığı biçimiyle sosyoloji özünde toplumsal olan olguların incelenmesi ve bu olguların sosyolojik olarak açıklanmasıdır. Toplumbilimsel Yöntemin Kuralları adındaki eserinde inceleme metodunu beş ana başlık altında toplamıştır. Şimdi bunları inceleyelim:

1. Sosyal Olguların Gözlenmesine İlişkin Kurallar: Durkeim sosyal olguların birer nesne gibi “şeyler” olarak incelenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu ise o konu hakkında daha önceden edinilmiş tüm önyargıların bir yana bırakılmasını gerektirmektedir. Yani bilimsel çalışma ile edinilmemiş tüm bilgilerden sıyrılmaktır. Durkeim bu durumun özellikle sosyolojiyi ilgilendiren konularda oldukça zor olduğunu belirtir, çünkü bilgilerimize duygularımız karışmaktadır. Buna örnek olarak Durkeim dindar olan bir kişiye dini bilgileri ile edindiği bilgiler dışında bir şeyi kabul ettirmenin ne kadar zor olduğunu örnek olarak vermektedir, çünkü o insanın duyguları olgunun nesnel gözle görülmesine engel olmaktadır. Bilgiye nesnel yoldan ulaşmak için yapılacak ilk şey Durkeim’a göre inceleyeceğimiz olgunun bir tanımını yapmak olacaktır. Bu tanımı yaparken de deneyden önce zihinde var olan fikirleri değil olguları göz önüne almalıyız. Ancak bu aşamada olguları belirleyen tüm nitelikleri bilebilmemiz mümkün değildir, ancak olgunu tüm özelliklerine ait bilgiye incelemelerden sonra ulaşmak mümkün olmaktadır. Bundan dolayı başlangıçta olguların dış ve yüzeysel niteliklerine göre bir tanımı yapılmalıdır, sonra da aynı özellikleri taşıyan tüm olgular bu tanımın içine dahil edilmelidir. Böylelikle araştırılan konunun ne olduğu ana hatları ile anlaşılmış olacaktır. Durkeim buna şöyle bir örnek vermiştir; öyle davranışlar vardır ki ne zaman yapılsalar bir ceza tepkisiyle karşılaşırlar. Bu eylemlerin sadece dış niteliklerine bakarak şöyle bir tanım yapmak Durkeim ‘a göre mümkündür; ceza tepkisiyle karşılaşılan her davranış suçtur ( yukarıda anlatılan açıklamalar doğrultusunda bu tanımı sadece olgunun yüzeysel özelliklerine göre tanım yapılması anlamında ele almak gerekir). Şimdi bu tanım bize görüldüğü üzere suç hakkında tüm nitelikleri vermemektedir. Sadece inceleme sonundaki açıklamalarımıza bir dayanak noktası oluşturmaktadır. Böylelikle bilimsel inceleme sonunda yapılacak açıklamalar zincirinin ilk aşaması elde edilmektedir.

2. Sosyal Olguların Normal ve Patolojik Ayrımına İlişkin Kurallar: Sosyal olgular ya o toplumdaki bireylerin hepsinde değilse de çoğunluğunda bulunuyordur, ya da bir kısmında bir gruba özgü olarak görülüyordur. Durkeim genel olma özelliğindekilere “normal” istisnai durumda olanları “patolojik” olarak ayırmaktadır. Bir olgu belli bir toplum için normal ya da patolojik olabilmektedir. Bütün toplumlara uygulanabilecek normal patolojik ayrımı yoktur. Durkeim’a göre bir olgu oluşumun belirli dönemlerinde belirli tipteki bir toplumda genel olarak görülüyorsa normaldir. Demek ki suç normal bir olgudur ya da daha doğrusu belirli bir suç oranı normal bir olgudur. Böylece normallik genellikle tanımlanmaktadır. Ama toplumlar çeşitli olduğundan genelliği soyut ve evrensel bir biçimde tanımlamak olanaksızdır. Belirli bir toplumun oluşumunun belirli bir döneminde sık olarak görülen olgu normal kabul edilecektir.

3. Toplumsal Tiplerin Kurulmasına İlişkin Kurallar:Durkeim’a göre toplumlar bileşik olma özelliğindedirler. Her toplum kendinden önceki toplumların birleşmesi sonucunda meydana gelmiştir. Toplumların iyi bir sınıflamasının yapılması için sınıflama yapmada temel görevi görecek olan e yalınç (katışıksız) olanı bulmak gerekmektedir. Yalınç toplum daha yalıncın kapsamında olmayan, tek parça halinde görülen, daha önceden hiçbir parçalanmanın izini taşımayan toplum tipidir. Durkeim bunu horde olarak adlandırır. Durkeim horde’yi;tek hücreli hayvanın hayvanlar aleminde ne ise hordenin de toplumsal dünyada o olduğu şeklinde açıklamaktadır. Horde’lerin özlerini değiştirmeden bir araya gelmeleri ile “çok parçalı yalınç toplum” tipi ortaya çıkmaktadır. Durkeim buna klanları örnek olarak vermektedir. Klanlar tarihsel olarak bilinen en basit toplumdur. Bu çok parçalı yalınç tiplerin bir raya gelmesinden ise “yalınç olarak birleşmiş çok parçalı toplum” ortaya çıkmaktadır. Bunların birleşmesinden ise, iki katlı olarak birleşmiş çok parçalı toplum tipleri ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi Durkeim’ın sınıflaması toplumların karmaşıklık derecesine göre farklılaştığı ilkesi üzerine kurulmaktadır. Karmaşıklık derecesinin ölçütü ise ekonomik gelişme evreleri olacaktır, böylelikle tarihsel dönemlere başvurmadan toplumun doğası belirlenebilecektir.

4. Sosyal Olguların Açıklanmasına İlişkin Kurallar: Durkeim sosyal bir olguyu açıklamanın onun etkili nedenini araştırmak, onu zorunlu olarak yaratan önceki olguyu ortaya çıkarmak olduğunu ileri sürmektedir. Bir olgunun nedeni bir kez belirlenince bu olgunun yerine getirdiği işlev ve yararlılık araştırılabilmektedir. Toplumsal olguların nedenleri toplumsal ortamda aranmalıdır. Sosyolojinin açıklamak istediği olguların nedeni incelenen toplumun yapıdır. Olguların toplumsal ortamla açıklanması bir olgunun nedeninin geçmişte yani toplumun önceki durumunda aranması gerektiğini savunan tarihsel açıklamanın karşıtıdır. Hatta eğer toplumsal ortam tarihin belli bir anında gözlemlenen olguları açıklamıyorsa bu nedensellik ilişkisinin kurulmasının olanaksız olduğunu Durkeim söylemektedir. Bir bakıma toplumsal ortamın etkili nedenselliği Durkeim’a göre bilimsel sosyolojinin varoluş koşulu olmaktadır. Bilimsel sosyoloji olguların dışarıdan incelenmesi, olgu kategorilerini ayırmayı sağlayan kavramların titizlikle tanımlanması, toplumların cinslere türlere göre ayrılması son olarak da belirli bir toplumun içinde özel bir olgunun toplumsal ortamla açıklanması olmaktadır.

5. Sosyal Olguların İspatına İlişkin Kurallar: Sosyal olguları açıklamanın kanıtı eşanlı değişim yöntemi kullanılarak ele edilmektedir. Durkeim bir olgunun bir başkasının nedeni olduğunu göstermek için sadece tek olanak olduğunu ileri sürmektedir; aynı anda varoldukları ya da olmadıkları durumları karşılaştırmak ve bu farklı koşullardaki bileşimlerde ortaya koydukları değişimlerin birinin ötekine bağlı olduğunu gösterip göstermediğini araştırmak. Gözlemcinin isteğine göre yapay biçimde oluşturulduklarında yöntem gerçek anlamıyla deneylemedir. Tersine olarak olguların oluşumu bize bağlı değilse ve onlara yalnızca kendiliklerinde oluştuklarında yaklaşabiliyorsak kullanılan yöntem dolaylı deneyleme ya da karşılaştırmalı yöntem olmaktadır. İntihar örneğine baktığımızda Durkeim aynı toplum ya da birbirine yakın toplumlar içinde intihar oranını karşılaştırmıştır. Ancak eşanlı değişim yöntemi aynı olgunun örneğin aile ya da suçun aynı türden olan ya da olmayan iki toplu arasındaki karşılaştırmasını içermektedir. Amaç belirli bir olgunun örneğin aile ya da dinin bütün toplumsal türlerdeki eksiksiz gelişimini izlemektir. Durkeim bazı karmaşıklıkları olan sosyal bir olgunun sadece toplumsal türlerdeki eksiksiz gelişiminin izlenerek açıklanabileceğini ileri sürmüştür.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 6

BAŞLIKLAR :

SOSYOLOJİ TARİHİ 6
FERDİNAND TÖNNİES (1855-1936)
1. TOPLUMBİLİMİN TEMEL KAVRAMLARI YA DA NORMAL KAVRAMLAR
2. TOPLUMSAL BÜTÜNLÜK TİPLERİ KURAMI
3. TOPLUMSAL NORMLAR KURAMI (DAVRANIŞ KALIPLARI)
4. TOPLUMSAL DEĞERLER KURAMI
5. TOPLUMSAL KURUMLAR YA DA YAPILAR KURAMI
TÖNNİES’TE TOPLULUK VE TOPLUM KAVRAMLARI

FERDİNAND TÖNNİES (1855-1936)

Tönnies’i incelemeye geçmeden önce düşüncelerinin biçimlenmesinde etkisi olan özgeçmişi, eğitimi, etkilendiği diğer düşünürler ve kendi eserleri hakkında kısa bir inceleme ile başlayalım:

•1855 Almanya’nın kuzeyinde bulunan Schleswig-Holstein’da doğmuştur. Babası çiftçilik ve hayvan pazarlamacılığı ile uğraşmaktadır. Annesi ise protestan bir aileden gelmektedir. Tönnies’in ağabeyi ise o dönemde yeni sayılabilecek bir geçim kaynağı olan ticaretle uğraşmaktadır.

•1871-1877 yılları arasında Jena, Bonn,Leipzig,Tübingen üniversitelerinde Felsefe, Klasik Diller, Arkeoloji,İstatistik ve Ekonomi öğrenimi görmüştür.

•1881 yılında Kiel Üniversitesi’nde “Gemeinschaft und Gessellschaft (Topluluk ve Toplum)” adlı çalışmasını tamamlamıştır.

•1887 Yılında çalışması ilk basıldığında beklenen etkiyi gösterememesine karşılık ard arda yedi kez basılması Tönnies’e ün kazandırmıştır.

•1909 yılında Adetler (Die Sitte) adlı çalışması yayımlanmıştır.

•1913 yılında Kiel Üniversitesi’nde Ekonomi profesörü olmuştur.

•1926 yılında Toplumda Evrim ve İlerleme adlı çalışması yayımlanmıştır.

•1931 yılında yayımladığı Toplumbilim’ Giriş adlı eserinde kendi sosyoloji sisteminde kuramsal ve uygulamalı olarak ayırdığı toplumbilim bölümlerinin açıklamasını ve sistematik çözümlemesini yapmıştır.

•1935 yılında ise Yeni Çağın Ruhu (Geist der Neuzeit) yayımlanır.

•1936 yılında ölmüştür.

Tönnies’e göre sosyoloji Biyoloji’den ,Antropoloji’ye, Psikoloji’den Hukuk’a kadar uzanan geniş bir alanı kapsamaktadır. Şüphesiz ki tüm toplumsal bilimlerin hatta fen ve matematik bilimlerinin birbiriyle ilişkisi bulunmaktadır, ancak bağımsız bir realite(gerçeklik alanı)’ye sahip bulunan bu bilimler hiçbir zaman birbirini içermemektedir. Burada daha önceden incelemiş olduğumuz Auguste Comte’un sosyolojiye tüm bilimlerin en üstünde bulunan bir yer ayıran diğer bilimleri kapsayan olarak ele aldığı sosyolojizm anlayışıyla karşılaşmaktayız.

Tönnies en genel anlamda sosyolojiyi Genel Sosyoloji ve Özel Sosyoloji olmak üzere iki bölümde toplamıştır:

Genel Sosyoloji: tüm insan ilişkilerini ama birbirini tanısın ya da tanımasın, birbirilerinin farkında olsun ya da olmasınlar, birlikte yaşasın veya yaşamasınlar, birbirlerini onaylasın ya da onaylamasınlar zaman ve mekan şartları içindeki tüm insan ilişkilerini içermektedir. Tönnies bu bölümün alt başlıkları olarak; Sosyal Biyoloji, Sosyal Antropoloji ve Sosyal Psikoloji olarak üç bölüm oluşturmuştur. Tönnies’e göre sosyolojiye bağlı bu alt alanlar insanın kendi alanlarıyla ilgili olarak nesnelerle ilişkisini incelemektedirler. Sosyal Biyoloji; biyoloji genel olarak insanı biyolojik anlamda ırk ve genetik açısından incelemektedir. Sosyal Biyolojinin konusu ise evrim sürecinde insan ve diğer biyolojik organizmalarla ilişkisidir. Sosyal Antropoloji; karınlarını doyurmak için üreten. Barınmak için ev yapan, araç-gereç ve kültür üreten “kültürel insan”ı incelemektedir. Toplumsal Psikoloji ise insanların, grupların iç-psişik yapılarını ve subjektif eylemlerini incelemektedir. Böylelikle Tönnies insanları birarada tutan nedir?Nasıl oluyor da gereksinim duymadıkları zamanlarda bile kendilerini birarada yaşamak zorunda hissediyor gibi sorulara cevap aramıştır.

Tönnies’in sosyolojisinin ikinci bölümü olan Özel Sosyoloji ise yöntem ve incelendikleri alanların farklılığı ile üçe ayrılmaktadır: Saf ya da Kuramsal Sosyoloji, Uygulamalı Sosyoloji ve Deneysel Sosyoloji’ dir.

Tönnies Kuramsal Sosyoloji’ yi toplumsal olguların kavramsal incelemesi olarak ele alır ve kendi içinde beş gruba ayırır:

1)- Temel Kavramlar ya da Normal Kavramlar Kuramı 2)- Toplumsal Bütünlük Tipleri Kuramı 3)- Toplumsal Normlar Kuramı 4)- Toplumsal Değerler Kuramı 5)- Toplumsal Yapılar ya da Kurumlar Kuramı.

Şimdi bu kuramları bir şema içerisinde inceleyelim;
1. TOPLUMBİLİMİN TEMEL KAVRAMLARI YA DA NORMAL KAVRAMLAR

Birey ve toplum açısından incelenmektedir:

Toplum İradesi Açısından Birey İradesi Açısından

Gemeinschaft (Topluluk ) ———–> Wesenwille (Doğal İrade)

Gesellschaft (Toplum) ———- > Kürwille (Akılcı İrade )

2. TOPLUMSAL BÜTÜNLÜK TİPLERİ KURAMI

A. TOPLUMSAL İLİŞKİLER B. TOPLUMSAL ORTAKLIKLAR C. TOPLUMSAL İŞBİRLİĞİ

Doğal İradeye Dayalı Ekonomi ve Politikanın Belirlediği Cemaat

Akılcı İradeye Dayalı Zihinsel ve İdeallerin Belirlediği Toplum
3. TOPLUMSAL NORMLAR KURAMI (DAVRANIŞ KALIPLARI)

•Düzenin Normları (İki’ ye ayrılmaktadır)

•Topluluk Düzeni Normları

•Toplum Düzeni Normları

•Hukuğun Normları (İki’ ye ayrılmaktadır)

•Yazılı Hukuk Kuralları (Yasama Organı tarafından oluşturulan)-Yazısız Hukuk Kuralları (Gelenek ve göreneklere bağlı olarak ortaya çıkan)

•Devlet Hukuku – Aile Hukuku

•Ahlak Normları (İki’ye ayrılmaktadır)

•Doktriner Ahlak

•Dinsel Ahlak
4. TOPLUMSAL DEĞERLER KURAMI

•Ekonomik Değerler

•Politik Değerler

•Ruhsal İdeal Değerler
5. TOPLUMSAL KURUMLAR YA DA YAPILAR KURAMI

•Ekonomik Kurumlar (Ekonomi, Üretim İlişkileri vb.)

•Politik Kurumlar (Partiler, Devlet, meclis vb.)

•Ruhsal- Ahlaksal-Kurumlar (Din, Felsefe,İdeoloji vb. )

Tönnies yukarıda adı geçen beş temel kuram boyunca Kuramsal Toplumbilim başlığı altında sosyal olguların kavramsal tanımlarını ve sistematik çatılarını vermiştir. Oluşturulan bu soyut kavramlar Tönnies’in Özel Bilimlerin ikinci bir alt başlığı olan Uygulamalı Toplumbilim’in konusu olarak tarihin dinamik süreçlerine uygulanmaktadır. Bu anlamda ele alındığında Uygulamalı Toplumbilim aslında toplumsal değişme Kuramı, Toplumsal gelişme Kuramı ve Tarih Felsefesi’nden oluşmaktadır. Diğer bir deyişle bu kavramsal yapının bir şablon gibi kullanılarak tarihsel olaylara bakılıp incelendiği anlatılmak istenmektedir.

Tönnies’in Özel Sosyoloji içinde ele alığı üçüncü kısım Deneysel Toplubilim’dir. Oluşturulan kavramsal çatı tarihsel olaylara uygulanmakta ve bu kavramların ilgili süreçlerde ne derecede bulunduğu ortaya çıkarılmak istenmektedir. Yani bu soyut kavramsal çatı tarihsel süreç içindeki yapıyla ne derecede örtüşmekte uygun gelmektedir. Deneysel toplumbilim alan araştırmaları yapmayı ve istatistikten yararlanarak inceleme sonuçlarını nicel olarak ifade etmeği amaçlamaktadır.

Tönnies bu yöntem anlayışı ile, Hamburg’da denizciler ve büyük toprak sahiplerinin sosyo-ekonomik durumlarını, Shleswig-Holstein’ da intihar ve suçluluk üzerine monografik inceleme yapmış, yine aynı bölgede ekonomik koşullar ve geleneksel unsurlar arasındaki ilişkiyi incelemiş, bazı ekonomik verilerle kadın-erkek doğum oranları ve evlenme yaşı üzerindeki değişmeleri incelemiştir.

Tönnies’in topluluk ve toplu kavramlarıyla oluşturduğu dikotomi (ikilik-sadece iki ayrım anlamında) tipolojisini oluşturmaktadır. Şimdiye kadar incelediğimiz sosyoloji teorisyenleri içinde Durkeim’ın mekanik-organik toplum ayrımı, Spencer’ın Savaşçı- Endüstri toplumu ayrımı örnek olarak verilebilir. Bu bahsettiğimiz tiplerin ortak noktaları; belirli bir evrim sürecini göstermeleri, toplumsal bir değişmeyi ve aynı toplum içinde iki farklı yönü işaret etmeleridir. Tönnies’in bu noktada bir farklılığı görülmektedir; bahsedilen bu diğer dikotomiler hep ilerlemeden, daha iyiye doğru gitmeden bahsederlerken Tönnies için bu toplumsal değişmenin yönü olumsuza doğru olmaktadır, yani bir ilerleme değil bir çözülme, parçalanma olmaktadır.

Tönnies toplumbilime iki özgün kavram kazandırmaktan başka , kendi toplumbilim sınıflaması, yöntemi ve toplumbilimin alanı ve işlevine dair düşünceleri dikkat çekici olmuştur. Tönnies’in yaşadığı dönemde toplumbilim büyük ölçüde iç disiplinini oluşturmasına rağmen inceleme alanı ve yöntem kargaşası içinde bulunmaktaydı. Tönnise’in çalışmaları bu açıdan değerlendirildiğinde, çalışmaları bu kargaşaya bir çözüm bulmak amacını taşımaktadır. Tönnies’in bu çalışmaları kendinden sonra gelen sosyoloji teorilerini doğrudan etkilememiş olması nedeni ile Tönnies’e özgü bir anlayış olarak değerlendirilebilmektedir.

TÖNNİES’TE TOPLULUK VE TOPLUM KAVRAMLARI

Tönnies’in kuramı “İrade” kavramı üzerine temellenmiştir. Tönnies irade’yi toplumsal ve bireysel olarak ikiye ayırmaktadır. Yine toplumsal iradeyi kendi içinde topluluğa ait irade ve topluma ait irade olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bireysel iradeyi de yine aynı şekilde Doğal İrade ve Akılcı İrade olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Tönnies iradeleri böyle sınıflamakla yetinmemiş bunları birbirleri ile ilişkilendirmiştir. Bu anlamda toplumsal irade biçimlerinden topluluk ile bireysel irade biçimlerinden Doğal İrade , toplumsal irade biçimlerinden toplum ile de bireysel irade biçimlerinden Akılcı irade arasında birbirleriyle koşut bir ilişki kurmuştur. Yani topluluk toplumsal iradesi doğal iradeyi, toplum toplumsal iradesi Akılcı birey iradesini gerektirmektedir. Topluluk iradesi ve doğal iradenin toplum iradesi ve akılcı iradeye tarihsel süreç içerisinde öncelliği söz konusudur. Topluluk daha çok ilksel toplum biçimlerinde belirgin olarak görülmekte iken , toplum ise daha çok çağdaş toplum biçimlerinde daha belirgin olarak görülmektedir.

Tönnies’in bu kuramında kimi yanlış anlamaları önlemek için vurgulanması gereken bir nokta bulunmaktadır ki o da; aynı toplum ve bireyde her iki irade tipi bir arada bulunabilmektedir. Yani toplum ve bireyler kesin bir biçimde şu ya da bu irade sınıflamasına girmemektedir. Her iki iradenin görünümleri çeşitli derecelerde var olmaktadır. O zaman toplum ya da topluluk tanımlaması nasıl yapılacaktır, Tönnies bunu hangi tür iradenin başat konumda olmasına göre açıklamıştır. Yani, hangi irade toplum ya da birey de daha yaygın daha sık görülüyor ise bu niteliklere bakılarak sınıflandırma yapılacaktır. Örneğin topluluklarda doğal irade , toplumlarda ise akılcı irade daha başat konumda bulunmaktadır.

Tönnies, topluluk (cemaat ) kavramını üç tip içinde incelemiştir:

•Kan bağına dayalı olan topluluk (cemaat) – Akrabalık olarak tanımlanmaktadır.

•Yerleşme yerine bağlı olan topluluk- Komşuluk olarak tanımlanmaktadır.

•Düşünce birliğine dayalı topluluk- Arkadaşlık, Dostluk olarak tanımlanmaktadır.

Tönnies’e göre ilk topluluklar, kan cemaati özelliği taşımaktaydı. Çünkü bireyler herşeyden önce doğumları sebebiyle anne-babalarıyla kan bağına dayalı olarak bir akrabalık bağı oluşturmaktaydılar. Bu bağ onları kaçınılmaz olarak dayanışmaya götürüyor ve onların yaşamın her aşamasında birbirlerine bağımlı kılıyor ve belirlemekteydi.

Tönnies’e göre insanlar yerleşik hayat geçmelerini takip eden dönemlerde belirli bir coğrafyada diğer insanlarla aynı yerde bulunmaları sebebiyle akrabalık topluluğunu da içerisinde barındıran ama onu aşan bir şekilde bir topluluk oluşturmuşlardır. Oturulan yere dayalı olarak oluşan bu topluluk biçimi akrabalık temeline dayalı topluluğu da içerisine almasından dolayı bileşik bir topluluk özelliğindedir.

Toplumsal gelişmenin daha ileri evrelerinde ise, insanlar akraba ve yere bağlı olarak beliren topluluğun içinden kendi aralarında düşünsel açıdan birliktelik oluşturdukları topluluklar meydana gelmiştir. Toplumsal açıdan görülebilen gruplar olarak arkadaşlık ve dostluklar ortaya çıkmıştır.

Tönnies’e göre bu üç aşamadan meydana gelen cemaatlerin toplumsal ve ekonomik özellikleri ise şöyledir: Halk ortak yaşamaktadır. Belirli bir devler örgütlenmesi görülmektedir. İnsanlar arasında karşılıklı anlayış, dayanışma görülmektedir. Toplulukta esas olan aile yaşamıdır. Toplumsal yaşamda uyulması gereken kurallar aile hukuku, gelenek,örf ve adetlere dayanarak şekillenmektedir. Bu normlar yazısıdır ve aile eğitimiyle nesillerden nesillere aktarılmaktadır. Üretim tarzı ise toprağa dayalı tarımsal üretimdir. Ticaret biçimi takas şeklindedir. Para ve özel mülkiyet hakkı bulunmamaktadır. Ancak cemaat mülkiyeti ve topluluğun ortak çıkarları söz konusudur. Düşünsel alanda uğraşlar ise, din ve sanat olarak görülmektedir.

Makineleşmenin ortaya çıkması, üretimin nitel ve nicel olarak artması, insanların gereksinimlerini karşılamak için seçeneklerin artması sonunda ticari mala karşı talepte artış olmuştur. Bu talep artışı ise insanlar arasında mücadele, rekabet ortaya çıkmış, böylelikle daha önceki toplum aşamasında ki cemaat çıkarları ve ortak çıkarlar ve biz bilinci yerine birey bilinci ve ben bilinci hakim olmaya başlamıştır.

Tönnies’e göre bu değişimler topluluk biçiminden toplum biçimine geçişin işaretleri olmaktadır. Artık toplum biçiminde köy yaşantısı yerine metropolitan şehir yaşantısına geçilmektedir. Temel toplumsal üretim biçimi endüstriyel üretim olmuştur, ticaret ise kapitalist dünya ticaretidir. Toplumsal yaşamda uyulması gereken normlar artık devlet örgütlenmesinin yasama birimlerince resmi bir biçimde ortaya koyduğu yasalardır. Bu kurallar yazılıdır ve uyulmadığı takdirde ceza verme ve denetleme yetkisi yine devletin görevlendirdiği birimler elindedir. Toplum bir nevi sözleşme örgütlenmesidir. Temel düşünsel faaliyetler ise, bilim ve doktrinlerin denetimi altındaki soyut düşünsel faaliyetlerdir. Toplumda sözleşmeye dayalı iş bölümü vardır. Toplumsal sınıflar ortaya çıkmıştır. Topluluk da vazgeçilmez değer olan emek yerini sermayeye bırakmıştır.

Tönnies’e göre toplumdaki bu değişme (Tönnies için bir gelişme değildir) bireylerin taşıdıkları iradeyi de değiştirmiştir (Tönnies’e göre olumsuz anlamdadır). Toplum tipleri ve iradeleri arasında karşılıklı bir koşutluk bulunmasından dolayı toplum başat olarak topluluktan topluma bireysel olarak da doğal iradeden akılcı iradeye dönüşmüştür.

Tönnies doğal iradenin toplumsal davranış açısından somutlaşan biçimlerini, kadın davranışları, gençlik faaliyetleri ve halkoyu olarak , akılcı iradenin görünüş biçimlerini ise erkek davranışları, yaşlılık faaliyetleri ve eğitimli sınıfların oyu olarak belirlemektedir. Doğal iradenin duygusal görünümleri ise; doğrudan yüz tüze ilişki, doğal davranış, ikna, vefalılık iken, akılcı irade de ise, yapmacıklı yüzeysel ilişkiler, hırs, tartışma, şiddet, hesaplama, kendini beğenmişlik olarak belirlemektedir.

Tönnies’in kuramını özetlersek, Tönnies’e göre büyük kültürel sistemlerde birbirlerine zıt yapıda iki dönem bulunmaktadır;Topluluk ve Toplum. Topluluk’da toplumsal istenç, uyum, adet, gelenek ve dinle belirlenirken toplum da ise, anlaşma, kamuoyu ve yasayla belirlenmektedir. Tönnies bu kavramları dışsal örgütlenme biçimlerine denk düşecek bir sınıflama ile izah etmektedir:

Topluluk

1. Aile Yaşamı; uyu hakimdir, denetleyici organı ise halkın kendisidir.

2.Köy Yaşamı; gelenek- görenek hakimdir, denetleyici organı halkın kendisidir.

3.Şehir Yaşamı; dinsel kurallar haki, denetleyici organı ise kilisedir.

Toplum

1.Kentsel Yaşam; anlaşmalar hakim, denetleyici organı ise toplumun kendisidir.

2.Ulusal Yaşam; Yasama organı ile ortaya konulan yasalar hakim, denetleyici organı ise devlet örgütünün ilgili organıdır.

3.Kozmopolitan Yaşam; kamuoyunun etkisi hakimdir, denetleyici organ ise bilim adamlarıdır.

Bu kategorilere denk düşen uygun ekonomik ve düşünsel uğraş biçimleri ise şöyledir;

Topluluk

1.Ev İdaresi; bireyler tarafından yapılan ev ekonomisi .

2.Ziraat; alışkanlıklara, geleneklere ve işbirliğine dayanan tarımsal faaliyetler.

3.Sanat; yapılan iş ve göreve ilişkin bağlılık.

Toplum

1.İradeye Dayalı Ticaret; dikkatli hesaplamalar, sözleşmeler yer alır.

2.Endüstri; sermayenin akılcı kullanımı yönünde kararlara dayalı, fabrikalarda üretim yapılır.

3.Bilim; kavramlara dayalıdır, kendi başına açıklayıcı olan gerçek ve görüşleri daha sonra kamuoyunun bir parçası haline gelir.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 7

BAŞLIKLAR :
VİLFREDO PARETO (1848-1923)
PARETO’NUN METODOLOJİK GÖRÜŞLERİ
A- TORTULAR
B)- TÜREMLER
C)- EKONOMİK FAKTÖRLER
D)- TOPLUMSAL HETEROJENLİK VEYA BİREYLERİN AYRI CİNSTENLİĞİ
E)- TOPLUMSAL HAREKETLİLİK VE ELİTLERİN DOLAŞIMI

VİLFREDO PARETO (1848-1923)

Klasik sosyoloji sistemleri içinde inceleyeceğimiz Pareto’nun sosyoloji sistemi de, tıpkı Durkeim gibi sosyolojinin inceleme konusu ve metodunun nasıl olması gerektiği üzerine şekillenmiştir. Öncelikle Pareto’nun kısa özgeçmişini inceleyerek yaşadığı dönem, eğitimi, ailesi, ilgi alanları hakkında bilgi edinelim:

•1848 15 Temmuz Paris’te doğmuştur.

•1850’lere doğru Pareto’nun ailesi İtalya’ya döner. Paret yüksek öğrenimini Turin Politeknik Üniversitesi’nde tamamlamıştır.

•1860 “Katı Maddelerdeki Dengenin Temel Prensipleri” adlı tezini sunmuştur.

•1874 Demiryollarında mühendis olarak çalışmaya başlar ve daha sonra aynı yerde genel müdür olur. Görevi gereği yabancı ülkelere özellikle İngiltere’ye yolculuklar yapar. O dönemde İtalyan yönetiminin korumacı , himayeci ekonomik uygulamalarına karşı Floransa Adam Smith Derneği ile birlikte karşı kampanyalara katılmıştır. O dönemlerde Pareto’nun demokrasi ve Liberalizm yanlısı olduğu görülmektedir.

•1882 Pistoi bölgesinden milletvekili adayı olur ama seçilemez.

•1889 Alessandra Bakounine ile evlenir. Aynı yıl Roma ‘da bulunan uluslar arası bir kongrede ticaret özgürlüğü konusunda bir tavsiye kararı yayınlamıştır.

•1891 Pareto, matematiksel ekonomi konusunda çalışan Walras ile tanışır, bu arada Milano’daki konferanslarından biri polis tarafından durdurulur, İtalyan Hükümeti ücretsiz olarak verdiği ekonomi politik derslerini yasaklamıştır.

•1893 Lozan Üniversitesi’ne ekonomi politik profesörü olarak atanır. Bundan sonra sadece bilimsel çalışmalar yapmaya başlamıştır.

•1896 ” Ekonomi Politik Dersleri” adlı iki ciltlik kitabı yayımlanır ve oldukça itibar görmüştür.

•1091 Sosyalist Sistemler adlı eseri Paris’te Fransızca olarak yayımlanır.

•1907 “Ekonomi Politik El Kitabı” adlı eseri Milano’da yayımlanır.

•1907 Pareto rahatsızlandığı için üniversitede ekonomi derslerini vermeyi bırakarak sadece sınırlı bir şekilde sosyoloji derlerini vermektedir.

•1916 “Genel Sosyoloji Dersleri” adlı eseri Paris ve Lozan’da yayımlanır.

•1917 ” Genel Sosyoloji Dersleri” adlı eseri bu kez de Milano’da yayımlanır.

•İtalya Krallığı Senatörü olarak tayin edilir. Bu dönemde yayımladığı iki yazısı ile o dönemdeki hükümet uygulamalarını desteklemiştir.

•1923 19 Ağustos’ ta ölmüştür.

PARETO’NUN METODOLOJİK GÖRÜŞLERİ

Pareto öncelikle sosyoloji ile ekonomi bilimi arasında ki benzerlik ve farklılıkları incelemiştir; Ekonomi de sosyoloji gibi bir sosyal bilimdir. Çünkü insanlar arası ilişkileri incelemektedir. Pareto’ya göre insanlar ekonomik eylemlerinde de çok çeşitli güdülerin etkisi altındadırlar. Mesela belirli alışkanlıklarda ısrar etmek, yakınlarına karşı bağlılık gibi. Ancak Pareto’nun ekonomi anlayışında insan bu güdülerinden ayrılmış bir şekilde sadece kazanç eğilimi tarafından belirlenen insan tipi anlamında homo economicus olarak kabul edilmektedir. Pareto ekonomide insan davranışlarının bu yönünün ele alınmasıyla ancak tam ve metodlu bir teorisinin yapılabileceğini ileri sürmüştür.

Oysa sosyolojinin Pareto’ya göre bu şekilde ele alınması güçtür. Fakat yine de sosyolojinin deneysel yöntemle, gerçeklere bağlı kalarak ve araştırmacının sübjektif (kendi değer yargısı) görüşlerini katmadan insanların eylemlerini gözlemesi ve böylece de toplumsal olayların işleyişindeki düzenliliği tesbit etmesi mümkündür.

Bu bağlamda Pareto’nun sosyolojiyi tanımlamasını belirtmek gerekmektedir; Paret’ya göre sosyoloji topluluk halinde yaşayan insanların bilimidir. O halde toplumsal olayların incelenmesinde etkili olabilecek bütün faktörleri, özellikle insanı davranışa yönelten tüm etmenleri gözönüne almak sosyolojinin başlıca görevidir. Pareto’ya göre sosyolojinin tam bir bilim olabilmesi için deneysel çalışmalara ağırlık vermesi gerekmektedir. Bu ise gözlem yolu ile elde edilen verilerin arasındaki kural ve düzenliliklerin tesbit edilmesi anlamına gelmektedir.

Pareto bu aşamada geçmiş dönemdeki Comte ve Spencer’ın çalışmalarını mutlak değer kavramlarını kullanmaları, metafiziksel hipotezleri, dogmatik gerçeklere dayalı olmaları sebebi ile eleştirmiştir. Ancak bu incelemelerin toplumsal durumların gelişme ve ilerlemesine yararlı olabileceğini düşünmüştür.

O halde sosyoloji pozitif bilimler örneğine göre şekillendirilmek isteniyorsa Pareto’ya göre tümevarım yolu ile toplumsal olgular arasında nedensellik bağı bulmaya çalışmalıdır. Örneğin A olayı meydana geldiğinde büyük ihtimalle B olayı da meydana gelecektir şeklinde bir açıklama olmalıdır. Ya da A olayı A’ olarak değiştiğinde büyük ihtimalle de B olayı da B’ ne dönüşecektir.

Ancak Pareto ‘ya göre sosyoloji doğa bilimlerinden farklı olarak çok karmaşık olaylarla uğraşmaktadır. Toplumsal olgulara çok sayıda çeşitli faktörler birlikte etki yapmaktadır. O halde sosyoloji incelemelerinde çok sayıda olgular arasında nedensellik ilişkisini aramakla yetinmeyecek daha çok tek tek faktörler arasındaki fonksiyonel ilişkileri bulacaktır. Üstelik bu bağlılıkları karşılıklı ilişkileri açısından açıklayacaktır. Diğer bir deyişle unsurlardan her birinin diğeri üzerinde ki etkisi açısından ele alınmalıdır. Pareto toplumsal olguların açıklanmasında bütün faktörlerin karşılıklı olarak birbirini etkileyebileceğinin göz önüne alınmasını ileri sürmüştür.

Pareto’nun sosyolojinin metodu ile görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:

•Olgular arasında tek yanlı bağlılık yerine karşılıklı bağlılık olması,

•Olgular arasında nedensellik ilişkisi yerine fonksiyon ilişkisi kurmak,

•Toplumsal yapıda düzenli olmayan geçici unsurlar yerine sürekliliği olan ve değişmez unsurları ele almak,

•Bu değişmez unsurların zaman ve mekan şartları içinde görülen değişiklikler ile ilgili düzeni bulmak,

•Bu değişiklikleri niteliksel özellikleri açısından değil niceliksel olarak ifade etmek.

Pareto toplumu nasıl tanımlamaktadır? Toplum denge halinde bulunan bir sistemdir. Toplumsal sistemi bozmaya çalışan güçlerle tamamlamaya çalışan güçler arasında denge oldukça toplum vardır. Pareto toplumsal sistemi belirleyen etmenleri şu şekilde sınıflamıştır:

• Coğrafi özellikler, iklim, bitki örtüsü gibi fiziksel özellikler,

•Belirli bir toplumu dışarıdan etkileyen kültürel etkiler, örneğin komşu toplumsal yapıların etkileri gibi.

•Toplumun kendi iç yapısından gelen unsurlar.

Pareto birinci ve ikinci gruptaki unsurların incelenmesinin coğrafya ve tarih bilimi tarafından yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Sosyolojinin konusu ise, üçüncü grupta yer alan yani toplumun kendi bünyesinden gelen özellikler olduğunu ileri sürmüştür.

Pareto toplumun iç yapısından gelen faktörleri ise beş grupta toplamıştır:

•Tortular , Türemler, Ekonomik Çıkarlar, Bireylerin Ayrıcinstenliği, Toplumsal Hareketlilik ve Seçkinlerin Dolaşımı.

Pareo’nun sisteminin anlaşılması için önce Pareto’nun bireylerin davranışlarını sınıflamasını inceleyelim:

Pareo bireylerin eylemlerinde tasarladıkları amaç-araç ilişkisi ile (yani ulaşmak istedikleri bir amaçları var bu amaca ulaşmak için kendi düşündükleri araçsal bir yol var anlamındadır) ki bunu öznel olarak tanımlayalım, gerçekte nesnel olarak gerçekleşen amaç-araç ilişkisi ( burada kişiye göre değil daha geniş bilgisi olanlara göre bir ama-araç ilişkisi anlamındadır) arasında bir uyum olması halinde Pareto bu tür eylemleri mantıksal olarak değerlendirmektedir. Örneğin bir körü yapmak isteyen mühendisin ulaşmak istediği hedef bellidir, malzemenin dayanıklılığını incelemiştir, araçlaral amacı arasındaki ilişkiyi hesap edecek bir durumdadır. Düşüncesinde kurduğu amaç-araç ilişkisi ile gerçekte nesnel olarak gelişen amaç-araç ilişkisi arasında bir uyum vardır. Diğer taraftan Pareto öznel ve nesnel olarak mantıklı bir bağ ortaya koyamayan davranışları ya da eylemleri mantıklı olmayan olarak değerlendirir. Burada mantıklı olmayan derken mantıksız anlamında değil bahsettiğimiz amaç-araç ilişiksinin uyumu açısından değerlendirmek gerekmektedir.
A- TORTULAR

Pareto toplumsal hayatta mantıksal olmayan davranış ve eylemlerin mantıksal olanlardan çok daha fazla olduğunu bu sebeple de mantıksal olmayan eylem ve davranışların toplumsal hayat için çok daha önemli olduğunu ileri sürmüştür. O halde mantıksal olmayan eylem ve davranışların nasıl rasyonalleştirilmiş olduğu yani ne şekilde mantıksalmış gibi göründükleri problemini incelemek gerekmektedir. İşte bu problemi incelemek için Pareto Tortular (bakiyeler) teorisini geliştirmiştir. O’ na göre mantıksal olmayan eylem ve davranışların sebebi insanların eğilimleridir. Bu eğilimler en geniş anlamda ele alınmalıdır. Ancak insandaki bu eğilimler son derece çeşitli olduğundan sosyolojinin bunları teke teker incelemesine imkan yoktur. Bu sebeple ancak toplumsal hayatın normal işleyişinde etki payı olanları ele almak gerekir ki bunlar da göreli olarak değişmeyen insan eğilimleridir. Bunlar değişmezdirler çünkü insanların çoğunluğunda bulunmaktadırlar. İşte insandaki bu değişmez eğilimlere Pareto Tortular adını vermiştir. Pareto bu değişmez eğilimleri yani tortuları altı grup içinde toplayarak açıklamıştır;

1)- Bileşim ya da Kombinasyon Tortuları; Pareto buna bileşim ya da kombinasyon iç güdüsü de demektedir. O’na göre bu tortu, bu içgüdü, düşünce ile nesneler arasında bağıntı kurma, konulan bir ilkeden sonuçlar çıkarma, iyi- kötü bir akıl yürütme eğilimidir. Bu tortunun etkisinde ortaya çıkan davranışlar, eylemler, entelektüel gelişmenin, zekanın ve medeniyetin evriminin kökeninde yatmaktadır. Pareto’ya göre ahlak yönünden en üstün olmamakla beraber en parlak toplumlar bu tortuların en çok görüldüğü toplumlardır.

2)- Grup ya da Yığınların Devamını Sağlayan Tortular; Bu tortular sınıfı birincinin tam karşıtı olmaktadır. Çünkü kombinasyon tortuları insanın, bilimin sürekli gelişmesine yol açtığı gibi, inançların alt üst olmasına yol açan belli bir davranış ya da toplum şeklinde karar kılınmasını önler. Oysa bu ikinci sınıf tortular yaratılan unsurları koruyan değişmeleri reddeden, var olan kurallara uymayı kabullenen davranışlara yön veren insan eğilimleridir. Bundan dolayı birinci ve ikinci tortular iki karşıt eğilim olmaktadır. Biri değişmeye diğeri durgunluğa, biri yeniliğe diğeri tutuculuğa, biri insanı entelektüel yapılar kurmaya diğeri ise var olan unsurlara denge kazandırmaya götürmektedir.

3)- Duyguları Dış Eylemlerle Gösterme Tortuları: Duyguların anlatımı ihtiyacı toplumsal incelemenin konusu olan ayinsel davranışlar, törenler, beğenilen bir şeyi alkışlamak gibi davranışları kapsamaktadır.

4)- Toplumlaşma Eğilimi İle İlgili Tortular; Burada insanları içinde bulundukları zümrenin diğer üyeleri ile karşılaştırma ve taklide yönelten eğilimler yer almaktadır. Pareto buna en uygun olarak modayı örnek vermektedir. Bu grupta insanların diğer grup üyelerinin tasvibi ve beğenisini kazanma eğilimi, grup içinde sivrilme nüfuz sahibi olma eğilimini de katmaktadır. O’na göre bu ihtiyaç insanoğlunda en güçlü ve evrensel olan eğilimlerden biridir. Birörneklik ihtiyacı da aykırı düşünce ve davranışın baskı altında tutulmasına sebep olan tortudur.

5)- Kişiliğin Bütünlüğünü Sağlayan Tortular; Bunlar değişikliğe karşı bireyin kişiliğini koruyan örneğin eşitlik eğilimi gibi tortulardır.

6)- Cinsel Tortular; Pareto burada salt içgüdünün sınırlarına gelinmiş olduğunu bundan ötesinin toplum bilimciyi ilgilendirmeyeceğini ileri sürmüştür. Ancak cinsel tortulara bağlı olan belirli bir davranış felesefesi, bir davranış metafiziği ya da bir davranış ahlakı geliştirdiklerinde sosyolojinin konusu olabilecektir.

Pareto bu anlatılan tortular sınıflaması ile bir sosyal psikolojik yaklaşım geliştirmiş olmaktadır. Bu değişik tortu sınıfları tarih boyunca ve bütün toplumlarda etkin olan davranışsal eğilimlere karşılık gelmektedir.

Buraya kadar Pareto’nun insanların davranışlarını sınıflamasında ki mantıksal olmayan eylemlerin toplumsal yaşamda daha çok görüldüğünü bunları belirleyen eğilimleri ise tortular adı altında topladığını görmüş olduk.

B)- TÜREMLER

Pareto’ya göre tortular insanları davranış ve eylemlere yönelten eğilimlerdir. Bunu bir şema halinde gösterecek olursak tortulardan davranış ve eylemler çıkmaktadır. Yani A (Tortu)’dan B(Davranış) çıkmaktadır. Bu eğilimlerin sebep olduğu davranış ve eylemler adet ve alışkanlıklarla yapılan davranış ve eylemler olarak toplumsal hayatta karşılaştığımız tipten davranış ve eylemlerdir. Fakat davranış ve eylemi belirleyen eğilimlerden aynı zamanda çok sayıda değer yargıları ideolojiler vb. ortaya çıkmaktadır. Bu da şemadaki C durumunu yaratmaktadır. İşte bunlara Pareto türemler adını vermektedir.

Pareto türemleri şöyle açıklamaktadır; eğilimlerinin etkisi altında davranış ve eylemlerde buluna insan sanki kıyafet değiştiriyor gibi davranışını açıklamak için çeşitli ideolojiler, ikna edici deliller ileri sürerek başkalarına karşı kendi davranış ve eyleminin asıl sebebi bu imiş gibi göstermeye çalışmaktadır. Böylece tortulardan davranış ve eylemler çıktığı gibi bir de türemler çıkmaktadır. Bu durumda karşılıklı ilişki yani etkileşim sebebi ile, tortuların kıyafet değiştirmiş şekli olan türemler insanın davranış ve eylemlerini etkileyerek insanın kendisini de bunlara davranışının asıl sebebi imiş gibi inanmasına sebep olmaktadır.

Pareto’ya göre türemler aynı tortunun sağladığı çeşitli elbise ya da örtülerden ibaret olmaktadır. Bu tanımlamadan da anlaşılacağı gibi herhangi bir bireyin davranış ve eylemlerinin gerçek sebebini öğrenmek istediğimiz zaman onun temelinde yatan tortuyu ortaya çıkarmamız gerekmektedir. Böylelikle de Pareto’ya göre türemlerin davranış ve eylemlerin asıl sebebinin olmadığı görülmektedir.

Pareto ‘ya göre türemler zamandan zamana değiştiği halde tortularda aynı şekilde bir değişme olmamaktadır. Pareto buna örnek olarak tarihsel süreç içerisinde insanların tanrı inancı incelenecek olursa çok faklı şekiller aldığı görülmektedir. Burada yüceltme tanrılaştırma eğilimi tortuyu aldığı çeşitli şekiller ise türemleri göstermektedir. Buradan türemlerin sürekli değiştikleri tortular ise sabit kalmaktadır. Pareto türemlerin toplum için büsbütün etkisiz hatta yararsız olduğu görüşünde değildir. Örneğin siyaset ve dünya görüşü ile ilgili ideolojiler toplumsal düzenin korunmasında önemli olabilmektedir. Ancak bu durum ideolojilerin teorik bilim anlamında gerçek oldukları yani objektif olarak kanıtlanabilecek durumda oldukları anlamında değildir.

C)- EKONOMİK FAKTÖRLER

Pareto insanların istedikleri şeyleri elde etmek için çıkarlarının peşinde koştuklarını ve toplumsal dengenin belirlenmesinde bu çeşitli çıkarların rolünün büyük olduğunu düşünmektedir. Ancak ekonomik çıkarları davranış ya da eylemleri ortaya çıkaran eğilimler olarak ele alan bir görüş Pareto’ya göre basitleştirici teoriler olmaktadır. Ancak ekonomik eğilimlerin toplumsal yapıların kuruluş ve gelişmesinde özellikle toplumsal tabaka ve sınıfların kuruluş ve gelişmesinde etkili olduğunu da unutmamak gerektiğini ileri sürmüştür.

D)- TOPLUMSAL HETEROJENLİK VEYA BİREYLERİN AYRI CİNSTENLİĞİ

Pareto’ya göre toplumsal heterojenlik yani bireylerin ayrıcinstenliği toplumlarda hiç değişmeyen bir olgudur. Gerçekten de bir toplumda bireyler her bakımdan birbirlerinden farklılık göstermektedirler. Toplumsal eşitsizliğin, toplumsal katların belirmesi de hep bu ayrı cinslikten ileri gelmektedir. Pareto bu açıdan demokrasi, eşitlik gibi ideolojileri eleştirmiştir. Bunların sadece bir takım türemler olduğunu gerçekle ilgisi olmadığını ileri sürmüştür. Pareto’ya göre ne yapılırsa yapılsın bireylerin aslında bulunan bu ayrıcinstenlik ister istemez eşitsizliği ve toplumsal katları doğuracaktır (Burada Pareto’nun eşitlik anlayışını yorumlamasına bir eleştiri yapılabilir çünkü insanlar birbirinden farklıdır ama hukuk ve hakları açısından birbiri ile eşit konumdadır).

Pareto’ya göre tortuların ağır basması ile iki farklı eylem ve davranış tipi gösterebilmek mümkündür: Bunlardan birinde birinci grup tortular yani kombinasyon veya bileşim tortularının ağır bastığı insan eylemleridir; düşünce ve fikirlerin bileşiminin daha kolay yapıldığı, görünümü hareketli ve yenilikçi olan, yeni buluşlar ortay atan, daima yeni birtakım bileşimler kurup düşünmeleri şeklinde örnekler verilebilir. Pareto bu tiplere “spekülatörle” adını vermektedir.

Diğeri ise, ikinci grup tortuların ağır bastığı bireylerin eylemleri; mevcut düzenin unsurlarını korumaya çalışan, yeniliklerden fazla hoşlanmayan, mevcut düzene karşı kendini borçlu ve görevli hissedenleri örnek olarak veren Pareto bunlara da “rantiyeler” adını vermiştir.

İşte Pareto’ya göre bir toplumda özellikle egemen grup içinde bu tiplerden hangisi ağır basıyor ve toplumsal hayatın gidişatını etkiliyorsa toplumsal yapının türü de ona göre kurulmaktadır. Örneğin ekonomik problemlerin çözümlenmesinde yenileşme ya da eskiye bağlılık yönlerinden birine doğru bir eğilim ortaya çıkacaktır.

E)- TOPLUMSAL HAREKETLİLİK VE ELİTLERİN DOLAŞIMI

Pareto’ya göre bir dereceye kadar ilerlemiş olan her toplumda birtakım toplumsal tabakalar bulunmaktadır. Böylece alt ve üst olarak nitelendireceğimiz tabakaların bulunması , alt tabakadan üst tabakaya çıkma girişimi ve isteğini de beraberinde getirmiş olacaktır. Yani her toplumsal yapılarda bir iç hareketlilik mevcuttur. Bu hareketlilik çağdan çağa toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Hatta kast tipi bir toplumsal tabakalaşmanın olduğu toplumlarda bile bir dereceye kadar bu iç hareketlilik görülebilmektedir. Bunun sonucu ise var olan seçkinler sınıfının er geç yok olma yerini yeni seçkinler grubuna bıraktığını göstermektedir.

Pareto’nun burada seçkinler dediği grup veya zümre, söz konusu olan toplumsal durum için o dönemde yararlı olan özellik ve tortulara sahip kimseler anlamına gelmektedir. Örneğin tamamiyle savaşa dayana bir toplumda en yetenekli savaşçılar seçkinler zümresini oluştururken, toplumsal yapı ekonomi dünyasındaki gelişmeler doğrultusunda işliyorsa o zamanda iş adamları, tüccarlar, girişimciler seçkinler zümresini oluşturacaklardır. Yani Pareto’ya göre elit zümre o dönem o toplumda egemenliği elinde bulunduran zümre olmaktadır.

Pareto elitlerin yani egemenliği elinde bulunduran grupların dejenere olmak suretiyle elitlik özelliklerini kaybederek zayıflamaya başladıklarını ve bu arada elitlik mevkiine yükselmek isteyen güçlerin toplumun diğer tabakalarında hazırlanmış olduklarını ileri sürmektedir. Bu değişme olayı tek tek kişilere ve tabakaların küçük bir kısmına ait olduğu zaman mevcut elitler bu yeni unsuru benimsemekte ve kendi elit zümresinin yenilenmesi, güçlenmesi, egemenliğini devam ettirmelerine imkan sağlayacak olarak yorumlarlar. Pareto’ya göre bu normal bir hal değildir. Gerçekte iş başında olan elitler, ilerlemek isteyen güçleri önlemeye çalışmaktadır. Bunun sonucunda ise toplumsal yaşamda çekişme ve çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Bu mücadelede yeni beliren güç, zorla ileleyerek eski elitleri yerinden uzaklaştırmaktadır. Elitlik mevkiini ele geçirmede başarılı olursa ki çoğunlukla başarılı olmaktadır, elitler değişmiş olmaktadır. Fakat bu olay Pareto’ya göre er ya da geç bir daha tekrarlanmaktadır ki , Pareto buna “elitlerin dolaşımı” adını vermektedir.

Pareto’ya göre çoğu hallerde yeni elitler halk kitlesine dayanmaktadır. Onlar halkı bir çeşit devrim hareketine kışkırtmakla eski elitleri zayıflatırlar. Görünüşte bu mücadeleler iki iktidar grubunun iktidar uğruna mücadelesi şeklini göstermez. Daha çok eski iktidar sahipleri ile geniş halk kitlesinin mücadelesi olarak görülür ve bu mücadelede halk kitlesine yeni elitler önderlik eder. Bu durum mücadeleye uygun olan türem ya savunulan ideolojilere uygunluk sağlamaktadır. Burada doğrudan yeni elitler eski egemen zümrenin yerine geçmek istiyorum demiyor da kendi savundukları ideoloji ya da görüşü ortaya koyuyor. Zaten iktidar olmak istiyorum şeklinde bir söylem de halk kitlesini kazanmak için etkili olmamaktadır. Yeni elitler daha çok eski aristokrasinin yerine halk egemenliği, zümre ya da meslek eşitsizliği yerine herkesin eşitliği geçmelidir prensibini ileri sürüyor.

Pareto’ya göre vatanperverlik, milliyetçilik gibi kavramlar bütün demokrasiler, eşitleştirici teoriler yeni bir iktidar zümresinin iktidar uğruna savaşırken örtündüğü türemlerden başka bir şey değildir. Bu sebeple de sonuç hiçbir zaman ileri sürülen ideolojik programın yerine getirilmesi değil, daha çok yeni elitler zümresinin eski elitler zümresinin yerini almasıdır. Yani var olan tortu yani iktidarı ele geçirmek farklı şekillerde kendini göstermektedir.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 8

BAŞLIKLAR :
GEORG SİMMEL (1858-1918)
SİMMEL’İN TİPOLOJİSİ

GEORG SİMMEL (1858-1918)

Amerikan sosyolojisinde Simmel’in (1858-1918) etkisi, şimdiye kadar tartışılan teorisyenlerden farklıdır. Marx, Durkeim ve Weber daha sonra önem kazanmalarına rağmen 20.yy başlarında Amerikan teorisinde göreceli olarak daha az etkilidirler. Simmel ise ilk Amerikan sosyologlarınca daha iyi tanınmaktadır.

Şimdi Simmel’in özgeçmişine kısaca bir göz atalım:

•1858 1 Mart. Berlin’de doğmuştur. Babasını küçük yaşta kaybetmiş olan Simmel üniversitede tarih ve felsefe eğitimi almıştır.

•1881 “Kant’ın Fiziksel Monadolojisine Göre Gerçeğin Doğası” adlı tezi ile doktorasını tamamlamıştır.

•1885 yılından itibaren üniversitede ders vermeye başlamış bu durum Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar devam etmiştir.

•1890 “Sosyal Farklılaşma (Soziale Differenzierung) adlı eseri yayımlanmıştır.

•1892 “Cemiyet Felsefesinin Problemleri ” adlı eseri yayımlanmıştır.

•1894 “Sosyolojinin Problem” adlı eseri yayımlanır, bu çalışmasında sosyolojinin deneysel çalışmalar yapması gerektiğini vurgulamıştır.

•1900 “Paranın Felsefesi” adlı eseri yayımlanır .

•1908 “Sosyoloji” adlı eserinin yayımlanması ile sosyoloji çevrelerinde tanınmıştır ve sosyal psikolojinin kurucularından biri olmuştur.

•1918 Strasbourg’da ölmüştür.

Georg Simmel mikrososyoloji alanında alışveriş teorisi, sembolik etkileşim ve küçük grup araştırmalarının geliştirilmesinde oynadığı önemli rolün etkisiyle tanınmaktadır. Simmel’in çalışmaları çağdaş Amerikan sosyolojisinde etkili olmuştur. Simmel Spencer,Darwin ve Marx’dan etkilenmiştir. Politik,ekonomik ve endüstriyel gelişme üzerinde durmuştur. Amacı:Etkileşim kalıpları ve formları ile toplumun incelenmesi. Sayıltıları:1-Organik yaklaşımın reddi (Toplumun bir organizma olarak ele alınması)2-Toplumu etkileşim ile biribirine bağlı bireyler olarak düşünür.3-Bireylerin sayısı etkileşim biçimlerini belirlemektedir.4-Birey ve toplum arasındaki ilişki dialektiktir. Metodolojisi:1-Formal sosyoloji içinde sınırlı ve sürekli etkileşimi incelemek.2-Soyutlama, analitik, tarihsel, karşılaştırmalı yaklaşımların kullanımı.3-Sosyal tipler üzerinde inceleme.

Tipolojisi:Sosyal grupların tiplerinin oluşturulmasıdır bunu şema ile şöyle gösterebiliriz:

SİMMEL’İN TİPOLOJİSİ

Monad (Birli) Dyadic (ikili) Triadic(Üçlü) Küçük Grup Büyük Grup

Tek kişi İki kişi Üç kişi Dört kişi Beş ya da daha

Tam özgürlük Bağlılık Otorite yapısı Adetlerin gelişmesi fazla kişi

Birlik ve sentez Daha resmi

Bireyselliğin Kanunların

azalması gelişmesi

Simmel, Durkeim tarafından ifade edilen toplumun gerçek ve maddi bütünlük olduğu fikrini reddetmiştir. Bu görüşün Fransa’da Comte, İngiltere’de Spencer ve Almanya’da Schaffle tarafından benimsendiğini görmüştür. O,toplumu bir şey ya da bir organizma olarak yani biyolojik bir oluşum gibi ele almamıştır. Yine ,”toplum bireylerin tek tek toplamından fazla birşeydir” fikrini benimsemez. O,daha orta bir yolla toplumu etkileşim seti olarak alır. Simmel’ göre toplum birbirleriyle sürekli etkileşimde bulunan bireyler arasındaki karmaşık ilişkilerden oluşmaktadır. Simmel’ e göre sosyolojinin alanı nedir? Simmel içerik bakımından toplumsal olayların ekonomi, din, hukuk, tarih gibi alanlarının bu alanları kapsayan çeşitli bilimler tarafından incelendiğini, sosyolojinin konusunun ise toplumsallaşma /sosyalleşme biçimleri veya insan ilişkileri alanı olduğunu ileri sürmüştür. Böylelikle Simmel konu itibariyle sosyolojiyi diğer sosyal bilimlerden ayırmış ve bu sosyal biçimlerin sosyolojiye has bir inceleme alanı olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşten hareketle tasarladığı sosyoloji Formel Sosyoloji adını almıştır.

Simmel Biçimler/ Formel sosyolojinin kurucusu ve önde gelen temsilcilerinden biri olmuştur. Yabacılık, çatışma, sayıların rolü gibi pek çok kavramı bu başlık altında incelemiştir. Şimdi pek çok çağdaş sosyologun düşüncelerini etkilemiş olan bu alanı inceleyelim:

Simmel öncelikle bireylerin toplum içindeki davranışlarını 3 grup altında toplamıştır: ilki insanların farklı güdülerle; çıkar, ihtiras, otorite isteği gibi. Davrandığını bu olguların incelemesinin psikoloji tarafından yapılması gerektiğini belirtir. İkinci olarak bireyin kendisi incelenmelidir, ancak birey burada onun diğerlerine etkisi ya da diğerlerinin onun üzerindeki etkisi bağlamında yani bireyin diğerleri ile etkileşimleri doğrultusunda davranışlarının incelenmesidir. Bu tür olguları ise sosyal psikoloji incelemelidir. Üçüncüsü ise, bireylerin taklit, rekabet, hiyerarşik yapılar ya da okul, kilise, devlet gibi toplumsal gruplanmalarda ortaya çıkan davranış biçimlerinin incelemesidir, bu tür olguları ise sosyoloji incelemelidir.

Simmel bunu şöyle izah eder; sosyoloji devlet, ticari birlik ya da aile gibi yapılarda bireylerarası ilişkilerin rekabet, dayanışma, düşmanlık gibi kurumsal özellik taşıyan biçimlerini incelemelidir. Simmel’e göre bireyler bu biçimler olmaksızın içlerindeki duyguların içeriğini gösteremezler. Başka bir deyişle, bireyler arası etkileşimde bireysel eğilimler, ihtiraslar, çıkarlar, somutlaşmakta bir biçim kazanmaktadırlar. Simmel bu konuda bir noktaya dikkati çekmektedir: aynı içerik kendini değişik toplumsal biçimlerde gösterebilirken tam tersi de olabilmektedir, yani değişik içerikler aynı toplumsal biçimi alabilmektedir. Yani, hiyerarşi, rekabet, taklit, işbölümü gibi davranış biçimleri dinsel bir cemaatte, devlette, gizli bir dernekte, ekonomik örgütte, ailede de görülmektedir. Toplumsallaşmaları ortaya çıkaran çıkarlar içerik olarak çeşit çeşit olabilir ama benzer biçim alabilirler, bunun tersine olarak da kimi çıkarlar kendilerini değişik toplumsallaşma biçimlerinde somutlaştırabilirler.

Şimdi Simmel’in bu alanla ilgili çalışmalarından bir örnek verelim; Sosyolojide sayılar iki şekilde kullanılmaktadır; sosyometri ya da nicel yöntemler (istatistik, grafik, faktör analizleri gibi), diğeri de Simmel’in öncülük yaptığı sayıların toplumsal gruplara ayrımlar getirmesi şeklindedir. Yani, bir kişi bir sayıdan bir diğerine geçerken diğer biçimlerden tümüyle ayrılmış, yani belirleyicileri ve sınırları olan yeni biçimlere dönüşmüştür.

Kullandığı pek çok örnekle Simmel, hem grubun kendini algılayışında hem de dışarıdan algılanışında sayının üstlendiği rolü göstermektedir. Burada sayı grup örgütlendiricisi rolündedir. Örn; Altı-yedi kişilik bir grubun yapısı yüzlerce üyesi olan bir gruptan farklıdır, dahası çatışmanın olup olmayacağı veya olursa çatışmanın şekli grup büyüklüğü tarafından belirlenmektedir. Bir diğer örnek verilecek olursa; otuz kişilik bir atölyede grev olma olasılığı binlerce çalışanın bir arada olduğu bir fabrikadan daha az olmaktadır. Sayı azınlık ve çoğunluk arasındaki temel fark olmaktadır.

Simmel’e göre, bir grubun sayıca büyümesi ona yeni özellikler verirken diğer başka özelliklerinin de kaybolmasını ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzden toplumsal biçimler belli sayısal düzeylerin altına ya da üstüne çıktıklarında değişik özellikler kazanmaktadır. Simmel bu özellikleri şöyle açıklamıştır; Bir sayısı ya da birlik yalnızlığın ilkesidir bu anlamda diğer biçimlerde olmayan bir özelliği vardır. Birlik ve ikilik arasında ise gerçek bir ayrım vardır, bireyler bir çift oluşturmaktadır, sayıca eşit olmasından ötürü bireyler arasında birebir iletişim vardır. Diğer gruplardan farklı olarak, ikili grup bireylerin ötesinde bir anlama ulaşamaz. Burada bağımsız bir grup yapısı yoktur. Buradaki grup birbirinden farklı iki bireyden başka birşey değildir. Bireyler grup düzeyine indirilemez.

Ancak iki sayısından üçe geçince diğerlerinde olmayan kimi farklı özellikler devreye girmektedir. Üçüncü bir kişinin olmasında azınlık ve çoğunluktan bahsedilebilmektedir. Örneğin A ve B kişilerinin yanına bir C kişisinin geldiğini varsayalım; bu durumda Ave Bnin mi C’ye yoksa B ve C’nin mi A’ya karşı olacağı , bu çeşit bağlaşmalara olanak vermeyen ikili yapıdan ayrılmaktadır. Simmel buna örnek olarak evliliği vermiştir. Evli çift ikili bir yapıda iken çocuğun katılması üçlü bir yapıya geçmiş ve sayının artması yanında bireylerin tutumlarının değişerek yepyeni bir boyut kazanmasına neden olmuştur. Simmel için iki kişili ve üç kişili gruplar arasında çok önemli bir fark vardır. Üçüncü kişinin eklenmesi grupta köklü bir değişime yol açmaktadır. Bu durum üçlü grupta farklıdır. Burada tek tek bireylerin ötesinde grup farklı bir anlam taşır. Bağımsız bir grup yapısı oluşturmaya müsaittir. Sonuç olarak burada bireysellik için bir tehlike söz konusudur. Bu grup yapısı üyeler üzerinde geniş bir etki yapabilir. Üçüncü kişinin eklenmesi, birçok sosyal rolün ortaya çıkmasına imkan tanır. Örn.Üçüncü şahıs grup içindeki tartışmalarda hakem ya da aracı rolünü üstlenebilir. Üçüncü şahıs, diğer iki kişi arasındaki tartışmayı kendi lehine kullanabilir veya diğer iki kişi arasında rekabet unsuru olabilir.

Üçüncü şahıs, diğer iki şahıs arasında kendi üstünlüğünü sağlamak için kasten bir çatışmayı teşvik edebilir.(Böl ve yönet)Tabakalaşma sistemi ve otorite yapısı ortaya çıkar. İkiliden üçlü yapıya geçiş sosyal yapının gelişmesi için elzemdir. Bireyler üzerinde baskın olan bu yapı ikili de yoktur.

Bu iki kişilik gruptan üçlüye değişim daha ve daha geniş gruplar boyunca devam eder, sonuçta toplumlar ortaya çıkmaktadır. Bu tip geniş sosyal yapılarda, birey gittikçe artarak toplumun yapısından ayrılır, yalnız ve daha yalnız yaşar,tecrit edilmiş bir şekilde olur. Nihayet sosyal yapı ve bireyler arasındaki dialektik ilişki içinde sonuçlanır. Buradaki tezatlık “toplum bireyselliğin ve özerkliğin ortaya çıkmasına izin verir, fakat aynı zamanda da engel olmaktadır.

Simmel bir grup ya da toplumsal sistem içindeki çatışmaların gerginliklerin o sisteme bütünleştirici bir etkisi olduğunu ileri sürmüştür. Simmel’ e göre çatışma ve düzen karşılıklı ilişki içindedirler.

Bunu Simmel’in adetleri incelemesiyle daha da iyi açıklamak mümkündür:

Adetler, bir tarafta, grubun ihtiyaçlarına cevap vermeyi sağlayan sosyal ilişki kalıpları vazifesi görmektedir. Diğer tarafta bireysel davranmak isteyenler için sapma olanağı sağlamaktadır. Görenek tarihsel bir süreç içerir; başlangıçta neyin adete uygun olduğunu herkes kabul eder, ancak kaçınılmaz olarak bazı bireyler bu düşünceden sapabilirler ve nihayet yeni adetlere topluca uyum sağlayabilirler. Adet bu anlamda dialektik bir anlam taşır, ilk önce başarı ve sonra mevcut adetlerden sapmalar ortaya çıkar. Geniş bir kitlenin bunu kabul etmesi ile , yeni adetler çekiciliğini kaybeder. Bu esnada başka bir dualite yeni bir adet hareketinin ortaya çıkmasına yol açar. Bir kişi gruba öncülük edebilir, paradoksal olarak, daha iyi olanın diğerini takip etmesi şeklinde sürer. Bu ise zorunlu bir uyma ile oluşur. Nihayet Simmel sadece adet konusunda birbirini takip eden süreçleri değil, adetlerin dışında kalan bir grup insanı da inceler. Adetlere uymayan insanlar, adetleri sadece taklit ederler, ancak kendi bildiklerince yaşarlar. Sonra Simmel bu grubun taklit ettikleri adetlerin zıddı olan bir tarza bağlandıklarını söyler. Bireyler adetlerden bireyselliklerini kaybedecekleri düşüncesiyle kaçınırlar. Bu korku, Simmel’e göre kişisel güç ve bağımsızlığın işaretidir.

Simmel’in bu görüşlerini toplumsal etkileşim tiplerini incelerken çokluk kavramını kullanması ile açıklamak mümkündür.. Bir taraftan grubun veya toplumun sayısı arttıkça bireysel özgürlük artmaktadır. Küçük bir grup veya toplum ise birey üzerinde kontrol oluşturmaktadır. Daha büyük bir toplum ise birçok gruptan oluşuyor ve her biri sadece küçük bir bölümüne kontrol uygulamaktadır. Fakat Smmel’e göre geniş toplumlarda birçok problemler bireysel özgürlüğü tehlikeye sokmaktadır. Fiziksel yakınlık ise kitle içinde insanları kolay telkin edilebilir,basit bir fikri takip edebilir,düşünmeden bağlanabilir yapmaktadır.

Bu bağlamda Simmel’in toplumsal etkileşim tiplerini incelerken mesafe kavramını ele almasını inceleyelim: Mesafe konusu ise şöyledir:”Para felsefesi” adlı eserinde şeyleri değerli yapan unsurları parayı analiz etmek için incelemiştir. Bir şeyi değerli yapan Simmel’e göre aktör ile olan mesafesidir. Eğer çok yakın ve elde etmesi kolay ise değersiz,çok uzak ve elde etmesi zor ise değerli olmaktadır.

Simmel’in “Yabancı” adlı incelemesinde yine bu konu ile ilgili yaklaşımlar bulunmaktadır. Yine aktörün gruba yakınlığı, onu yabancı yapmıyor, eğer gruba uzak ise temas kuramadığı için yabancı olmaktadır. Yabancı gruba yakınsa onlarla etkileşimden sonra grubun organik üyesi olabiliyor. Fakat Simmel sadece yabancı kavramı ile değil yabancılık ile de ilgilenmiştir. Bu bir etkileşim formudur. Yabancılık derecesi grubun içine veya yakınına girmesiyle farklılaşır.

Şimdiye kadar Simmel’in tiplerinden yabancıyı gördük,bundan başka cimri, müsrif,maceracı ve soylu tiplemeleri vardır.Yoksulluk; Simmel açısından başkaları tarafından yardım edilen veya en azından bu yardımı almaya hakkı olan kişilerin sosyal ilişkisi olarak ele alınır. Yoksulluk kişinin parası olmadığı anlamında ele alınmaz. İhtiyacı olanın yardım almaya hakkı vardır ve bu hak yardım almaktan dolayı acı vermemektedir. .Vericiler ihtiyacı olana vermek zorundadır. Simmel fonksiyonalist bir bakış açısı ile,toplum tarafından yoksullara yardım yapılmasını sistemini destekleyici bulmaktadır. Toplum fakirlere yardımı gerekli kılar,böylelikle fakirler toplumun aktif ve tehlikeli düşmanları olmaz. Öyleyse verimlilikleri arttırılabilir ve nesilleri dejenerasyondan kurtulabilir. Burada devlet anahtar roldedir. Fakirlere yardım bürokratik yoldan olabilecektir.

Simmel,yoksulluk kavramının relatifliği üzerinde de durmaktadır. Yoksul, toplumun sadece en aşağı kısmında bulunan değildir. Yoksulluk bütün sosyal tabakalarda bulunabilmektedir. Göreli olarak yoksulluk kavramına göre;eğer insanlar üst sınıfa bile dahilse,çevresindekilerden daha az zengin ise, bu insanlar karşılaştırmalı olarak fakir sayılabilmektedir. .Böylelikle hükümet programı da problemi tamamiyle çözme gücünde değildir.

Simmel Tönnies’in topluluk toplum kavramlarını modern topluma uygulamıştır. Kentte oturan insanların kişiliği ve kültürü üzerinde kentleşmenin etkilerini araştırmıştır. Tıpkı Tönnies gibi Simmel’de kent toplumlarını kırsal toplumlara göre daha rasyonel olarak ele almaktadır. Bu bakımdan kent toplumlarında ikincil ve çıkarlara dayalı ilişkiler egemen iken kırsal topluluklarda birincil ve geleneksel ilişkiler vardır. Kent toplumlarının rasyonelliği yaşamın artan temposu ve işbölümünün bir sonucu olmaktadır. Kentsel yaşamda para ekonomisi hakimdir. Kentte hayati önem taşıyan unsur pazardır. Bu nedenle kentsel yaşam zihniyeti çıkarlara dayalıdır. Simmel kentte egemen olan bireyselliğin derecesinin artması ile bireylerin birbirinden soğuduğunu ve böyle bir ortamda da yabancılaşma ve sapkın davranışların kaçınılmaz hale geldiğini ileri sürmüştür.

Simmel’in görüşleri çatışma teorilerini, sembolik etkileşim teorilerini, alış-veriş teorilerini ve yapısalcıları etkilemiştir.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 9

BAŞLIKLAR:

Max Weber (1864-1920)
WEBER’DE SOSYOLOJİNİN KONUSU
Toplumsal davranışları da belirleyen sebepler
WEBER’DE OTORİTE TİPLERİ
WEBER’İN PROTESTAN AHLAKI VE KAPİTALİZMİN RUHU ADLI ESERİ

Max Weber (1864-1920)

Max Weber hukukçu, iktisatçı, tarihçi ve sosyologdur. Karşılaştırmalı ekonomi tarihi ve din tarihinde oldukça önemli bir üne sahiptir. Yine Siyaset Sosyolojisi, Din Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi gibi birçok sosyolojinin alt bilim dalının kurucusu olmuştur. Weber aktif bir bilim adamı kimliğinin yanı sıra aktif bir politikacı ve politika yazarı olarak da tanınmıştır. Aynı zamanda bir filozof ve bilim kuramcısıdır. Bilim kuramcısıdır, çünkü Weber sosyolojisini mevcut olan hali hazırdaki bilim anlayışından hareketle geliştirmemiş, kendine özgü bir anlayışı ileri sürmüştür.

Şimdi Weber’in özgeçmişine, düşüncelerini etkileyen, yaşamına, etkilendiği kişilere, bulunduğu ortamın özelliklerine, aldığı eğitim ve mesleki yaşamı açısından kısa bir göz atalım;

•1864 21 Nisan. Almanya’nın Ertfurt kasabasında doğmuştur. Babası tekstil üretimi ve ticareti ile uğraşmaktadır aynı zamanda hukuk eğitimi almıştır. Annesi ise dindar bir kadındır.

•1869 Bu tarihte Weber’in ailesi Berlin’e yerleşmiştir. Babası yerel meclis üyesi olmuştur. Bu dönemde Weber o dönemin Dilthey, Tritschke, Momsen gibi ünlü düşünürlerin de yer aldığı entelektüel bir çevre içerisinde yetişmiştir.

•1884 Yüksek öğrenimini Berlin ve Göttingen Üniversitelerinde tamamlamıştır.

•1889 Berlin’de hukuk doktorasını “Ortaçağda Ticari Girişimlerin Tarihi Üzerine Bir İnceleme” ile almıştır.

•1891 “Kamu Hukuku ve Özel Hukuk Açısından Romanın Tarım Tarihinin Anlamı ” adlı tezi ile de doçentliğini alarak Berlin Hukuk Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olarak göreve başlamıştır.

•1893 Marianne Schnitger ile evlenmiştir.

•1894 Fribourg Üniversitesi’nde ekonomi politik profesörü olarak görev yapmıştır.

•1896 Heilderberg Üniversitesi’nde görevine devam etmiştir.

•1897 Ağır bir sinirsel rahatsızlık geçiren Weber dört yıl boyunca tüm çalışmalarını durdurmuştur.

•1902 Heilderberg Üniversitesi’nde görevine yeniden başlamıştır.

•1904 Amerika’da Saint-Louis’de yapılan toplumsal Bilimler Kongresi’ne katılmıştır. Burada Almanya’daki kapitalizm ve kırsal toplum üzerine bir konferans vermiştir. Aynı yıl ise “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eserini yayımlamıştır.

•1905 Bu tarihte Rus Devrimi olmuştur, belgeleri asıllarını okuyabilmek için Rusça öğrenmiş ve Çar İmparatorluğu’nun sorunları ile ilgilenmiştir.

•1914 Birinci Dünya savaşı başalmıştır ve Weber savaşta asker olarak görev almak istemiştir.

1915 yılının sonuna kadar Heilderberg bölgesinde bir grup hastanenin yönetimini üstlenmiştir.

•1916-1917 Alman yöneticilerini savaşın genişlememesi için ikna etmeye çalışmış, Almanya’nın dünya politikasına yönelmesi ve bu dönemde Rusya’nın bir tehdit oluşturması üzerine yazılar yazmıştır.

•1919 “Genel Ekonomi Tarihi ” adı altında verdiği dersler daha sonra (1924) yayımlanmıştır. Bu tarihlerde Weimer Anayasası’nı yazmakla görevli komisyona katılmıştır.

•1920 14 Haziran’da Münih’de ölmüştür.

•1922 “Ekonomi ve Toplum” adı altındaki yazıları eşi Marianne Weber tarafından yayımlanmıştır.

Weber’in bilim kuramcısı olduğundan yukarıda bahsetmiştik; bu konuyu daha iyi anlayabilmek için diğer bir deyişle Weber’in bilim kuramının özgünlüğünü kavrayabilmek için önceki sosyologların görüşlerine bir göz atmamız gerekli olmaktadır:

Spencer, Comte, Durkeim’ın sosyolojileri toplumu ve kültürü doğanın bir uzantısı sayan doğacı pozitivist bir anlayışa dayanmaktadır. Marx’ın sosyolojisini de aynı kategori içine almak mümkündür. Oysa özellikle Almanya’da Herder’le başlayan ve Alman Tarih Okulu’ndan Dilthey’e kadar uzanan bir gelenek içinde bu doğacı anlayışa karşı tinselci ve tarihselci bir anlayış egemen olmuştur. Bu anlayış, kültür bilimlerinin yasalar oluşturmak ve olgular arasındaki nedensel ilişkileri bulmak amacında olan doğa bilimleri gibi açıklamacı bilimler değil , konularını özgül ve bir defalık haller olarak ele alan anlamacı bilimler olduklarını ileri sürmüştür. İşte Weber sosyolojisinin doğa bilimleri ve kültür bilimlerinin konu ve yöntem bakımından farklılığının tartışıldığı bu ortamda , tartışmalara katılarak kurmuştur. Weber sosyolojisi bu tartışmaların odağını oluşturan açıklamacı ve anlamacı yöntemlerin bir bireşimi üzerine temellenmiştir. Örneğin Weber’in sosyolojisine anlayıcı, anlamacı sosyoloji gibi adlar verilmiştir. Anlama ise Herder’den Alman Tarih Okulu , Dilthey, Rickert’e kadar uzanan Alman felsefe geleneğinde insanı ve kültürü kavrama ve bilme yöntemi olarak konumlanmış ve kültür bilimlerine özgü bir yöntem sayılmıştır. Bu yöntem aynı zamanda insan ve kültüre doğabilimsel yöntemlerle yönelemeyeceğimizi belirten bir anlayışı da ileri sürmektedir.

Gerçekten de bu felsefe geleneği içinde kültür tamamiyle insan yaratısı bir alan olarak görülmüş ve insanın doğal belirleniminin üstünde ve ama yine doğa ortasında gerçekleştirdiği her şey kültürden sayılmıştır. Dil, din, mitos, teknik, ekonomi, bilim, sanat, felsefe kültürün öğeleri ve halkaları olarak insanın nesnelleştirmeleridir. Ancak kültürü yaratan insan öbür yandan da yarattığı kültür tarafından da belirlenmektedir. Yani insan içinde doğduğu kültürün aynı zamanda bir ürünüdür .

Bu açıdan bakıldığında kültürü konu edinecek olan yani inceleme nesnesi kültür olan bilim, konularını bir doğa nesnesi olarak ele alamaz görüşü ortaya çıkmaktadır. Çünkü doğa insanın dışında ve insanı da bir nesne olarak belirleyen doğa yasalarının egemen olduğu bir alandır. Bu anlamda doğa bilimleri deneysel, açıklamacı yöntemleri kullanabilmektedir. İnsanın da doğayı ve bir doğa varlığı olarak kendisini belirleyen doğal neden ve etkenleri bu yolla inceleyip öğrenmesi mümkündür. Ancak burada biraz Kant’ın düşüncelerinde bahsetmek yerinde olacaktır. Çünkü Kant, insanın yalnızca doğal belirlenim altında bir doğa varlığı olmadığını, onda istenç ve akıl ile, kendine ilkeler koyabilen ve bu ilkeleri eylem yolu ile yaşamına katabilen bir varlık olduğundan bahsetmektedir. Bu yönüyle insan kendi doğal belirleniminin üstünde özgür bir varlık olmaktadır. Yani eylemlerinde seçimler yapabilmektedir.

Yeni Kantçı ekolden olan Rickert buradan hareketle kültür bilimlerini bireyselleştirici, doğa bilimlerini ise genelleştirici bilimler olarak sınıflamıştır. Rickert’e göre, doğa bilimleri inceleme nesneleri içindeki sınırsız çokluk içinde tekrar ve düzenlilik gösteren unsurları mantıksal genellik içinde toplamayı amaçlarken, kültürel bilimler ise, kültürel olayların çokluğu içinde ayıklama yapmakta ve bu seçilmiş olayları hangi değerlerin yönlendirdiğini anlayıp anlatmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda doğa bilimlerinin genelleştirici olma hedefleri varken kültür bilimlerinin ise bireyselleştirici hedefleri vardır. Bu karşıtlık aynı zamanda doğa bilimlerinin açıklayıcı yöntemi ile kültür bilimlerinin anlamacı yöntemleri arasında da vardır.

İşte bu anlayış Weber’in bilim kuramını ve bilim anlayışını oluşturmasında ip ucu olmaktadır. Weber için kültür bilimleri konularını bir defalık haller olarak ele alan, kültür gerçekliğinin sınırsız çokluğu içinde konusunu belli değerlere göre seçen ve anlama yönteme ile çalışan bilimlerdir, bu nedenlerde dolayı da bireyselleştirici bilimlerdir. Doğa bilimleri karşısında kültür bilimlerinin bu özel durumunu göz ardı etmenin Weber’e göre olanağı yoktur. Ancak Weber, pozitivistlerin doğa bilimi ideallerinin de etkisi altındadır ve bir bilgi etkinliğinin bilim statüsü kazanabilmesi için genelleştirici ve açıklayıcı bir etkinlik olması gerektiğine de inanmaktadır. Böyle olunca da Weber, bir bilim statüsü kazanabilmeleri için kültür bilimlerinin de yasalar ortaya koyabilen , yani genelleştirici olabilen bir bilimsel etkinliğe gereksinimi olduğunu vurgulamıştır. Ama öbür yandan kültür bilimlerine doğabilimci ilke ve yöntemleri taşımak isteyen doğacı anlayışı da benimsememektedir. Weber böyle bir doğacı tutumla çalışan Comte ve Durkeim’ın sosyolojisini pozitivist önyargıcılıkla suçlamıştır. Weber’in düşüncelerini bir daha toparlayarak anlatacak olursak; Weber, bir yandan kültür bilimlerinin doğa bilimlerinden farklılığını vurgulamaktadır, buradan kültür bilimlerinin insandan yola çıkan ve dolayısıyla bireyselleştirici ve anlamacı bilimler olduğunu kabul etmektedir. Ancak kültür bilimleri bireyselleştirici bir etkinlik olarak kaldıklarında ise, tam bir bilim statüsünde olamayacaktır. Çünkü bilim doğa bilimleri anlayışında olduğu gibi genelleştirici ve nedenselci olmalıdır. Ama bu yöntemle de insan dünyası değil de süreklilik ve tekrar gösteren olgular incelenebilmektedir. Weber’ in bu bağlamda temel ilgisi hem doğa bilimlerinden farklı kendine özgü olan hem de genelleştirici bir etkinlik olarak sosyoloji biliminin nasıl olabileceğidir. Diğer bir deyişle Weber genelleştirici bir bilim olarak sosyolojiyi kurmak istemektedir. Böylelikle Weber, sosyolojinin bilim statüsünü kazanması için hem doğa bilimlerinin genelleştirici- açıklamacı yöntemini hem de değere ilişkin olan kültür bilimlerinin nesnesinin anlaşılması için anlamacı ve hermeunetik yöntemleri birleştirmiştir. Bu bağlamda toplumsal olguların incelenmesi için “İdeal Tip ” kavramını ileri sürmüştür.

Buraya kadar Weber’in bilim anlayışı konusunda yapılan açıklamalar göstermektedir ki, Weber herhangi bir toplumsal davranışı, tarihsel bulguları kullanma yolu ile zihinsel olarak kurduğu ideal tipler aracılığı ile incelemek istemektedir. İdeal tipler, tarihsel bulguların incelenmesi sonucu, zihinde yaratılan, gerçeklikte tam örneği bulunmayan belli bir toplumsal olgunun tüm tipik özelliklerini kapsamının yanı sıra , farklılıklarını da işleyen bir kavramsallaştırma biçimi olarak tanımlanabilir. Weber bu zihinsel kavramlaştırmaları kullanarak söz konusu olguyu ideal tip’le arasındaki benzerlik ya da sapmaları karşılaştırmak suretiyle inceleyerek bulguları ile söz konusu olgu hakkında anlayarak bir açıklama yapmak istemektedir.

Bu bağlamda Weber’in “anlama ” kavramını açıklamamız gerekmektedir: Weber iki türlü anlama’nın olabileceinden bahsetmiştir: Birinci tür anlama bie davranışta kastedilen manayı hemen anlamak şeklindedir. Örneğin; 2×2 = 4 eşitliğini okuduğumuzda ya da gördüğümüzde ne anlama geldiğini hemen anlarız. Bir insanın yüzünde, ifadesindeki belirmelerle o kişinin hiddetlendiğini ya da sevindiğini anlarız. Bu tip anlama davranışları akılla hemen davranışın ortaya çıktığı anda anlamayı ifade etmektedir. Cam ya da kapıyı açmak isteyen insanın davranışı gibi.

Weber’e göre anlamanın ikinci bir çeşidi açıklayabilecek şekilde anlamaktır. 2×2=4 eşitliğini söyleyen ya da yazan kişi bu eşitliğe nasıl bir mana yüklediğini, örneğin muhasebe ya da teknik hesap yaptığı zaman ilmi bir açıklama nedeniyle söylediğine göre bu eşitliği ortaya çıkaran saikleri ile açıklayarak anlamak mümkün olmaktadır. Böylelikle de davranışı yönlendiren saiklerle açıklamak ile eşitlik bir mana bütünlüğü kazanmaktadır. Kapı açan kişi dışarı çıkmak için camı açan kişi de sıcaktan bunaldığı için bu davranışı yapabilmektedir.

Davranışın manasını araştıran bir bilim olarak sosyoloji’ye göre açıklama hemen anında anlaşılabilen davranışını gözetilen sübjektif manaya göre bütünlüğünü kavramak olmaktadır.

Weber bu bağlamda anlayarak açıklamak yöntemi ile 3 şekilde ideal tip oluşturmuştur:

1)- Münferid bir hadisede davranışta kast edilen gerçek manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yolu ile kavramak demektir. Bu yol ile Weber hem genel hem de benzersiz olma özelliğinde olan Batı Avrupa kapitalizmini incelemiştir (Tarihsel yaklaşım).

2)-Kitlesel davranışlarda kast edilen ortalama ve yaklaşık manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yolu ile kavramak. Weber tarihsel süreç içerisinde farklı zaman ve toplumlarda karşılaşılan “bürokrasi” tiplemesini ortaya çıkarmıştır (kitlelerin sosyolojik olarak ele alınması)

3)- Sıkça görülen bir olayın saf tipini kurgulayabilmek için ona bilimsel olarak atfedilen manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yolu ile kavramak şeklindedir. Ekonomik kuramın önermelerini bu şekilde ele almıştır. Değişim, serbest rekabet ve tamamen akılcı bir etkinlik esasına göre örgütlenmiş bir toplumda piyasaların ayrıntılı bir ideal tablosunu incelemiştir.

WEBER’DE SOSYOLOJİNİN KONUSU

Weber’ e göre sosyoloji ; toplumsal davranışı yorumlayarak anlamak ve bu yolla davranışı hem kendi akışı doğrultusunda ve hem de doğurduğu tesirlerle birlikte sebeplerini ortaya koyarak açıklamak isteyen bir bilim dalıdır. Davranış ise; ister dışa vurulmuş ister içsel bir fiil ister suskun olma veya göz yumma olsun davranışta bulunan kişi ya da kişilerin sübjektif bir mana vererek sergilediği beşeri tavırlardır. Bu bağlamda Weber sübjektif mana’ yı davranış sahibinin davranışında gözettiği, davranışına yüklediği mana olarak tanımlamaktadır. Bir davranışta gözetilen sübjektif mana beş grup içinde toplanabilmektedir:

1.Davranış sahibinin niyeti, gayesi.

2.Davranış sahibinin göz önünde bulundurduğu kişi ya da kişilerin nasıl davranacaklarına dair beklentileri.

3.Davranış sahibinin göz önünde bulundurduğu kişi ya da kişilerin ne yapmaları gerektiğine dair normatif beklentileri.

4.Davranış sahibinin kanaatleri, tecrübeleri, pratik bilgileri.

5.Davranış sahibinin içinde bulunduğu düzenin ortaya koyduğu kurallar.

Weber’ e göre toplumsal davranış ise; davranışta bulunan kişi ya da kişilerce gözetilen sübjektif mana çerçevesinde , başkalarının tavırlarına bağlı olarak ve kendi akışı içinde bu tavırlara yönelmiş olan bir davranış tarzıdır. Weber’in toplumsal davranış hakkındaki görüşlerini şöyle gruplamak mümkündür:

1. Toplumsal bir davranış, başkalarının geçmişte ya da şimdi yaptığı veya ileride yapması muhtemel davranışlarına karşı yapılmış olabilir. Örneğin; daha önce yapılmış bir saldırının intikamını almak, şu andaki bir saldırıyı savuşturmak veya ileride olması muhtemel bir saldırıya karşı savunma tedbirleri almak gibi. Bu başkaları bir tek kişi ve tanıdık veya belirsiz sayıda çok ve hiç tanınmayan şahıslar da olabilir. Örneğin para bir değiş tokuş (mübadele) aracıdır. Davranış sahibi tanımadığı çok sayıda insanın da ileride alışveriş yaparken parayla mübadele edeceğini bildiğinden o da alışverişte parayla mübadelede bulunur.

2. Her davranış hatta fiili/ görünür davranışlar bile burada belirtildiği mana itibariyle toplumsal davranış değildir. Sadece nesnelere yönelmiş olan görünür davranışlar da toplumsal davranış değildirler. İçsel tutumlar ise başkalarının davranışlarına yönelmiş olmaları halinde toplumsal davranış olurlar. Tek başın yapılan dua gibi dini davranışlar da toplumsal davranış değildir. Bir ferdin iktisadi bir faaliyeti ancak başkalarının davranışlarını dikkate alması, hesaba katması halinde toplumsal bir davranış olabilir. İktisadi bir faaliyet kişinin kendi iktisadi malları üzerindeki tasarrufunun başkalarınca kabullenilmesi suretiyle formel ve genel olarak toplumsal bir davranıştır. Maddi bakımdan ise; örneğin tüketim durumunda başkalarının ilerideki arzu ve isteklerini dikkate almak suretiyle tasarruflarını o istikamete yöneltmesi veya üretim durumlarında başkalarının istek ve arzularını kendine temel edinmesi yönünden toplumsal bir davranış olmaktadır.

3. Her beşeri temas toplumsal bir nitelik taşımaz. Sadece başkalarının tutum ve davranışlarına yönelene anlamlı tutum ve davranışlar toplumsal bir niteliğe sahiptir. Örneğin bisikletli iki kişinin birbirleriyle çarpışması tabiat hadisesi gibidir. Ama çarpmamak için diğerine yol verme teşebbüsü, çarpışmanın ardından karşılıklı bağırıp çağrışmalar, kavga veya dostça davranışlar birer toplumsal davranıştır.

4. Toplumsal davranış ne, çok sayıda insan tarafından sergilenen benzer davranışların ve ne de başkalarının davranışlarının tesiri altında sergilenen davranışların aynısıdır, Weber bunları şöyle izah etmektedir;

•Yağmurun yağması ile birlikte sokaktaki insanların bir kısmının aynı anda şemsiyelerini açması, ıslanmaktan korunabilmek için yapılmış bir davranıştır ve burada bir başkasının tutum ve davranışlarına yönelmesi söz konusu değildir.

•Belli bir mekanda toplanmış bir kitlenin kendi içindeki ferdin davranışlarını derin bir biçimde etkilediği bilinmektedir. Weber Le Bon’un kitle psikolojisi kavramından hareketle bu tip davranışları kitlesel kaynaklı davranışlar olarak adlandırır; çok sayıda inanın müşterek davranışları birey üzerinde ani veya derece derece etkili olabilir bu sayede dağınık kitlelerin davranışları bile kitlesel kaynaklı davranışa dönüşebilmektedir. Örn; basın yoluyla alınan haber ya da bilgilerde olduğu gibi. Böylelikle bazı hadise ve davranışlar insanda sevinç, hiddet, üzüntü hislerinin uyanmasına sebebiyet verebilmektedir. Weber sadece kitle olgusunun tesiriyle ve tepkisel saikle sergilenen ve kitle ile arasında mana taşımayan bir davranışın toplumsal davranış olmadığını belirtmektedir. Ancak aradaki farkın belirsiz olduğunu, çünkü toplanan kalabalık ve kitle olgusu arasında çeşitli şekillerde yorumlanabilecek bir mana ilişkisi olabilmektedir. Yine Weber, bir başkasının davranışının taklid edilmesinde sadece tepki olarak yapılmış olması ve başkasının davranışı göz önünde bulundurulmadan yapılmış ise yine toplumsal davranış olarak tanımlanmadığını ifade eder. Yine aradaki fark belirsizdir. Bir insan başkasında görüp beğendiği ve kendine uygun bulduğu bir tavrı aynen sergiliyor ise toplumsal davranış olmaz iken, bir kişi diğerinin davranışını moda olduğu ananelere uygun olduğu, örnek bir davranış olduğu ya da benzer sebeplerden dolayı taklid ediyorsa o zaman bir mana bağı bulunmasından dolayı toplumsal davranış sayılabilmektedir. Weber gerek kitlesel davranış gerekse de taklidin muğlak ve belirsiz olup toplumsal davranışın istisnai uç türleri olduğunu ileri sürmüştür. Bu ve benzeri durumlardaki belirsizlikler kişinin davranışlarında bir başkasının davranışına yönelmesi ve kendi gözettiği manayı her zaman bilememesinden veya bunların şuurunda olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Weber, etkilenme ile bir manaya yönelişi kesin bir şekilde birbirinden ayırt edebilmenin her zaman mümkün olamadığını ileri sürmüştür. Burada vurgulanması gereken bir nokta da sadece etkilenmeden doğan davranışların sosyolojik olarak asıl manadaki toplumsal davranışlar kadar önemli olduğu ancak toplumsal davranışını sosyolojiyi oluşturan kuran olgular olarak bir ayırd edici niteliğinin olmasıdır.

Weber her davranış gibi toplumsal davranışları da belirleyen sebepler olduğunu ileri sürerek

bunları şöyle sıralamıştır;
Toplumsal davranışları da belirleyen sebepler

1. Davranışın Gaye Bilinci (zweckrational) ile Belirlenmesi: Kişinin dış dünyadaki nesnelerin ve insanların davranışlarıyla ilgili beklentilerde bulunması ve bu beklentilerini akılcı bir biçimde ölçüp biçerek kendi belirlediği gayeye ulaşabilmek için birer vasıta olarak kullanması veya gayesine ulaşmanın şartları olarak değerlendirmesidir. Bu tip davranış Pareto’da gördüğümüz mantıklı davranış ile benzerlik taşımaktadır. Tıpkı körü inşa etmek isteyen mühendisin davranışı gibi.

2. Davranışın değer- bilinciyle belirlenmesi: Kişinin bir davranışı, sırf ahlaki, estetik ya da dini bakımdan taşıdığına inandığı değerinden dolayı sergilemesi, bunu yaparken de davranışalrının doğuracağı sonuçları gözönüne almamasıdır. Birey davranışının doğuracağı neticelere aldırmaksızın sırf ödev, şeref, sadakat, ya da herhangi bir dava inancından dolayı davranışta bulunursa davranışını değer bilinci ile belirlemiş olmaktadır. Davranışta başarıdan ziyade davranışın yapılış tarzı önemlidir. İntikam, kendini bir şeye adama, gemisiyle batan kaptanın davranışı gibi.

3. Davranışın Hissi Saiklerle Belirlenmesi: Kişinin davranışını yaşadığı anlık hissi tutum ve heyecanlarla duygusal olarak belirlenmesi şeklidir. Bu davranış türü alışılmamış yani günlük olmayan bir durum karşısında kendi hakimiyetini kaybederek yapılmış bir tepki halinde kendini göstermektedir. Bir futbol maçında sinirlerinin denetimini yitiren bir oyuncunun diğer oyuncuya saldırması, çocuğunu tokatlayan anne örneği gibi.

4.Davranışın Geleneksel Saiklerle Belirlenmesi: Kişinin davranışını yerleşmiş alışkanlıklarla sergilemesi şeklindedir. Bu davranış türüne alışkanlıklarla şekillenmiş günlük davranışlar örnek verilebilir. Burada amaç belirleme, bir değerden hareketle ya da duygusal bir yönelim davranışı ortaya çıkarmamaktadır. Sadece uzun bir uygulama ile yerleşmiş davranışlar görülmektedir.

Weber davranışları ortaya çıkaran saiklerle ilgili tiplemeleri belirledikten sonra, herhangi bir toplumsal davranışın bunlardan sadece bir tanesine yönelmiş olmayacağını ve bu türlerin tüm yönelişleri kapsamadığını vurgulayarak bu türlerin sosyolojik bir amaçla oluşturulmuş saf tipler olduğunu belirtmiştir. Gerçek davranışlar bu saf kuramsal tiplere az çok yaklaşmakta ya da bu tiplerin bir bileşimi olmaktadır.

Weber toplumsal davranışların düzenlilikler gösterdiği, yani gözetilen mananın aynı türde ve benzer olması durumunda davranışın aynı kişi tarafından tekrarlanan, davranışta bulunanların birden fazla olması halinde ise yaygınlaşan bir durum ortaya çıkardığını ileri sürmüştür. İşte sosyoloji bu tür davranışlarla ilgilenmektedir. Weber sosyolojinin bu özelliği ile tarih biliminde ayrıldığını belirtmiştir. Çünkü tarih bilimi tarihin gidişini etkilediğini düşündüğü önemli gördüğü olayların tesbit edilmesi ve bunların nedensel açıklaması ile ilgilenmektedir.

Weber yukarıda saikleri ile açıklamaya çalıştığımız yaygınlaşmış davranış tiplerinin örneklerini de şöyle izah etmiştir:

Eğer davranışların düzenliliği toplumsal davranışın sadece rutin bir şekilde tekrarlanmasından oluşuyorsa ve toplum içinde somut davranışlarla gerçekleşiyorsa “adet” olarak tanımlamıştır. Şayet bu somut tekrarlar eski bir alışkanlığa dayanarak ortaya çıkıyorsa o zaman “gelenek” olarak tanımlanmaktadır. Bu düzenli davranışlar sadece aynı tür beklentilere gaye bilinçli olarak bağlı ise o zaman menfaate dayalı davranışlar olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanımlamalara uygun olarak “moda” adet türü davranış içine girmektedir. Geleneğin aksine yeni bir davranış olarak birçok kişi tarafından yapılmaktadır. Gelenek ise yaptırımı olmayan kuralları içermektedir. Birey bu kurallara ya düşünmeden ya da başka sebeplerden dolayı uymaktadır ve kendi muhitinde olanların da aynı sebeplerle bu kurala uyacaklarını beklemektedir. Bu kurallarda zorlama yoktur. İktisadi davranışlar ise, ne normlardan ne de gelenekten kaynaklanmayan davranışlardır. Bu tarz davranışları belirleyen ise, tarafların davranış tarzının eşyanın tabiatı gereği kendi şahsi menfaatlerine ortalama seviyede en uygun düşen tarz olması ve tarafların davranışlarını bu niyet ve bilgiye uygun olarak yönlendirmesidir. Serbest pazarda fiyatların belirlenmesinde olduğu gibi. Pazarda yer alan insanların kendi şahsi iktisadi menfaatleri onların gayelerini oluşturmaktadır, bu amaca ulaşmak için sergilenen davranışlar ise vasıtadır (araçtır). Başkalarından beklenen ortalama davranışlar ise, şartlar olarak belirmektedir. Gayelerine ulaşmak için kişiler davranışlarını birer vasıta olarak şartlara ve amaçlarına uygun bir şekilde yönlendirirler. Bu insanlar ne kadar katı gaye bilinçli davranış sergilerlerse karşılaştıkları davranışlarda o kadar benzerlik gösterir. Bu suretle davranışlar düzenlilik ve süreklilik göstermektedir. Bu da o ortama istikrar getirmektedir. Böylelikle bireylerin menfaatleri ve başkalarının menfaat beklentileri hesap edilerek davranışların bu menfaatleri yönelmesi normlar kadar etkili olmakta bir düzen oluşturmaktadır. Weber iktisat ilminin bu şartlarda doğduğunu belirtmiştir.

WEBER’DE OTORİTE TİPLERİ

Weber farklı toplum ve çağların nasıl farklı toplumsal otorite biçimleriyle belirlendiğini anlamak istemiştir. Bu bağlamda bürokrasiyi toplumsal otoritenin özel bir biçimi olarak görmüş ve otorite yapılarının yaratılıp sürdürülmesinde bürokratik örgütlerin nasıl bir etkiye sahip olduğunu anlatmıştır.

Weber’e göre otorite çeşitli yollarla ortaya çıkabilmektedir. Öncelikle ve en bariz biçimi ile otorite bir ya da daha fazla kişinin doğrudan tehdit ya da zor kullanma ile başkalarına baskı uyguladığında ortaya çıkmaktadır. Ama otorite Weber’ e göre daha incelikli yollarla da gerçekleşebilir; bir yöneticinin böyle bir hakka sahip sayıldığı için kendi iradesini başkalarına dayatmasında da böyle bir durum söz konusudur. Weber’in en çok ilgi duyduğu bu otorite tipidir ve incelemeleri otorite biçimlerinin toplumsal açıdan kabul edilebilir normal iktidar ilişkileri olarak , diğer birdeyişle yöneticinin kendisinde yönetme hakkını gördüğü ve ona bağlı olanlarında boyun eğmeyi ödev saydığı resmi otorite kalıpları olarak nasıl meşru hale geldiğini araştırmıştır. Weber tarihsel incelemelerinin bir sonucu olarak otorite ya da iktidarın meşru biçimleri haline gelebilecek üç toplumsal otorite tipi belirlemiştir; karizmatik, geleneksel ve rasyonel otorite biçimleridir.

1.Karizmatik Otorite:, bir liderin yönetimi kendi kişisel niteliklerine daynarak yürütmesiyle ortaya çıkmaktadır. Yönetimin meşruiyeti yönetilenlerin lidere bir şeyh, kahraman, demagog gibi yetki vermesi inancına dayandırılmaktadır. Bu otorite biçimine uygun idari aygıtın yapısı ise, düzensizdir ve lidere yakınlığı olan kişilerden oluşur.

2.Geleneksel Otorite; yönetme yetkisi geleneğe ve geçmişe duyulan saygıyla desteklendiğinde ortaya çıkmaktadır. Otoritenin meşruiyeti ise geleneği sürdürme ve işleri geleneksel tarzda yürütmenin doğru olduğu duygusuna dayanmaktadır. Böylece insanlar iktidarı çoğu kez monarşi ya da aile veraseti sistemlerinde olduğu gibi miras alınmış bir statüye bağlı olarak ellerinde tutmaktadırlar. Bu otorite biçiminin idari aygıtı ise Weber tarafından ataerkil ve feodal olmak üzere ikiye ayrılmıştır: Ataerkil yapıda memurlar ya da idareciler genellikle yöneticiye bağımlı ve ondan maaş alan kişisel makam sahipleridir; hizmetkarlar, akrabalar gibi. Feodal yapıda ise, memurlar bir ölçüde bağımsız kalmaktadırlar. Yöneticiye bağlılık gösterme karşılığında genellikle belirli bir nüfuz alanında özerk olmalarına izin verilmektedir, maaşları ya da geçimleri bakımından yöneticiye doğrudan bağımlılıkları yoktur.

3.Rasyonel ya da Yasal Otorite; bu biçimde iktidar, yasalar, kurallar, düzenlemeler ve usullerle meşrulaştırılmaktadır. Bu bakımdan yöneticiler nasıl atanacaklarını belirleyen yasal usullere uyarak meşru iktidarı elde edebilmektedirler. İktidarın yetkisi de aynı zamanda kurallarla sınırlanmıştır. Bu otorite biçiminin tipik idari aygıtı bürokrasidir. Bürokrasi resmi otoritenin örgütsel hiyerarşinin tepesinde toplanan rasyonel-yasal kuralların ve hiyerarşinin olduğu bir idari aygıttır. Şimdi de Weber’in bürokrasi tiplemesinin temel özelliklerine bir göz atalım: Weber’e göre bürokrasi batı toplumlarının bir idari örgüt biçimi değildir. Tarihsel süreç içerisinde Mısır Krallığı, Çin İmparatorluğu, Roma Katolik Kilisesi, Avrupa Devletleri’nde büyük boyuttaki çağdaş kapitalist işletmelerdekine benzer bir bürokrasi tipi görülmektedir. Weberci anlamda bürokrasinin bazı yapısal özellikleri şunlardır; Bürokrasi her biri uzmanlaşmış bir işlevi yerine getiren çok sayıdaki birey arasındaki işbirliğinin sürekli örgütlenmesidir. Bürokrat, aile yaşamından ayrı, kendi kişiliğinden kopuk denilebilecek bir mesleğe sahiptir. Burada herkes kuramsal olarak yasaları bilmek ve bu düzenlemenin belirlediği kurallara uymak zorundadır. Bürokrasinin bir diğer özelliği de bünyesinde çalışanlara kurallara göre belirlenmiş bir ücret ödemesidir. Bu ise bürokrasinin kendi kaynaklarına sahip olmasını gerektirmektedir. Feodal düzendeki durumun tersine olarak idari araçlar bürokrata ait değildir, bu mevkiler miras ya da satın alma yoluyla kazanılamaz.

Weber’ e göre bir yöneticinini bu otorite türlerinden birini ya da diğerini kullanma becerisi, yönetilenlerin ideoloji ve inançlarında destek ya da meşruiyet bulmasına ve yönetici ile yönetilenleri birbirine bağlayacak uygun bir idari aygıt geliştirerek otoritesini sağlam bir temele oturtmasına bağlıdır. Bu bakımdan Weber her otorite biçimine belirli bir meşruiyet türünün ve özgül bir idari örgütlenme biçiminin eşlik ettiği kanısındadır.

Weber bu üç otorite türünün nadiren gerçeklikte saf halde bulunduğunu ve birbirlerinin sınırlarını aştıkları durumlarda çoğu kez gerilimin ortaya çıktığını söylemektedir. Weber’in temel ilgisi gittikçe artan bürokratikleşme ve rasyonelleşme yöneliminden duyduğu kaygıdır. O’na göre bürokratikleşme süreci insan ruhu ve liberal demokrasi değerleri açısından çok büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Çünkü kontrolü ellerinde tutanlar bu yoldan kitlelerin çıkarlarını ve esenliğini ikinci plana itecek ama kendi devamlılıklarını sağlayacak araçlar edinmektedirler. Buradan hareketle Weber bürokrasinin kolay bir biçimde demir bir kafes haline dönüşebileceğini ileri sürmüştür. Bürokrasiyi birincil bir iktidar aracı olarak göre Weber, idari yapıdaki bürokratikleşmenin sonuna kadar götürülmesi halinde pratikte kırılması olanaksız bir iktidar ilişkisi biçiminin ortaya çıkacağı kanısını taşımaktadır. Hiyerarşiyi aşındıran ve yeni örgütsel iktidar mevzilerini devreye sokan enformasyon teknolojisindeki gelişmelerle bürokratik örgütlenmenin gücünün zayıflamakta olduğu görülmektedir ancak Weber’in sözünü ettiği rasyonelleşme süreci ve kontrol hala eskisi kadar güçlüdür.

WEBER’İN PROTESTAN AHLAKI VE KAPİTALİZMİN RUHU ADLI ESERİ

Weber, toplumsal yaşamda insanların düşünce, inanç ve değerlerinin belirleyici olduğunu ileri süren Weber, çağdaş batı toplumlarında ortaya çıkan kapitalizmin yalnızca Batı Avrupa toplumlarında yer alan inanç ve değerler sisteminin etkisi altında ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Weber’ e göre tarihsel süreç içerisinde çeşitli toplumlar kapitalist nitelikteki ekonomik etkinlikler içinde bulunmuşlardır ancak kapitalizm tarihsel özgünlüğe sahip somut bir toplumsal sistem olarak yalnızca Batı Avrupa’da ortaya çıkmış ve çağdaş Batı dünyasının uygarlığına dönüşmüştür.

Max Weber’ e göre kapitalizm amacı en fazla kar yapmak olan ve aracı durumdaki işle ilgili faaliyetlerin ve üretimin örgütlenmesi olan işletmelerin varlığıyla tanımlanmaktadır. Bu ise Weber’e göre batı kapitalizminin tarihsel olarak temel özelliğini oluşturan kar isteğiyle akılcı disiplinin birleşmesi olarak görülmektedir. Weber’ e göre bilinen tüm toplumlarda para kazanma hırsında olan insanlar vardır, ama ender olan bu isteğin fetihle, spekülasyonla ya da serüvenle değil disiplin içinde ve bilimin öncülüğünde yapılan para kazanma faaliyetleridir. Kapitalist bir işletme bürokratik örgütlenme aracılığı ile en fazla kar etmeyi amaçlamaktadır. Burada en fazla kar deyimi de sadece olabildiği ölçüde kar etmek değil sınırsız birikim yapma isteğini de içermektedir. Her tüccar yaptığı herhangi bir işte olabildiğince kar etmek ister. Kapitalisti belirleyen ise, kazanç isteğini sınırlamaması ve üretim isteğini de sınırsız kılacak bir biçimde daha çok biriktirme isteği ile harekete geçirmesidir.

Weber Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı bir toplumun toplumsal yapısı ile o toplumda egemen olan dinsel inançlar arasındaki ilişkileri incelemiştir. Weber’in toplumsal yapı üzerinde o toplumda hakim olan değer , düşünce ve inançların etkili olduğu anlayışı Marx tarafından ileri sürülmüş olan ve daha önceki derslerimizde gördüğümüz tarihsel materyalizm anlayışına ters bir görüştür. Weber, tarihsel materyalizm anlayışını reddederek dinlerin, altyapısı üretim ilişkileri tarafından belirlenmiş bir toplumun üstyapısı olduğunu kabul etmez, ekonomik davranışı dinsel davranış ve tutumlar ile açıklayarak, üst yapı özellikleri ile alt yapı özelliklerini analiz etmiştir. Weber çeşitli toplumlardaki insan davranışlarının, insanların varoluşları konusundaki genel anlayışları çerçevesinde anlaşılabilir olduğunu, dinsel dogma ve bunların yorumlarının dünyanın bu görüşünün ayrılmaz parçası olduğunu, bireylerin grupların davranışlarını özellikle de ekonomik davranışlarını anlamak için bunları anlamak gerektiğini ileri sürmüştür. Böylelikle Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde dinsel anlayışların ekonomik davranışların gerçekten belirleyicisi olduğunu buradan toplumlardaki ekonomik değişmelerin nedeni olduğunu göstermek istemiştir. Böylelikle Weber, Protestan Ahlak anlayışı ile kapitalizmin işleyişi anlayışı arasında entelektüel ya da tinsel bir uygunluk kurmayı amaçlamıştır. Max Weber’in iddiası, öne sürdüğü tez kapitalizm anlayışı ile Protestanlık arasında anlamlı bir uygunluk olmasıdır. Şimdi Weber’in kullandığı Protestan Ahlakı’nın temel özelliklerinin neler olduğunu görelim;

Bu anlayışa göre dünyayı yaratan ve yöneten , mutlak, yüce bir Tanrı düşüncesi vardır. Ancak insan sınırlı aklı ile bunu kavrayamaz. Mutlak, güçlü, esrarlı Tanrı her bir insanın kurtuluşunu ya da lanetlenmesini öneceden belirlemiştir. İnsan çabaları ile önceden alınan bu kararı değiştiremez. Kurtuluşu ya da lanetlenmesi Tanrı tarafından belirlenmiş olan insanın bu dünyadaki ödevi ise Tanrı için çalışmaktır.

Weber’e göre bu dinsel öğeler diğer dinlerde de dağınık halde bulunmaktadır. Ama bu öğelerin Protestan din anlayışı içersinde bileşimi özgün, tektir ve sonuçları açısından da önemlidir. Çünkü bu görüş her türlü mistisizmi (insanın sınırlı aklı ile sınırsız akla sahip Tanrı’yı kavrayamaması) dışlamaktadır. Yaratılanın sınırsız aklı ile yaratıcının sınırsız aklı arasında iletişim önceden yasaklanmıştır. Böylelikle ayinlere de karşı çıkılmıştır. İnsan bilinci bu anlamda doğa düzenini kavramaya yönelmiştir. Weber’e göre bu anlayış bilimsel araştırmanın gelişmesine dolaylı olarak yararlı olmuştur. Bu anlayışa göre bu dünyada inanan kişi Tanrı için çalışmalıdır. Birey kurtuluşunun belirsizliğinden kaynaklanan onu içinde tutamayacağı korkuyu aşmak için çalışmaya sevk edilmektedir. Böylelikle dünyevi başarılar özellikle ekonomik başarılar toplumda önem kazanmaktadır. Bu teolojik anlayışın yorumu aynı zamanda bireyciliği de güçlendirmektedir. Herkes Tanrı karşısında yalnızdır. Akılcı, düzenli, sürekli çalışma Tanrının emrine boyun eğme bir çeşit ibadet olarak yorumlanmaktadır. Protestan Ahlakı inananları bu dünyanın nimetlerinden sakınma ve çileci bir davranış emretmektedir. Diğer taraftan akılcı bir biçimde çalışmak ve karı harcamamak kapitalizmin gelişmesi için zorunlu bir davranıştır. Çünkü tüketilmeyen karın sürekli olarak yeniden yatırımlara ayrılması ile aynı anlama gelmektedir. Kapitalizm işin akılcı örgütlenmesini gerektirmektedir, üretim araçlarının gelişmesini sağlamak için karın büyük kısmanın tüketilmeyip biriktirilmesini içermektedir. Bu anlayış ise yukarıda anlatıldığı gibi Weber’e göre Protestan Ahlak anlayışının değerleri ile örtüşmektedir.

kaynak : http://www.sifirforum.com/sosyoloji_tarihi/9.php

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s