Yazar Arşivi

1.sınıf tüm derslerin linki: http://hotfile.com/dl/132669514/8eb9202/1.SINIF_GYS_ARA-FNAL_2007-2011.rar.html

2.sınıf tüm derslerin linki: http://hotfile.com/dl/132860316/b2888c2/2.SINIF_GYS_ARA-FNAL_2007-2011.rar.html

ALMANCA

Posted: Ekim 29, 2012 in Uncategorized
ALMANCA Ara Sınav ve Final Geçmiş Yıl Soruları 2005-2010

ALMANCA ARA SINAV GYS leri : http://hotfile.com/dl/134748464/7e1379c/almanca_ara_snav_gys_2005-2010.rar.html

ALMANCA FİNAL GYS leri : http://hotfile.com/dl/134747182/49a8e67/1216-ALMANCA_2005-2010_FNAL.rar.html

Açıköğretim ingilizce dersi tüm üniteler pratik ders notları

DERS 1
Dilbilgisine ve cümle yapısına başlarken, bunu hiç İngilizce bilmiyenleri göz önüne alarak, ilk adımdan itibaren anlatmaya karar verdik.
İngilizce’de temel cümle yapısı “ÖZNE” ile başladığı için önce şahıs zamirleriyle başlamak istiyoruz. Bunlar aşağıda sıralanmışlardır:
I (ay) (ben)
You (yu) (sen)
He (hi) (o – erkekler için)
She (şi) (o – kadinlar için)
It (it) (o – hayvanlar ve cansizlar için)
We (wi) (biz)
You (yu) (siz)
They (dey) (onlar)

Normal bir cümlede “Özne”den sonra fiil gelir. Fiiller; bir iş, bir oluşu bildirirlerken, bazı cümlelerde ise sadece durum bildirildiği için, cümlenin yapısını tamamlamak için (TO BE – olmak) fiilinin “am”, “is”, “are” şekilleri kullanılır.
Şimdi bunları örneklerle görelim.
I come. (ay kam) Ben gelirim.
You come. (yu kam) Sen gelirsin.
He comes. (hi kams) O gelir.
She comes. (şi kams) O gelir.
It comes. (it kams) O gelir.
We come. (wi kam) Biz geliriz.
You come. (yu kam) Siz gelirsiniz.
They come. (they kam) Onlar gelirler.

Özne’ler yukarıda görüldüğü gibi zamir olabildikleri gibi, Ayşe, Ahmet,
Mehmet, Veya Benim kalemim, Onun evi, Sizin kayığınız şeklinde de olabilirler.
Bunları, yeri geldikçe göreceğiz.

DERS 2
Şimdi TO BE fiiliyle yapılan birkaç basit cümle kuralım.
I am here. ay em hiyr Ben buradayım.
You are here. yu ar hiyr Sen buradasin.
He is here. hi iz hiyr O burada. (Erkekler için)
She is here. şi iz hiyr O burada. (Kadinlar için)
It is here. it iz hiyr O burada. (Hayvanlar ve cansızlar için)
We are here. wi ar hiyr Biz buradayız.
You are here. yu ar hiyr Siz buradasınız.
They are here. dey ar hiyr Onlar buradalar.

Yukarıda dikkatinizi çektiği gibi “I” her zaman “am”, üçüncü tekil şahıslar “is”, çoğullar ise “are” şeklindeki “to be” fiilini kullanmaktadirlar.
Bu cümleleri “here” yerine bir takim isimlerle tamamlıyalım.
I am a student. ay em e stüdınt Ben bir talebeyim.
You are a sailor. yu ar e seylır Sen bir denizcisin.
He is a doctor. hı is a daktır O bir doktordur.
She is a teacher. şi iz a tiiçır O bir öğretmendir.
It is an apple. it iz en epıl O bir elmadır.
We are students. wi ar stüdınts Biz talebeleriz.
You are doctors. yu ar daktırz Siz doktorlarsınız.
They are apples. dey ar eppıls Onlar elmalardir.

Gördüğünüz gibi, cümleleri isimlerle tamamladık.
Buradaki isimler, çoğul veya tekil şeklindedir.
A student – students

DERS 3
a)Tekil isim, önünde kime ait olduğu veya sayisi gibi belirtici bir kelime yoksa ve bu isim sessiz harf ile başlıyorsa “a”, sesli harf ile başliyorsa “an” alır.
A book (e buk)
A man (e men)
A comb (e komm)
An apple (en epıl)
An umbrella (en ambrela)
An iron (en ayrın)
b)Tekil veya çoğul isimler, şayet belirli ise, o zaman her ikisi de “the”alir.
The book The books (dı buk)
The man The men (dı men)
The comb The combs (dı komms)
The apple The apples (dı epıls)
The umbrella The umbrellas (dı ambırelas)
The iron The irons (dı ayrıns)
c)Pek çok isim çoğul hale getirilirken yanina “s” alir.
Pencil Pencils (pensılz)
Girl Girls (görls)
Tree Trees (triis)
Chair Chairs (çeyrs)
Table Tables (teybıls)
d)Sonu, bir sessiz harften sonra “y” harfi ile biten tekillerin çoğul hali ise, sondaki “y” harfi kaldırılarak “i” olurken ayrıca “es” ekini de alir.
Lady (leydi ) Ladies (leydiys)
Country (kauntıri) Countries (kauntriis)
e)Ismin sonu bir sesli harften sonra “y” ile biterse, bu isim sonuna sadece “s” getirilerek çoğul yapılır.
Key (kiy) Keys (kiys)
Toy (toy) Toys (toyz)
f)Bunlarin dışında daha farkli olarak çoğul yapilan isimler de vardir. Ancak bunları ileriki derslerde gorecegiz.
Şimdi aşağıda verdiğimiz cümleleri lütfen tamamlayınız :
It is a book.
It is – table.
It is – fork.
It is – apple.
He is – teacher.
She is – architect.
I am – engineer.
Birkac tane de çoğul cümle yapalım:
We are students_.
You are engineer_.
We are girl_.
They are lady__.
They are teacher_.
You are monkey_.
They are book_.

DERS 4
Şimdi yukarıda öğrendiğimiz,
“It is a book.” Cümlesini ele alalim. Biliyorsunuz bu cümlenin anlami, «O bir kitaptır ». Bu cümleyi, « O » yerine, « Bu » veya « Şu » ile nasıl yapabiliriz:
Bu kelimeler ,
It (O)
This (Bu)
That (Şu)’dur.

It is a book. O bir kitaptır.
This is a book. Bu bir kitaptır,
That is a book. Şu bir kitaptır.

Bunların çoğulları ise şöyledir
They are books. Onlar kitaplardır.
These are books. Bunlar kitaplardır.
Those are books. Şunlar kitaplardır.
Şimdi aşağıdaki alıştırmaları , örnekteki gibi, yapalım.
It is a dog.
That is a table.
This is a chair.
That is a window.
It is a pencil.
It is a flower.
That is a door.
This is a carpet.
DERS 5
Ana cümle yapısını öğrendikten sonra şimdi biraz da öznelerimizi ve nesnelerimizi zenginleştirelim.
Genel olarak yakınımızdaki bır nesneden bahsederken, “bu” yani “this”, uzağımızdaki bir nesneden bahsederken, “that” kelimelerini kullanıyoruz. Bunları çoğul hale getirirken, “this” “these”, “that” ise “those” haline geliyor. “O” anlamına gelen “it”, bildiğiniz gibi “they” olur.
Tekil Çoğul
This is a book. These are books.
That is a book. Those are books.
It is a book. They are books.

“Bu bir kitaptır.” yerine “Bu kitap kırmızıdır”, dersek bu cümlede öznemiz “bu” yerine “bu kitap” yani “this book” olur. Veya çoğul bir cümle yapmak ıstersek,
“bu kitaplar” , “these books” şeklinde anlatılır . Gördüğünüz gibi, her iki kelime de çoğul şekline girmiştir.
Tekil Çoğul
This book is red. These books are red.
That book ı-is red. Those books are red.

DERS 6
Bunları Geçmiş Zaman haline getirirken yapacağımız tek şey, yardımcı fiil olan “is” ve “are”ı, geçmiş zaman haline getirmek, yani “was” ve “were” olarak kullanmaktır.
Geniş Zaman Geçmiş Zaman ( Past Tense)
This book is red. This book was red.
That book is red. That book was red.
These books are red. These books were red.
Those books are red. Those books were red.

Özne olarak kullandığımız isımler, ileride göreceğimiz gibi birden fazla kelime ile çok tanımlayıcı oldukları gibi, tek bir kelime yardımı ile de isim tamlaması haline gelirler.

DERS 7
“The” ismin önüne gelerek, o ismin, hem cümleyi söyleyen hem de dinliyen tarafından bilindiğini belirtir.
Books are useful. Kitapların genellikle faydalı olduğunu belirten bir cümle.
Oysa;
The books are useful. Bu şekilde bir cümle kurarsak, bizim bahsettigimiz kitapların hangi kitaplar olduğunu bu sözü söylediğimiz insan da biliyor demektir.

DERS 8
Pek çok zamirin mülki hali iki çeşittir. Biri sadece tamlayıcı iken, diğeri özne, nesne veya durum belirtebilir.
Tamamlayıcı Tek başına kullanılan
My benim mine benimki
Your senin veya sizin yours sizinki
His Onun erkekler için his onunki erkekler için
Her Onun kadınlar için hers onunki kadınlar için
İts Onun hayvanlar ve its onunki hayvanlar cansızlar için cansızlar için
our Bizim ours bizimki
their Onların theirs onlarınki
Şimdi bunların örneklerle kullanılış şekillerini görelim;
This is my book. Bu benim kitabımdır. This is mine. Bu benimkidir.
This is your book. Bu senin kitabındır. This is yours. Bu seninkidir.
This is his book. Bu onun kitabıdır. This is his. Bu onunkidir.
This is her book. Bu onun kitabıdır. This is hers. Bu onunkidir.
This is its book. Bu onun kitabıdır. This is its. Bu onunkidir.
This is our book. Bu bizim kitabımızdır. This is ours. Bu bizimkidir.
This is your book. Bu sizin kitabınızdır. This is yours. Bu sizinkidir.
This is their book. Bu onların kitabıdır. This is theirs. Bu onlarınkidir.

İşaret edilen kitaplar birden fazla ise, özneyi çoğul hale getiririz.
These are my books. Bunlar benim kitaplarımdır.
These are mine. Bunlar benimkilerdir.
These are your books. Bunlar senin kitaplarındır.
These are yours. Bunlar seninkilerdir.
These are his books. Bunlar onun kitaplarıdır. Erkekler için
These are his. Bunlar onunkilerdir.
These are her books. Bunlar onun kitaplarıdır. Kadınlar için
These are hers. Bunlar onunkilerdir.
These are its books. Bunlar onun kitaplarıdır. Hayvanlar ve cansızlar için
These are its. Bunlar onunkilerdir.
These are our books. Bunlar bizim kitaplarımızdır.
These are ours. Bunlar bizimkilerdir.
These are your books. Bunlar sizin kitaplarınızdır.
These are yours. Bunlar sizinkilerdir.
These are their books. Bunlar onların kitaplarıdır.
These are theirs. Bunlar onlarınkidir.

DERS 9
Olumsuz (negative) cümleler:
İngilizce’de “not” kelimesi olumsuzluk ekidir. Cümlede yardımcı fiilden sonra gelir ve cümleyi olumsuz hale getirir. Böylece;
a) Genis zaman (simple present tense) ve geçmiş zaman (past tense) yardımcı fiili olan am, is, are, was, were’den sonra :
Ahmet is a doctor.
Ahmet is not a doctor. Veya bunu kısaltırız:
Ahmet isn’t a doctor.
b) Geniş zaman ve geçmiş zaman cümlelerindeki fiilleri, “do” veya “did” yardımcı fiiliyle, fiilin geniş zaman (mastar) yapısına ayırdıktan sonra, yardımcı fiilin ardından “not “ ekini getirerek;
I like books.
I do not like books. Her fiilin içinde “do” yardimci fiili vardir. Bu, üçüncü tekil
şahıslarda “does” şeklindedir.
She likes books.
She does not like books.

c) Geçmiş zamanda, fiillerin içindeki do veya does yardimci fiili, “did” haline dönüşür.
I liked books.
I did not like books.
She liked books.
She did not like books.
Olumsuz cümleleri kisaltmak icin yardimci fiil ile not eki birleştirilebilir.
I don’t like books.
She doesn’t like books.
I didn’t like books.
She didn’t like books.

DERS 10
Olumlu sorular (Affirmative Questions)
Ingilizce’de soru cümlesi yapmak için, yardımcı fiili öznenin önüne getiriniz.
Mehmet is a carpenter.
Is Mehmet a carpenter?
You study English.
Do you study English?
Olumsuz sorular (Negative Questions)
Bu soru şeklini yapmak için de yine, yardımci fiil yer değiştirecek ve öznenin önüne geçecektir. Kısaltılmış cümlelerde “not” olumsuz eki, yardımcı fiille birlikte öznenin önüne gelir.
Ayşe is not a student.
Is Ayşe not a student?

Ayşe isn’t a student.
Isn’t Ayşe a student?
DERS 11
Bu cümlelerin cevaplari, genellikle “evet” veya “hayır” şeklindedir.
Bu cevaplar uzun veya kısa şekilde olabilir:
Is Mehmet a carpenter? Yes, he is a carpenter.
Yes, he is.
No, he is not a carpenter.
No, he isn’t.
Do you study English? Yes, I study English.
Yes, I do.
No, I do not study English.
No, I don’t.
Aşağıdaki olumlu cümleleri olumsuz hale getiriniz.
Örnek: It is a book.
It is not a book.
It isn’t a book.
1. It is yellow.
2. Selin is here.
3. I play the piano.
4. Mary is tall.
5. Ahmet and Mehmet are ready.
6. Joyce lives in a dormitory.
7. I visit them often.
8. They watch television.
9. Paul is on time.
10. Denny has a ticket.

Şimdi aynı cümleleri soru haline getiriniz ve cevaplandırınız.
DERS 12
(Tenses)
Zaman kavramını geçmişten gelip geleceğe giden düz bir çizgi olarak düşünelim.
Bu zaman çizgisi üstünde, geçmişte yaptığımız, şu anda da yapabileceğimiz veya ileride yapma olasılığımız olan hareketlerimizi anlatan cümleler, “Geniş Zaman” yani “Simple Present Tense” olan cümlelerdir.
I walk slowly. Ben yavaş yürürüm.
You walk slowly. Sen yavaş yürürsün.
He walks slowly. O (erkekler icin) yavaş yürür.
She walks slowly. O (kadınlar için) yavaş yürür.
It walks slowly. O (hayvanlar ve cansızlar için) yavaş yürür.
We walk slowly. Biz yavaş yürürüz.
You walk slowly. Siz yavaş yürürsünüz.
They walk slowly. Onlar yavaş yürürler.

Yukarıda gördüğünüz gibi “to walk” yani yürümek fiili, üçüncü şahıslarda “walks” şeklinde yazılmaktadır. Bunun nedeni fiilin içindeki “do” yardımcı fiilinin üçüncü tekil şahıslarda “ does” şeklinde olmasıdır. “Does” daki “es” eki, üçüncü şahıslar için kullanilan fiillere „s” veya “es” olarak eklenir. Bunun çeşitli örneklerini derslerimiz ilerlerken göreceksiniz.
Bu cümleleri soru haline getirirken, ana fiili yerinden oynatamıyacağımız için, her fiilin içinde bulunan yardımcı fiil olan “do” kelimesini, üçüncü şahıslar içinse “does” kelimesini öznenin önüne getireceğiz.
I walk slowly. I (do+walk) slowly. Do I walk slowly?
You walk slowly. You (do+walk) slowly. Do you walk slowly?
He walks slowly. He (does+walk) slowly. Does he walk slowly?
She walks slowly. She (does+walk)slowly. Does she walk slowly?
It walks slowly. It (does+walk) slowly. Does it walk slowly?
We walk slowly. We (do+walk) slowly. Do we walk slowly?
You walk slowly. You (do+walk)slowly. Do you walk slowly?
They walk slowly. They (do+walk)slowly. Do you walk slowly?

Daha önce de gördüğümüz gibi, olumsuz ve soru cümlelerinde, bu cümleleri oluşturmak için yardımcı fiilin yanına “not” getiriyor veya cümleyi soru haline getireceksek, bu sefer de yardımcı fiili özne’nin önüne alıyoruz.

I walk slowly. I do not walk slowly. Kısa olarak da: I don’t walk slowly.
You walk slowly. You do not walk slowly. You don’t walk slowly.
He walks slowly. He does not walk slowly. He doesn’t walk slowly.
She walks slowly. She does not walk slowly. She doesn’t walk slowly
It walks slowly. It does not walk slowly. It doesn’t walk slowly.
We walk slowly. We do not walk slowly. We don’t walk slowly.
You walk slowly. You do not walk slowly. You don’t walk slowly.
They walk slowly. They do not walk slowly. They don’t walk slowly

İlk derste öğrendiğimiz kuralı hatırlıyarak şimdi siz bu cümleleri olumsuz soru şekline getiriniz.
Örnek:
I walk slowly.
Do I not walk slowly? Veya kısa olarak: Don’t I walk slowly?

DERS 13
Geniş zamanı ana hattı ile öğrendikten sonra bu zamanın içindeki bir takım anlam değişikliklerini görelim.

a) Geniş zaman, zaman çubuğunun üzerinde, her zaman yaptığımız, hissettiğimiz veya durumumuzu bildiren bir cümle yapısıdır. Ancak aşağıdaki örnekde olduğu gibi bazen sadece o anı gösterebilir.
(Şu anda) kaç tane uçak görüyorsun? Diye sorulsa,
« I see four planes .» denir. Bunun anlamı zaman çubuğu üstünde o anda
yaptığınız bir işlem, gördüğünüz uçak sayısıdır. Çubuk üstünde
gösterirsek; (X konuştuğumuz veya düşündüğümüz andır.)

Buna bir kaç örnek daha verelim:
You look well.
I am thirsty.
I want some coffee.

b) Aşağıdaki örneklerdeki geniş zaman cümleleri ise, konuşulan anı içine aldığı gibi, o anın daha öncesinden başlamış ve daha sonraya da uzanabileceğini anlatmaktadır.

My father is an economist.
I play the piano.
She teaches mathematics.
c) Aşağıdaki örneklerde ise geniş zaman, olayın veya söylenilenin şu an için geçerli olduğu gibi geçmişte veya gelecekte de ara ara olabileceği anlamını taşımaktadır:
Ali comes home every Saturday.
Tolga plays tennis in the mornings.
Sue goes to church often.
d) Aşağıdaki geniş zaman cümlelerinin anlamı, bu durumların her zaman için geçerli
oluşudur:
Istanbul is in Turkey.
The sun sets in the west.
e) Şimdi de geniş zamanlı cümle oldukları halde gelecekten haber veren örnekler görelim:
The plane arrives at three o’clock.
They leave in the evening.

________________________________X_________________ ___________________
Yukarıdaki örnekler, çok sık kullanılan cümleler olduklari icin şimdiden ezberlemeye çalışırsanız ilerisi için sizlere faydalı olacaklardır. Bugün için sizlerin yapmas gereken, soru halinde olmayan cümle yapısında önce öznenin geldiği ve özneyi fiil veya yardımcı fiilin takip ettiği ve bu cümlelerın olumsuz ve soru haline getirilmesini iyice öğrenmektir.

DERS 14
Geçmiş zaman (Simple Past Tense)
Geçmiş zaman, fiilin geçmiş zaman halini kullanarak yapılır. Geniş zamandan farklı olarak, fiilin geçmiş zaman hali tüm şahıslar için, tekil veya çoğul hiç farketmeksizin,aynıdır.
Ancak “to be”nin geçmiş zaman hali, tekil veya çoğul şahıslar için farklıdır.
Geniş zaman Geçmiş zaman
I am beautiful. Güzelim. I was beautiful. Güzeldim.
You are beautiful. Güzelsin. You were beautiful. Güzeldin
He is beautiful. O güzeldir. He was beautiful. O güzeldi.
She is beautiful. O güzeldir. She was beautiful. O güzeldi.
It is beautiful. O güzeldir. It was beautiful. O güzeldi.
We are beautiful. Biz güzeliz. We were beautiful. Biz güzeldik.
You are beautiful. Siz güzelsiniz. You were beautiful. Siz güzeldiniz.
They are beautiful. Onlar güzeldir. They were beautiful. Onlar güzeldiler.

Bir iş bir oluş bildiren fiillerin çoğu, “d”, “ed” veya “t” harfi eklenerek geçmiş zaman haline getirilir:
1) Sonuna sadece “t” harfi eklenerek, geçmiş zaman haline getirilen fiillerin sayısı azdır. Buna bir örnek olarak,
mean – meant
Fiilini gösterebiliriz.
2) Fiil, “e” veya “ee” ile bitiyorsa, genellikle “d” harfi eklenerek geçmiş zaman haline getirilir:
raise – raised
agree – agreed
3) Fiilin sonu h, w, x, y dışında başka bir sessiz harf ile bitiyorsa, son harf tekrarlanıp yanına “ed” eklenir.
stop – stopped
beg – begged
4) Fiilin sonuna bir seessizden sonra “y” harfi geliyorsa, sondaki “y” kalkar ve “ied” eklenir.
try – tried
study – studied
Geçmiş zaman hallerini öğrendiğimiz bu kelimelerle şimdi birkaç cümle yapalım.
Geniş zaman Geçmiş zaman
I mean it. I meant it.
You mean it. You meant it.
He means it. He meant it.
She means it. She meant it.
It means it. It meant it.
We mean it. We meant it.
You mean it. You meant it.
They mean it. They meant it.

Kredili sisteme göre AÖF ingilizce – I Deneme Soruları

1. He ___wine with his friends every weekend.
a. drink
b. drinks
c. drank
d. drunk
e. drinked

2. Larry is good at Math _____ he is a whiz in Science too.
a. but
b. for
c. and
d. of
e. because

3. It ___ an hour for her to put her makeup on.
a. takes
b. goes
c. sleeps
d. checks
e. does

4. _______ apples look delicious!
a. This
b. These
c. That
d. They
e. It

5. One of the cats _____running away.
a. am
b. is
c. are
d. can
e. do

6. My pants _____now too short for me.
a. is
b. will
c. are
d. was
e. were

7. Did Maria give ______ dress to Dianne?
a. her
b. his
c. she
d. he
e. I

8. You make me ______. Thank you.
a. sad
b. awful
c. exhausted
d. worried
e. happy

9. Bob _______ wear a suit to work. But on the weekends he ______ wears it.
a. is / usually
b. have / hardly ever
c. has to / never
d. has / now
e. don’t / never

10. It’s snowing, but I ____ not ____. It’s too cold.
a. am / ski
b. am / skiing
c. go / skiing
d. do / ski
e. do / go

11. I’m ________ today. It’s Saturday.
a. work
b. works
c. worked
d. don’t work
e. not working

12. A: What sort of shoes do you like to wear?
B: I like to wear _________.
a. gloves
b. hat
c. scarf
d. high heels
e. pants

13. Who’s your best friend? ______ do you have a best friend?
a. Yeah
b. Anyway
c. I mean
d. Well
e. I think

14. A: Can I have a soda or juice ______ like that?
B: How about some water?
a. or something
b. or anything
c. anyway
d. kind
e. like

15. A: Do you want a snack?
B: Maybe, but I don’t want cookies, candy _____.
a. or something
b. or anything
c. anyway
d. kind
e. like

16. A: What kind of clothes do you like to wear?
B: __________________
a. I like to wear casual clothes.
b. I don’t have to wear a uniform.
c. I don’t need to wear glasses.
d. I like hot weather.
e. I like to go fishing.

17. A: What do you have to buy?
B: _______________
a. I don’t want to pay cash.
b. I have to leave now.
c. I don’t buy that.
d. I have to get some sneakers.
e. I want to show you something.

18. A: What are _______?
B: These are earrings. ______ very popular.
a. that / This is
b. that / It’s
c. those / They’re
d. They / It’s
e. these / She’s

19. A: My friend Hans is visiting me for a month.
B: _____________________
A: He is from Germany.
a. Really? What’s your friend’s name?
b. That’s great. Where’s he from?
c. I have a friend from Germany, too.
d. Do you like Germany?
e. Is he from Turkey?

20. What do you want to wear this weekend?
a. I usually wear a dress to work.
b. I want to wear my new t-shirt
c. I don’t have to wear a suit.
d. I love the weekends.
e. Well, I don’t know. Maybe, blue.

21. I’d like to have ____ salad.
a. a
b. an
c. some
d. any
e. many

A: What are you doing right now? ______ you busy?
B: Well, I’m at the gym.
A: What are you doing at the gym? Are you doing aerobics?
B: No, ______. I like to do weight training.
A: ________ We are playing football tonight. Will you join us?
B: Sure, I’d love to. See you.

22.
a. Do
b. Are
c. Can
d. Let’s
e. Is

23.
a. I don’t
b. I didn’t.
c. I wasn’t
d. I am.
e. I’m not.

24.
a. That’s horrible
b. That’s too bad.
c. That’s terrible.
d. Anyway.
e. Of course.

Waiter: What _______ you like to order, sir?
Customer: I’d like a pizza.
Waiter: Certainly. Anything to _________?
Customer: Coke, please.
Waiter: Sure

25.
a. do
b. does
c. are
d. would
e. can

26.
a. eat
b. drink
c. else
d. want
e. do

A: I’m a student here. I’m ________ English.
B: That’s cool. Where are you from?
A: I’m from China. _________?
B: I come from Poland.

27.
a. from
b. study
c. speak
d. studying
e. good

28.
a. What languages do you speak?
b. How about you?
c. What’s the weather like in your country?
d. Where are you going?
e. Who is that?

A: _______ my friend Lynn. We’re on the same team.
B: Really? What sports do you _______?
A: We swim and play basketball together.
B: That’s great.

29.
a. This is
b. These are
c. We’re
d. I’m
e. It’s

30.
a. go
b. going
c. play
d. playing
e. make

Compiled by kodoo

Put them in the correct order. (Doğru sıraya göre yerleştiriniz.)

A Uh, huh. Well, we have these belts.
B Uh, yes. I’m looking for a belt.
A Can I help you?
B Oh, this looks nice. How much is it?
A Oh, actually, it’s on sale for S35!
B Oh, that’s a little expensive.
A Um, let’s see . . . it’s S65.

doğru yanıtlar:
1-b 2-c 3-a 4-b 5-b 6-c 7-a 8-e 9-c 10-b
11-e 12-d 13-c 14-a 15-b 16-a 17-d 18-c 19-b 20-b
21-c 22-b 23-e 24-d 25-d 26-b 27-d 28-b 29-a 30-c

sıralama sorusu için
A Can I help you?
B Uh, yes. I’m looking for a belt.
A Uh, huh. Well, we have these belts.
B Oh, this looks nice. How much is it?
A Um, let’s see . . . it’s S65.
B Oh, that’s a little expensive.
A Oh, actually, it’s on sale for S35!

Sorular Touchstone 1 kitabı ile uyumludur.

 

İNGİLİZCE I

Posted: Ekim 29, 2012 in Uncategorized

İNGİLİZCE AÇIKLAMALI ÖZET 1-30

Açık öğretim fakültesi İngilizce dersi ile ilgili olarak ünite ünite ingilizce kalıplarının türkçe açıklamalı, ders geçmek için hazırlanmış çok güzel ingilizce ders notları

ÜNİTE: 1
WHAT’S YOUR NAME
A)What is your name? İsminiz nedir?
B)Is your name Ali? İsminiz Ali midir?
C)Are you Ali? Siz Ali misiniz?
Not: “is” veya “are” ile başlayan soruların cevabı kesinlikle “YES” veya “NO” ile başlar.
D)Telefonda Konuşma Kuralları
1. Rakamlar tek tek söylenir.
2. Aynı rakam yan yana kullanıldıysa rakamın başına “double” konur.
3. Telefonu açan kişi ile ilk önce “hello” der.
4. Telefona cevap veren kişinin kim olduğunu öğrenmek istiyorsak; “WHO IS THAT, PLEASE?” yada “WHO IS IT, PLEASE?” sorusu kullanılır.
5. WHO IS THAT, PLESAE? Sorusuna cevap verilirken; This is….. ile başlanır.
6. Telefona cevap veren kişinin aradığımız kişi olup olmadığını öğrenmek istiyorsak; “IS THAT AYŞE?” şeklinde soru sorarız.
7. Aradığımız numaranın doğru olup olmadığını öğrenmek için; “IS THAT 4334261?” şeklinde soru sorarız.
E)Bazı Hitap Şekilleri
1. Mr. Beylerin isimlerinden önce kullanılır. Mr. Smith ya da Mr. Sam Smith
2. Mrs. Evli bayanların isimlerinden önce kullanılır. Mrs. Jones ya da Mrs. Jane Jones
3. Miss Bekar bayanların isimlerinden önce kullanılır.
4. Sir Beylere hitap edilirken genel olarak kullanılan, “efendim” anlamına gelen ifadedir.
5. Madam Bayanlara hitap edilirken genel olarak kullanılan, “efendim” anlamına gelen ifadedir.
F)Bazı Kalıplaşmış İfadelerin Kullanımı
1. Exsume me: Bir dilekte bulunmadan önce yada soru sormadan önce kullanılan, “özür dilerim” anlamına gelen ifadedir.
2. Sorry: Hata yada kabalık yapıldığında, karşıdaki kişiden özür dilemek için kullanılır.
3. That’s all right: Özür dileyen kişiye söylenen, “önemli değil” anlamına gelen ifadedir.
4. Come in: Buyurun anlamına gelir.

ÜNİTE: 2
HOW DO YOU DO?
A)How are you? Nasılsınız
B)How do you do? Memnun oldum
C)Aile Bireyleri
1. Father – Mother > Baba – Anne
2. Brother – Sister > Erkek kardeş – Kız kardeş
3. Son – Daughter > Erkek evlat – Kız evlat
4. Uncle – Aunt > Amca – Hala, teyze
5. Nephew – Niece > Erkek yeğen – Kız yeğen
6. Grandfather – Grandmother > Büyükbaba – Büyükanne
7. Boy – Girl > Erkek çocuk – Kız çocuk
8. Man – Woman > Adam – Kadın
D)İyelik Sıfatları
I (ben) > My (benim)
You (sen) > Your (senin)
He (o) > His (onun)
She (o) > Her (onun)
It (o) > Its (onun)
We (Biz) > Our (bizim)
You (siz) > Your (sizin)
They (onlar) > Their (onların)
E)İyelik Belirten Takılar (-nin. –nın, -nun)
İsmin sonuna üstten bir virgül ve takiben (s) getirildiğinde, iyelik ifade edilmiş olunur.
F)Emin olunmayan durumlarda kullanılan ifadeler
Bir şeyden emin değilsek; sanırım anlamına gelen “ I think…” ifadesi ile cümleye başlanır.

ÜNİTE: 3
CAN YOU HELP ME?
A)Can you help me? Bana yardım edebilirmisiniz?
B)Can I help you? Size yardım edebilirmiyim?
C)Konuşulan kişi meşgul ise “ Just moment, please” yada “Please, wait a moment” ifadeleri kullanılır
D)İzin istemek Can I sit here? Sorusuna karşılık olarak “Yes, of course” veya “No.” Cümlelerini kullanırız.
E)Öneride bulunmak: Öneride bulunurken cümlenin başına “Let’s” yada “Shall we” getirilir.
F)Dilekte bulunmak: Can I have…… diye başlayan bir cümleye “Yes, of course” yada “No, I’m Sorry” diye cevap veririz.
G)Olumsuz dilek ve emirler: Örn: Please, don’t park here. Please, don’t speak
H)Dilekte bulunurken yada yardım etmek isterken “CAN” yerine kullanılabilecek ifadeler;
1.May
Can I help you > May I help you
2.Shall
Can I help you > Shall I help you
3.Will, Would
Can you take that case, please? Yerine Will you take that case, please? yada
Would you take that case, please? Kullanılabilir.

ÜNİTE: 4
LEFT, RIGHT, STRAIGHT AHEAD
A)Where? Nerede?
B)Where is the neanerest postoffice? En yakın postane nerede?
C)Is there…… ? (Var mı ) Are there… ? (Var mı )
D)Yer ve Yöne Belirten Bazı İfadeler
Next to: yanında
Near here: buraya yakın
On the left: solda
On the right: sağda
Straight ahead: dosdoğru
At the end of: sonunda
İn: …….de
On the corner: köşesinde
Opposide: karşısında
E)”Where” sorusuna verilebilecek farklı cevaplar
1.Kesinlikle yeri bilmiyorsak;
I’m Sorry, ………
2.Emin değilsek;
I think, ……..
3.Biliyorsak;
It’s, ……..
F)Bazı Sayılar ve Sıra Sayıları
Birinci > first (1st.)
İkinci > second (2nd.)
Üçüncü > third (3rd.)
Dördüncü > fourth (4th.)
Beşinci > fifth (5th.)

ÜNİTE: 5
WHERE ARE THEY?
A) “a” ve “an”
1. Sayılabilen tekil isimlerden önce kullanılır. Sessiz harfle başlayan kelimelerin başında (bir anlamına gelen) “ a”, sesli harfle başlayan kelimelerin başında (bir anlamına gelen) “an” kullanılır.
I am calling a man. He is eating an apple
Not: İtisna olarak; a university. An hour.
2. Sayılamayan isimlerden önce kullanılmazlar.
B)The
1.Tek olan varlıklardan önce kullanılır: the god, the sky, the weather
2.First, second … gibi sayılardan önce kullanılır.
3.İletişimde belirginlik kazanan isimlerin tekrarında kullanılır
I was a girl, the girl was Jane
4.Office, Cinema, Theatre ve Post Office ifadelerinden önce her zaman the gelir.
5.Coğrafi yer isimleri ve çoğul ülke isimlerinden önce “the” kullanılır.
6.Özel isimlerden önce ve ülke isimlerinden önce “the” kullanılmaz
C)At (- de, – da )
-at home -at the cinema -at work -at the theatre
D)In (- de, -da )
-in Turkey -in the Office -in room -in the hospital

ÜNİTE: 6
WHAT IS THE TIME?
A)Saat Sorma
What’s the time? Yada What time is it? Şeklinde saat sorulur.
1.Tam saatlerde
It’s two o’clock. (saat 2)
2.Yarım saatlerde
It’s half past four. (saat 4.30)
3.Çeyrek saatlerde
a)çeyrek geçe : ıt’s quarter past two. (ikiyi çeyrek geçiyor)
b)çeyrek kala: ıt’s quarter to five. (beşe çeyrek var)
4. Dakikalarda:
a)geçe: It’s there minutes past seven. (yediyi üç dakika geçiyor)
b)kala: It’s nine minutes to eight. (sekize dokuz dakika var)
B)Tam olarak saatin sorulması
Can you give me the right time?
C)Time to go (Gitme zamanı geldi)
It’s ten o’clock. Time to go!
D)Farklı saat ifadeleri
Zamanı belirtmek için kullanılan değişik sistemler vardır. Mesela akşam mı yoksa sabahmı olduğunu belirtmek için
17:30 seventeen/ thirty 12:17 twelve/ seventeen
01:25 oh one/ twentyfive 00:00 oh hours
E)Haftanın günleri
Sunday > Pazar Monday > Pazartesi Tuesday > Salı
Wednesday > Çarşamba Thursday > Perşembe Friday > Cuma
Saturday > Cumartesi
F) Weekdays> Hafta içi Weekends > Hafta sonu
G)Açılış ve Kapanış saatleri
When do the shops open? They open at nine
When does the shop open? It opens at six
H)Bazı Zaman Kuralları
1. Saatlerden önce “at” kelimesi kullanılır.
It opens at nine
2. Günlerden önce “on” kullanılır.
It opens on Monday.
3. Weekende kelimesinden önce “at” kullanılır.
It closes at weekends
4. Every (her): Everyden önce hiçbir şey kullanılmaz
5. Daily (hergün): Daily’den önce hiçbir şey kullanılmaz.
Arrive in (Ulaşmak )
Leave for (Ayrılmak, hareket etmek)

ÜNİTE: 7
WHAT IS THIS?…. WHAT IS THAT?
A)This / These (bu / Bunlar)
B)That / Those (O / Onlar)
C)What is this? / What are these? (Bu nedir?/ Bunlar nedir?)
D)What color is it? ( Ne renk?)
E)Ölçü soruları
How long……………………..? (Ne kadar uzun)
How high……………………..? (Ne kadar yüksek)
How old………………………..? (Ne kadar eski, Kaç yaşında)
How heavy……………………? (Ne kadar ağır)
How thick……………………..? (Ne kadar kalın)
How wide……………………..? (Ne kadar geniş)
How deep……………………..? (Ne kadar derin)
How tall…………………………? (Ne kar uzun (insan))
F)About
Emin olunmayan durumlarda kullanılan “yaklaşık” anlamına gelen ifadedir.

ÜNİTE: 8
I LİKE IT VERY MUCH
A)Geniş zaman (Do, Does)
Soru ve olumsuz cevap durumlarında “do / does” yardımcı fiili kullanılır. Olumlu cevap verildiğinde ise yardımcı fiile gerek duyulmaz.
Not: 3. tekil şahıslarda “do” yerine “does” yardımcı fiili kullanılır. Düz cümlede ise fiilin sonuna “s” takısı getirilir.
B)Beğendiklerimizi ve Beğenmediklerimizi Belirtmek
Bir şeyin beğenilip beğenilmediğini belirtmek için “What do you think of…..?” yada “Do you like….?” Soru kalıpları kullanılır
C)PREFER (Tercih etmek)
Not:1) Soru cümlelerinde “prefer+or” , cevaplarda ise “prefer+to” kullanılır.
2) Which > Hangisi Who > Kim

ÜNİTE: 9
HAVE YOU GOT ANY WINE?
A)Mülkiyet / Aitlik belirten ifadeler (Have got / Has got )
İngilizce’de, have+got kalıbı (3.tekil şahıslarda has+got) mülkiyet ve aitlik belitir.
Not:1. “Have got” yerine yalnızca “have” kullanılarak da mülkiyet ve aitlik belirtilebilir.
2. “I have got” yerine kısaca “I’ve got” yazılabilir.
B)Some / Any
a/ an gibi sık kullanılan sıfat ve zamirlerdir. Sayılamayan isimlerden önce kullanılabilir. (Bir, üç, beş gibi kesin sayı ifade etmezler)
1.Some
Olumlu düz cümlelerde kullanılır (Birkaç, biraz anlamında) I’ve got some books
Davet, öneri istek türü sorularda kullanılır. Would you like some tea?
Cevabın evet olması beklenen sorularda kullanılır. Are there some restaurant in Karşıyaka
2. Any
Olumsuz cümlelerde kullanılır.(Hiç anlamında ) I haven’t got any Money.
Bilgi almak için sorulan sorularda kullanılır. Have you any sugar?
3. “Some ve Any” nin “There is” ve “There are” ile kullanımı
Olumlu: There is a hotel in M.Street
There are some hotels in M.Street
Olumsuz: There isn’t a hotel in X.Street
There aren’t any hotels in X.Street
C)Here are you (Buyurun)
Herhangi bir nesne bir şahsa verilirken kullanılır.
D)Lokantalar ve Menüler
1. Menü kelimesinden önce mutlaka “on” preposition’ı kullanılır.
There is fish on the menu
2. Yemeğin kalmadığı durumlarda “off” preposition’ı kullanılır.
Fish is off today
E)For (için)
F)Something / anything. Somebody/ anybody. Someone/ anyone
1.Something / anything Bir şey anlamına gelir
2.Somebody / anybody Birisi anlamına gelir
3.Someone / anyone Birisi anlamına gelir
Örn: Something to eat > yiyecek bir şey
Somebody to love > sevilecek insan

ÜNİTE:10
WHAT ARE YOU DOING?
A)Present Continuous Tense (Şimdiki zaman)
Düz cümlede > I am playing football
Olumsuz cümlede > I am not playing football
Soru cümlesinde > Am I playing football
B)Now (Şimdi )
Şimdiki zamanla sık sık kullanılan bir zarftır.
We are reading a book now.
C)Geniş zamanda kullanılan bazı zarflar
Always > Her zaman Sometimes > Bazen
Newer > Asla Every > Her
Everymorning > Her sabah Everyevening > Her akşam
D)Şimdiki zamanın, gelecekte gerçekleşecek eylemleri anlatmak için kullanılması
What are you doing tomorrow morning? (Yarın sabah ne yapıyorsun )
I’m going to the market (Pazara gidiyorum)
Not: Türkçe de olduğu gibi, İngilizce’ de de geleceğe dönük planları anlatmak için şimdiki zaman kullanılabilir.
E)Have / Has Fiili
1. Sık sık yapılan yeme-içme eylemleri anlatılırken yemek anlamına gelen “eat” ve içme anlamına gelen “drink” fiillerinin yerine “have/has” kullanılabilir
Not: Daha öncede belirtildiği gibi 3. tekil şahıslarda “has”, diğerlerinde “have” kullanılır.
He has tea everymorning > He drinks tea everymorning
I have a döner everyday > I eat döner everyday
2. İkram cümlelerinde have kullanılır
Have a sandwich. Hawe a döner

ÜNİTE: 11
CAN I HAVE YOUR NAME PLEASE?
A)Birisiyle karşılıklı görüşmek istendiğinde;
I want to see Mr.Robson, please (Mr.Robson ile görüşmek istiyorum)
B)Birisiyle telefonda görüşmek istendiğinde;
Can I speak to Mr.Robson, please? (Mr.Robson ile konuşabilir miyim?)
C)Can I have your name please?
Biriyle ister karşılıklı isterse telefonda görüşülmek isterseniz, karşıdaki kişi (örneğin sekreter) tarafından sıkça kullanılan ve “isminizi alabilir miyim” anlamına gelen ifadedir.
D)Görüşülmek istenen kişi yerinde yoksa;
I’m Sorry, He’s out. Veya I’m afraid, He’s out
He’s not in He’s not in.
He’s not here. He’s not here.
E)İsmin harflerinin tek tek söylenmek istenmesi;
“Can you spell your name, please?” cümlesi ile, ismini söyleyen kişinin ismini anlamadığımız da, harf harf söylemesi istenir.
F)Call back / Ring back
Telefonda aradığımız kimseyi bulamayınca, daha sonra tekrar arayacağımızı belirtmek için kullanılan ifadelerdir.

ÜNİTE: 12
WHAT DOES SHE LOOK LIKE?
A)Kişilerin kim olduklarını sormak
Who is that mano ver theree? (oradaki adam kim )
Which man? (hangi adam)
The older man (yaşlı olan adam)
B)Carry (Taşımak)
Who is that girl over theree? (oradaki kız kim)
Which girl? (hangi kız)
The girl carry the book. (kitap taşıyan kız)
C)Wear (Giymek)
Who is that student overthere? (oradaki öğrenci kim)
Whick student? (hangi öğrenci)
The student wearing the green dress. (yeşil elbise giyen öğrenci)
D)Çeşitli sıfatlar
1.tall + short > uzun + kısa
Not: İnsanlar için uzun tanımlaması “tall” ile yapılır
2.long + short > uzun + kısa
Not: Cansız varlıklar için uzun tanımlaması “long” ile yapılır
3.thin + fat > zayıf + şişman
4. old + young > yaşlı genç
5.dark + bright > koyu + açık
E)What does he llok like?
Tanımadığımız bir kişinin fiziki itibariyle tanımlanmasını istiyorsak “what does he(she) look like” soru kalıbı kullanılır
F)Karşılaştırma cümleleri (sıfat + er takısı)
Ahmet is taler than ali (ahmet ali’den daha uzun )
G)Look for (aramak)
I’m looking form y keys. (Anahtarlarımı arıyorum)
H)Wait for (beklemek)
I’m waiting for a bus (Otobüs bekliyorum)

ÜNİTE: 13
NO SMOKİNG
A)İzin istemek
İzin isterken “can” yardımcı fiili kullanılır
Not: Resmi durumlarda (kendimizden daha yaşlı yada daha yüksek bir mevki sahibi birisiyle konuşuyorsak) “can” yerine “may” kullanılabilir
B)İzin isteyen kişiye olumlu ve olumsuz cevap verilmesi
1. olumlu cevap
Can I sit here?
Certainly, you can.
Of course, you can.
2. Olumsuz cevap
Can I smoke here?
No, I’M afraid you can’t
No, I’m afraid not
C)Will / Would ile dilek ve ricada bulunmak
Gerek will, gerekse would ile rica cümleleri kurulabilir. (Will daha samimi, Would ise daha resmi ortamlarda kullanılır)
D)Keep off (Keep out)
“Yaklaşma, uzak dur” anlamına gelen ifadedir.
E)Look at
“Bakmak” anlamına gelir.
F)I don’t understand
“Anlamadım” anlamına gelen ifadedir.

ÜNİTE: 14
IT’S ON THE FIRST FLOOR
A)Kişilerin ve nesnelerin yerleri
1.Opposite (karşısında)
2.Nex to /near (yanında)
3. Right > sağ Left > sol
B)Can you tell me the way to the park? (Parka giden yolu söyleyebilir misiniz?)
It’s next to the cinema
C)Get to (Arrive at) Bir yere varmak ulaşmak anlamında kullanılır.
D)Diğer yer/yön kavramları
1. Go a long: “Düz git” anlamına gelir
2. Go up: “Yukarı git” anlamına gelir.
3. Go down: “Aşağı git” anlamına gelir
4. Turn right: “Sağa dön” anlamına gelir
5. Turn left: “Sola dön” anlamına gelir.
6. First turning: “Birinci dönüş” anlamına gelir
7. Second turning: “İkinci dönüş” anlamına gelir.
8. Third turning: “Üçüncü dönüş” anlamına gelir.
E)Floor (Apartman katı)
Not: Kat isimlerinden önce “on” preporsition’ı kullanılır.
F)Ground flor (Zemin katı)
G)Upstairs /downstairs (Üst kat/ Alt kat)
H)Take the lift (Asansöre bin)

ÜNİTE: 15
WHERE’ HE GONE
A)Where has Ahmet gone? (Ahmet nereye gitti)
B)Perhaps (Belki)
C)Where have you been? (Neredeydin? Nerede kaldın?)
D)What’s the matter? (Sorun nedir?)
E)Çeşitli fiiller
1.go out (Dışarı gitmek)
2.Come back (geri dönmek)
3.Wait for (beklemek)

ÜNİTE: 16
GOING AWAY
A)Gelecek zaman
Gelecek zamanı ifade etmek için kullanılan yardımcı fiil “will” dir
Not: “will” yardımcı fiilinin olumsuz hali “will not” yada kısaca “won’t” dur.
B)Will be (Olacak)
C)Come back (Geri dönmek)
D)next (Gelecek)
E)Geçmiş zaman (was, were)
İngilizce’ de “-di, -dı” anlamına gelen geçmiş zaman takısı “was, were” dür
F)Fiiller için geçmiş zaman kullanımı
1.Türkçe’de nasıl “-di” son takısı kullanılarak fiillerin geçmiş zaman çekiminde olduğunu belirtiyorsak, ingilizce’de de aynı şekilde fiiller geçmiş zamana göre çekilir ve fiilin sonuna “-d” yada fiil sessiz harfle bitiyorsa “-ed” getirilir.
I played basketball yesterday
2.Fiiller için geçmiş zamanın sorusu da “did” yardımcı fiili ile olur. Cümle başına “did” getirilip, fiilin sonundaki “-d. –ed” kaldırılır.
Did you play basketball yesterday?

ÜNİTE: 17
BUYING THING
A)Fiyat sorma
İngilizce’de bir şeyin fiyatının sorulması “How much” kalıbıyla yapılır.
B)each (her biri)
Tane ile satılan ürünlerin fiyatı söylenirken kullanılır.
C)too
Olumsuz anlamda çokluk bildiren pekiştirme zarfıdır.
1.”Too…..to” kalıbı
It’s too cold to play football (futbol olynamak için çok soğuk)
2. “Too…….for” kalıbı
It’s too cold for playing football (futbol oynamak için çok soğuk)
Not: Yukarıdaki her iki cümlenin anlamı aynı olup, yapı farklılığı mevcuttur. “Too….to” kalıbından sonra gelen fiil yalın halde olmak zorunda iken, “too…for” kalıbından sonra gelen fiil “-ing” takısı almak zorundadır.
D)Karşılaştırma sıfatları
Kişi varlık veya nesneleri karşılaştırırken sıfatın sonuna “-er” takısı getirilir
Cheap / cheaper (Ucuz / daha ucuz)
Big /bigger (büyük / daha büyük)
High / higher ( yüksek / daha yüksek)
Fast / faster (hızlı / daha hızlı )
Light /lighter (hafif / daha hafif)
E)Çekimleri kural dışı olan sıfatlar
Çekimleri kural dışı olan (sonuna –er eklenmeyen) sıfatlardan en önemli iki tanesi “good” ve “bad” sıfatlarıdır.
Good / better (iyi / daha iyi)
Bad / worse (kötü / daha kötü)
F)extremely (Son derecede, aşırı derecede)
The dress is extremely expensive (elbise son derece pahalı)
G)enough (yeterli)
Is the house big enough? (ev yeteri kadar büyükmü?)
H)What Size…..?
Giyim eşyalarının bedenleri, ölçüleri sorulurken kullanılan yapıdır.
I)Made of (den yapılmak)
Bir eşyanın hangi maddeden yapıldığını sorarken kullanılır.
J)1. Something like this: İstenilen bir şeye örnek gösterilirken kullanılır.
2.It looks nice on you: Bir giysinin bir insana “yakıştığını” belirten ifadedir.
3.It’s wrong size: “Yanlış beden” anlamına gelir
4.It’s right size: “Doğru beden” anlamına gelir

ÜNİTE: 18
WHY DO YOU LİKE IT?
A)Why? (Niçin?). Because (Çünkü)
B)Why not? (Olumsuz cümlelerden sonra sebep sormak için kullanılır)
Not:Because cümle arasında da bağlaç olarak kullanılabilir
C)Which (Olan) bağlacı
“Which” , soru cümlelerinde çok sık kullanılan ve “hangi” anlamına gelen bir kelimedir. Which, bağlaç olarak da iki cümle arasında kullanılır. “Which” bağlacı, aynı/ eş olan isimlerden birinin yerine geçer.
D)1.Talk: Karşılıklı iletişim kurmak anlamına gelir
We are talking about birds. (kuşlar hakkında konuşuyoruz)
2.Say: Belirli bir konuda bir şeyler söylemek anlamına gelir
The parrots says “how are you” (papağan “how are you” diyor)
E)With / Without (-li / sız)
I drink tea with sugar (Çayı şekerli içerim)
I drink coffe without milk (kahveyi sütsüz içerim)
F)Look = Appear (Görünmek)
That lamp looks nice (o lamba hoş gözüküyor)
G)What’s it like
Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir konuda soru sormak istediğimizde bu deyimi kullanıtız.
H)Work
“Work” kelimesi; iş, çalışma anlamında kullanılmıştır. Ancak “work” kelimesi aletlerin çalıştığını, işlediğini anlatmak için de kullanılır
I)Take back
“Geri vermek” anlamına gelir

ÜNİTE: 19
WHAT DO YOU NEED
A)Need (İhtiyacı olmak)
B)Want =Would like (İstemek, rica etmek)
C)Enough (Yeteri kadar)
D)Bazı yemek terimleri
1. Boiled (haşlanmış)
2. Fried ( kızarmış, yağda)
3. Grilled (ızgara)
4. Roast (kızarmış)

ÜNİTE: 20
I SOMETIMES WORK LATE
A)Geniş zamanlarda kullanılan sıklık zarfları
1.Always (her zaman)
2. Usually (genellikle)
3. Often (sık sık )
4. Sometimes (bazen)
5. Never (hiç )
B)How often……..? (Ne kadar sık………………?)
C)Geçmiş zamanı ifade eden bazı kelimeler
1.Last (geçen)
2. Ago (önce)

ÜNİTE: 21
WELCOME TO BRITAIN
A)Where are you from? = Where do you come from?
Bir kişiye “nereli olduğunu” sormak için kullanılan soru kalıbıdır
B)Where do you live? = Which town do you live in?
Bir kişiye “nerede yaşadığını” sormak için kullanılan bir soru kalıbıdır
C)What nationality are you? = What’s your nationality?
Bir kişiye “milliyetini” sormak için kullanılan bir soru kalıbıdır
D)Which languages do you speak?
Karşımızdaki kişinin hangi yabancı dilleri konuştuğunu öğrenmek için kullanılan bir soru kalıbıdır
E)What is your job? = What do you do?
Karşımızdaki kişinin “ne iş yaptığını, mesleğini” sormak için kullanılan soru kalıbıdır
F)Would you speak slowly please?
Karşıdaki kişinin daha yavaş konuşmasını rica etmek için kullanılan bir soru kalıbıdır
G)Stay
Bir yerde geçici olarak kalmak anlamına gelen kelimedir

ÜNİTE : 22
WHO’S THAT?
A)What’s the matter? (Sorun ne)
B)1.Headache (Baş ağrısı)
2.Cold (Soğuk algınlığı)
3.Flu (Grip)
4.Toothache (Diş ağrısı)
Not:”Headache” ve “cold” dan önce “a”, “flu” dan önce “the” gelir. “Toothache” den önce ise hiçbir article gelmez
C)ı feel ill (Hastayım)
D)How are you today? (bugün nasılsın)
Hasta olduğunu bildiğimiz kişiye sorulur
E)Thirsty (Susamak)

ÜNİTE: 23
WHAT WOULD YOU LIKE TO DO?
A)Can
“Can” yardımcı fiili daha önce izin isterken, ricada bulunurken kullanılmıştır. “Can” yardımcı fiili; yetenek, yeterlilik ve güç belirten yapılarda da kullanılabilir
I can swim
B)Have to? (Yapmak zorunda olmak)
I have to go to school.
Not: üçüncü tekil şahıslarda “has to” kullanılır.
C)Can’t….. have to kalıbı
I can’t g oto the cinema tonight because ı have to study the exam.
(bu gece sinemaya gidemem. Çünkü sınava çalışmak zorundayım)
D)Easily (Kolaylıkla)
I can park here easily ( buraya kolaylıkla par edebilirim)
E)Leave (bırakmak)
Leave your bags here. (çantalarınızı buraya bırakın)
F)Wait for (beklemek)
I’m waiting for a bus
G)Listen to (dinlemek)
H)Değişik araçlar ve kullanımları
1 Drive (araba sürmek)
2. Ride (binmek)
3.Fly (uçak sürmek)
4.Steer (gemi sürmek)

ÜNİTE: 24
HOW CAN I GET THERE
A)How can (do) I get there?
Bir yere nasıl gideceğimizi (hangi taşıtla) yukarıdaki soru kalıbıyla sorarak öğrenebiliriz
B)Go on foot (yürüyerek gitmek)
C)Far (uzak)
Ankara is far from İzmir
D)How far? (ne kadar uzak)
Not:Bir yerin uzaklığını kesin olarak bilmiyorsak
I think it’s 500 km veya It’s a bout 500 km gibi ifadeler kullanılır
E)Run out (benzinin bitmesi)

ÜNİTE: 25
WHERE IS IT?
A)Yönler
North: Kuzey
South: Güney
West: Batı
East: Doğu
B)İki şehirler arasındaki mesafe tam olarak bilinmiyorsa;
“Yaklaşık olarak” anlamına gelen “apporiximately, a bout” yada “almost” kullanılır
C)Bir insan yada cismin nerede olduğunu belirten çeşitli “preposition”lar
1.Inside (içinde)
2.Under (altında )
3.Behind (arkasında)
4.At the backof (arkasında)
5.Between (arasında)
6.In front of (önünde)
D)through…….In to kalıbı
You go thhrough the corridor into the garden (Koridordan geçerek bahçeye gidilir)
E)Bazı deyim ve özel terimler
1.What happened?
“Ne oldu” anlamına gelir
2.I’ll be alright
“What happened” sorusunun cevabıdır. “Bir şeyim yok” anlamına gelir
3.I hopse so.
“Umarım, inşallah” anlamına gelir
4.About
İki anlamı vardır
a)Aşağı yukarı tahminen
He’s about 45 years old.
b)Hakkında
We are talking about football
5.It’s ten minutes walk from here
“Yürüyerek 10 dakika” anlamına gelir

ÜNİTE: 26
WHAT’S THE DATE
A)Months
Ocak > January Şubat > February
Mart > March Nisan > April
Mayıs > May Haziran > June
Temmuz > July Ağustos > August
Eylül > September Ekim > October
Kasım > November Aralık > December
B)What’s the date today?
Günün tarihini sormak için kullanılır
C)Next (gelecek)
D)Last (geçen)
E)Zamanlardan önce kullanılan “propesition” lar
1.Saatlerden önce “at” kullanılır
2.Günlerden önce “on” kullanılır
3.Aylardan önce “in” kullanılır
F)How long will you be away?
Tatile çıkan, geziye giden birisine “ne kadar uzak kalacağı” anlamında kullanılan sorudur.
G)Ago (önce)
H)Seasons (mevsimler)
1.Spring (İlkbahar)
Mart (March), Nisan (April), Mayıs (May)
2.Summer (Yaz)
Haziran (june), Temmuz (july), Ağustos (August)
3.Autumn (Sonbahar)
Eylül (September), Ekim (October), Kasım (November)
4.Winter (Kış)
Aralık (December), Ocak (January), Şubat (February)
I)Annualy = Every year (Her yıl)
J)quartely = every months (Üç ayda bir)
K)How long does it take (Last)?
Bir iş yapılırken, daha çok beklememiz gerekip gerekmediğini öğrenmek için sorulan “ne kadar zaman alır” anlamına gelen kalıptır.
L)Fortnight
Dört gün anlamına gelir

ÜNİTE: 27
WHOSE IS IT?
A)İyelik zamirleri
I ben)……………………………my (benim)…………………………mine(benimki)
You(sen)……………………… your(senin)………………………… yours(seninki)
He(o)…………………………… his(onun)…………………………. his(onunki)
She(o)…………………… ….her(onun)……………… ……………..hers(onunki)
It(o)………………………… ……….ıts(onun)
We(biz)…………………… …our(bizim)…… ……………..ours(bizimki)
You(siz)………………………… ….your(sizin)…… …………………………..yours(sizinki)
They(onlar)……………… ……….their(onların)…… …………………..theirs(onlarınki)
B)Whose? (kimin)
C)Belongs to (ait olmak)
D)What’s……………..like?
Bir kişinin tanımının yapılması istediğinizde, yada bir yer hakkında bilgi edinmek istediğinizde kullandığımız soru kalıbıdır
E)What’s the weather like in İzmir?
İzmir’de havanın nasıl olduğunu soracak isek bu soru kalıbını kullanırız

ÜNİTE: 28
I ENJOYED IT
A)Like = Enjoy (beğenmek, hoşlanmak)
Not: Bir insandan hoşlandığımızı ifade edeceksek “enjoy” kullanılmaz
B)Good at / Bad at
1.Good at
Bir şeyi iyi yaptığımızı belirtmek için kullanılır
2.Bad at
Bir şeyi iyi yapamadığımızı belirtmek için kullanırız
C)Beter than/ Worse Than
1.Better than (-den daha iyi)
2. Worse than (-den daha kötü)
D)Well / Badly
1.Well (iyi yapmak)
2.Badly (kötü yapmak)

ÜNİTE: 29
HOW MUCH AND HOW MANY?
A)How many?
Sayılabilir varlık, cisim ve nesnelerin miktarını öğrenmek için kullanılan soru kalıbıdır
B)How much?
Sayılamayan varlık, cisim ve nesnelerin miktarını öğrenmek için kullanılan bir soru kalıbıdır
C)many / much
Sayılabilen nesnelerde çok anlamında “many”, sayılamayan nesnelerde çok anlamında “much” kullanılır
I have got many pencils.
I have got much sugar
D)a few/ a little
Sayılabilen nesnelerde biraz anlamında “a few”, sayılamayan nesnelerde biraz anlamında “a little” kullanılır.
I have got a few students
I want a little sugar
E)A lot of
Hem sayılabilen, hem sayılamayan nesnelerde kullanılan “pek çok” anlamına gelen ifadedir
F)Sayılamayan kavramları sayılabilir hale getirmek
Sugar > a packet of sugar
Tea > two glasses of tea
Wine > a bottle of wine
Honey > a jar of honey
G)”Bread (ekmek)” kelimesiyle kullanılabilecek ölçü ve miktarlar
Crumbs of bread > ekmek kırıntıları
A piece of bread > bir parça ekmek
A slice of bread > bir dilim ekmek
A loaf of bread > bir somun ekmek
Two loaves of bread > iki somun ekmek
H)Diğer ölçü ve miktar ifadeleri
1.Can, Tin (konserve kutuları)
2.Jar (kavanoz)
3.Bar (kalıp)

ÜNİTE: 30
WHAT HAVE YOU DONE?
A)Present Perfect Tense
Geçmişte başlayıp, konuşulan anda devam eden durumlarda kullanılır. (Türkçe de tam karşılığı yoktur)
B)Since / For
Present Perfect tense ile kullanılan(–den beri, —–dır) anlamına gelen kelimelerdir
Not: “Since” belirli bir zamandan itibaren geçen kısmı, “for” ise zamanın başladığı tarihin belli olmadığı kısmı ifade eder
C)Just (henüz, daha şimdi)
D)Stil (hala)
E)Yet (olumsuz cümlelerde “hala”)
F)Gelecek zaman
Gelecek zamanı belirtmek için “will” yerine benzer bir ifade olan (am/ is/ are going to) da kullanılır.

TOPLUMSAL CİNSİYET SOSYOLOJİSİ 1-8 ÜNİTELER

ÜNİTE 1 GENİŞ ÖZET

sosyal bilimlere önce ‘feminist çalışmalar’ olarak girdi, sonra ‘ kadın çalışmaları’ olarak anılmaya başlandı ve nihayet ‘toplumsal cinsiyet çalışmalarına’ evrildi.
toplumsal cinsiyet sosyolojisi yerine feminist sosyoloji ifadesini de kullanabilirsiniz.

Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak, kadınla erkeğin sosyal ve kültürel açıdan tanımlanmasını, toplumların bu iki cinsi birbirinden ayırt etme biçimini, onlara verdiği toplumsal rolleri anlatmak için kullanılan bir kavramdır.

1970’lerden itibaren yapılan toplumsal cinsiyet çalışmalarında üç önemli aşama kaydedilmiştir:

Birinci aşama, cinsiyet farklılıklarına (kadın-erkek) vurgu yapılan aşamadır. Çalışmaları yapanlar, bu farklılıkların bireylerin biyolojik özelliklerinden kaynaklandığı konusunda görüş birliğindedir.

ikinci aşamada öğrenilen cinsiyet rollerine ve toplumsallaşmaya vurgu yapılmıştır. Toplumsal cinsiyet, özgül toplumsal düzenlemelerin (kadını bireye indirgemeyen) bir ürünü olarak anlaşılmıştır.

Üçüncü aşamada, toplumsal cinsiyetin bütün sosyal sistemlerde (sınışı ve ataerkil) merkezi bir rolünün olduğu fark edilmiştir. Yani, toplumsal cinsiyet, ücretli çalışma, aile, politika, gündelik yaşam, ekonomik kalkınma, hukuk, eğitim ve daha birçok alanda analizlere katılmıştır.

feminist araştırmacıların en temel soruları : Erkekler ve ka- dınlar arasındaki farklılıkları yaratan onların doğal özellikleri midir, yoksa içinde yaşadıkları toplumun özellikleri nedeniyle mi farklıdırlar? Daha somut olarak, er- keklerin politikacı, güreşçi, kamyon şoförü, komando askeri olmaları, doğaları ge- reği midir? Kavgacı, aktif, saldırgan, rasyonel olmaları doğuştan mıdır? Bu özellik- leri nedeniyle mi toplumda yönetici konumları işgal etmektedirler? Kadınların öğ- retmen, ebe hemşire, terzi, olmaları doğalarının gerektirdiği seçimler midir? Çocuk- ları seven, merhametli, yardım sever ve duygusal olmaları doğuştan getirdikleri özellikleri ile mi ilgilidir? Erkekler ev dışında çalışıp para kazanırken kadınlar da evde oturup çocuklara bakarken doğalarına uygun bir biçimde mi davranmakta- dırlar? Yoksa acaba erkeklerin ve kadınların bu özellikleri toplumsal mıdır? Yani ai- le içinde sosyalleşen ve toplumda etkileşim içinde öğrenilen özellikler midir?

DOĞACI GÖRÜŞ : Erkeklerle kadınlar arasında fiziksel ve biyolojik özelliklerinden kaynaklanan farklılıklar vardır. Toplumsal işbölümü tarihsel olarak farklılıklar çer- çevesinde oluşmuştur. Erkekler kadınlardan fizik olarak daha güçlü oldukları için avcı ve savaşçı olabildiler ve evden/haneden uzaklaşabildiler. Kadınlar ise, hem fi- zik olarak zayışardı hem de çocuk doğurma özellikleri nedeniyle eve/haneye bağımlı idiler. Bu nedenle, erkeklerin ev-hane dışında, kadınların ise ev-hane içinde- ki işleri üstlenmeleri şeklinde bir toplumsal işbölümü gelişti. Doğacı görüşü savu- nanlar tezlerini desteklemek için birçok biyolojik, genetik, psikolojik kanıt ileri sürmüşlerdir. Örneğin zekâ testleri ile erkek çocukların doğal nitelikleri gereği özellikle matematik, fizik, kimya gibi bilimlerde, kız çocuklarının da dil ve edebi- yat gibi alanlarda başarılı olacaklarını kanıtlamaya çalışmışlardır.

GELİŞMECİ GÖRÜŞ : Bu görüşü savunanlar, cinsiyet (biyolojik) ile toplumsal cin- siyet arasındaki ilişkinin zayıf bir ilişki olduğu görüşündedirler. Kadınlar çocuk doğurur, bu onları erkeklerden ayırır. Ancak bunun dışında pek çok alanda araların- daki biyolojik farklılıkların önemi kalmamıştır. Teknolojinin bu derece ilerlediği günümüzde kas gücü kullanılarak yapılan çok az iş türü vardır. Dolayısıyla kadınlar erkeklerin yaptığı pek çok işi yapabilmektedirler. Erkekler de ev içinde yapılması gereken işlerin ve hizmetlerin üstesinden gelebilirler.
Bu görüşe göre bir insanın davranışı, büyük ölçüde onun yetiştiği sosyal ve kültürel çevrenin (yapının) bir yansımasıdır.

Ann Oakley, yapılan araştırmalardan örnekler vererek kız çocuklar ile erkek çocuklar arasındaki farklılıkların ailede ve okulda nasıl yaratıldığını anlatır (Oakley, 1980: 92-93). Sosyalleşme sürecini konu alan araştırma- lar, iki cinsin doğuştan itibaren önce farklı renklerde giydirilerek (örneğin, kızlar pembe, erkekler mavi), sonra farklı oyuncaklara yönlendirilerek (örneğin, kızlara bebek, erkeklere araba), farklı okulları seçmeleri için etkilenerek (örneğin, kızlar için soysal bilimler ve edebiyat, erkekler için fen bilimleri ve mühendislik) nasıl farklı toplumsallaştırıldıklarını ortaya çıkarırlar.

Düşünürler açısından biyolojik olan cinsiyet (sex) ile toplumsal temelli olduğu düşünülen toplumsal cinsiyet (gender) arasındaki farklılıkların anlaşılması neden bu kadar önemlidir?
Çünkü feminist kuramcılar yaygın toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin nedenlerini sorgulamakta ve bu eşitsizliklerin temelinde ‘doğal’ olan özelliklerin bulunduğu fikrine karşı çıkmaktadırlar. Eğer doğacı görüş taraftarlarının savunduğu gibi cinsiyet farklılıkları biyolojik olarak belirlenmiyorsa ve sosyal olarak inşa ediliyorsa,
kadınların ve erkeklerin toplumsal cinsiyet rolleri değişebilir demektir. Aynı şekil- de cinsiyetçi kalıp yargılar da değişmeye açık olabilir ve hepsinden önemlisi top- lumda erkek egemenliği son bulabilir.

TOPLUMSAL CİNSİYETİN FEMİNİST PERSPEKTİFLİ SOSYOLOJİ İÇİN ÖNEMİ

Toplumsal cinsiyet konusunda en kapsamlı araştırmaları Amerika’da psikiyatrist ve psikanalist Robert Stoller yaptı. 1968 tarihli ‘Sex and Gender’ (Cinsiyet ve Toplum- sal Cinsiyet) isimli kitabında kadınlık ve erkeklik durumlarını birbirinden ayırmak için bu kavramı ilk kez kullandı (Gonzales and Seidler, 2008). İngiltere’de Ann Oakley, 1972 senesinde ‘Sex, Gender and Sociey’ (Cinsiyet, Toplumsal Cinsiyet ve Toplum) isimli kitabında cinsiyet ve kişilik, cinsiyet ve zekâ arasındaki ilişkileri tar- tıştı ve toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl öğrenildiğini anlattı.

Fransız felsefeci ve yazar Simon de Beauvoir’ın 1949’da yazdığı ‘İkin- ci Cins’ kitabında ‘Kadın doğulmaz; kadın olunur’ şeklinde ifade ettiği bu toplum- sallaşma sürecinin özellikleri araştırılmaya başlandı.
Toplumsal cinsiyetin feministler tarafından kavramsal bir araç olarak kullanılmasının önemli bir yararı oldu: Bu kavramla, gündelik uygulamalar ve varsayımlar içinde gizlenmiş iktidar ilişkilerinin üzerini örten örtüyü kaldırmak mümkün olabildi. Toplumsal cinsiyet, toplumu anlamayı sağlayan bir mercek işlevi gördü.

Birleşmiş Milletler Teşkilatı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, kadınların haklarını korumada yetersiz kaldığı gerekçesiyle Birleşmiş Milletler tarafından ‘Kadınlara Karşı her türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslar arası Sözleşmesi’ hazırlandı.

Biyolojik belirlemecilik: Bir durumun nedenlerini biyolojik özellikler ve oluşumlar ile açıklama. Kişilerin biyolojik özellikleri değişmeyeceğinden, biyolojiye dayalı toplumsal ilişkiler de değişmeyecek demektir.

Toplumsallaşma, kız ve erkek çocuklara toplumsal cinsiyetin öğretilmesi ve benimsetilmesi anlamında kullanılıyor. Çocuklar, toplumsallaşma sürecinde ‘kadın’ ve ‘erkek’ rollerini öğreniyorlar.

Birleşmiş Milletler Teşkilatı’na göre kadınlar dünya nüfusunun % 50’sinden fazlasını temsil ettikleri, iş saatlerinin % 66’sından fazlasını doldurdukları halde, dünya gelirinin % 10’una ve dünya üzerindeki servetin % 1’ine sahipler.

Toplumsal cinsiyet merceği : Toplumsal cinsiyeti her türlü toplumsal olguda görebilmemizi sağlayan; bize toplumsal süreçler,standartlar ve fırsatlar, sistemeatik bir biçimde kadınlar ve erkekler için nasıl ve neden farklıdır sorusunu sorduran bir kavramsal araçtır.
Toplumsal cinsiyet merceği, yaşadığımız toplumda toplumsal cinsiyet temelli eşitsizlikleri dikkate alan bir bakış açısı kazandırdığı için aynı anlama gelebilecek “toplumsal cinsiyet bakış açısı” nı da kullanabiliriz.

Judith Stacey ve Barrie Thorne (1998), disiplinler içine feminist bilginin iki aşamalı olarak katıldığından söz ederler. Birincisi, onların ‘boşlukların doldurulması’ dedikleri aşamadır. Bu aşamada cinsiyetçi yanlılıklar düzeltilmeye ve kadınların deneyimlerin- den yeni çalışma konuları yaratılmaya çalışılır. Stacey ve Thorne, birçok sosyal bilim dalının bu aşamada oldukça başarılı olduğu düşüncesindedirler.

yazarlara göre, bir çok disiplinde hala bir takım boşluklar söz konusu- dur. Bunun en temel nedeni, mevcut paradigmalar tarafından kadınların deneyim- lerinin ihmal edilmesi veya özellikle yok sayılmasıdır. Bu nedenle, ikinci bir aşa- maya, yani paradigma değişikliğine gereksinim vardır. Paradigma değişikliği, bir disiplinin temelinde yatan kavramsal çerçevelerde ve disiplini yönlendiren varsa- yımlarda değişim ve dönüşümlerin olmasıdır. Ayrıca bu dönüşümlerin söz konusu bilim alanında başkaları tarafından da kabul edilmesi gerekir.

Parsons’un yaklaşımı, aileyi kadın ve erkeklerin kendileri için tanımlanmış cinsiyet rollerine uygun olarak dav- randıkları, böylece birbirlerini ‘tamamladıkları’ uyumlu bir toplumsal birim olarak görmekteydi. Feministler bu yaklaşıma karşı çıkarak ailenin her zaman uyumlu ilişkileri barındırmadığını, içinde eşitsizlik olduğunu ve ataerkil ideoloji sayesinde erkeklerin kadınlara ‘egemen’, kadınların da erkeklere ‘tabi’ oldukları tartışmasını başlattılar.

Cinsiyetçilik: cinsiyet temelinde ayrımcılık yapmak; bir cinsi diğerinden üstün tutmak.

‘Boşlukların doldurulması’ aşamasının daha önce değindiğimiz toplumsal cinsiyet merceğinin kullanılmaya başlanma aşamasına karşılık geldiğini söylemek sizin açınızdan aydınlatıcı olabilir.

Çalışma hayatında kadınların ve erkeklerin yaptıkları işler, çalıştıkları işyerleri, aldıkları ücretler birbirlerinden farklıydı. Üstelik bu piyasaya bir kere ‘bölünmüş piyasa’ anlayışı ile bakılmaya başlandığında, sınıf ve toplumsal cinsiyet yanında farklı ırklardan, renklerden, etnik gruplardan çalışanların varlığı ve bu gruplara ‘imtiyazlı’ veya ‘ayrımcı’ muameleler yapıldığı fark edildi. Böylece, toplumsal cinsiyet odaklı bir bakışa sahip olan feministlerin sorgulamalarını her türlü kurum ve eşitsizlik durumu bağlamında kullanmak mümkün oldu.

Feminist bakış açısı ile yeniden canlanan veya yeniden inşa edilen sosyoloji konuları cinsellik ve be- den, kimlik ve farklılık, görsel ve kültürel sosyolojidir. İkinci grupta feminist bakış açısının oldukça önemli etkiler yaptığı alanlar gelir: sağlık ve hastalık; aile, ev içi emeği, çalışma ve emek, istihdam, eğitim, suç, medya ve popüler kültür. Sosyolo- jinin feminist perspektife en dirençli olduğu alanlar ise sosyal sınıf ve tabakalaşma, siyaset sosyolojisi ve sosyolojik kuramdır.

Toplumsal cinsiyet hiyerarşisi (sıradüzeni), kadınların ve erkeklerin toplum tarafından kendilerine atfedilen özelliklerine göre dikey olarak sıralanmasını anlatır.

TOPLUMSAL CİNSİYETİN DİĞER SOSYAL BİLİM DALLARINDA YARATTIĞI FEMİNİST ETKİLER

ANTROPOLOJİ : Toplumsal Cinsiyete En Açık Disiplin
Antropolojinin toplumsal cinsi- yet merceğini diğer disiplinlerden daha önce ve daha yetkin kullanabilmesinin bir nedeni, bu disiplin içinde kadın antropologların görece çokluğudur. ‹kinci neden, antropolojinin ilgi alanına giren toplulukların daha çok küçük ölçekli ol- masıdır. Bu özellik, antropolojik çalışmaların başından itibaren antropologlara, hanedeki cinsiyete dayalı iş bölümü, evlilik, akrabalık gibi konulara yakından bakabilme ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin yapısal ve sembolik boyutlarına eğilebilme fırsatı sağlamıştır.

antropoloji, toplumsal cinsiyeti daima hesa- ba katmıştır. Uzun bir geçmişi olan ‘avcı erkek’ tezine karşı bir tez olarak, kadın- lara insan zekâsının ve kültürünün gelişiminde aktif bir rol veren ‘toplayıcı ka- dın’ tezinin önerilmesi de önemli bir adımdır. Antropologlar daha da ileri gide- rek, toplumsal cinsiyet temelinde kurulmuş sosyal ve kültürel yaşamın şifresini çözebilmek için ‘kadın merkezli’ bir strateji yerine kadınların ve erkeklerin ya- şamlarını şekillendiren bütün kurumları toplumsal cinsiyet bakış açısıyla sorgu- lama aşamasına geçmişlerdir.

“Tarih öncesi ya da uygarlık öncesini inceleyen antropolojinin ‘kadın sorunuyla çok yakın bir ilişkisi vardır. Antropolojinin bulguları doğru biçimde yorumlanır ve anlaşılırsa, kadınlar hakkında hüküm süren birçok miti ve önyargıyı tuzla buz edebilir ve kurtuluş hareketine yardımcı olacak değerli bir yol sağlayabilir” E. Reed

TARİH : YAZILMAYANLARI YAZMAK
Tarih olarak hatırladığımız geçmişte kadınlar da yaşamışlardı, ne var ki onlar ‘yazılmamışlardı’ ; yazılmayınca da tarih içinde yer alamamışlardı. Tarih- çilere göre kadınlar özel alanda (ev-hane-aile) basit ve sade, birbirini tekrarlayan, ilginç ve yazmaya değer olmayan hayatlar sürmüşlerdi ve haklarında tarih kitaplarına yazılabilecek çok az şey vardı. Feminist tarihçiler tıpkı başka gruplar gibi (örneğin azınlıklar, köleler) kadınların da tarih dışı bırakılmış olduklarına dikkat çektiler.
Antropolojide olduğu gibi, tarihte de kadınları merkeze alarak ve onları ‘görü- nür kılmak’ için yapılan çalışmalar disiplinin bakış açısında önemli değişiklikler yarattı.
Feminist tarihçiler ‘ilerleme’, ‘gelişme’ gibi kavramların kadınların yaşadıklarının dikkate alınmadan kullanılmasını eleştirdiler.

ünlü tarihçi E.P.Thompson’un 1730-1832 yıl- ları arasında, işçi sınıfını ve sınıf ilişkilerini konu alan kitabında (‹ngiliz ‹şçi Sını- fının Oluşumu) çalışan kadınlara hiç yer verilmediğini, 1875-1914 yıllarını incelediği imparatorluk Çağı kitabında ise sadece orta sınıf kadınlardan bahsedip işçi sı- nıfı kadınlarını ihmal ettiğini göstererek onu eleştirdiler.
Sheila Rowbotham’ın 1973 tarihinde yayınlanan ‘Tarihten Gizlenen: Kadın- ların 300 Yıllık Ezilmişliği ve buna karşı Mücadele’ isimli çalışması bu çalışmalara öncülük etti.

Psikoloji: Güçlü Deneysel Paradigma

Sue Wilkinson, feminizmin psikolojiye etkisini tartıştığı çalışmasında, psikolojinin feminizme çok ihtiyacı olduğunu ama buna karşılık bu disiplinin en dirençli disiplinlerden biri olduğunu yazar.
Başka psikologların da katıldığı bu görüşe göre bu direnmeden dolayı, feminizmin ana akım psikolojiye girmesi ve kabul görmesi zayıf olmuştur. Geleneksel deneysel paradigma çok sağlam durmakta, feminizmin temel prensipleri kendini güçlü bir biçimde hissettirememektedir. Wilkinson’a göre daha da endişe verici olan ise feminist psikolojinin gelişmek- teymiş gibi görünmesine rağmen hala ana akım disiplinin değerlerini yansıtmakta olduğudur.

gerek psikanalitik kuram, gerekse psikolojik gelişim kuramlarından bazıları (örneğin cin- siyet farklılıklarını bir öz-doğa farkı olarak ele alan, ancak temel kavramlarını da toplumsal değerlerce sadece bir cinse atfedilen özelliklerden oluşturan kuramlar), erkek merkezci oldukları için eleştirilmelidir. Fişek’e göre, bu kuramlar çevresel bağlamdan kopuktur. Bu kuramlarda çevresel, sosyal yapı değişkenleri, toplumsal değerlerin ve stereotiplerin (kalıp yargıların) etkileri sistematik olarak yer almaz.

İkinci dalga feminist hareket ile feminist kuramsal tartışmaların (toplumsal cinsiyet) başlaması aynı tarihlere rastlar. Feminist harekete öncülük etmiş yazarlar ve onların düşünceleri, hem kadınlar ile erkekler arasındaki farklılıkların sorgulanmasına hem de kadınların toplumdaki ikincil konumlarını ve tabi oluşlarını açıklamaya çalışan kuramların oluşmasına başlangıç olmuştur.

Feminist kuramlara geçmeden önce ikinci dalga feminist hareketin tarihi ile iç içe geçmiş feminist düşünce tarihinin başlangıcını özetleyelim:

ÖNCÜLER KİMLERDİ :

Amerika Birleşik Devletleri’nde Ulusal Kadın Örgütü’nün kurucularından olan Betty Friedan varlıklı orta sınıf kadınların bile sınırlandırılmış bir yaşantı sürdür- düklerini anlattı (Kadınlığın Gizemi: 1963) ve mutlu ev kadını mitini yıktı.

Kate Millett, Kolombiya Üniversitesi’nde hazırladığı doktora tezinde (Cinsel Politika:1970), politik bir kurum olarak ataerkillik konusunu çözümlemeye girişti. O da Ulusal Kadın Örgütü’nün bir üyesiydi.

Kanada’lı Shulamith Firestone, fiikago Kadın Özgürlüğü Birliği başta olmak üzere birçok kadın derneğinde aktif femi- nist politika yaptı. 1970 yılında henüz 25 yaşındayken daha sonra diğerleri gibi bir klasik olacak ‘Cinselliğin Diyalektiği’ kitabını yazdı. Firestone, toplum için- deki en etkili farklılıkların sınışar arası değil, cinsiyetler arası olduğunu belirtti. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ataerkil toplumlar tarafından yaratıldığını, kadınların erkeklerle eşit olamamasının da onların doğurganlığı ile ilgili olduğunu ileri sürdü. Cinsiyet temelli ayrımcılığın ortadan kalkması gerektiğini vurgulayarak radikal feministlerin öncü yazarlarından bir oldu.

ingiltere’de Juliet Mitchell (Kadının Yeri: 1971), kadınların konumlarının onların üretimde (ev içi ve dışın- da katıldıkları üretici faaliyetlerde) ve yeniden üretimde (çocukları doğurmak, onları besleyip büyütmek, terbiye etmek) oynadıkları roller tarafından belirlen- diğini iddia etti. Psikanaliz ve Feminizm kitabında ise ataerkilliğin, kadınların değişimi ve ensest tabu ile ilgisini kurdu.

Fransa’da Simone de Beauvoir “ikinci Cins’ (1949) kitabı ile çağdaş feminist anlayışın en önemli örneklerinden birini vermişti. Amerika Birleşik Devletleri’nde 1952 yılında yayınlanan bu kitabı feminist düşünürler 1960’ların sonunda adeta yeniden keşfettiler ve kullandılar. Bu kitap, kadınlara yaşadıkları hayal kırıklıklarının kişisel olmayıp pek çok başka kadın tarafından da deneyimlenen durumlar olduğunu gösterdi. De Beauvoir’in feminist kurama katkısı, kadının kültürel ve siyasal konumunu açıklamak için varoluşçu bakış açısını kullanmış olmasıdır. Ona göre, bir kültürde erkek olumlu ve norm olarak kurulurken, kadın olumsuz, normal dışı, yani kısaca ‘öteki’ olarak kurulur. Feminist bir sosyolog ve psikanalist olan

Nancy Chodorow (Anneliğin Yeniden Üretimi: 1978), toplumsal cinsiyet farklılıklarını yansıtan kişiliğin ailenin psiko-dinamiği içinde biçimlendiği tezini savundu. Erkeğin kişisel özellikleri onun kapitalist üretim dünyasında yer almasına yol açarken, kadının özellikleri de ona yeniden üretim dünyasında bir yer hazırlamaktaydı; özellikle de kadını anneliğin yeniden üretimine yönlendirmekteydi. Burada Chodorow’un bu kavramla anlatmak istediği, anneliğin esas olarak öğrenilen bir davranış olduğu ve kadından kadına aktarılan değerler, bilgiler ve ritüeller ile yeniden üretilmekte olduğuydu.

FEMİNİST DÜŞÜNCELERİN AYRINTILI OLARAK İNCELENMESİ :

LİBERAL FEMİNİST KURAM : Liberal feminizm hem bir düşünce biçimi ve yaklaşım, hem de bir kuramdır. Bu yaklaşımda kadınların konumu, onların eşit haklara sahip olamayışları ve kamusal yaşama katılmalarının engellenmesi ile ilişkilendirilir. Liberal feminizm, liberal si- yasal düşünceden erkek ve kadınların aynı olduğu anlayışını miras alır. Bu ‘aynı- lık’, erkeklerin ve kadınların rasyonel düşünme ve rasyonel eylem için (insan) ka- pasitelerinin eşit olması anlamındadır. ‘Mademki kadınlar ve erkekler aynıdır, o halde kadınlar erkeklerin yaptıkları her şeyi yapmalıdır’ ve ‘erkeklerin sahip oldu-
ğu her şeye sahip olmalıdır’ sonucu çıkarılabilir.

Liberal feministler için erkek ve kadın cinsleri birbirleriyle savaş halinde Değillerdir ve erkeklerin ellerinde ne varsa onlardan vazgeçmeleri gerektiğini düşünmezler. Böyle olunca da, toplumda devrim değil reform yanlısıdırlar. Erkeklerle ilişkilendirilmiş hak ve fırsatların kadınlarla da ilişkilendirilmesinin, yani kadınların da bu hak ve fırsatlardan yararlandırılmasının gerektiğini savunurlar. Bu nedenle erkeklere verilen ama kadınlara verilmeyen haklarla ilgili yasalar ve pratiklere odaklanırlar. Sadece biçimsel eşitliğin yeterli olmadığının farkına varıp kadınlara yapılan ayrımcılığın önüne geçecek yasaların çıkarılmasına ve kadınlara çalışma yaşamında haklar verilmesine çalışırlar. Onlara göre kadınların eşit olmayan ko- numları, kamusal alanda (ev ve aile dışında) tam katılımlarını engelleyen yapay engellerin bir sonucudur. Bu bağlamda önemli siyasal amaçlardan bir tanesi, fırsat eşitliğidir.

Diğer feminist kuramcılardan farklı olarak liberal feministlerin 18. ve 19. Yüzyılda yaşamış öncüleri olmuştur.

‘A Vindication of the Rights of Women (Kadın Haklarının bir Savunusu’ (1792) isimli eseri yazan Mary Wollstonecraft, 18. yüzyıl liberal feminist düşüncesinin en bilinen ismidir.

Wollstonecraft’a göre hayatın önemli işleri, aklın geçerli olduğu kamusal alan- da erkekler tarafından yapılırken, önemsiz hazlar kadınlar ile ilişkilendirilmiştir ve onların yaşadığı özel alana (ev) aittir. Bu nedenle, kadınların yegâne amaçları er- kekleri memnun etmek için hayatın duygulara ait yanını geliştirmektir. Wollstonecraft’a göre böyle bir işbölümü kadınların itibarını zedeler, bununla da kalmayıp, ka- dınları akıllarını ve eleştirel yeteneklerini geliştirmekten alıkoyar .Kadınların eleştirel yetenekleri neden zayıftır? Çünkü kadınların eğitimleri zayıftır. kadınlar hem eleştirel düşünme yeteneklerini geliştirebilmeleri için hem de özel alana hapsolmayıp kamusal alana girebilmek için eğitim görmelidir. Ahlaki ve ekonomik bağımsızlıkları- nı elde edebilmeleri için çeşitli mesleklere sahip olmalarına izin verilmelidir.

John Stuart Mill’e göre, “kadınların bağımlılık konumlarını sürdürmelerinin nedeni, geleneksel kadınlık rolünün devamından öte, erkeklerin onları orada tutma isteğidir. Kadınları kamusal alanın dışında tutmanın temeli, ‘erkek cinsinin çoğunluğunun henüz eşitleri olan bir kadın ile birlikte yaşama düşüncesine tahammül edememeleri ve bundan dolayı kadınların ev hayatındaki ikincil konumlarını sür- dürme isteğidir”. Mill, insan haklarının yalnız erkekler tarafından kullanılmasını yanlış bulur; kadınların hakları, özellikle de oy hakları olmalıdır.
*1869’da yayınlanan ‘The Subjection of Women’ (Kadınların Boyun Eğmişliği) kitabında yapılması gerekenleri şöyle sıralar:
*Kadınların önündeki engellerin kaldırılması,
*tüm yurttaşlık konularında kadınlara erkeklerle eşit haklar tanınması,
*kadınların bütün saygın mesleklere girebilmeleri
*öğretim kurumlarından faydalanabilmeleri
*kocanın karısının üzerindeki otoritesinin sınırlandırılması.

Çağdaş liberal feministlerden Betty Friedan, ‘Kadınlığın Gizemi’ (1963)isimli kitabını Amerika’da yaşayan orta sınıf ev kadınlarının içinde bulundukları kadınlık durumunu anlatmak için yazmıştır. Friedan’ın analizi o kadar güçlüdür ki, ABD’de ikinci dalga feminizmi başlatan çalışma olarak tanınmasına sebep olmuştur.

Liberal feministlerden Harriet Taylor 1851’de yayınlanan ‘Kadınlara Oy Hakkı Verilmesi’ isimli çalışmasında cinsiyete dayalı eşitsizliğin doğanın bir emri olmayıp, gelenek ve göreneklerin bir sonucu olduğunu ileri sürer.

LİBERAL FEMİNİZME GETİRİLEN ELEŞTİRİLER :

İlk olarak ; toplumsal cinsiyet odaklı bir feminizm yerine toplumsal cinsiyet nötr bir hümanizm temel aldığı için eleştirilmiştir.

İkinci grup eleştirilere göre, liberal feministler yasal değişikliklerle ve eğitimle toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ortadan kalkacağına o kadar inanmışlardır ki görünmeyen, yapısal veya kültürel engellerin bu çabaların başarısına sekte vurduğunu fark etmezler. Bu eleştirileri yapanlar, yasaların kadınlara kalıcı bir eşitlik sağlamakta yetersiz kaldığını iddia ederek eşitliğe ilişkin liberal ilkelerin çok daha sıkı bir şekilde uygulanmasının gerektiğini savunurlar.

Üçüncü grup eleştiriler, liberal yaklaşımın feminist amaçlar için tümüyle uygun olmadığı noktasında toplanır. Aileyi toplumun vazgeçilmez bir ünitesi olarak gören ve kolektif veya devlet destekli çözümlere sıcak bakmayan liberal perspektif için kadınların kendilerini eve bağlayan işlerden özgürleşebilmelerinin nasıl olacağı sorusuna cevap vermek özellikle zordur.

RADİKAL FEMİNİST KURAM
Liberal feminizm liberal düşüncenin, Marksist feminizm de Marksizm’in öncüllerin- den hareket ederken, radikal feminizm böyle bir ana akım kurama kendini dayan- dırmaz; bu özelliği ile kuramdan değil, eylemden doğmuş bir yaklaşımdır. Bu an- lamda bazen feminizmin en saf biçimi olarak tanımlanır. Bu düşüncenin ilk tohum- larını 1960’ların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde medeni hakları savunan ve savaşa karşı olup, politik etkinliklere katılan kadınlar atmışlardır.
Radikal feminizme göre, kadınların ezilmişlikleri toplumun temel bir sorunudur ve bu ezilmişliğin sorumlusu da ataerkilliktir. Ataerkillik, sosyal ve kültürel hayatın her parçasına sinmiş çok gelişmiş bir erkek egemenliğidir.
Feminist literatürde çok tartışmalı olan bu kavram, radikal feministlerce kullanıldığı şekliyle, evrensel erkek üstünlüğüne ve kadınların alta sıralanmışlığına (ikincilliğine) dayanan bir topluma gönderme yapar. Ataerkillik, içinde erkeklerin kadınlara hâkim olduğu evrensel bir sistemdir ve toplumsal her alan erkeklerin ege- menliği altındadır. ‘Doğal’ kabul edilen bu alanlar radikal feminist düşünceye göre tümüyle sorgulanmalıdır .
Radikal feministler Sigmund Freud’un ‘anatominin kader olduğu’ düşüncesinden ilerleyerek, kadınların ezilmelerini onların biyolojileriyle ilişkilendirirler: Cin- sellik, üreme ve annelik. ‹stenmeyen gebelikleri önleme tekniklerinin yaygınlaştı- rılmasını ve kürtaj hakkını gündeme getirmişlerdir. Yeni üreme yöntemlerinin kullanılmasıyla, kadınların cinselliklerini ve yaşamlarını kendi iradeleriyle kontrol edebileceklerini savunmuşlardır. Bu çerçevede, kadın bedenini aşağıladığı için pornografiye ve fuhuşa karşı çıkmışlar ve bu iki olgunun tecavüz olgusunu destek- leyen araçlar olduğunu düşünmüşlerdir.

Radikal feministler ataerkilliğin son bulması için kadınların kendilerini ezilmiş bir sınıf veya kast olarak görmeleri gerektiğini düşünmüşlerdir.

Radikal feministlerin kadınlar arası tüm farkların ortadan kalkacağı, ‘kızkardeş- liğe’ dayalı toplumsal bir yaşamın oluşturulması için ataerkillikle mücadele önerisi, son yirmi yılda ciddi eleştirilere konu olmuştur.

Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıkların ortadan kalkmasını ve toplumsal cinsiyet eşit- liğinin sağlanmasını amaçlamak yerine, kadınlara ait tüm özelliklere / öznelliklere odaklanmanın gerekli olduğu savunulmaya başlanmıştır.

Kadınların öznelliklerinin ‘bağımsız’ politik bir güç kaynağı olduğu düşüncesi geliştirilerek ‘çağdaş’ kültürel feminist yaklaşımlara önemli bir açılım sağlanmıştır.

Radikal feministler küçük gruplarda örgütlenerek, bilinç yükseltme grupları oluşturmuş ve ‘kişisel olan siyasaldır’ düşüncesini yaygınlaştırarak, evrensel kız kardeşliği savunmuşlardır

MARKSİST FEMİNİST KURAM

Marksist kuram, insan toplumunu ve tari- hini anlayabilmenin ancak üretim biçimlerindeki gelişimi anlamak ile mümkün olabileceğini iddia eder. Yani toplumların gelişiminde, düşüncelerin veya çok özel karizmatik kişilerin eylemlerinden ziyade ekonomi ve teknoloji belirleyici bir rol oynar.
Radikal feministlerin ataerkillik anlayışına karşılık, Marksist feministler kadınların ezilmişliğinin analizini üretim biçimlerinin, özellikle de kapitalizmin analizine da- hil etmeye çalıştılar.

Marksist Feminizm, ‘Acaba Marksist kuram ‘kadın bakışı’ ile geliştirilebilirse, ka- pitalist toplumlarda kadınların alta sıralanmışlığı ve ezilmişliği açıklanabilir mi?’ sorusuna cevap arayan bir yaklaşımdır.

Marksist feministler için çağdaş toplumun tanımlayıcı özelliği kapitalizmdir ve bu sistem içinde kadınlar özgül bir ezilmişlik ile karşılaşırlar.
Marksist feministler, geleneksel/Ortodoks Marksist anlayışın, kadınların kamu- sal yaşamdan neden ve nasıl dışlandıklarını ve neden ev içinde ücretleri ödenmeyen emekçiler olduklarını açıklamakta yetersiz kaldığı görüşündedirler. Marksist kuramın temel sorunu, erkeklerin kadınları ev içinde ezme biçimlerine, onların ücretsiz ev emeklerinden elde ettikleri faydaya yeterince vurgu yapmamasıdır.

Michelle Barrett, Marksizm ile feminizm arasındaki ilişkiyi incelerken, kadınla- rın ezilmişliği ile sınıfsal sömürü arasındaki ilişkinin nasıl inşa edildiğini göstermiş- tir. Kadınların sömürülmesinin ne kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik farklılık- larla, ne kapitalist sistemin gereksinimleri ile ne de kadınları eşler ve anneler ola- rak erkeklerden daha aşağıya sıralayan egemen ideolojiler ile açıklanamayacağını savunmuştur. Kadınların ezilmişliğinin kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğu iddiası ile savunulan ev içi emek tezini reddeder. Bu nedenle, Marksist kuramın gözden geçirilip geliştirilerek toplumsal cinsiyet ilişkilerinin, analizin merkezine yerleştirilmesini önerir .

MARKSİST FEMİNİZME GETİRİLEN ELEŞTİRİLER :
Marksist feminist yaklaşım, açıklamalarını Marksist kuramın kategorilerine indirgemesi ve kapitalizme içsel ataerkil ilişkileri hesaba katmaması nedeniyle eleştirilir. Marksist feminizmi eleştirenler ayrıca onu, ekonomik indirgemeciliğe dayalı soyut bir analiz olduğu ve bu nedenle de erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü bütün diğer durumları, siyah ve üçüncü dünya kadınlarının konumlarını ve özellikle de radikal feministlerin önemsedikleri cinsellik ilişkilerini ihmal etmiş bir analiz olduğu için eleştirilmişlerdir.

SOSYALİST FEMİNİST KURAM

Sosyalist feminizm düşüncesi feminist düşüncenin, Marksist, radikal ve psikanali- tik akımlarının kesiştiği bir noktada oluştu.
Sosyalist feministler, kapitalist toplumlar için açıklayıcı olan Marksist kuramı tamamlayacak, sadece sınıf değil, ataerkil ilişkileri de açıklayacak bir kuram arayışı içindeydiler. Bu arayış sırasında bir taraftan geleneksel Marksist feministlerin, diğer taraftan radikal ve psikanalizci feministlerin sınırlılıklarını aşmak için ikili sistemler yaklaşımını geliştirdiler.

ikili sistemler yaklaşımı, toplumsal cinsiyet çözümlemesini hem kapitalist hem de ataerkil güç ve iktidar ilişkilerine bağlı olarak yaptığı için bu isimle anılır. Bu yaklaşımı benimseyen feminist düşünürler, kapitalizmin ve ataerkilliğin farklı top- lumsal ilişki biçimleri olduğunu ve bir araya geldiklerinde kadınlar üzerinde çok olumsuz etkiler yarattıklarını, kadınları baskı altına aldıklarını iddia ederler.

ikili sistemler yaklaşımını karmaşık hale getiren nokta, onu benimseyen düşünürlerin kapitalizmi aynı şekilde tanımlamaları ancak ataerkillik tanımlamalarında ve çözümlemelerinde ayrılmalarıdır. Mitchell ile Heidi Hartman’ın görüşlerini karşılaştırarak bu farklılığı anlayabilmek mümkündür.

Juliet Mitchell, 1970’lerde ‹ngiltere’de kadınların ezilmişliğini açıklamada, Mark- sist kuramdan yeterince destek alamayan sosyalist feministlerin arayışlarına katıldı. Mitchell, kadının konumunun üretken işgücünün bir parçası olup olmadığı ile bir ilişkisinin olmadığını iddia ederek bu çizgideki geleneksel Marksist feminist duru- şu reddetti. Bunun yerine Marksist kuramdaki boşlukları dolduracak bir ataerkillik kavramlaştırması yapmaya çalıştı. Kadının konumunun ve işlevinin üretimdeki ve yeniden üretimdeki (yani çocukların toplumsallaştırılması ve cinsellik) rolü tarafın- dan belirlendiğini ileri sürdü. Ekonomik taleplerin hala önemli olduğu, ancak bu taleplere toplumsallaşma, cinsellik ve yeniden üretim ile uyumlu politikaların eşlik etmesi gerektiği düşüncesini savundu. Mitchell’ e göre kadınlar bu üç öğeden sadece cinsellikte ilerleme kaydetmişlerdi; diğer alanlarda ilerlemeler çok sınırlıydı. Mitchell Psikanaliz ve Feminizm isimli eserinde Freud ve Levi Strauss/un görüşlerinden ilerleyerek ataerkilliğin kadınların mübadelesi ve ensest tabu ile iliş- kisini kurdu. Mitchell’e göre kadınların ezilmesini ortadan kaldırmak için ne tek başına kapitalizmle ne de tek başına ataerkillikle mücadele etmek yeterli olabilir- di. Bu nedenle Mitchell Marksist stratejilerin kapitalizmi ortadan kaldırmak için, psikanaliz ile ilgili stratejilerin de ataerkillikle mücadele etmek için kullanılmasını önerdi. Mitchell, kadınlara yönelik baskının nedenlerini insan psikolojisinin derin- liklerinde olduğuna inandığından liberal feministlerin toplumda kadınlara eşit yer verilmesini sağlayacak reform önerilerinin etkili olamayacağını düşündü.

Heidi Hartman, ataerkilliği, kadınların aile içinde ve dışında neden erkeklere göre ikinci planda kaldıklarını ve neden bunu tersinin gerçekleşmediğini anlamakta Marksist analiz kategorilerinin yardımcı olamayacağını düşündü. Hartmann’ a göre kapitalizmin Marksist analizi, ataerkilliğin feminist analizi ile tamamlanmalıydı. Hartmann’ın yaptığı kapitalizm analizi Marksist feministlerin yaptıklarından farklı değildi. Ona feminist düşünürler arasında önemli bir yer kazandıran, ataerkillik ile ilgili olarak yaptığı tanım ve bunun kapitalizm ile nasıl eklemlendiğine da- ir yaptığı analizdir. Hartmann ataerkilliği ‘maddi bir temeli olan, erkekler arasında karşılıklı bağımlılık ve dayanışmayı oluşturarak onların kadınlar üzerinde ege- men olmasını sağlayan sosyal ilişkiler bütünü’ olarak tanımladı .
Hartmann ataerkilliğin bu tür bir ‘maddi temelli’ analizini yaparken Mitchell’in ataerkilliği ‘ ideolojik’ bağlamda açıklamasını da eleştirmiş oldu.

Mitchell ve Hartmann’dan daha yakın tarihlerde Slyvia Walby, kapitalist bir toplumda ataerkil ilişkilerin temel alanlarını tanımlamıştır: Ev içi işler, ücretli emek, devlet, din, kültür, erkek şiddeti ve cinsellik. : Ev içi işlerinin yapılmasındaki sosyal ilişkiler ataerkil üretim biçimini oluşturur ve bu, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin be- lirlenmesinde çok önemlidir. Bununla beraber ataerkillik kapitalist üretim bicimi ile eklemlendiğinde, ücretli emek alanındaki ataerkil ilişkiler sistemin devamlılığı açısından çok önem kazanır.

SOSYALİST FEMİNİZME GETİRİLEN ELEŞTİRİLER
Kadınların ezilmişliğinin nedenlerini anlamak için kapitalizm ile ataerkilliğin eklemlenme biçimlerine bakan ikili sistem kuramcılarının bu iki sistemin kadınların üzerindeki etkilerini hem ayrı ayrı hem de birlikte analiz etmiş olmaları çok önemli bir gelişmedir. Ancak ikili sistem kuramcıları, kapitalizm ile ataerkillik ilişkisinin biçimlenmesinde rol oynayan ırk ve etnisite gibi güçleri marjinalleştirdikleri için eleştirilmişlerdir.

EKO-FEMİNİST KURAM ( ÇEVRECİ FEMİNİST KURAM

Eko-feministler çoğu zaman kadınların doğaya yakın olduğunu, ancak bu yakınlığın onları güçsüz kılmak için kullanıldığını iddia etmişlerdir.

Doğa ile kadınlar arasında olumlu bir birliktelik fikrinin savunucusu Mary Dally ve Susan Griffin gibi yazarlardır.

geleneksel olarak kadınlarla ilişkilendirilen merhamet ve şiddetten yana olmamak gibi özelliklerin ataerkillik tarafın- dan değersizleştirildiğini de düşünürler . Bu anlamda örneğin ataerkil bir toplum, bir erkeğin merhametli olması veya şiddet karşıtı olması gibi özelliklerinden dolayı onun erkeksi değil, kadınsı özellikler taşıdığını düşünebilir ve böylece onu ‘daha az erkek’ olarak tanımlayabilir.

Psikolog Carol Gilligan’ın vurguladığı gibi çevrecilere göre kadınların doğası sosyal olarak inşa edilmiştir. Toplumsallaşmanın bir sonucu olarak kız çocukları ve kadınların insan ilişkilerini (ilişkiselliği) önemseyen eğilimleri gelişkindir; erkekle- rin ise rasyonel, mantıksal kurallara eğilimleri vardır.
Çevrecilere göre, erkek ‘sesleri’ üzerine inşa edilmiş bir kültür tarafından yaratılan dengesizliklerin düzeltilmesi için kadınların ‘sesleri’ ve yaklaşımları gereklidir.

Eko-feministler ekolojistlerden kendilerini ayırarak ‘derin-ekoloji’ yaklaşımına daha yakın hissederler. Onlara göre ekoloji hareketi gelişmiş ülkelerdeki hava kirliliği ve doğal kaynakların tükenmesi gibi ekolojik sorunlarla uğraşır. Derin ekolo- ji ise, sadece doğanın korunması ile ilgilenmez, çevrenin sömürülmesi ve bu sömürüde rol oynayan insan faktörünü de hesaba katar. Derin ekolojistlere göre ya- şadığımız çevre krizi için suçlanması gereken, ‘insan merkezli’ dünya görüşüdür.

eko-feministlere göre : bir sorumlu aranıyorsa bu, insan merkezli dünya görüşü değil, erkek merkezli dünya görüşüdür .

Emet Değirmenci: “Ekolojik ve toplumsal bir gelecek istiyorsak endüstriyel kapitalizme karşı kadın ve ekoloji penceresinden direnişte umut var diyoruz. Yerel, kültürel ve ekolojik çeşitliliği korumada, hiyerarşisiz bir toplum oluşturmada ekolojik feminizme gereksinim var”

PSİKANALİTİK FEMİNİST KURAM

Psikiyatrist Karen Horney ve diğer kadın psikiyatristler Freud’un kuramını yeniden gözden geçirdiler ve Freud’un ‘kadınlığın kökenleri’ başta olmak üzere kadınlık ve erkeklik hakkında söylediklerini tartıştılar.

1960’lı ve 1970’li yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da gelişen feminizmi, liberal, radikal, Marksist ve sosyalist feminist kuramlar olarak sınışa- mak mümkün olabiliyordu. Ancak 1980’lere gelindiğinde feministler kadın soru- nunu anlamaya çalışırken psikanaliz gibi etkili düşünce dalgalarını da feminist kuramın oluşum sürecine dâhil ettiler.

Karen Horney , Clara D. Thompson , Viola Klein, Simone de Beauvoir, Betty Friedan, Eva Figes, Shulamith Firesotone, Kate Millet ve Ti- Grace Atkinson : Freud’un düşüncelerini güçlü bir biçimde eleştirdiler. bu yazarlar 1940 ve 1950’li yıllarda yaygın bir ideoloji olarak erkek egemenliği konusunda toplumun düşüncelerinin şekillenmesinde önemli bir yeri olan Amerika merkezli Freud anlayışını eleştirdiler.

1950’li yıllarda Amerika merkezli Freud yaklaşımı ve psikanaliz, kadınları edilgen durumda tutmaya yarayan bir araç oldu. Buna Betty Friedan ‘Kadınlığın Gizemi’ kitabında ‘Freud’cu Gizem’ de diyor. Bu yaklaşım,kadınlara edilgen ve bağımlı olmanın normal, entelektüel heveslerin ise anormal olduğunu söyleyerek, onlara aşırı korumacı bir dünyada ‘uyum’ içinde yaşamalarını öğütlüyordu.

Nancy Chodorow’un ‘Anneliğin Yeniden Üretimi’ kitabı Freud”cu kuramın belki de en önemli ve en etkileyici feminist yorumudur. Chodorow, kadınların neden annelik yapmak istediklerine dair o tarihe kadar çok yaygın ve standart- laşmış iki görüşü reddeder. Bunlardan ilki, anneliğin kadınların doğaları gereği kaderleri olduğu görüşü ve ikincisi de kadınların anne olmaya toplum tarafından şartlandıkları görüşüdür.
Chodorow’un bu iki görüşü de reddetmesinin nedeni, bu görüşlerde toplumsal cinsiyet rollerinin özgürce seçilebileceğinin iddia edilmesidir.

Chodorow’a göre kadınlık bir genç kızın bilinçli olarak üstlenmek isteyeceği bir oluş biçimi değildir. Anne olma isteği de tıpkı kadın olma isteği gibi genç kızlarda kadın olmadan önce yerleştirilmiş bulunmaktadır.

Erkeğin öyle kişilik özellikleri vardır ki onu kapitalist üretim dünyasına hazırlar; kadının kişisel özellikleri ise ona yeniden üretim dünyasında bir yer açar, özellikle de onu anneliğin yeniden üretimine yöneltir.

Freud’cu feministlerin, feminist kurama önemli bir katkısı şudur : Freud, annenin, babanın özelliklerine sahip olamamasını ve bu noksanlıktan dolayı duyduğu kıskançlığı ‘penis kıskançlığı’ olarak tanımlıyordu. Tersine Freud’cu feministler bu iddiayı bir tarafa koyarak, kadının cinsel kimliğinin oluşmasında babanın değil de annenin etkisi üzerine odaklandılar. Freud’cu feminist yazın, kadınların (annelerin) ezilmişlik konumlarına rağmen, kızlarının öznelliklerinin oluşumunda psikolojik ve kültürel olarak yaptıkları etkiyi olumlu olarak gördü ve gösterdi.

Freud’cu feministler kadınları erkeklere ait olup kendilerinde olmayan bir şey için duydukları kıskançlık tarafından bilinçsizce şekillendirilmiş bireyler olarak görmek yerine, alternatif bir psikolojik düzene olumlu katkılar yapacak kişiler olarak gördüler.

KÜLTÜREL FEMİNİST KURAM :

radikal feminist görüşleri kültürel feministlerin görüşleri ile karşılaştırma ve kültürel feminist yaklaşımlara doğru ilerleme :

Bu iki tür feminist yaklaşımın örtüşen yanlarından biri, her ikisinde de toplumun radikal bir biçimde yeniden yapılanmasının arzu edilir olmasıdır. Öte yandan, radikal feministler, toplumsal cinsiyet rollerinin ortadan kalkmasının gerek- li olduğunu savunurlar; kültürel feministler ise kadınlıkla ilgili özellikleri yüceltir ve bunların değerli olduğunu iddia ederler.

Kültürel feministlere göre kadınların erkeklerden farklı özelliklere sahip olmaları kadınlara feminist siyaset yapabilme açısından olumlu bir kaynak oluşturur.

farklılıkların nedeni kültürel feministler birbirlerinden ayrılır. Farklar yaradılıştan mı gelir, yoksa çevre tarafından mı oluşturulur? Bazıları, kadın karakteri ve kültürünün erkekler tarafından sömürgeleşti- rilmiş olduğunu söyler; diğerleri biyolojik açıklamalar sunarlar.

Kültürel feministler kadın hareketinin ‘manevi potansiyelini’ vurguladılar. Feminist maneviyatçılar üç gruba ayrılırlar:
Birinci grup, geleneksel erkek merkezli dinleri, özellikle Yahudilik ve Hıristiyanlığın eleştirisini yapanları;
ikinci grup, çeşitli tanrıçalı dinleri inceleyen kadın merkezli maneviyatçıları;
üçüncü grup da, eko-feminist maneviyatçıları içerir.

Birinci gruptan Mary Daly, 1970’lerdeki kadın hareketini, manevi bilincin uyanmasını sağlayan ‘manevi’ bir hareket olarak tanımlar. Bu hareket kadınların zihinlerini ataerkil zincirlerden kurtarabilmelerini sağlayacak yeni bir düşünce ve dil sistemi yaratmıştır

Kültürel feministler kadın hareketinin içindeki farklı grupların birleşmesi ve hareketin yekvücut olması gerektiğini savunurlar. Bu amaca ulaşmak için kadınlar arasındaki farklılıkları değil, ortak özellikleri vurgulayıp evrensellik iddiasında bulunurlar.
Kültürel feministler içinde, toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılıkla mücadelenin erkeklerle bir arada mı yoksa onlar olmadan mı yapılacağına ilişkin olarak da farklılıklar vardır. 19. Yüzyılda, birinci feminist dalga içinde yer alan kültürel feministler erkek ve kadınların farklılıklarının değişmez olduğunu savunuyorlardı. Çağdaş kültürel feministler ise kadınların doğayla, erkeklerin kültürle ilişkilendiril- mesinden vaz geçmemekle birlikte strateji tayininde onlarla birlikte olunabileceği düşüncesindedirler.

Sömürgeleştirmenin sözlük anlamı bir ülkenin bir başka ülkeyi iktisadi ve siyasi denetimine almasıdır. Örneğin Avrupalılar Yerli Amerikalıların topraklarına el koyduklarında onları sömürgeleştirmiş oldular. Bu kavram aynı zamanda, bir başkasının hayatı üzerinde kontrol sahibi olmak ve onun emeğini kullanmak anlamına da gelir ve kültürel feministler sömürgeleştirmeyi bu anlamda kullanırlar.

TOPLUMSAL CİNSİYET TARTIŞMALARINDA SON GELİŞMELER

Postmodernizm özellikle Fransız kuramcıların ( Jean Baudrillard, Jacques Derrida, Michel Foucalt ve Jean-Francois Lyotard) etkilediği bir düşünceler alanına gönderme yapmak için kullanılıyor.

Postmodernizm açıkça tanımlanmış bir kuram değildir. Bunun yerine, dil, bilgi, akıl, güç, kimlik ve direnme ile ilgili, gevşekçe bir araya gelmiş, birbiriyle bağlan- tılı olmayan bir düşünceler bütünüdür. Postmodernistlere göre dil, bizim maddi dünya ile kurduğumuz ilişkilere aracılık eder.

Post modern analiz, doğru-yanlış, kamusal/özel, erkek/kadın gibi sabitlenmiş, dolayısıyla anlamlarda bir kararlılık olduğunu varsayan Batı düşüncesinin ikilikli doğasını reddeder. Aynı zamanda bu analiz, nesnel bilgiyi imkânsız görür.

Postmodernizmin siyaset çalışmaları ve feminist kuram üzerinde çok güçlü etkileri olmuştur.

postmodern feministlerin düşünceleri ve post-modernizmin hangi gerekçelerle eleştirildiği :

Postmodern feministler, dünyayı anlamlandırmak için postmodern düşünceleri kendilerine modernizmden daha yakın buldular.

Postmodern feministler, postmodern düşünceleri kullanarak, cinsiyet kimliği ile ilgili tanımlanma ve sınışamaların, değişmeyen ve kaçınılmaz olarak görülen biyolojinin bir sonu- cu olmayıp toplumsal olarak üretildiğini savundular. Bu nedenle kendilerin- den önceki feministler tarafından yapılan cinsiyet/toplumsal cinsiyet ayrımını reddettiler. Çünkü feministlerin yaptığı bu ayrıma göre cinsiyet doğaldı; sadece toplumsal cinsiyet toplumun yapay bir ürünü idi. Bu görüşlerin tersine postmodern feministler ‘kadın’ kategorisinin, özel anatomik düzenlemelere aşırı derecede önem vererek, toplum tarafından yaratıldığını savundular.
postmodern feministlere göre cinsiyeti de toplumsal cinsiyeti de yaratan toplumdu.

GETİRİLEN ELEŞTİRİLER :

Postmodernizm, ataerkilliğin tanımlanması ve çözümlemesi ile uyuşmadığı için onunla mücadele eden feministler tarafından eleştirilmiştir.

İkinci olarak, postmodernizm sadece ataerkilliği kalıcı bir kategori olarak sorgulamakla yetinmez; ‘erkek’ ve ‘kadın’ kavramlarını da (toplumsal cinsiyet) sorgular. Böyle olunca, yani postmodernistler kadın kavramının anlamını fiziksel bir gerçekten ziyade söylemden aldığını önerdikleri için de, kadınların ezildiğini gözlemleyen feministler tarafından çok tepkiyle karşılanırlar.

Judith Butler ve Queer Kuramı

Queer, heteroseksüel anlayışın dayattığı ikili kimlik (kadın ve erkek) rejiminde (yani toplumsal cinsiyet yapısında) öteki olarak görülenleri ve bu kişilerin eşit hak- lara sahip olmak için verdikleri mücadeleyi anlatmak için kullanıldı. Bu mücadele, homofobiye (eşcinsellere duyulan öfke) karşı olan anlayışa ve LGBT’lere (eşcinsel, biseksüel ve transseksüel) ayrımcı politikalar uygulayan yönetimlere karşı verilme- ye başlandı ve mücadelenin adı da queer hareketi olarak kondu. Bu hareket, tıp- kı feminist harekette olduğu gibi kendi kuramını da doğurdu. Queer kuramı
1980’lerin sonunda yapılan akademik konferanslar sonucunda, daha çok üniversi- telerin çatısı altında bir çalışma alanı haline geldi ve kendisinden önceki eşcinsel çalışmalarına eleştirel bir yaklaşım getirdi. Gey, lezbiyen, travesti, transseksüel, bi- seksüel, interseksüel ve benzeri kişilerce, başka bir deyişle ‘hegemonik heterosek- sist normlara dahil olmayanlarca sahiplenildi.

Queer kuramı neden önemlidir? Bu kuram bize “toplumsal cinsiyet, etnisite, sınıf gibi kimliklere cinselliği ekleyerek kimlik temelli analizin sınırlarını geniş- letme olanağı sunar ve böylece cinselliğin de bir iktidar kaynağı olarak analiz edilmesini mümkün kılar”

Queer kuramının, heteroseksüelliği normlaştıran bir sis- tem tarafından ötekileştirilenler (örneğin lezbiyen ve geyler) için bu sistem ile mücadelede kullanılabileceğine dikkat çekerler. Queer kuramcılarından Eva Ko- sofstky Sedgwick’in yazdığı ‘Dolabın Epistemolojisi’ önemli bir çalışmadır. Sedg- wick çalışmasında şöyle der: “Modern batı kültürünün herhangi bir veçhesini, modern homoseksüel/heteroseksüel tanımının eleştirel bir çözümlemesini kap- samadan anlama girişimlerinin tümü sadece eksik değil, özünde hasarlı kalmaya mahkûmdur”

postyapısalcı yaklaşımı ile Butler, sabit kimliklere karşı akışkan kimlikler öne- rir ve yeniden denetimlenecek kimlikler için ‘performative’(edimsel)kavramına başvurur.

Judith Butler’ın 1990 tarihli bu kitabı Türkçeye 2008 yılında çevrildi. Kitabının ikinci baskısının yapıldığı
2010 yılında Türkiye’ye gelen Butler, ‘Queer Yoldaşlığı ve Savaş karşıtı Siyaset’
başlıklı bir konuşma yaptı.

Butler için querr kavramının önemli olmasının birinci nedeni, toplumsal cinsi- yetleri ve cinsellikleri ne olursa olsun, homofobi ile kavgası olan herkesi bu amaç için bir araya getirmesi ve kimlikleştirmeyen bir ittifakı betimlemesidir. Querr teri- minin ikinci önemi de şuradadır. “Queer bir kimlik değildir. Bir anlamda kimliğin imkânsızlığıdır. Her türlü kimliğin yoldan çıkarılıp saptırılması, ezber bozacak şe- kilde ‘tuhaşaştırılmasıdır’. Bu yolla kimliğin -her türlü normatif kimliğin- kurucu olduğu kadar baskıcı ve dışlayıcı gücünü de etkisiz hale getirmektir”

Butler “queer ile olan ilişkisini -homofobi, göç karşıtı politikalar, kadın düş- manlığı arasında ayrım yapmadan-farklılığa karşı birlik politikalarını olumlamak olarak açıklar”

queer hem bir kuram hem bir aktivizmdir.

Türkiye’de queer kuramı ile feminist kuram arasında ortaklıklar veya farklılık- lar üzerine yapılan tartışmalar oldukça yenidir. Örneğin Savran, Türkiye’de cinsel- liğin queer bağlamında sorgulanmasını olumlu bulur ve bunun heteroseksüelliğin de sorunsallaştırılmasını sağladığını söyler. Querr kuramı bu özelliği ile feminist kurama katkı sunar. iki kuram arasında nasıl bir ilişki kurulabileceğini sorgulayan Bora da “feminist düşünce ile eşcinsel hareketi birleştirici noktanın toplumsal iliş- kiler ve iktidar ilişkisi ile bağlantılı olduğunu belirtir”

bell hooks’ un Yale Üniversitesi’nin Hukuk ve Feminizm Dergisi’nde yayın- lanan ‘Özgürleştirici bir pratik olarak Kuram’ isimli makalesinde kuram hakkında yazdıkları: “Kurama geldim, çünkü yaralıydım. içimdeki acı öyle yoğundu ki, yaşamaya devam edemezdim. Kurama geldim; çaresiz, anlama- ya çalışarak -içimde ve etrafımda ne olduğunu kavrayabilmek için. Böylece kuramda iyileşmem için bir yer buldum” .

Rosemari- e Tong (1989)da feminist düşüncenin özgürlükçü etkisinden söz eder. Feminist düşünceyi bir kaleydoskopa (çiçek dürbünü) benzetir. Tong, onun her çevrilişin- de başka desenleri inşa edebilmesine duyduğu hayranlığı anlatır ve her defasında bir yenisi ile karşılaştığı bu desenlerin kısa ömürlülüğü ile kuramların ömrü arasında bir ilişki kurar.

ÜNİTE 2

GİRİŞ : FEMİNİST BİLİMİN KARŞI ÇIKIŞLARI VE AÇILIMLARI
Feminist Kuramın Modernite Serüveni : Toplumsal İnşadan Dönüşlü Özneliğe…

feminist sorgulamanın ilk eşiği, cinsiyetin (kadının), dolayısıyla tüm bedensel özelliklerin, bir kadınlar kategorisi olarak kültürel ve sosyal içerikli olduğu düşüncesidir.

Kadın ve erkek kavramlarının, geleneksel kuramların toplumsal çözümlemenin analiz birimi olarak kabul ettiği birey kavramına indirgenmemesi gerekir. Bu düşünce, feminist kuramın çıkış noktalarından biri olarak kabul edilebilir.

feminist kuram, bireyi temel alan tüm mevcut kuramlardan farklılaşır.

feminist kuram, geleneksel pozitivist bilim anlayışını reddetmediğinden, ileri sürdüğü femi- nist düşünce ve yaklaşımlar pozitivist bilim anlayışı ile uyum sağlayamamıştır. Bu uyumsuzluk, bilimsel uğraşın temel ögeleri olan, yöntembilim, epistemoloji, onto- loji ve kuramsal tartışmalarda hem ayrı ayrı hem de bir bilim felsefesi yaklaşımı olarak kendini göstermiştir.

Feminizmin sorguladığı ve karşı çıktığı düşüncelerden öne çıkanların bazılarını şu şekilde belirtebiliriz:

(1) Geleneksel bilim, toplumsal konuları geniş bir alanda çözümlemesine rağmen, kadın konusunu ya hiç sorgulamamış ya da başka kavramsal ilişkilere bağımlı olarak incelemiştir.
Feministler, kadınların toplumsallığının çözüm- lenmesinde, birey olmanın ötesinde, erkeklerden ‘analitik’ olarak farklı bir çözüm- leme ile ele alınmaları gerektiğini savunmuşlardır. Bu nedenle, kadınların, birey kategorisine indirgenemeyeceklerini vurgulayarak, toplumsal özelliklerinin mev- cut bilimsel yaklaşımlardan farklı bir kuramla ele alınmasını savunmuşlardır.

(2) Bilim, toplumsal bir uğraş olarak, toplumsal güce ve iktidara içsel olmasına rağmen, bilimin tarafsızlık ve nesnellik iddiası, onun iktidar ilişkilerin dışında düşü- nülmesine neden olmuştur.
feminizm, sadece analitik bir çözümleme değil, güce, iktidara, ideolojiye ve siyasete içsel olan toplumsal bir hareket olarak kavramlaştırılmaya başlanmıştır.

(3) Erkek bilim insanlarının her konuda değil, ancak kadın konusunda tarafsızlıklarını korumadıkları güçlü bir şekilde belirtilmiştir.
(4) Bilim insanlarının erkek oldukla- rı için yanlı davranma ihtimali söz konusu ise, buna paralel olarak, özellikle kadın konusunda araştırılan erkeklerin verecekleri bilgilerin, bilinçli bir biçimde çarpıtılma ihtimali de söz konusu olacaktır. Bu nedenle, feminist araştırmalarda, araştırılanların kadın olması gerektiği düşüncesi güçlenmiştir.
(5) Erkek bilim insanının yanlı olabilme ihtimali, ilk etapta bilen kategorisinin kapsamlı bir sorgusunu gündeme getirmemiştir.
(6) Araştıranın da kadın olmasının daha uygun olacağı kabullenilmiştir.
(7) Araştıran ile araştırılanın kadın olması, araştırma sürecinde aralarında kurulan ilişkinin, karşılıklı bir ‘etkileşim’ ortamının sağlanabilmesi için gerekli görülmüştür. (8) Bu etkileşim, başlangıçta, araştırılanın rahat ve özgür bir ortamda, daha geçerli ve güvenilir bilgiler vereceği düşüncesi ile öne sürülmüştür.
(9) Araştırmacı ile araştırılan arasındaki sıradüzen olmayan etkileşim ortamının, araştıranın araştırma sürecine, kendi öznellikleri ile daha fazla katılmasının bilgi üretim sürecini daha yetkin kılacağı düşünülmüştür.

Feminist kuram, ilk etapta, kadın kategorisinin indirgendiği birey kategorisini sorunsallaştırmış; ikinci aşamada, toplumsal çözümlemede cinsiyetin sosyal ve kültürel bir kategori olarak ele alınmasının gerekli olduğunu göstermiştir. Feminist düşünce, yöntemleri çeşitlendirilmesi ve toplumsal cinsiyet kavramını güçlü bir çözümleme aracı haline getirmesine rağmen, içine girdiği ‘ataletten’ uzunca bir müddet kurtulamamıştır. Feminist kuramda çok önemli sonuçlar doğuran, toplumsal cinsiyet kavramının eleştirilmesi ile bu durgunluk zayışamış ve feminist tartışmalar tekrar canlanmıştır. Bu canlanma daha sonra, feminist epistemoloji tartışmaları ile güçlen- miş ve feminist düşüncenin ‘bağımsız’, farklı ve kapsamlı bir bilimsel kuram olma yolu güçlü bir şekilde açılmıştır.

*KADIN BİREY ÖTESİ BİR ANALİZ BİRİMİDİR.

*TOPLUMSAL CİNSİYET KAVRAMININ ELEŞTİRİSİ FEMİNİST DÜŞÜNCEDE BİR DÖNÜM NOKTASIDIR :
Somut olarak
(1) toplumsal cinsiyetin sosyal bir inşa olduğu;
(2) bunun kadınların yaşam deneyimi temelinde inşa edildiği;
(3) kadınların yaşam deneyimlerinin farklılıklarının onların öznelliklerine bağlı olduğu;
(4) kadınların öznelliklerinin, konumsal, bağlamsal, durumsal ve hatta geçici ve rastlantısal olduğu;
(5) öznelliklerin dönüşlü/yansımalı ve söylemsel olarak inşa edildiği
(6) bu inşanın politik bir pozisyon ve duruşa karşı- lık geldiği şeklindeki çoğunluğu epistemolojik içeriğe sahip önermelerin, feminist bilimin modernite yaklaşımı içerisinde gelebileceği ‘son durak’ olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Öznellik vurgusu, hem kadınlar arasındaki farklılıkların zenginliğinin gizlenmemesine, hem de bu farklılıkların, genel- lenerek bütünleşik bir kadın kategorisinin (toplumsal cinsiyet) yaratabileceği yanlılığı önlemeye yönelik olarak gündeme getirilmiştir. Bu nedenlerle, kadınların öznelliklerinin sorgulanması, feminist eleştirinin merkezine yerleştirilmiştir.
Bu sayede, feminist düşüncenin, yöntemin çeşitliliğine ve ‘yalın toplumsal cinsiyet’ kavramına sıkışan ve durağanlaşan sorgu alanı tekrar canlılığına kavuşmuştur.

Öznelliklerin özgül, konumsal, durumsal, yansımalı, söylemsel ve benzeri özelliklerini içeren bir ‘duruş’ ve pozisyonun mümkün olduğu düşüncesinin çok yönlü sonuçları olmuştur. Bu temelde gerçekleştirilecek toplumsal cinsiyet siyasetinin, bilginin ve bilim pratiğinin tüm aktörleri ve onlara içsel yapıları ve aralarındaki ilişkileri içine alacak bir kapsamda sorgulanmasına neden olmuştur. Oluşan bu durum, feminist kuramı, içinden çıktığı pozitivist anlayışı, içerden yapılabilecek eleştirisini en üst düzeye taşımıştır. Bu pozisyon alışın, pozitivist yaklaşımın temel öngörülerini kategorik olarak inkâr etmemesine rağmen, pozitivist bir duruşun temel önermelerini asgari bir düzeye indiren bir çizgiye karşılık geldiği söylenebilir

Pozitivist düşüncenin rasyonalite anlayışı inançların, sezgilerin, duyguların, deneyimlerin ve benzeri öznelliklerin akla, mantığa ve idrak etmeye dayalı olarak, toplumsal olanın bilinçli, amaçlı, şematik, düzenli, tutarlı bir şekilde anlaşılabileceğini ve öngörülebileceğini temel alır.

Postmodernite Açılımı : Dile Dayalı Söylem ve Toplumsalın Yapı-Sökümü
Postmodern düşünce, toplumsal yapıyı değil, dilin yapısını temel alan ve toplumsallığın genellemelerde elde edilen büyük anlatılar haline getirilmesini reddeden ve oluşturulmuş genel anlatıların söylemsel inşalarını yapı-söküme uğratılmasını öngören bir yaklaşıma sahiptir.
Postmodernite düşüncesi, modernite anlayışının geleneksel pozitivist temellerini inkâr eden bir yaklaşımı benimser.

Postmodernite yaklaşımı, feminizmin modernite içerisinden, onun en son durağı olan DURUŞ KURAMI kapsamında geliştirdiği sorgu ve eleştirilerden tamamen bağımsız değildir.

Modernitenin bilim anlayışına güçlü bir şekilde karşı çıkan, hatta onu reddeden postmodernite yaklaşımı, geleneksel bilim anlayışından köklü bir kopuşu simgeler.
postmodernite yaklaşımının en belirgin yöntemsel farklılığı, yapı-söküme dayalı bir yaklaşımı benimsemiş olmasıdır. Postmodernite yaklaşımlarının feminist kurama ‘alternatif’ bir açılım çizgisi sağladığı söylenebilir.
post- modernite yaklaşımlarının feminist siyaseti birçok alanda sınırladığı ve zayıflattığı eleştirisi feministlerin birçoğu tarafından paylaşılmaktadır.

BİLİM VE BİLGİ SORUNSALI
Pozitivist Bilimin Temel Önermeleri

Sosyal bilimlerde, bilim ile bilgi arasındaki ilişkinin sorgulanması, bu gelişim çizgisinde önemli tartışma alanlarının oluşmasına neden olmuştur. Bir toplumsal kurum ve ilişki olarak, bilginin üretim (bilimsel araştırma) biçiminin, ortamının ve sürecinin, araştıranların (bilenler olarak) ve bilginin elde edildiği kişilerin (araştırılanların), nelere ve hangi durum, konum ve koşullara bağlı olarak gerçekleştiği çok yönlü ve derinlemesine sorgulanmıştır. Geleneksel pozitivist bilim pratiklerinin temel aşamaları olarak kabul edilen konuların seçimi, uygulanacak yöntemlerin ve oluşturulacak kuramsal çerçevenin belirlenmesi, yapılacak ölçümlerin neler olduğu, bilgi toplama yöntemlerinin ve yapılacak analiz tekniklerinin saptanması ve sonuçların nelere bağlı olarak ve nasıl yorumlanacağı, bu kapsamda eleştirilmiş ve geliştirilmiştir.

Hem modernite kuramlarında hem de özellikle postmodernite yaklaşımlarında, tümdengelim yöntemleri feministler tarafından güçlü bir şekilde eleştirilmiştir. Keller bunu ‘nesnellik yanılsaması’ olarak betimleyerek, gözlemin açıklamadan, bilenin bilinenden, kuramın pratikten, kültürün doğadan ayrılması gerektiğini savunmuştur.

Aydınlanma düşüncesine dayalı olan modernite yaklaşımında, toplumsal gerçekliğin çözümlenmesi bilimsel bilgiye dayalıdır. Bilimsel bilgi, nesnelliği ve tarafsızlığı temel alarak, akla ve kanıtlara dayalı olarak öze inebilen ve soyutlanarak genellenen bilgidir. Bu temelde, bilimsel kurallara bağlı olarak üretildiğinden ve bilim ortamının kurumsal yapısında denetlendiğinden, bilimsel bilgi geçerli, güvenilir ve evrensel olarak kabul edilir.

Pozitivist yöntembilim, mantıksal ve rasyonel temelde, gözlem yoluyla nesnel gerçekliğin sorgulanabileceğini varsayar.
Modernitenin bilim anlayışı, kuramların geliştirilmesi için hipotezlerin inşası, kavramların işlevsel hale getirilmesi ve toplanan kanıtlarla sınanmasını öngörür.
Geleneksel epistemoloji, bilginin, kişilerin deneyimlerinin ötesinde gerçekleşen bir olgu olduğunu kabullenir.

Pozitivist anlayış, araştırılan kişilerin, araştırmacıların bilgi, beceri ve etik anlayışlarına sahip olmadıkları için bilimsel sürece edilgen bir şekilde katılmalarını meşru görür.

Kullanılan yöntemlerin nicelleştirilme arzusuna bağlı olarak, pozitivist yaklaşım deney ve gözlemlere dayalı verilerin nesnel ve tarafsızlık temelinde, rasyonel bir içerikte kategorileştirilerek analiz edileceğini kabullenir. Tarama yöntemleriyle elde edilen verilerin istatistik teknikler kullanılarak, sorgulanan değişkenler arasındaki nedensel ilişkilerin açığa çıkarılacağını varsayar.

gerçek olanın keşfedilmesi için gerekli olan araçlar : yöntembilim, epistemoloji ve kuram

Pozivist Yöntembilimin Feminist Eleştirisi
feminist yaklaşımlarla, modernite anlayışının kendi içinden de pozitivist yöntembilim yaygın, detaylı bir biçimde eleştirilmiştir.
Gilligan , erkek araştırmacılar tarafından kullanılan nesnelleştirilmiş değer yargılarının, kadınların deneyimlerini yansıtmadığını göstermiştir.

Stanley ve Wise ,kadınların kendi öznel deneyimlerinin, alternatif (postmodern ve/veya postyapısalcı) bir şekilde yorumlanmadan da, geçerliğe sahip bir yöntembilim aracılığı ile sorgulanmasının mümkün olduğu düşüncesini benimsemişlerdir.

birçok feminist araştırmacı “Oakley, Mies, Klein, Harding,Reinharz” tam bir nesnelliğin mümkün olamayacağı düşüncesinden ilerleyerek, araştırmaya öznelliklerin dâhil edilerek, yanlılığın önlenip nesnelliğin sağlanabileceğini savunmuşlardır. Bu nedenle, yöntembilim ve epistemoloji tartışmalarının, toplumsal değişimi hedeşeyen feminist siyaset için katkısının önemli olduğu kabul edilmiştir.

pozitivist nicel yöntemlerin, feminist değerlerle birçok yönden uyum sağlamadığı düşüncesinden ötürü yaygın bir şekilde nitel yöntemlerin kullanılması önerilmiştir.
feministler yerel, özgül, konumlu ve benzeri yöntem ve analizlere yönelmişlerdir.
Bilgilerin elde edilmesinde yaygın olarak kullanılan tarama tekniklerinin, öznel deneyimlerin analizine olanak vermesi gerektiği vurgulanmıştır.
Betimsel ve yüzeysel sorular ile bilgi toplamanın feminist yaklaşımla uyumlu olmadığı belirtilmiştir
Pozitivist araştırma pratiklerinin, kadını ve onun gündelik yaşam deneyimlerini nasıl görünmez kıldığı ve/veya evcilleştirdiği gösterilmiştir.

kadınların öznelliklerinin açığa çıkartılmasında, nesnel erkekliğin ve kamusal kurumsallığının değil, nitel tekniklerle kadın odağında özgüllüklerin ve öznelliklerin sorgulanmasını savunmuşlardır.

FEMİNİST YÖNTEMBİLİM :
Feminist Yöntem Bilimin Güçlü Etkisi :

Liberal düşünce temelli geleneksel pozitivist yöntembilim rasyonalizm, nesnellik ve ampirizm üzerine inşa edilmiştir. Feminist yöntembilim, pozitivist araştırma yöntemlerinde süregelen egemen ön kabulleri eleştirerek, konuların seçiminde kadınların görünmezliğine, araştırmaya katılım konusunda ve bilgi birikiminin oluşturulmasında kadınların rolüne odaklanmıştır. Araştırma projelerinin oluşturulma ve uygulanmasında kullanılan erkek egemen varsayımları ve sadece erkek örneklemlere dayalı araştırma bulgularının aşırı genellenmesini eleştirmişlerdir. Kadınların, düşünce, inanç, değer ve deneyimlerinin zengin ve kapsayıcı bir şekilde elde edilmesi için nitel tekniklerin kullanılmasının gerekli olduğu, neredeyse tüm feministler tarafından kabul edilmiştir.

Pozitivist araştırma tekniklerini çok yönlü eleştirmelerine rağmen, feministler, gerektiğinde ‘kontrollü’ bir biçimde, klasik nicel teknikleri değiştirerek ve/veya yenilerini geliştirerek kullanabilmektedirler. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu durumlarda bile, katı pozitivist ölçümlerin kadınların aleyhine kullanılma ihtimalinin bulunmasıdır.

Feminist Yöntembiliminin Gelişim Serüveni :
1970lerde feminist düşünürler, toplumsal cinsiyeti, sosyal değerlerden arınmış olgusal bir nesnellik olarak görmekten ziyade, onun sosyal olarak inşa edildiğini kabullenmişlerdir. Araştırmada bilenlerin, yalnız düşünürler olmadığını, araştırdıkları toplulukların bir parçası olduklarını vurgulamışlardır.

Feminist yöntembilim, kadınların ve araştırmanın bir parçası olan diğer marjinal grupların deneyimlerini anlamaya yönelik olarak gelişmiştir.

Kadınların yaşam deneyimleri incelenirken, ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet ve cinsellik konularının kesişimsel olduğu düşüncesine yoğunlaşmışlardır.

1980’ler sonrası dönemde erkekler ve kadınlar arasındaki benzerliklerin ve farklılıkların neler olduğunu belirleme çabasının ötesine geçilerek, bunların varlığı ve oluşumu (inşası) eleştirilmeye başlanmıştır. Bu aktör-yapı ilişkisine yönelik feminist kuramın geliştirdiği düşünceler, toplumsal cinsiyet konusunun eleştirilerek sorgulanmasına yol açmıştır.

feminist yöntembilim pozitivizmin başat ikiliklerini (öznel/nesnel, rasyonel/duygusal, erkek/kadın, bilim/yaşam, erkeklik/kadınlık) sorgulayarak, erkek bileni geleneksel bilgi üretim sürecinin (nesnel, rasyonel, cinsi- yetçi, ırkçı ve sınıf temelli) merkezi konumundan uzaklaştırmıştır.

*Feminist yöntembilim, yöntemlerin çeşitliliğine indirgenmemelidir.*

Araştırmanın yansımalı/dönüşlü olma özelliği, araştırma sürecine katılanların değil, dışarıda kalanların da yaşam deneyimlerinin karşılıklı etkileşim içerisinde ve güç ilişkilerine bağlı olarak şekillendiği düşüncesine dayanır.

Feminist yöntembilim politik içeriklidir; sadece analiz ve anlama amacı ile sınırlı olmayan, kadınların yaşamlarının değiştirilmesine katkı yapan bir niteliğe sahiptir.

De Vault , kadınların gündelik yaşam öykülerinin, biçimlendirilmiş anlatılarının süregelen kurumsal egemenlik ilişkilerinin bilgisinde nasıl gizlediğini ve bunun feminist aktivizmde nasıl yansıdığını göstermiştir.

Feminist düşünürlerin temel kaygılarından biri de bilgi üretiminin toplumsal değişim amaç/hedeflerine yönelik olmasıdır.
Toplumsal eylem konusu, kullanılan yön- temlerin tipini ve seçilen konuları etkiler. Buna yönelik olarak feministler, katılımcı eylem araştırmasını seçerek , araştıran ile araştırılan arasındaki güç dengesizliklerinin azaltılmasını sağlamaya çalışmışlardır. Araştırma sürecini demokratik ve şeffaf kılabilmek için birçok aktivist araştırmacı, araştırmanın tasarım, uygulama, analiz ve raporlama aşamalarında, araştırmaya katılanların bilgi üretim sürecinde daha fazla söz sahibi olmalarını sağlamıştır.

Yansımalı araştırmanın genel olarak postmodernite yaklaşımında ve özel olarak da Üçüncü Dünya ve postkolonyal kuramların eleştirisinde daha çok kullanıldığını izlemek mümkündür. Bu çalışmalarda, geleneksel söylemde bilen statüsündeki araştırmacıların, araştırmaya egemen olan güç ilişkileri temelinde, araştırma öznelerinin temsil edilmelerini ve yazılı metinlerde yansıtılmalarını nasıl şekillendirdikleri ortaya konulmaya çalışılmıştır.

feminist yöntembilim sorunsalı,
(i) bilgi üretimindeki kurumsal ve entelektüel pratikleri,
(ii) bilginin doğasının ve içeriğinin ne olduğuna ilişkin varsayımları,
(iii) benlik ve bilginin kuramsallaştırılmasını,
(iv) bir kurum olarak bilimin ve gündelik yaşamın nasıl inşa edildiğini ve benzeri kuramsal ve felsefi konularla ilişkilidir.

FEMİNİST EPİSTEMOLOJİDEKİ GELİŞMELER :

Feminist epistemoloji tartışmaları, modernitenin bilim anlayışına yönelttiği kapsamlı eleştiriler, postmodernite açılımlarına neden olan düşüncelerle örtüşme ve paralellikler içerir

epistemolojik tartışmalar, bilim (bilgi/epistemoloji), yöntem (yöntembilim), politika (iktidar ve güç) ilişkilerinin ikilikli ele alınışına eleştirel yaklaşmış- tır.

bilginin yerel ve durumsal/koşullu/olasılıklı/geçici bir toplumsal inşa olduğu düşüncesi feminist epistemolojinin temel sorgu alanlı olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

kadınların sosyal gerçekliği, ‘feminist duruş yaklaşımı’ ile açıklanmaya çalışılmıştır. Belirli bir duruş, süregelen inanç, düşünce ve tutumlarda kendiliğinden yansımayacağından, feminist politik bir çabanın bu yak- laşıma içsel olduğu vurgulanmıştır. Bu nedenle, yalıtılmış kişilerin yaptıkları rasyo- nel tercihlerin soyut kavramlarla değil, kadınların gündelik yaşamlarındaki somut gerçekliklerle ele alınması gerektiği savunulmuştur.

Geleneksel Epistemolojinin Temel Unsurları :

En genel düzeyde, feminist yöntembilim, egemen bilgi üretme biçimlerinde, kadınların ve diğer marjinalleştirilmiş grupların, yaşam ve deneyimlerinin görünmez ve vazgeçilebilir kılınmasına karşı çıkmıştır.

feminist epistemoloji, kadınların yaşam deneyimleri- nin koşullarını, sosyal-yapısal sonuçları ile bilen ve bilinenler olarak, neden kamu- sal bilgi kapsamında yok sayıldıklarını (bilginin otoritesine sahip olsalar da) sorgular. Bu çaba, gücün sıradüzen yapısının sürdüğü ortamda, sosyal ve söylemsel yapıların anlaşılmasını gerekli kıldığından, epistemoloji, feminist kuram için elzemdir.

kadınların deneyimlerinin farklılığına odaklanan araştırma pratiklerine yönelmişlerdir.

akıl/usu erkek olmakla, beden/duyguyu kadın olmakla özdeşleştiren Batı felsefesi, duyguları irrasyonellikle özdeşleştirip önemsizleştirmiştir. Ancak, feminist epistemologlar, soyut toplumsallıkların (gerçekliklerin) somutlaştırılmasını tartışmışlardır. Farklı içeriklerde gerçekleştirilen bu ‘somut kılma’ sürecini, ilişkisiz sapmalar olarak marjinalleştirerek, yaşam deneyimlerini tekli açıklamalara indirgeyip asimile eden geleneksel epistemolojiler, feministler tarafından çok yönlü eleştirilmiştir.

Geleneksel Epistemolojinin Feminist Eleştirisi

Feministlerin bir kısmı, epistemoloji tartışmalarını, bilginin ve bilenin durumuna, bir kısmı da veri/kanıtın özelliklerine bağlı olarak tartışmalarını, feminist duruş kuramı ve feminist ampirizm yaklaşımı olarak ayrıştırmışlardır.
Duruş kuramcıları, kadınların deneyimlerinin tarihsel ve maddi durumlarını sorunsallaştırırken,
feminist ampiristler, merkeziyetçilikten arınmış veri/kanıta odaklanmışlardır.

Feminist epistemoloji, ‘kimin bilgisi’ sorgusunu öne çıkararak, bilginin bağ- lamsal ve konumsal olduğunu, aktörleri (eyleyicileri) araştırmanın tamamına içsel kılarak, bilgi üretiminin odağı haline gelmesini sağlamıştır. Bu çaba doğrultusunda feminist epistemologlar, soykütük ve yorumlayıcı teknikleri geliştirmişlerdir.

Feminist epistemoloji tartışmaları postyapısalcı düşüncelere önemli bir açılım sağladı.

Feminist epistemoloji sorgusu, erkeklerin kadınlık bilgisine sahip olmadıkları düşüncesini tartışma konusu haline getirmiştir.

Feministlerin epistemoloji alanındaki açılımlarının bir diğer anlatımı, toplumsal cinsiyet kavramlaştırmasının eleştirilerek ‘ikincil’ kılınmasıdır.

*söylemsel inşa yaklaşımı, kendi içerisinde, radikal görecelilik ve duruş kuramı olarak farklılaşır.

Duruş kuramcıları, bilginin bilenlerin çıkarlarına içsel olması nedeniyle, yaşam deneyimlerinin ve özgül öznelliklerin, bilenlere ayrıcalıklar sağlayacağı düşüncesi- ne sahiptirler. Bu yaklaşım, dünyayı insanların eylemlerine bağlı, sosyal olarak in- şa edilen yapısal bir gerçeklik olarak görür.

feminist epistemoloji tartışmalarına ciddi katkıları olmuş epistomologlar :
Harding’in feminist duruş kuramı,
Haraway’in konumsal bilgi yaklaşımı
Longino ve Nelson’un feminist ampirizmi

FEMİNİST DURUŞ KURAMI :

feminist bilginin ve feminist bilgi üretiminin toplumsal güce dayalı olduğu ve feminist bilginin de kadın deneyime dayandığı düşüncesini savunur.

yaklaşımın daha kapsamlı ve detaylı anlatımına göre:
(1) bilgi ve bilgi üretimi modernite anlayışının hangi özelliklerine sahip olursa olsun, bilginin kendisi ve üretim süreci toplumsal güç ilişkilerini içerir;
(2) bilgi ile güç ilişkili ise ve kadına ait bilgi de kadınlık deneyimlerine bağlı ise, feminist bilgi ile toplumsal güç arasındaki ilişki temel bir sorgu alanıdır;
(3) bilgi üretiminde kilit rol oynayan bilen özne, sadece kişisel, sabit ve belirgin olan ırk, sınıf, toplumsal cinsiyet ve benzeri kimliğine değil, toplumsal inşa sürecinin güç ilişkilerine bağımlıdır;
(4) bilgi kısmi, özgül, özel, durumsal ve benzeri özelliklere sahip olarak, kendisi de öznelliklere sahip ‘bilenler’ tarafından üretilir;
(5) kadınların deneyimleri çeşitlidir ve birbirlerinden farklıdır;
(6) kadınların öznelliklerinin sosyal inşasına temel olan güç ilişkileri genel, tümleşmiş, tekli ilişkiler değildir
(7) kadınlık bilgisi kısmidir ve durumsaldır; kadınlar ayrıcalıklı bir duruşa sahiptirler; bu durum genel olabilir ancak evrensel değildir.

Bu yaklaşım, bir yandan bilgi üretiminin toplumsal koşullarına, diğer taraftan ‘güçlü bir nesnelliğe’ dayanan yansımalı bir epistemolojiye dayandırılmıştır.

duruş kuramı, kadınların ezilmişliklerini, ikincilliklerini, alta sıralanmalarını, baskı altında kalmalarını, sömürülmelerini ve benzeri kadınlık durumlarını ‘doğal’ kabul eden ataerkil düzenin varsayımlarını reddeder. Bu karşı çıkışı benimseyen duruş kuramı, bilinç yükseltme ve sosyal-po- litik mücadele ile elde edilen ve toplumsal değişimi öngören bir içeriğe sahiptir.

Haraway ; sürekli değişen ittifakların oluşturduğu bir koalisyonun, bilgi üretiminin oluşumunu etkileyen bir zemin sağladığını savunmuştur.

FEMİNİST AMPİRİZM

epistemolojik açılımları, Longino ve Nelson ampirist bir temelde yeniden yorumlamışlardır.

Longino’nun sosyal ampirizminde, bilenin kişiler değil, bilenler topluluğu olduğu vurgulanarak, değer yüklü farklılıkların bilgi üretimini nasıl etkilediği gösterilmeye çalışılmıştır.

Harding de siyasetle donanmış sorgunun, güçlü nesnellik anlayışı ile daha geçerli ve uygun bir ampirizm olacağını vurgulamıştır.

Anderson’a göre, tüm araştırma tasarımları yanlıdır; çünkü bir araştırma, sorgulanan ilişkilerin bütün boyutlarını içeremez.

Clough da, öznellikler konusundaki şüphecilik ve yanılmanın olası olduğu konusunda benzer düşünceler ileri sürmüştür.

Feminist ampiristlerin düşüncelerinin geleneksel ampirizmin varsayımlarını kabullenen değil ama çağrıştıran benzerlikler içermektedir.

FEMİNİST DURUŞ KURAMLARININ ELEŞTİRİSİ

öznellikler/deĞerler ile bilgi ve bilimsel pratik arasındaki ilişkilerin sorgulanmasında, bilginin konumlanma ve kısmilik vurgusu muğlaklığını korumaktadır. Buna ek olarak, öznelliklerin, bir ‘anlam dokusu’ olarak ele alınabileceği düşüncesinin de net bir yaklaşım olmadığı söylenebilir.

Kavramsal düzeyde, duruş kuramcılarının gerçekçilik ile inşacılık arasındaki geriliminin, göreceli bir yaklaşımla çözümlenme çabaları, feminist epistemoloji açılımlarına önemli katkılar sağlamıştır. Ancak, çeşitli öznelliklerin hangisinin, nasıl etkili olduğu konusu hala ciddi bir yöntembilimsel ve epistemolojik sorun olarak önemini korumaktadır. Özellikle, düşünürlerin ‘bulmak istediklerini’ sorgulamaları ve eleştirilere kendi değerlerini kullanarak karşılık vermeleri, araştırmanın yönlendirilmesine neden olabilir.
Harding , duruş kuramının sosyal kurama ve politik mücadeleye yaptığı vurgu nedeniyle, epistemoloji tartışmalarını canlandırdığını ve yansıma yaklaşımını geliştirdiğini savunmuştur.

Duruş kuramı modernite içinden yapılan feminist eleştirinin ‘son durağıdır’.

POSTMODERNİTE SÖYLEMİNİN KARŞI ÇIKIŞLARI

(1) Bilgi rasyonellik ve gerçek arasındaki ilişkiye bağlı olarak kurulabilir, ancak bu düşünce sistemlerinden sadece bir tanesi olduğundan ve başka sistemler de olası olduğundan bilgi görecelidir.
(2) ikiliklerin yapı-söküme uğratılması ile gerçekliğin nasıl toplumsal olarak oluştuğu ortaya konularak, ikilikler arasındaki güç ilişkileri çözümlenebilir.
(3) Bilen öznenin bağımsız olarak ve merkezi bir konumda gerçekliğe ulaşabileceği düşüncesi geçerli değildir. Bilenin bilgisine karşı çıkmaktansa, bilgi sahibi olanın kim olduğu, kim için konuştuğu; ne konuştuğu ve kimlerin ve nelerin dışarıda kaldığı sorunsallaştırılmalıdır.
(4) Toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf benzeri kimliklerin katı, belirgin, tarih- dışı özcülüğüne karşı çıkılmalı ve onların hem parçalı hem de çoklu olduğu savunulmalıdır.
(5) Postmodernite, evrenselliğe ve merkeziyetçiliğe karşı çıkar.
(6) Beden ve cinsellik doğal ve maddi bir içeriğe sahip olabilir, ancak toplumsal cinsiyet çoklu ve çeşitli bir farklılığa sahiptir.
(7) Toplumsal iktidara sadece erkeklerin sahip olduğu (kadınların er-kekler tarafından ezildiği) anlayışı ve iktidar ilişkilerinin kadınların kurtuluş ve güçlenme projelerine indirgenmesi önemli bir sınırlılıktır.

POSTMODERNİTE SÖYLEMİNE FEMİNİSTLERİN KARŞI ÇIKIŞLARI
1) Post modern düşüncenin, kadın öznelliğine yoğunlaşarak, bilen özneyi ya- pı-söküme uğratıp, göreceliğe yönelmeleri, feminist hareketi önleme çabaları ile örtüşmektedir. Bilen özneye dayalı ve insancıl epistemolojilerin modasının geçmiş olduğu iddiaları, bilginin gücünün sınırlandırılmasına ve toplumsal cinsiyetin varlığı ile gücün maddi temellerinin inkâr edilmesine neden olmuştur.
(2) Postmodern kuramcıların, feminizmi politikanın dışına çıkardıkları söylenebilir. Postmodernite düşüncesinin apolitik olmadığı, çoğulculuk ve göreceliğin feminist siyaseti bölerek, mevcut güç ilişkilerini yıkmak bir yana, ona önemli bir zemin hazırladığı söylenebilir.

Postmodernite yaklaşımı, ezilmişlik duygusunu dildeki yansımalara indirgeyerek sınırlar. Ezilmişlik sadece anlamda değil aynı zamanda gerçek bedensel deneyimlerde yaşanan bir gerçekliktir. Postmodern düşüncenin somutlamayı dil aracılığı ile incelemesi, toplumsal yaşantının birçok özelliğini dışarıda bırakması, bu yaklaşımın önemli bir sınırlılığı olarak düşünülmelidir.

FEMİNİZMİN FELSEFEYE AÇILIMI

feminizm, felsefeye dışsal denmese de felsefenin dışında ve onun ‘ötekisi’ olma konumunu uzunca bir müddet korumuştur. Bunun temel nedenlerinden biri, Batı felsefesinin nesnellik ve tarafsızlık anlayışına dayalı olması ve fe- minizmin toplumsal bir hareket olarak siyasi içerikli olmasıdır.

Feminist felsefe 1970’lerde eşitlik, özgürlük ve toplumsal cinsiyet odaklı feminist düşünceler ile ortaya çıkmıştır.

Hem modernite anlayışının hem de felsefenin temel unsurlarından biri olan akılcılığın nasıl erkeklik ile ilişkili olduğu konusu, feminist felsefenin en başat sorgu alanlarından biri olarak ortaya çıkmıştır.

feminist felsefe, sadece etik ve politik felsefe alanında değil, epistemoloji, metafizik ve bilim felsefesi konuları da sorgulamalara yönelmiştir. Felsefenin temel unsurlarından biri olan akıl yürütmenin dışında olduğu düşünülen, bireylerin yaşam deneyimlerinin öznelliklerinin (değerlerinin), cinsiyetçi çarpıtma ve saptırmalarla düşünceyi nasıl şekillendirdiği feminist çalışmalarda gösterilmiştir.

SONUÇ :

Feminizmin, feminist kuramın ve feminist biliminin gelişim çizgisinde, kadın ve toplumsal cinsiyet temelinde gerçekleştirilen kavramsallaştırmaların, özellikle fe- minist yöntembilim ve feminist epistemoloji açılımları ile eleştirilmesi, feminizm açısından bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir.

Feminist yöntembiliminde izlenen yöntemsel boşluk ve çelişkiler, geliştirilen feminist epistemoloji tartışmaları ile büyük ölçüde giderilmiştir. Feminist epistemoloji alanındaki gelişmeler, feminist yöntembilim ile feminist epistemoloji arasındaki tutarlılığı sağlamış ve feminist kuramın çağdaş genel bir sosyal kuram haline gelmesini yol açmıştır.

ÜNİTE 3

KADIN VE SİYASET
Kadınların kendi koşullarında değişiklik yaratabilecek siyasi eylemlere katılamamaları, kendi koşullarında yapabilecekleri iyileştirmelerin önündeki en önemli engellerden biridir.

KAMUSAL ALAN, ÖZEL ALAN AYRIMI
Kamusal alan yasaların yapıldığı, politik ilkelerin tartışılarak kararlaştırıldığı, vatan- daşların bu sürece katılarak siyasete dahil olduğu bir alan olarak tanımlanmaktadır. Öte yandan özel alan, yani aile ve hane içi alanı hayatın günlük ihtiyaçlarının karşılandığı bir alandır. Ailenin başı erkek, kamusal alanda siyasete katılırken kadınlar özel alanda, hane içinde, günlük yaşamsal ihtiyaçların giderilmesi (çocuk bakımı, yemek, temizlik vs) ile uğraşırlar. Özel alandaki kadınlar, kamusal alana katılamazlar. Kadınlar, doğuştan sahip oldukları iddia edilen bazı özellikleri sebebiyle siyasete uygun değillerdir. : Bu bakış açısının değiştirilmesi ve kadınların siyasette etkin olarak yer alması fikri tarihsel süreçler, olaylar ve düşünce akımlarının yanı sıra kadın hareketiyle birlikte düşünülmelidir.

TARİHSEL SÜREÇLER VE KADIN HAREKETİNİN ETKİSİ :

Birinci Dalga Feminizm
Kadınların erkeklerle eşit olduğu fikri ilk defa Fransız devrimi sırasında telaffuz edilmiştir. Akıl, ilerleme, bireyselleşme ve eğitimin önemi gibi değerler kadın haklarının bu dönemde kendini temellendireceği felsefi altyapıyı oluşturdu. Kadın haklarına dair ilk teorik çalışmalar da bu dönemde geldi.

Olympe de Gouges ‘in “Kadın ve Kadın Vatandaş Hakları Bildirgesi (Declaration of the Rights of Women)” adlı kitabı ve Mary Wollstonecraft’ın “Kadın Haklarının bir Savunusu (A Vindication of the Rights of the Women)” adlı kitabı ilk feminist teori eserlerinden sayılabilir.
Wollstonecraft’ın temel vurgusu, Fransız devriminin temel ilkelerinin (eşitlik, özgürlük, dayanışma) kadınları da içeren bir tanımını yapmasıydı.Böyle bir tanımın yapılmasında vatandaşlık kavramı kilit bir rol oynamıştır.
Vatandaşlık kavramı, kadınlara, kanunlar önünde erkeklerle eşit olma hakkını tanımaktadır.

Fırsat eşitliği anlayışıyla kadınların 18. ve 19. yüzyıllardaki toplumsal konumu birlikte düşünüldüğünde, bu dönem feminizminin temel mücadele alanı ve gündemi, yasal ve kurumsal düzenlemeler olarak ortaya çıktı. 18. ve 19. yy’da kadınlar günümüzde sahip oldukları birçok haktan yoksundularlar.

Bu dönem feminist hareketin en büyük başarısı, kadınların seçme ve seçilme haklarının dünya çapında tüm ülkelerde bir dalga halinde tanınmasıyla gerçekleşti. Oy hakkını kadınlara ilk tanıyan ülkeler, bazı istisnalarla birlikte, sivil hakların daha gelişmiş olduğu ülkeler oldu. Bu tür ülkelerde, kadınlar, 1920’lerin sonlarına kadar oy verme ve seçilme hakkını elde etmişlerdi. Mesela Yeni Zelanda’da 1893’de, Avustralya’da 1902’de, Norveç’te 1913’te kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.
Türkiye’de ise kadınlar,
(1930) belediye seçimlerinde oy kullanmaya başlamış.
(1934) seçme ve seçilme hakkını kazanmışlardır.

Seçme ve seçilme hakkı gibi mülkiyet, aile hukuku gibi birçok alandaki yasal düzenlemeler de bu dönemin ürünleridir. Yasal düzenlemeler, kadınların kamusal alanda karşı karşıya kaldığı eşitsizliklerin giderilmesinde rol oynadı.
bu dönemki feminist harekete getirilen eleştirilere göre, birinci dalga feminizm kadınları kamusal alana çıkartırken özel alanda- ki eşitsizlikleri mücadele dışı bıraktı. Aileye, çocuk bakımına, cinsler arası ilişkile- re ait birçok konu ve bu alandaki eşitsizlikler göz ardı edildi. Yasal alandaki kadın erkek eşitliğini gözeten birçok düzenlemeler toplumsal hayatta gerçek kadın erkek eşitliğini topyekün yaratamadı.

İKİNCİ DALGA FEMİNİZM
İkinci dalga feminizm 1960’larda ortaya çıktı. 1960’lar, dünyanın birçok bölgesinde, savaş karşıtı, nükleer enerji karşıtı, ırkçılık karşıtı birçok toplumsal hareketin hız kazandığı bir dönem olmuştu.
Yasal alandaki eşitliğin, kadınların toplumsal alandaki sorunlarına ve erkek egemen yerleşik toplumsal pratiklere çözüm sunamadığını fark eden 2. dalga feminizm, hem mücadele alanını, hem mücadele konularını, hem de mücadele şeklini köklü bir şekilde değiştirdi. İkinci dalga feminizm, gündemini, özel alan ve özel alandaki eşitsizlikler bağlamında biçimlendirdi. Bu akıma göre, özel alan siyasetten ve güç ilişkilerinden bağımsız bir alan değildi yani özel (kişisel) de siyasiydi. Bu akıma göre, hane içi roller içerdikleri güç ilişkileriyle birlikte, cinsler arası eşitsizliği besliyordu. Kadınlık rolleri, sosyalizasyon süreçleriyle birlikte nesilden nesile aktarılıyordu.

1969’da New York’ta toplanan kadın kongresiyle 1970’de Oxford’da düzenlenen kadın kongrelerinin taleplerine bakıldığında, eskiden siyaset ve feminist mücadele dışı görünen kürtaj hakkı, doğum kontrolü araçlarına bedava erişim ve çocuk bakımı gibi konuların temel konular haline geldiğini görebiliriz.

Bu dönem feminist hareketi en çok etkileyen iki eser, Fransız filozof Simone de Beauvoir’in ve Amerikalı Betty Friedan’ın sırasıyla “İkinci Cins (Le Deuxieme Sexe)” ve “Kadınlığın Gizemi (The Fe- minine Mystique)”dir. Bu iki kitap da kadın olmanın erkek egemen bir toplumda ne anlama geldiğini ve kadınlık hallerini sorgulamaktadırlar.

Greenham Kadın Barış Kampı, İngiltere’de nükleer silahları protesto etmek için kadınlar tarafından kuruldu.
1981’de İngiltere’de Greenham Common üssünde nükleer başlıklı füzelerin konuşlandırılması kararı üzerine 36 kadın, üssün çevresinde bir barış kampı oluşturdular. Üssün çevresindeki telleri kesmek, kendilerini tel örgülere zincirlemek, tanklara engel olmak için yolları kazmak gibi eylemler geliştirdiler. Barışçı söylemleriyle kısa sürede geniş bir kamuoyu oluşturdular. 1982’de bu kamptaki kadınların sayısı 30 bini buldu. Füzelerin yerleştirilmesine engel olamamışlarsa da 10 yıl üssün çevresinde yaşayan kadınlar 1991’de füzelerin Amerika’ya gönderilmesiyle amaçlarına ulaştılar. 2000 yılında da eylem alanını tamamen terk ettiler.
Nükleer bir üssün çevresinde 24 saat yaşayan kadınların varlığı, şiddet karşıtlığı, tarafsızlığı ve çevreci vurgusu barış hareketlerine yeni bir gündem, metod ve tavır perspektifi getirdi.

KADINLARIN SİYASETE KATILIM EĞİLİMLERİ :
Siyasi katılım, literatürde farklı şekillerde tanımlanmaktadır.
Salibury’e (1975) göre siyasi katılım, öncelikle sistemi vatandaşlara, sisteme katılma ve böylece onu onaylama fırsatı vererek meşrulaştırır. Öte yandan vatandaşlara, siyasi güç elde etme ya da bu güce ortak olma imkânı verir. Son olarak da siyasi katılım, siyasi uzlaşmazlıkların çözümünde başlıca yöntemdir. Vatandaşlar siyasete katılarak hem süreci daha iyi öğrenirler, hem de ortak iyinin tanımlanmasında söz sahibi olurlar.
Başlıca katılım türleri :
oy vermek,
siyasi partilere üye olmak,
milletvekili adayı olmak,
dilekçe vermek,
protesto eylemlerine katılmak
sivil toplum örgütlerine üye olmaktır.

Kadınlar ve siyaset arasındaki ilişkiyi inceleyen 1960’larda yapılan araştırmalara göre kadınlar siyasete daha az katılmakta, siyasetle daha az ilgilenmekte ve siyaset hakkında daha az bilgi sahibi olmaktadırlar. Ancak günümüzde yapılan yeni araştırmalara göreyse kadınlarla erkekler arasında siyasete katılım açısından belirtilen farklar gittikçe azalmaktadır.

SİYASİ KATILIM SÜRLERİ VE KADIN KATILIMI

Vatandaşların en çok kullandığı katılım yöntemi oy vermektir

1960 ve 1970lerdeki birçok çalışmaya göre:
-seçimlerde kadınların erkeklerden daha az sıklıkta oy kullandığını
-kadınların seçimlere daha az katıldıkları
-kadınların kocaları ya da babalarının seçimleri doğrultusunda oy kullandıkları
-kadınların siyasi eğilimleri erkekler tarafından belirlendiği
-kadın oylarının daha muhafazakâr eğilimler taşıdığı
-kadınların oylarını var olan siyasi durumun korunması yönünde kullandıkları
gözlemlenmiştir.

Günümüzde, özellikle gelişmiş ülkelerde yapılan araştırmalar:
kadın ve erkek arasında oy verme davranışı açısından farkların ortadan kalkmakta olduğunu belirtmişlerdir.
Kadınlar da erkekler kadar sıklıkla oy verme haklarını kullanmaktadırlar.
kadınların muhafazakâr partilere oy verdiği yargısı da günümüzdeki çalışmalarda eleştirilmektedir.
Hangi partilere oy verildiği konusunda bir cinsiyet farklılaşmasından çok, bir kuşak (nesil) farklılaşmasından söz etmek daha doğru olur.
Yaşlı kadınlar; yaşlı erkeklerden, orta yaşlı kadın ve erkeklerden daha muhafazakâr eğilimler taşımaktadırlar. Ancak, özellikle 1980’lerden sonra yeni sol partilerin en önemli oy tabanını genç kadınlar oluşturmaktadır. Erkeklere nazaran daha çok genç kadın bu partilere oy vermektedir. Dolayısıyla günümüzde oy verme konusunda kadınlar ve erkekler arasında belirgin bir farktan bahsedemeyiz.

yapılan birçok çalışmada, kadınların geleneksel olmayan katılım türlerinde daha fazla yer aldıkları belirlenmiştir. Kadınlar özellikle son yıllarda savaş karşıtı şiddet karşıtı hareketlerde, nükleer karşıtı çevreci hareketlerde ve refah programları yanlısı oluşumlarda aktif olarak yer almaktadırlar. Öte yandan kadınların, daha çok yardım kuruluşları, kadın dernekleri, mahalle dernekleri gibi organizasyonlarda etkin oldukları gözlenmektedir. Bu oluşumlar, kamusal alanda kadına deneyim kazandırsa da siyaseti doğrudan etkilemeyi hedefleyen kuruluşlar değillerdir.

kadın katılımında esas problem, kadınların siyasi partiler, parlamento gibi formel kanallar yoluyla siyasete katılımında ortaya çıkmaktadır. Siyasi partilere erkekler kadar fazla üye olmamakta, parlamentoda erkekler kadar yer alamamaktadırlar.

Ad hoc (geleneksel olmayan- geçici) katılım türleri kurumsallaşmamış, geçici süreli, seçimler gibi formel siyasi süreçler içinde yer almayan siyasi katılım türleridir. Örnek olarak protesto hareketleri gösterilebilir.

KADININ PARLAMENTODAKİ TEMSİLİ

Kadınlar tüm ülkelerde nüfusun yaklaşık olarak yarısını oluşturmaktadırlar.
Dünya üzerindeki ortalama kadın temsili ya da parlamentolarda ortalama kadın sayısı %16 civarındadır.
190’dan fazla ülkede hükümetlerin başında bulunan kadın sayısı yedidir.
Türkiye’de 1934 yılından günümüze kadar parlamentoya giren 9134 milletvekili arasından sadece 236’sı kadındır.
Cumhuriyet tarihi boyunca meclisin sadece %2.6’sı kadın olmuştur.
1935 yılından günümüze kadar sadece 14 kadın milletvekili, farklı hükümetlerde bakanlık görevi yapmıştır.
Türkiye’de 2007 seçimleri sonucunda mecliste kadın temsil oranı %9,1 olarak gerçekleşmiştir.
Bu temsil oranıyla Türkiye, Dünyada 112 ülke arasında 107. sıradadır.

Formel temsil anlayışına göre ; fikirler ve çıkarlar temsil edilebilir ancak toplumsal cinsiyet ve diğer kimlikler temsil edilemezler.

Tanımlayıcı temsil anlayışına göre ; toplumdaki her grubun, kendilerine özgü kimlikleri ve bu kimliklerinden doğan sorunları vardır. Dolayısıyla bu gruplar, bu grup üyeleri tarafından temsil edilmelidirler. Örneğin; bu temsil anlayışına göre kadınlar ayrı bir siyasi grubu oluşturmaktadırlar. Erkeklerden farklı çıkarları, ayrı siyasi pozisyonları, farklı siyasi tutumları vardır. Kadınların, kadınlar tarafından parlamentoda temsili önemlidir. Çünkü bu tutum, davranış ve pozisyonların oluşumu, ancak kadın olma deneyimiyle mümkündür.

Nitelikli temsil anlayışında ; kadınların sadece parlamentoda bulunması değil, aynı zamanda kadınların çıkarları yönünde davranması da gereklidir. Nitelikli temsil taraftarları, kadınların parlamentoda var olmasının önemli bir başlangıç olduğunu, ancak bunun yanı sıra parlamentodaki kadınları destekleyici ve kadın sorunları yönünde etkin olmaya teşvik edici önlemler alınması gerektiğini savunurlar.
Tanımlayıcı temsille nitelikli temsil arasındaki köprüyü ‘kritik çoğunluk’ (critical mass) kavramı oluşturmaktadır.

Kritik çoğunluk: Bu kavram nükleer fizikten alınmış bir kavramdır. Fizikte kritik çoğunluk, kimyasal bir reaksiyonu başlatmak için gereken miktar anlamına gelmektedir. Siyaset bilimindeyse siyasi kültür ve siyasi gündemde değişiklik yaratılabilmesi için parlamentoda gereken kadın çoğunluğuna kritik çoğunluk adı verilmektedir. Yapılan çalışmalarda, kadınların gündemde kadından yana bir değişiklik yaratabilmeleri için en az %30 civarında bir temsil oranına sahip
olmaları gerektiği ortaya konulmuştur.

Kadının Siyasete Katılımındaki Engeller

Kültürel İdeolojik Sebepler
Toplumların kadınlara karşı tutum ve davranışları, kadınların sosyalleştikleri orta- mın onlar hakkındaki yargıları, kadınların siyasete daha aktif olarak katılımını et- kilemektedir. Çoğu toplumda kültürel değerler ve gelenekler, kadınları değil, er- kekleri politik aktör olarak onaylar.

Siyasi sosyalleşme (Political Socialization) siyasi katılımla ilgili yeteneklerin ve eğilimlerin içselleştiği bir süreç olarak adlandırılır. Politik davranış bu süreçler vasıtasıyla birey tarafından benimsenir .
*kadınların siyasete daha az katılmaları zaman, maddi kaynak, eğitim gibi, siyasetin gerektirdiği olanaklara erkeklere oranla daha az sahip olmalarıyla da ilgilidir.*

Sosyoekonomik Faktörler: Kadınların Güncel Durumları ve Sınırlılıkları
siyaset için gerekli belli başlı kaynaklar :
para,
zaman,
iletişim becerileri,
eğitim ve
çalışma hayatı deneyimi
olarak karşımıza çıkmaktadır.

1) Hane içi sorumluluklar ve özellikle çocuk bakımı, uzun bir dönem, anneyi çocuğa bağımlı kılmaktadır. Ayrıca birçok ülkede erkeklerle karşılaştırıldığında kadınlar eğitim olanaklarına daha az sahiptirler.

2) Siyaset için gerekli diğer bir faktöre, yani zamana, kadınlar erkeklere kıyasla daha az sahip olabilmektedirler. Kadınlar zamanlarını büyük oranda hane içi so- rumluluklara ayırmaktadırlar. Çalışan kadının bu anlamda omuzlarındaki yük daha fazladır.

3) Liderlik becerileri, toplum önünde konuşma yapmak gibi becerilere kadınlar daha geç sahip olabilmektedirler. Ev içi sorumluluklar sebebiyle kadınların siyasete gi- rişi oldukça geç yaşlarda, ancak çocuklarını yetiştirdikten sonra gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, siyaset için gerekli olan kaynaklardan birisi olan deneyime de sahip olamamaktadırlar.

sonuç : Gelişmiş ülkelerde artan kadın eğitimi, profesyonel çalışma hayatı deneyimi, günlük ev sorumluluklarına yardım etmeyi amaçlayan sosyal devlet uygulamaları, kadınların siyasete katılımını artırmaktadır.

Siyasi Kurumlardan Kaynaklanan Nedenler

1) Bu faktörlerden ilki egemen siyasi kültürdür. Siyasi hayat kaybeden kazanan, yarışma, rekabet gibi erkek kuralları ve değerleriyle tanımlanmaktadır. Toplumsal cinsiyet rolleri yapılar içinde devam etmektedir.

2) Parlamentonun yapısı, parti yarışının özellikleri, seçim sistemi ve politik rejimin yapısı da kadınların siyasete girişlerinde önemli rol oynamaktadır. Üniter devletlerde parlamentoya girebilmek için genellikle tek bir kanal (ulusal meclis) mevcuttur. Federal devletlerdeyse yerel parlamentolar ve yerel siyaset, siyasete gi- riş ve yükselmede önemli yollar haline gelmektedir. Böyle ülkelerde özellikle yerel siyasetle daha ilgili olan kadınlar için, siyaset kariyeri olanakları artmaktadır.

Kadınların parlamenter temsilde yer almalarını etkileyen en önemli faktör se- çim sistemleridir. Kadın temsili açısından en avantajlı seçim sistemi çok üyeli se- çim bölgeleriyle liste usulü orantılı temsil sistemidir. Orantılı temsil sisteminde par- tiler bir seçim bölgesinden daha fazla aday seçtirebilirler (çok üyeli seçim bölgele- ri) ve böylece parlamentoda fazla sandalye sayısına sahip olabilirler. Orantılı (Nispi) seçim sistemlerinde partilerin birden fazla adayının seçilmesi mümkün olduğundan, partiler kadın aday göstermede daha rahat davranabilmektedirler.

Nispi (orantılı) sistemler Bu sistem, partilere parlamentoda güçleri oranında temsil olanağı tanımaktadır. Çoğunluk sistemlerinden farklı olarak, seçim bölgelerinde birçok partiden birden fazla aday seçilebilmektedir. Liste usulü uygulamasında listedeki sıralama çok önemlidir, çünkü adaylar, partilerinin aldıkları oy oranına göre, o listelerdeki yerlerine göre seçilirler. Seçmenler listede değişiklik yapmak, adayların sıralarını değiştirme olanağına sahipse o zaman, orada “tercihli liste” yöntemi uygulanmaktadır. Seçim çevrelerinin genişliğinin artması ile birlikte siyasi partilerin parlamentoda temsil imkânı da artmaktadır.

3) Demokratik sistemler iyi tanımlanmış, açık kurallarıyla kadınların, oyunun kurallarını daha iyi öğrenip, ona uygun stratejiler geliştirmelerini sağlayabilir. De- mokratik olmayan sistemlerse, gücün nasıl ele geçirileceğine dair lider iradesine göre sürekli değişen kurallarıyla aynı şeffaşığı kadınlara sunamazlar.

Kadının siyasete katılımı demokratik ülkelerde demokratik olmayan ül- kelere göre, sosyoekonomik gelişmeye bağlı olarak daha yüksektir. Ancak, kadı- nın parlamenter temsili açısından bu fark gözlemlenmemektedir. Mesela Çin ve Küba gibi demokratik olmayan ülkelerde, kadının parlamenter katılımı, birçok demokratik ülkeden fazladır. Bu ülkelerde kadının parlamentoda temsili pozitif eylem stratejileriyle desteklenmektedir. Ancak bu tür meclisler semboliktir ve bu- radaki kadın temsili de sembolik bir varlık göstermektedir.

Kadının parlamenter temsili, bu normların en önemlilerinden biri haline gelmiştir. Dolayısıyla yeni demokratikleşen bu ülkeler, toplumsal cinsiyet kota- ları yoluyla parlamentodaki kadın sayısını arttırmaya çalışmaktadırlar.

4) Siyasete katılım süreçlerinde en etkin kurumlardan birisi siyasi partilerdir. Siyasi partiler, seçme ve aday gösterme süreçleriyle siyasete kimlerin katılacağına dair karar vermektedirler.
parti ideolojisi, kadın katılımını kolaylaştırmada, eskisi kadar önemli görülmemektedir. Öte yandan siyasi partilerin organizasyon yapısı aday gösterme prosedürleri, kadın katılımı üzerinde önemli rol oynamaktadır.

Kadının Siyasi Katılımını Artırmaya Yönelik Stratejiler
1. Söylemsel stratejiler: Bu stratejiler söylemde kadın katılımını destekleyici bir tavır almayı gerektirmektedir. Böyle bir söylem, hem kadın katılımını destekle-yici savları söylemde somutlaştırmayı, hem de bununla ilgili uluslararası antlaşma- ları onaylamayı gerektirmektedir.

2. Olumlu eylem stratejileri (Positive Action): Bu stratejiler kadın katılımı- nın önündeki önyargıları yok etmek kadar kadınları katılıma teşvik etmek için de planlanan eylemlerdir. Kadın adaylara maddi destek, kadınlara yönelik eğitim dü- zenlemek, destek birimleri kurmak böyle eylemlerden sayılabilir.

3. Pozitif ayrımcılık stratejileri: Bu stratejiler, diğerleri arasında, kadının par- lamentoda yer alması açısından en radikal sonuçları doğuran stratejiler bütünüdür. Toplumsal cinsiyet kotaları, liberal temsil ve eşitlik ilkesini ciddi şekilde eleştiriye tabii tutmakta, bunları yeniden düzenleme iddiası taşımaktadır.

fırsatların eşitliği yerine, sonuçların eşitliğini gözeten stratejiler uygulamak, kadın temsili açısından daha verimli sonuçlar verecektir. Bu yaklaşıma göre, siyasi kurumlarda cinsiyet dengesinin kendisi hedeşenmeli ve bu yönde kadın lehine düzenlemeler yapılmalıdır.

Toplumsal cinsiyet kotaları, yaygın adıyla kadın kotaları, bir kuruluşun üyeleri- nin belli bir sayısının (yüzdesinin) kadınlar tarafından oluşturulması zorunluluğu- nu ortaya koyan bir kavramdır. Bu kuruluşlar; parlamentolar, hükümetler ve komi- teler olabilmektedir. Kotalar, kadın siyasetçi adaylarına değil, aday yapma sorum- luluğu taşıyan siyasi partilere, kadın temsilinde eşitliği gözetme yükümlülüğü getirir. Günümüzde bir “kota ateşi” tüm dünyayı sarmaktadır. Cinsiyet kotalarının uy- gulanmasını, gündemlerinin ilk maddesine yerleştiren kadın hareketi, kadın kota- sı uygulamanın temsildeki adaletsizlikleri gidereceğine inanan siyasi elitler ve uluslararası kuruluşların bu konuda gittikçe artan hassasiyeti devletleri, kotaların uygulanmasına sevketmektedir.

Literatürde kotaların uygulanmasına dair yapılan tartışmalar aleyhte ve lehte savlar içermektedir.

Kota uygulamalarının olumsuz yönleri, şu savlarla ileri sürülmektedir:
• Siyasi temsil, sosyal kimlikler, kategoriler açısından değil, fikirler açısından olmalıdır. Cinsiyet kotaları diğer grupların da temsil edilme iddiasını destek- leyecektir.
• Sadece cinsiyetlerinden dolayı seçilen adaylar, siyasette liyakat ilkesine ay- kırı bir örnek oluşturmaktadır.
• Cinsiyet kotalarının uygulanması parti içi çatışmalara yol açabilir.
• Kotalar “herkes için eşitlik” ilkesine aykırı bir durum teşkil etmektedir. Öte yandan cinsiyet kotalarını savunan görüşler şöyle sıralanabilinir:
• Kadın kotaları ayrımcılık teşkil etmez, adaletsiz temsilin sonuçlarını düzelt- meye çalışır.
• Kotalar liyakat ilkesine aykırı bir durum oluşturmaz; çünkü kadınlar da siya- sette erkekler kadar yetenekli ve birikimlidirler. Fakat kadın yetenekleri böyle bir siyasal sistemde değersizleştirilmektedir.
• Kadınlar vatandaş olarak eşit temsil hakkına sahiptirler.
• Erkekler kadınların çıkarlarını temsil edemezler.
• Seçmenler böylece kadın adayların da dahil olduğu daha geniş bir seçim olanağıyla karşılaşırlar. Kotalar seçmenlerin, kadın adayları da değerlendir-mesini olanaklı kılar.
Kotalar değişik ülkelerde değişik biçimlerde uygulanmaktadır. Kotalar uygulandıkları yerlere göre farklı kategorilerde değerlendirilir:
• Anayasal kotalar: Bu kota türü, uygulamada en az görülen kota türüdür.
Sadece onüç ülkede uygulanmaktadır. Kadınlar için parlamentoda belli sa- yıda sandalyenin ayrılması gerekliliği anayasalarında ifade edilmektedir. Parlamentoda nihai bir kadın sayısı öngörülür. Bu ya bir seçim döneminde bazı bölgelerin kadın bölgesi olarak belirlenmesiyle ya da partinin aldığı oy oranıyla paralel bir şekilde, belli sayıda kadının, o sandalyelere atanması yü- kümlülüğünün partilere verilmesiyle gerçekleştirilir. Örnek olarak Ugan- da’da mecliste en az 56 koltuk kadınlar için ayrılmışken Ruanda da koltuk- ların en az %30’u kadınlar için ayrılmıştır.
• Siyasi parti kotaları: Partilere belli sayıda kadını aday gösterme yükümlü- lüğünü veren, partilerin tüzüklerinde düzenlenen kotalardır. Anayasal ya da yasal bir yükümlülük olmadığında partiler, kendi inisiyatişeriyle tüzüklerin- de kotaları düzenleyebilirler. Genelde aday gösterilme süreçlerinde kadın aday sayılarında bir düzenleme içerirler.
• Seçim yasaları kotaları: Parti kotalarının aksine anayasal kotalar gibi partilerin tümünün uygulamakla yükümlü oldukları kota düzenlemelerini içe- rir. Parlamentodaki kadınların nihai sayısından ziyade seçim süreçlerinde, aday gösterilme aşamalarında belli bir kadın aday sayısını hedefleyen kotalardır.

Liste usulü orantılı (nispi) temsil uygulanan sistemlerde partilerin, kadın adayları listenin neresine koyacakları önem kazanmaktadır.
Orantılı temsil sistemlerinde genellikle parti listelerindeki tüm adaylar seçilemez. 100 kişilik bir listeyle seçime giren bir partinin %20’lik oyu o listedeki ilk 20 kişinin milletvekili olarak seçileceği anlamına gelmektedir.
Seçilmesi zor olan yerlerde aday gösterilen kadınlar, kota gerekliliği yerine gelmiş olsa da parlamento temsilini kazanamamaktadırlar. Bu yüzden fermuar gibi yöntemlerle kadın adayların seçilme şansları arttırılmaya çalışılmaktadır.
Fermuar sisteminde adaylar bir erkek bir kadın şeklinde listede sıralanmaktadır. Ya da belli sayıda kadının ilk sıralarda olacağı şeklinde kotalar düzenlenir.
Çoğunlukçu seçim sistemlerinde kota uygulanırken kazanılması mümkün olan seçim bölgeleri gruplanıp, buralarda eşit sayıda kadın ve erkek aday gösterilmesi hedeşenmektedir.

Değişik ülkelerde değişik kota uygulamaları görülmektedir. En yaygın olarak kullanılansa parti kotalarıdır. 106 ülkeden 14 ülke anayasal kota, 31 ülke seçim yasalarında kota ve 61 ülke de parti kotası kullanmaktadır. Partiler tarafından gönüllü olarak uygulanan kotalar genellikle daha önce de kadın temsilinde belli bir aşamayı sağlamış iskandinav ülkeleri gibi ülkelerde uygulanmaktadır. Ancak, kadın hareketinin ve temsilinin halihazırda oldukça zayıf olduğu ülkelerde gönüllülük esasına dayanan kotalar yerine, seçim yasalarında ya da anayasal düzeyde düzenlenen kota uygulamaları ortaya çıkmış birçok ülkede de uygulanmaya başlanmıştır. Bu kotalar, demokratikleşme reformlarının bir parçası ola- rak uygulanmaya başlanmıştır. Ruanda başta olmak üzere, birçok ülke, kota uygulaması sayesinde kadın temsili oranlarında üst sıralara yükselmiştir. Özellikle yeni modernleşen, iç istikrarını sağlamaya çalışan ülkelerde, kota uygulaması hızlı sonuçlar vermektedir.
ÜNİTE 4

Eğitim, hem birey hem toplum açısından yeteneklerin ve ilerlemenin gerçekleştirilmesinde, yaşam kalitesinin geliştirilmesinde dirimsel öneme sahiptir. Çünkü; insanın kendi gücünü ve kendini güçsüzleştiren mekanizmaları farkedebilmesi ve bunları dönüştürebilmesi için, ortam yaratma gizilini de için- de barındırır. Kadınların sadece okuryazar olması bile, kendilerini ifade etmelerini sağlayacak yeni bir dil kazanmak; olanaklardan ve risklerden haberdar olmak ve toplumdaki karar alma süreçlerine katılmak için güçlenmelerinin en önemli anahtarı olarak görülmektedir.

Kadınların eğitimiyle şiddet görme olasılığı arasında ters yönlü, evlilik yaşının ertelenmesi ve işgücüne katılım arasında güçlü ve olumlu bir ilişki vardır.

eğitim terimini, öğrenim ve öğretim süreçlerinin okul öncesi, ilk, orta ve yüksek okullar gibi formal, kurumsal organizasyonlarda örgütlenmesi anlamında kullanıyoruz.
Birleşmiş Milletler tarafından ülkelerin insani gelişmişlik düzeyini kadın erkek farklarına göre değerlendiren Toplumsal Cinsiyet lişkili Gelişme Endeksi ’nin yaşam beklentisi ve fertbaşına gayrisafi yurtiçi hasıla ile birlikte üç temel göstergesinden biri eğitimdir. Türkiye, 2010’da bu endekse göre 138 ülke arasında 77. sırada yer aldı.

Kadının eğitim düzeyi yükseldikçe daha az çocuk ölümüyle karşılaşılmakta, daha sağlıklı, daha iyi beslenmiş ve eğitilmiş çocuklar yetiştir- me olasılığı da artmaktadır. Kadınların eğitimi, uluslararasında insani gelişmeyi ölçmeye yarayan temel göstergelerden biridir.

Eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili engellerin kaldırılması uluslararası öncelikler arasında yer almaktadır.
2015 yılına kadar okula kayıt, okulu tamamlama ve öğrenimde başarı yönleri de dahil olmak üzere eğitimde tam bir cinsiyet eşitliğinin sağlanması,
2000 yılında Birleşmiş Milletler Bin Yıl Zirvesinde dünya liderleri tarafından kabul edilen Bin Yıl Kalkınma Hedeşerinden biridir .
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi taraf devletlerin, eğitim alanında kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmalarını güvenceye bağlamak üzere, gerekli tüm önlemleri almasını gerekli kılar.
Kadınların eğitimi, Pekin Eylem Platformu’nun, kadının ilerlemesi ve güçlendirilmesi için hükumetlerin, uluslararası toplulukların ve sivil toplumun öncelikle harekete geçmesini gerekli gördüğü 12 kritik alandan biridir.

Eğitime erişim, tüm insanların toplumsal sınıf, etnisite, cinsiyet, engellilik vb özelliklerine bakılmaksızın eğitimde fırsat eşitliğinden yararlanabilmesi anlamına gelir. Kadınlarla erkeklerin eğitime erişimi arasındaki fark, her öğretim düzeyi için kadın oranlarının erkek oranlarına bölünmesiyle elde edilir. Türkiye eğitime erişimde, 2010 Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Endeksi’nin 134 ülke arasındaki sıralamasında 101. sıradadır

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTSİZLİKLERİNİN EĞİTİMDEKİ İZDÜŞÜMLERİ

kız ve erkek çocuklarla kadınların ve erkeklerin varolan eğitim kurumlarına erişebilmek açısından ne derecede eşit olduklarını kapsar. Tarihsel olarak tüm toplumlarda eğitim kurumlarından yararlanmanın bir erkek ayrıcalığı olarak başladığı ve sürdürüldüğü, kadınların bu kurumlara çok sonradan ve ciddi mücadeleler sonunda erişebilme hakkını kazandıkları bilinmek- tedir. Eğitime erişim, dünyanın pek çok yerinde, henüz tamamlanmamış bir süreç niteliğini taşımaktadır.

Eğitime Erişimdeki Eşitsizlikler
Eğitime erişim, dünya genelinde bölgesel gelişmişlik düzeyine bağlı olarak büyük değişiklik gösterir. Afrika ülkelerinin çoğunda, Orta ve Güney Amerika’da, Güney Doğu Asya’da kadınların yüzde %50’sinden çoğu hiçbir eğitim görmediği gibi her eğitim düzeyindeki toplumsal cinsiyet farkları da gelişmiş ülkelerdekinden çok daha fazladır. Genel bir örüntü olarak kentlerdeki kadınların kırsal alanlarda yaşayanlara, genç kuşaktakilerin daha öncekilere kıyasla eğitime erişimleri daha fazla ve eğitimde kalma süreleri daha uzundur. Bu konuda, özellikle de yoksul ve kırsal kesimlerden kız çocukların okula kaydının ve eğitimde kalmasının sağlanmasına öncelik verilmesi özellikle vurgulanmaktadır.
Kadınların eğitime erişimleriyle ilgili çok önemli bir gelişme, yüksek öğretim- deki toplumsal cinsiyet eşitliğinin kimi ülkelerde kadınların lehine evrilmiş olmasıdır.

Türkiye’deki lise matematik kitaplarında tek bir matematikçi kadın adı yoktur. Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortaöğretim öğrencilerine tavsiye ettiği
100 Temel Eserde Türkiye’den Halide E. Adıvar ve Samiha Ayverdi dışında kadın yazar bulunmadığı gibi dünya edebiyatı listesinde de hiçbir kadın edebiyatçıya yer verilmemektedir.

EĞİTİMDE CİNSİYET AYRIMCILIĞI
CEDAW (md. 10/c), kadın ve erkek rolleriyle ilgili kalıpyargıların eğitimin her biçi- minden ve düzeyinden kaldırılmasını, özellikle ders kitaplarının ve okul program- larının yeniden gözden geçirilerek eğitim yöntemlerinin bu amaca göre düzenlen- mesini gerektirir. Çünkü; eğitim kurumları, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini kaldırmayı hedeşeyen yasal düzenlemeleri içeren öğretileri kapsadıkları örneklerde bile, kadınlarla erkeklerin eşit olmadıklarını gösteren açık ya da örtülü mesajlar verirler.
Her kültürde varolan düşünce, değer ve bilgilerden sadece bir kesiti okullarda kullanılmak için seçilir. Bu seçimin arkasındaki kriterler genelde iktidar gruplarının dünya deneyimlerine uygun düşer. Okul bilgisinin tipik bir özelliği erkeklerin düşünsel, siyasal ve askercil etkinliklerinden oluşmasıdır.

Eğitimde toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin, kadın erkek kimliklerinin kurulu- şunda ciddi bir etmen de okuldaki işbölümü ve hiyerarşidir. Kadın öğretim gücünün eğitim hiyerarşisinin alt basamaklarında toplanması ve yöneticiliğe yükselme konusunda dikey ayrışım ya da cam tavan diye adlandırılan engeller, bu iş bölümünün en karakteristik özelliklerindendir.

Kadınların yüksek öğretime giderek artan katılımlarına karşılık üst akademik yönetim konumlarına erişimde karşılaştıkları sorunları tanımlamakta kullanılan son metaforlardan biri ‘sızdıran boru hattı’ benzetmesidir. Bu metaforun, ‘kadın akademisyenlerin aile içi rollerde ve beklentilerde devam eden sorumluluklarıyla ilişkisini sorunsallaştıran kadın öğretim elemanlarının sayısı hiç de fazla değildir.

Cam Tavan: Kadınların, çalıştıkları kurumlarda, yükselebilecekleri en yüksek basamağı belirleyen görünmez, cinsiyetçi engeller.

Sızdıran boru hattı. Kadınların ilköğretimden başlayarak karar verme konumlarına giden süreç içinde düzenli olarak sistem dışına atılmaları.

Toplumsal cinsiyet ve eğitim ilişkisinin bir başka evrensel örüntüsü kadınların belli alanlarda yığılması ya da aşırı temsili, buna karşılık belli alanlardan büyük ölçüde dışlanmış oluşları anlamında yatay ayrışımdır. Yatay ayrışımın en aşırı örneği Suudi Arabistan’da olduğu gibi kız çocukların farklı okullarda eğitim görmesidir.

OECD ülkelerinin tümünde sağlık ve sosyal yardım, insan bi- limleri, sanat ve eğitim kadınların en çok seçtiği alanlardır.

Okulun, psikolojik ve fiziksel olarak, kız çocuklarla kadınlar için nasıl bir ortam oluşturduğu ‘soğuk iklim’ metaforuyla tanımlanmaktadır. Psikolojik ortam olarak okul, sadece öğrenme süreçleri bağlamında değil, tırnaklar, saçlar, giysiler, arka- daş ilişkileri gibi konularda da sürekli kontrol uygulaması nedeniyle stresli bir or- tam betimler. Kızlar özellikle mercek altındadır, sıklıkla da öğretmenleri tarafından davranış biçimleri, ses tonu gibi konularda ek kısıtlamalara tabi tutulurlar . Erkekler fiziksel şiddete uğrarken kızlar daha çok sözlü ya da psikolojik şiddete maruz kalırlar. Bu nedenle kızlar çareyi, dikkatleri üzerlerine çekecek davranışlardan, soru sormaktan, tartışmalardan, karar verme süreçlerine katılımdan kaçınmakta bulurlar. Sınıf içinde görünmez olmak suretiyle alacakları riskler azalır. Ancak bu durumda da özgüvenlerinin gelişimi en- gellenir, etkin öğrenme için gereken ilişkileriyle ileriye dönük beklentileri olumsuz etkilenir.

TOPLUMSAL CİNSİYET VE EĞİTİM İLİŞKİSİ KONUSUNDAKİ KURAMLAR
Söz konusu kuramlar, bir yandan eğitimin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin sürdürülmesine ve önlenmesindeki rolüne odaklanmış, bir yandan da eğitimde toplumsal cinsiyet farklarından etkilenmeyen bir eşitliğin ya da hakka- niyetin sağlanmasını hedeşemişlerdir.

Rol/Toplumsallaşma Kuramları
Toplumsal cinsiyet ve eğitim konusundaki ilk araştırmalar, 1960’lı ve 1970’li yıllar- da başladı ve eğitimde cinsiyet rolü toplumsallaşması konusuna yöneldi. Dönemin toplumsal hareketlerinin ve özellikle de ikinci dalga feminizmin tetiklediği bu ça- lışmalar temelde, kadın kimliğinin gelişmesinde ve kadınların yetişkin dünyasında karşılaştıkları eşitsizliklerde okulun ve öğretmenlerin nasıl bir etkisi olduğunu araştırıyordu.

Cinsiyet rolü toplumsallaşması konusundaki araştırmalara göre, erkek çocuklar okulun sözel, bedensel ve toplumsal etkileşim alanlarında daha fazla yer kaplıyor ve bu da kızların edilginliğine karşılık erkeklerin bağımsızlıklarının gelişmesine neden oluyordu.

Erkek çocukların, saldırganlığı ken- di cinslerine uygun davranış olarak benimseyerek okuldaki kız arkadaşlarına ve kadın öğretmenlerine yönelik cinsiyetçi davranışlar içine girmeleri de cinsel rol toplumsallaştırmasının sonuçlarındandı.

Toplumsal cinsiyet toplumsallaşmasının büyük ölçüde çok farklı etkile- şimlere sahip kız ve erkek akranlarında ve çocuk kültürü çerçevesinde gerçekleş- mesi, cinse özgü akranlarında kızların ve erkeklerin okul başarısını etkileyen ne tür davranışlar (örneğin saldırganlık ya da çalışkanlık) geliştirdiklerini mercek altına getirmiştir.

ELEŞTİRİSİ : Cinsiyet rolü toplumsallaşması kuramları, yasalarla dönüştürülebileceği sanılan, fazla basitleştirilmiş bir ataerkil modeli benimsemek, kız ve erkek çocuklar konu- sundaki kalıpyargıları olduğu gibi kabul etmek, kızların edilginliklerini fazla abartırken direnç ve karşı koyma gizillerini fark edememek, cinsiyet gruplarının kendi içlerindeki farkları gözden kaçırmak gibi nedenlerle eleştirilmiştir.

Kültürel Sermaye Kuramı

Sermaye terimi, ekonomide kâr sağlamak için piyasada yatırımda kullanılan kaynaklar olarak tanımlanır. Sosyoloji bu kavramı salt ekonomik olmaktan çıkararak çeşitli biçimlerde genişletmiştir. Örneğin, insan sermayesi, bireyin piyasadaki değerini artırmak amacıyla eğitimine yapılan yatırıma gön- dermede bulunur. Sosyal sermaye, kişinin sahip olduğu ilişkileri ve bu ilişkilerin sağladığı kaynakları ifade etmeye yarar.

Bourdieu’nun kültürel sermaye kavramı kültürü ‘örneğin, bireyi belli bir statü grubunun üyesi olarak görmeyi sağlayan görgü kuralları, sanat, müzik,vb. hakkında bilgi sahibi olmayı’ bir sermaye biçimi olarak tanımlamıştır.

Bourdieu’nun kültürel sermaye kuramında kadınların, özellikle de anne rolünde, kültürel sermayenin birikiminde kilit önemi vardır.
Kadınlar, ekonomik sermayeyi kültürel sermayeye dönüştürerek aile içinde çok önemli bir rol oynarlar. Ötesi, kültürel sermayenin aile içinde etkili olarak aktarımı da sadece kültürel sermayenin mikta- rına değil, özellikle annenin sahip olduğu kullanılabilir zaman miktarına bağlıdır.
Anneler, çocuklarının eğitsel başarıları konusunda yüklendikleri sorumluluklar- la da toplumsal sınışarın yeniden üretiminde rol alırlar. Annenin kendi olumsuz okul deneyimleri, eğitsel yeterlik ve bilgilerden yoksunluk duygusu, ev ödevlerine yardım konusunda özgüven eksikliği, kültürel sermaye yetersizliğine ve dolayısıyla sınıf ve öteki toplumsal sınır çizgilerinin sür- dürülmesine yol açan etmenler arasındadır.

Kültürel sermaye kuramı, hem günlük yaşamda eğitim sisteminin toplumsal ye- niden üretimi nasıl gerçekleştirdiğini, hem de toplumsal cinsiyetle nasıl ilişkilendiğini göstermek bakımından aydınlatıcı olmuştur.

ELEŞTİRİSİ : yeniden üretime odaklanan öteki kuramlarda olduğu gibi, insan öznenin iradesini, bireysel bilinci ve direnç olasılıklarını ihmal eden ve ataerkil sistem içinde eğitimin, kız çocuklar ve ka- dınlar için gerçekleştirdiği çelişik işlevlere yer vermeyen görece mekanik bir yeniden üretim analizi olması dolayısıyla eleştirilmiştir.

Akademik Kapitalizm Kuramı

Yüksek öğrenim kurumlarında çeşitli bölüm ve birimlerin dış kaynaklardan yararlanmak konusunda maruz kaldıkları dengesizlikler, genelde kadınların aleyhi- ne, erkeklerin lehine sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü; kaynakların, fonların, projelerin çoğunluğu, erkeklerin yoğunlaştığı, uluslararası rekabete, küresel kapitalizmin merkezine ve piyasaya daha yakın mühendislik, elektrik elektronik, bilgisayar teknolojisi gibi alanlara yönlendirilmektedir. Buna karşılık kadın öğretim üyelerinin ve öğrencilerin toplandığı sosyal çalışma, eğitim, hemşirelik, sosyal bilimler gibi akademik alanlara daha az ekonomik kaynaklar ayrılarak kıyısallaşmaları (marjinalleşmeleri) artırılmaktadır.

Erkekler, akademik kapitalizmin ayırıcı özelliği olan piyasa ve piyasa benzeri etkinliklerin de önderleri ve yarar sağlayıcılarıdır. Akademik işgücünden sağlanan patentlerin ya da üniversitelerin araştırma ürünlerinin, lisans haklarının sahipleri ve akademik girişimlerle kurulan yan şirketlerin üst yöneticileri arasında erkeklerin oranı kadınlardan çok daha fazladır.

Yüksek eğitimin toplumsal yeniden üretim işlevi dolayısıyla akademik alandaki kadınların konumları, genel olarak kadınların toplumsal, siyasal ve ekonomik gelecekleri açısından kritik önem taşır. Bu nedenle de akademik kapitalizm kuramı, yüksek eğitim sistemlerinin özündeki tarihsel ataerkilliğin yok edilmesi için topyekun bir devrime gerek olduğunu savunan, örneğin Radikal feminizm gibi, kuramlarla benzer özellikler gösterir. Bununla birlikte kadınların eşitsizliğini sadece çalışma alanı içinde sınırlayarak öteki ezilme biçimleriyle hiç ilgilenmemesi ne- deniyle bütüncül bir toplumsal cinsiyet perspektifi sunmaktan uzaktır.

Feminist Kuramlar
Feminist eğitim araştırmaları, ırk ve toplumsal sınıf gibi, cinsiyetin de okullarda olup bitenleri biçimleyen, bunlar tarafından biçimlenen, indirgenemez güçler olduğunu savunur.

Feministlere göre eğitim sistemleri de okullar da iktidarın ve kültürün araçlarıdır. Ancak feminist yaklaşımlarda kültür, aynı zamanda önemli bir direnç ve değişim kaynağıdır.

Liberal feminizm :
liberal kuramın tüm formları gibi bireysel çabaya ve rekabetçi başarıya önem verir. Dolayısıyla bireyselliği ve bireysel öğrenim sürecini öne çıkarır. Tüm insanlar için, zararlı toplumsal cinsiyet kalıpyargılarının, toplumdan ve okuldan temizlenmesi için, eğitimle farkındalık yaratılması bu mücadelenin esas unsurlarındandır.

Eğitime erişim bu yaklaşımın temel taşıdır. Zira toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin nedeni cehalettir.

liberal feminizm, kadınlara eğitimde fırsat eşitliği sağlanmasında, beyaz erkeklerin tekelinde olan kapıların açılmasında önemli rol oynadı.

ELEŞTİRİLER : liberal feminizmi siyasal cehaletle suçlayanlar çeşitli eleştirilerde bulundular: Toplumsal cinsiyet baskılarının, özellikle de ırk ve sınıf gibi öteki ezilme biçimleriyle ilişkisini kuramamak, bir sınıf olarak kadınların, kendilerine atfedilen görevlerden dolayı yarışa başlarken yaşadıkları dezavantajları göreme- mek, özel ve kamusal yaşam arasına sınır çekerek cinsellik, aile, evlilik, annelik, ev içi emek gibi kavramlara dokunmamak, bireysel öğrenme ve başarıyı kurum- sal ekonomik, toplumsal ve siyasal güç yerine basitçe eğitim ve iş fırsatlarıyla ve doğurganlık tercihleriyle ilişkilendirmek , söz konusu eleştiriler arasındadır.

Radikal Feminizm : Genelde kadınların ezilmişliğini ve özelde eğitimdeki toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini ataerkillik kavramıyla açıklar ve bu ezilmişliğin evrensel niteliğini vurgular. Buna göre cinsiyet eşitsizliğinin sorumluluğu ve çözümü sadece eğitimcilere atfedilemez. Aile, işyeri ve medya, egemen erkek ve ezilen kadın ikiciliğinin sürdürülüp durduğu toplumsal düzlemler arasındadır. Eğitimcilerin görevi, feministlerin ataerkil güçlere karşı mücadelesinin bir parçası olarak toplu- mu, cinsiyetçi olmayan davranış ve pratikleri gerçekleştirecek biçimde yeniden eğitmek olmalıdır.
Bu yaklaşım, eğitimin özgürleştirici bir gizil güce sahip olduğunu kabul eder. Ancak var olan durumuyla bunu gerçekleştiremiyeceği görüşündedir. ‘bilinç yükseltme’ diye adlandırılan kadın odaklı bir eğitimden (ya da yeniden eğitimden) geçmeleri önemlidir .

1960 larda geliştirilen bilinç yükseltme, kadın deneyimi konusunda bir bilgi paylaşımı aracı ve yöntemi olup kadınlarla ilgili kapsamlı bir bilgi tabanının yokluğunda kadınlar için bir eğitim aracı olarak kullanılmıştır.

Radikal feminizm ‘kız okulları’nı kadın kültürünün güçlenmesinde bir ilk adım olarak görür. Buna göre okulların ayrılması, kadınların güçlenmesinde ve ataerkilliğin alt edilmesinde siyasal bir stratejidir .
70’lerde ikinci dalga kadın hareketlerine egemen olan radikal feministlerin, kadın deneyimlerini aydınlatan bir bilgi tabanı yaratmak hedefi, feminist bilimin gelişmesini ve özellikle de ABD’de Kadın Çalışmaları ders ve programlarının yayılmasını sonucunu doğurdu.

Radikal feministler, hem liberal, hem de sosyalist feministlerden çeşitli eleştiriler aldı. Liberaller, kadın erkek kutuplaşmasına götüren radikal söyle- min yarattığı infial nedeniyle kadın hareketinin kazanımlarının altını boşalttığını, cinsel politikaya aşırı önem vererek siyasal reformları küçümsediğini savunuyordu. Kadınların ezilmesini tüm ezilme biçimlerinin temeline koymalarıysa sol düşünce- de ciddi itirazlarla karşılaştı.

ELEŞTİRİSİ : Radikallerin, tüm hiyerarşilerin şu ya da bu biçimde erkek egemenliğinin çeşitleri olduğu görüşü, özellikle eleştirildi.

Feminist Yeniden Üretim Kuramı: Geleneksel Marxist sınıf analizlerinden derinlemesine etkilenen bu yaklaşımın, eğitimin toplumsal değişimdeki rolü konu- sundaki görüşleri fazla iyimser değildir. Eğitimi, sınıf mücadelesi gibi cinsiyet mü- cadelesinin de gerçekleştiği, toplumsal egemenlik ve ezilme örüntülerinin yeniden üretildiği ve sürdürüldüğü düzlemlerden biri olarak görürler. Örneğin; işçi sınıfı kızlarının, bir yandan öteki kızlarla ortak ayırtgözetimlerini, bir yandan da erkek arkadaşlarıyla aynı sınıf eşitsizliğini de yaşayarak iki kez ezildiğini düşünürler.
Marksist (ve Sosyalist) feministlerin kuramsal alandaki çok önemli katkılarına karşılık okulun, toplumsal cinsiyet ve güç ilişkilerinin yeniden üretiminde nasıl bir rol oynadığı konusundaki çalışmaları sınırlıdır.
işçi sınıfından kız ve erkek çocukların okuldaki toplumsal sınıf hegemonyası aracılığıyla işçi sınıfı kadınlarına ve erkeklerine dönüşmeleri ya da egemen sınıf ve cinsiyet ilişkilerinin sürdürülmesinde aile, okul ve iş piyasasının karşılıklı ilişkileri bu kapsamda araştırılanlar arasındadır .

Bu araştırma söyleminin kullandığı kapitalizm, üretim, yeniden üretim, sınıf, toplumsal cinsiyet, ataerkil ilişkiler gibi Marxsist kavramlar, farklı sınışardan kız öğrencilerin okul içindeki farklı konumlanışlarını ortaya çıkarmakta etkiliydi. Ne var ki aynı söylem, kadınlar için, kadınlar hakkında kuramlar geliştirmeyi hedefleyen genel feminist taleplere yer bırakmıyordu. Tüm yeniden üretim kuramlarında olduğu gibi, bireysel bilince ve direnç olasılıklarına da kadınların çalışma yaşamı dışındaki ezilme biçimlerine de gereken önemi vermedikleri için eleştirildiler.

Siyah Feminizm :

1970 lerin sonunda radikal ve liberal feminizmleri eleştiren ve genişleten farklı feminist bakış açılarının en önemlilerinden biriydi. Yalnız be- yaz ataerkil toplumu eleştirmekle kalmayıp, beyaz kadın hareketini de kadınlar arasındaki ekonomik ve toplumsal farklılıkları görmezden gelmekle suçluyorlardı. Siyah feminizm, özellikle de ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin, eğitimdeki yaygınlığını odağa getirmekle kalmıyor, buna ağır eleştiriler de yöneltiyordu.

Siyah feminizm farklı etnik kökenlerden gelen siyah kadınların ve kızların okul- da aynı homojen grubun üyeleri muamelesine uğramasına karşıydı. Beyaz öğret- menlerin, siyah kadın ve kız çocukların eğitimdeki başarısızlıklarını ‘kültür çatış- ması’ ile açıklamalarını sorgularken, bir yandan da siyah aile kültürünün nasıl suç- lu ve hastalıklı bir konuma düşürüldüğünü deşifre etmeye ve siyah kadınlarla ilgi- li kalıp yargıları deşmeye çalışıyordu.

öğretmenleri eşitçi pratiklere yönlendirmek amacıyla kurum- sal ve bireysel ırkçılık ve cinsiyetçilik konusunda yeniden eğitmeyi amaçlayan si- yah feministler de vardır. Aralarında bel hooks’un da olduğu siyah feminist peda- goglar, dersliği bir baskı ortamı olarak görmekle birlikte, aynı zamanda da bir özgürleştirme yeri olabileceğini düşünürler. Buna göre otorite ve gücün derslikte ge- lişigüzel kullanımı öğretmenin tahakkümüne ve öğrencilerin nesneleştirilmesine yol açar.

Siyah feminizmin, kolektif eylem aracılığıyla ekonomik gelişmenin ve siyasal hakların sağlanmasına yönelik amaçlarını kimlik politikaları, farklar ve çoğulluk konularındaki vurgusuyla dengelemesi ve beyaz feminist kadın hareketi içine özümsemesiyle ilgili sorunları söz konusudur. Bu nedenle de asıl özelliği olan keskin eleştirel söyleminden zaman zaman tavizler vermesi eleştiri konusu olmuştur. Öte yandan siyah feminizm, bir yandan feminist hareket içindeki bölünmüşlüğe katkıda bulunmak, bir yandan da beyaz feminist kadın hareketiyle Afrika kökenli Amerikalı kadınlardan çok daha güçlü paylaşımları olmak gibi nedenlerle ayrılıkçılıkla suçlanmıştır.

Postyapısalcı Feminizm : insanlar, bilinçli özneler olarak, yaptıkları ve söyledik- leri aracılığıyla kendilerinin ve birbirlerinin toplumsal cinsiyet kimliklerini kendileri kurarlar .Kadın erkek gibi ikicilik kategoriler de doğal ya da nötr olmayıp edebiyat, sanat, hukuk, eğitim programları ya da araştırma raporları gibi söylem sistemleri aracılığıyla üretilir ve güç ilişkilerini sürdürmeye yardım ederler.

Postyapısalcı Feminizm, okulları toplumsal, kültürel ve tarihsel mercekten inceleyerek, iktidar ve güç ilişkilerini çözümler. Okul dilinin kimin çıkarlarına hizmet ettiğinin anlaşılmasıyla, kimin çıkarlarının kıyısallaştırıldığını, susturulduğunu, dış- landığını görmeyi ve böylece dönüştürmeyi hedefler.

Postyapısalcı feministler, makro feminist eğitim kuramlarının aksine, örüntülerden ziyade karmaşıklığı öne çıkaran bir ‘olumlu belirsizlik’ anlayışına sahiptir. Buna göre kız öğrenciler okulda, mutlak bir güçsüzlük halinde değil, kimi güçleri de barındıran çeşitli konumlarda bulunurlar. Bu değişkenlikler görüldüğünde feminist araştırma ‘dezavantajlı’ odağından uzaklaşmaya ve güç dengesindeki değişmeleri incelemeye başlar .

Postyapısalcı feminizmin söylem konusundaki vurgusu, çözüm stratejisi olarak, bir karşı söylem oluşturma önerisine yol açmıştır. Karşı söylem, söylenemiyenlerin söylenmesini sağlamaya yöneliktir. Bu bağlamda düşündükleri bir eylem biçimi, öğrencilerde, eğitim söylemindeki konumlanışları konusunda eleştirel bilincin gelişmesini sağlamaktır. Bir başka strateji ise feminist eylemin gerçekleşmesine el- verişli fırsatları kollamak olacaktır.

ELEŞTİRİSİ : postmodernist feministler, bir yandan kendi üzerine yansıyanlardan ve açıklıktan bahsederken bir yandan da bu olanağı, kendi okurlarından esirgeyecek kadar anlaşılması güç, karmaşık yazma biçimleri kullandıkları için eleştirilmişlerdir.

SONUÇ VE POLİTİKA ÖNERİLERİ :

eğitim, kişinin yeteneklerini geliştirmesi ve kendini gerçekleştirmesi açısından çok önemli bir güçlendirici niteliğindedir.

alt gelir grubu kızları, okulu, evdeki kadınlık rolünden kaçıp kurtulabilecekleri, çocukluklarını yaşayabilecekleri bir yer haline getirme eğilimi ve çabasındadırlar .

Güçlendirmek için eğitimin ‘şart’ olması, mevcut haliyle ya da tek başına buna yeterli olduğu anlamına gelmez. Toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin eğitime nasıl yansıdığını anımsadığımızda okulun cinsiyetçi yapısının, içeriklerinin, ilişkilerinin dönüştürülmesiyle ilgili stratejiler önem kazanmaktadır.

Gerçek bir dönüştürme, erkeklerle kadınlar arasındaki temel güç ilişkilerinin, ev içi alan, işgücü piyasaları ve siyaset dahil, yeniden yapılanmasını, cinsiyetçi kül- türün dönüştürülmesini, doğrudan doğruya ataerkilliği hedefler.
ÜNİTE 05

2005-2010 : kentlerin nüfusu kırsal nüfüsu geçerek %50,6 oldu.
2010- Türkiyede nüfusun yaklaşık %70i kentlerde yaşamaktadır.

Kentlerin Tarihi :
Toplumun örgütlenmesi ve değişmesinde üretimde kullanılan teknolojideki değişmeleri esas alan görüşe göre : Avcılık ve toplayıcılıkla geçinen topluluklar zamanla yerleşikleşmiş ve tarımsal artı ürünün yaratılmasıyla tarımsal olmayan üretim ve faaliyetlerin yapıldığı ilk şehirler mezepotamyada ortaya çıkmıştır.
Üretim organizasyonun esas alan görüşe göre : Çatalhöyük kazılarında elde edilen bulgulara göre : Şehirleri ortaya çıkaran tarımsal artı ürün değil, kentin agglomerasyon (farklı işleri yapanların aynı mekanda kümelenmesi) şeklinde ekonomik yapılanmadır.
İki görüşte ; toplumların avcı ve toplayıcılık, tarım , sanayi ve sanayi sonrası/postmodern toplumlar şeklinde gelişme gösterdiğini kabul etmiştir.
Savaşçı mezopotamya şehirlerinin etrafı surlarla çevrilerek korunmuşken, çatalhöyük korunmamış bir yerleşimdi.dini normları kadınlar koyuyordu,kalıntılarda buluna kemiklerde hiç darp izi yoktu,dolayısıyla barışçı bir toplumdu.
Çağdaş Kent Kavramlaştırmaları : 19.yy dan itibaren yapılmaya başlandı.

Feminist Bakış açısı terimi : Nancy Hardsock
Feminist Bakış Açısı: Feminist bilginin ve bilmenin, feminist bakış açısıyla mümkün olabileceği ve feminist bakış açısının Dünyayı kadının perspektifinden göstermesi gerektiği düşüncesi,feminist teoriye yapılan en önemli katkılarından birisidir. Feminist bakış açısı terimi ilk olarak, Nancy Hardsock tarafından kullanıldı. Hardsock’a göre (1987) feminist araştırma, tarihsel, teorik ve siyasal süreçlere odaklanır ve kadın çalışmanın konusu olduğu kadar öznesidir. Daha sonra feminist bakış açısı yönteminin kadını tekil varsaydığı, bunun ise orta sınıf, Batılı, beyaz kadının bakışı olduğu, kadınlar arası farklılıkların gözeltilmesi ve çoğulluğun içerilmesi gerektiği şeklinde eleştirilerek, feminist bakış açısı çoğul anlamda uygulanmaya başlandı.
Bilimsel bilginin sadece objektif bilgi olabileceği, çünkü gerçeğin tek olduğu düşüncesi yaygındır ve pozitivist bilim anlayışının temelini oluşturmaktadır.

Weber : şehri bir Pazar yeri olarak tanımlar.
Kır : Tarım,feodal, geleneksel toplumu temsil eder.
Kent : Sanayi, kapitalist, Modern toplumu temsil eder.
Durkheim : Mekanik-Organik iş bölümü
Ferdinans Tönnies : Cemaat – Toplum
Weber : Ortaçağ ( Kır ) – Sanayi Kenti (Kent)
Wirth : Kır- Kent Zıtlığı . Luis Wirth ; bir yaşam biçimi olarak kentçilik = Kır ı kentten ayırdı.

FLâneur(flânör): Kentleri kişisel deneyim olarak ele alan Walter Benjamin, kentleri deneyimlemesini aktarırken şânörü tanımladı. flânör, kenti deneyimlemek için kentte avarece dolaşan kişidir. Değişmekte olan Avrupa kentlerinin seslerini ve görüntülerini deneyimleyerek dolaşan Benjamin’in flânörü hem izleyendir, hem de izlenen. Kentlerin hem içindedir, hem de ona mesafe bırakır.

Flâneuse(flânöz): Elizabeth Wilson ve Janet Wolff gibi yazarlar, kamusal alanda her yerde, her zaman avarece dolaşabilen flânörün cinsiyetinin kesinlikle erkek ve kendisininse modern erkeğin prototipi; gözetleyeni gözleyenin flânöz (kadın) olduğunu ve bu yüzden flânözün görünmez olduğunu iddia ettiler. Feminist yazarların flânöre karşılık flânöz tanımlama çabaları çok üretken olmadı. Wolff (2006) daha sonra şânöre ve kamusal alana, kadın ve özel alan üstünde ayrıcalıklı bir yer ayırmak yerine, kadınların ve erkeklerin modern şehirlerde gerçek hayatlarını keşfetmek gerektiğini ileri sürdü. Benjamin’in yürüme eylemini, üretkenlik nosyonuna karşıt olması, kent söylemlerince değersiz görüleni veya görünmeyeni göstermesiyle kentin yazılı olan metinlerine karşı metin yazma eylemi ve kamusal- özel karşıtlıklarına meydan okuma olduğunu iddia ederek olumlar.

Kent hakkı : Henri Lefebvre
Kollektif Tüketim : Manuel Castels
Marksçı : Sınıf çatışması kentteki eşitsizliklerin ana eksenidir. Kentin dönüşmesini belirlyen sınıf çtışması ile sermaye ve mülk sahipliği kentteki dönüşmeyi belirler.
Küresel Kent Kavramı : Saskie Sassen
Çoklu ekonomiler : Marianna Pavlorskaya
Kent Sosyolojisi – Chicago okulu : Park ve Burgerss – şehir adlı çalışmaları var.
Chicago okulu Marks ın kenti ayrışmış mekan olarak kavramlaştırmasından esinlenmiştir.Esas olarak Darwin in fikirleri kent ekolojisi kavramlaştırmasının temelidir.
Yarışma; önce dikey “apartmanlaşma” ,sonra başka bölgeye sıçrama “banliyöleşme” olur.
Burgerss : kenti dairesel bölgeler olarak tanımlar.

Feminist coğrafyacılar mekan kurgularını cinsiyetle ilişkilendirir.Mekan cinsiyetlidir : Mekan : kadınla, Zaman : erkekle
Küresel Kent: Saskia Sassen’ın (2003) küresel kent kavramı, küreselleşme sürecinde mekânın kaybolduğu iddiasına yönelttiği bir eleştiri ve mekânı ekonomik küreselleşme sürecine dahil edilmesi çabasıdır. Sassen’a göre, üretimin yayılması ve karmaşıklaşması eş zamanlı olarak bir yerde toplanan yönetim ve koordinasyonun önemini artırdı ve küresel şirketlerin yönetim ve koordinasyonun belirli (küresel) şehirlerde toplanmasına yol açtı. Bu iki sürecin kesişiminde yer alan New York, Paris, Tokyo, Londra gibi kentlerde kendine özgü bir kentleşme gerçekleşti. Küresel kentler hem dünya ekonomisinin pazaryeri ve finans merkezleri hem de küresel şirketlerin ihtiyacı olan diğer uzmanlaşmış hizmetlerin sunulduğu ve teknolojik buluşların mekânıdır. Küresel şirketlerin ihtiyacı olan mekâna bağlı hizmetlerin çoğu iş piyasasının ve toplumun “Diğer”leri olan kadınlar ve göçmenlerce yapılır. Bu nedenle küresel kentler, hayatta kalma mücadelesinin, göçün, emeğin ve yoksulluğun kadın(sı)laşması süreçleriyle birlikte gelişti.
Değişikliklerin bir nedeni, üretim ile bilgi ve iletişim teknolojilerinin David Harvey’in deyimiyle zaman ve mekân sıkışmasına neden olacak kadar hız kazanmasıydı.

Kesişimlilik: Kadını homojen bir toplumsal kategori varsayımına Kimberlè Crenshaw’un eleştirisi kesişimlilik kavramıyla oldu. Kimi siyah işçi kadınların maruz kaldıkları ayrımcılıkları ne kadın-erkek eşitliğinden, ne de siyah- beyaz eşitliğinden doğru bakıldığında görmenin mümkün olmadığını gösterdi. Crenshaw’un kesişimlilik terimi kabul gördü, ancak terimin tanımı başka tartışmaları da beraberinde getirdi. Terimin teorileşme süreci devam etmektedir. Ancak kesimşimliliği cinsiyetler içi karmaşıklıklar ve cinsiyetler arası karmaşıklıklar şeklinde anlamak en yaygın olanıdır.
Çoğul ifadeyle kentin altyapıları, feminist yazının kent çalışmalarına yaptığı doğru-dan katkılardan biridir. Çoğul kullanıldığında altyapı kavramı kamusal-özel alan ayrımını sorguladığı gibi üretimin yanında toplumsal yeniden üretimi ve gündelik hayatı da kentin sürdürülmesinin ana unsurları olarak tanımlar.
kentin altyapısı terimi, kentsel hizmetlerin dağıtılabilir ve kullanılabilir olmasına aracılık eden tüm fiziki yapılar anlamına gelir ve sadece şebeke sistemlerini değil, bina, otobüs durağı, araba park yerleri, yeşil parklar, oyun ve spor alanları, arozöz gibi hizmet sunum ve alımına aracılık eden tesis ve araçları da kapsar.
Batıda kentlerin nasıl yerler olması gerektiği üzerinde etkili olan üç ayrı fikir gelişti (Le Corbusier, Wright ve Howard’ın). Bunların her biri, geniş çaplı, müdahaleci ve kapsamlıydı ve rasyonellik inancı üzerine kurulmuştu. Düzenlilik, kolay hareketlilik, konutun iş yerinden ayrılması ve inişi çıkışı olmayan hayat koşulları olasılıkları üzerinde şekillenmişti.

2.Dünya savaşı sonrası kent planlamasında kolektif tüketim esas alındı.
1970lerde kent planlamasında şehri küresel pazarın bir parçası yapma hedefi.
Homojenleştirme, normadan farklı olanlar için engelleyici, dışlayıcı, eşitsizleştirici rol oynar.

Hayden, kent plancılarının ve mimarların kenti ve binaları tasarlarken açıkça ifade edilmemiş bir ilkesinin “Kadının yeri evidir.” olduğunu kent kurgusunun geleneksel aileyi norm olarak aldığını ve bu yüzden kentlerin kadınları dışlayıcı eve kapatıcı olduğunu gösterir
Kent plancılarında ideal olan : banliyö ve uydu kentlerde kadınlar erkeklere göre daha izole edilmiş hissederler.

1970’lerin ortalarından beri süre giden neoliberal süreçte, altyapının özelleştiril- mesi ve kentin pazarlanabilir olmasına göre planlanması bilinçli bir seçimdir. Bu seçime karşılık feminist yazarların önerisi:
Yukarıdan aşağı planlama yerine ; şeffaf aşağıdan yukarıya ve katılımcı .
Sermayeye hizmet eden planlama yerine, toplumsal adaleti sağlayıcı.
Farklılaştırmaya ayırarak homojenleştirme yerine , farklı olanların karşılaştırmasını arttırıcı ve toplumsal cinsiyete duyarlı kent planları yapılmasıdır.

Konut : temel insan ihtiyacı olan barınmanın karşılandığı yerdir.

Toplumsal cinsyete duyarlı planlama : ingilterede kurulmuş olan toplumsal cinsiyet ve yapılı çevre veri tabanında bulunan bir çalışma,kent planlamasının her aşamasında sorulması gereken soruları sıralar.
Ekip kimler, ekipteki kadın-erkek temsil oranı,plan kim için yapılıyor,nasıl,öncelik amaç,fikir kimin,değerlendirme,işleyiş nasıldı?

Cowan : banyo çılgınlığı (1920ler) hijyen normları yaygınlaştırdı

Endüstrileşme beklentilerin tersine : kadınların kamusal alandan konuta çekilmelerine aracılık etti ve bakan erkek (evin ekmeğini kazanan) bakılan kadın klişesinin ve geleneksel ail modelinin o dönemde batıda yaygınlık kazanmasına sebep oldu.
Konutun kadını eve bağlayıcılığı özellikle orta sınıf ve evli kadınlar için daha geçerlidir.

Pavloskaya : çoklu ekonomiler kavramı : eşinden boşanan kadın, yasal işi dışında yasal olmayan bir işte daa çalışarak kazancını arttırır. Çok çalıştığı için annesinin yanına taşınırki çocuğuna annesi baksın. Çamaşır makinesi bozulursa tamire hemen para vermektense bir süre b,Biriken çamaşırları temizlemeciye götürür.

Korku mekanları : suçtan korku, 1950 lr ve 1960larda öncelikle abd ve ingilterede yapılan sörveylerle ilgi çeken bir konu oldu.
-sınıfsal
-etnik
-ırksal konumlara göre değişir.

Geçn erkekler suça en faza maruz kaln grupken,suça maruz kalma korkusu kadınlarda ve yaşlılarda daha fazla,genç erkeklerde ise daha azdır.
Kadınların kamusal alanda şiddete maruz kalma korkusu daha fazlayken,kadınlrın en fazla şiddete maruz kldığı yer evleridir.
Bu sonuçlardan kadınların korkusunun rasyonel olmdığı sonucuna ulaşıldı.
Kadınların en korktuğu suç tecavüzdür.
18.yy da kamusal alan kadınların tehlike altında olduğu ahlaka aykırı alan olarak kodlandı.
Kimi kadınların korku mekanları kimi başka kadınları ve erkekler için güven mekanlarıdır.
Sert çocuk : imgesini olumlayan performanslarla erkeklik kimliğinin korku mekanlarında üretildiğini gösterir.
DAYin önerisi : erkek ve kadın kimliklrinin baskıcı toplumsal cinsiyet kimliklerini olumlayan sosyal mekanların gözden geçirilmesidir.

Kadınların kente göte dışlanma nedenleri:
-tipik iş arayan göçmenin erkek olması düşüncesi
-kadınların aktör olarak görülmeyip,erkeğe bağımlı görülmesi

Newyork, Chigago ve Filadelfiyaya göç eden Yahudi kadınlar, tekstil endüstrisinin gelişmesine katkı sağlamıştır.
Meksikada göç edenin kadın olması (ilk göçmen) hipermaço yu ortaya çıkardı.
Küreselleşme il göçün kadınsılaşması kavramı ortaya çıktı
Evde iş yapsın diye çalıştırılan kdınlarda gçö sebebi
Feminist çalışmalar göçü ekonomik güçlük nedeniyle değile,yaşamları değiştiren bir bütün olarak kavramak gerektiğini önerirler.
Morokvasic : kadınların 1970lerin ortalarına kdar istatistiki ve sosyal olarak göç içinde yer aldıklarını ama sosyolojik olarak görünmez kaldıklarını,göç teorilerindeyse kesinlikle bulunmadıklarını ifade eder.

Kent ekolojisi teorisinde kent ve kentin unsurları dikey ve yatay olrak hareketlidir. Park ; kişisel hareketi kent yaşamının merkezine koyar ama çok fazla hareketi patolojik olarak görür.
Kadınların hareketliliği işe gidiş,toplu taşımayı kullanma,yaptıkları seyahatlerin kalıplarıyla erkeklerinkinden farklıdır.
Yukon kadınları : dolmuş tipi kadınlara özel servisler,bisiklet ve yaya yollarının arttırılmasını uygulamaya koymuştur.

Otomobilite : kendi(oto) hareketlilik(mobilite) birbirine kentlenen makinelerin,toplumsal pratiklerin ve yarı-özel,hareket eden metal kapsül içinde oturma biçimlerinin bir amalgamıdır.
Otomobiliteyi sağlayan otomobil hem modernitenin (fordizim) hemde küresellşemenin(ford mondeo) simgesidir.
Modernite : fordizm
Küreselleşme : ford mondeo
Otomobil : postmodern kent yaşamının merkezindedir.

Vatandaşlık ; kişi ile devlet arasında kurulan hukuki bir ilişkidir.Vatandaşlık kişilerin devletin üyesi olmakla kzandıkları kamusal bir statüdür.

Aydınlanmdan beri; kent vatandaşlık ve demokrasi birlikte düşünüldü.

Vatandaşlık ilk olarak m.ö 8.yy da antik yunan ın Atina Kentinde polisin asker sınıfının (şehir-devlet) ortaya çıkışıyla kralın hakimiyetini kaybetmesiyle ortaya çıktı.

Modern toplumlarda vatandaşlığın siyasal çerçvesi : ulus-devletti

Antik Atina şehir devleti ile Ulus devletlerin vatandaşlığı arasında 3 önemli unsur var :
1-egemenle aynı ayrıcalıklara sahip olma talebinde olan sınıflar
2-krala itaat ile ailesel-kabilesel sadakat yerini, devlete sadakat aldı
3-vatandaşlık statüsü elde edenlerin söz sahibi olması veya devlet yönetimine katılabilmeleri

Liberal anlayış vatandaşlığı , haklar üzerinde tanımlar. Cumhuriyetçi , bir deneyim ve uygulama olarak görür.

Klasik anlyışta vatandaşlık : medeni,siyasal ve sosyal haklar (koruma) , özgürlükler ( katılma ) , ve ödevler (sadakat) çerçevesinde ifade edilir.

Marry Wallstonecraft : 1792- kadın haklarının gerekçelendirilmesi : devletin eril iktidarın alanı olduğunu ve erkeklerin haklarını koruduğunu iddia eder.
Bu feminizm anlayışa göre : vatandaşlık erildir, çoğuldur.

Feminist teori ve aktivizm : 18.yy-20.yy 2.yarısına dek.

Kadınların kamual alana eşit katılımı için haklr talep etti.
-siyasi ( seçme ve seçilme, örgütlenme)
-Medeni ( düşünme,seyahat edebilme)
-Sosyal (eğitim, çalışma)

1970lerden itibaren kamusal,özel alan ayrımı sorgulandı. Kamusal alandaki eşitsizliklerin özel alandan kaynaklandığını, eşitliğin sağlanması gerektiği ifade edildi.
Vatandaşlığın topluma tam üyelik anlamına geldiği belirtildi.
Vatandaşlık ; basit haklara sahip olan değil, kimlikleriyle , rolleri , ilişkileriyle hayatı deneyimleyendir. Vatandaşlık yaşanan deneyimleri içerir.

Kent Hakkı : kentte yaşamakla kazanılır.Aynı kentte yaşayanlarla paylaşılır.
Kent hakkı kavramı : vatandaşlığın odağını bireyden toplumsal gruplara yöneltmeyi amaçlamasıyla birey odaklı vatandaşlık anlayışının eleştirisidir.

Kent dostu kentler : kadınların kent hakkı Türkiye’de kadın dostu kentler projeleriyle hayata geçirilmektedir.
İzmir,Büyükşehir, Trabzon, Nevşehir, Kars ve Şanlıurfa illerindeki iki sefer uygulanan projelerin ana ekseni : demokratik katılımdır.
Projeler 3 temel süreç üzerinde yükselir :
1-Yerel demokrasi ve kentsel politikaların oluşturulması
2-yönetimlerarası işbirliği
3-kadınların kentsel hizmetlerden yararlanması

Kenti kullanma hakkı : herhangi bir şehirde yaşayanların , o şehirde yaşama,çalışma,kentin mekanlarını kullanma, o şehri temsil etme gibi, o şehrin mekanlarını tümüyle ve tamamen kullanma hakkıdır.

Fenster : kent hakkı kavramsallaştırmasının toplumsal cinsiyete dayalı iktidar ilişkilerini görmezden geldiği görüşündedir. Fenster’e göre ; kadının kent hakkı 3 lüdür.
-şehri kullanma
-evi kullanma
-katılma

Fenster’e göre : kadınların kararlara katılım ve seçim yapma gücü ne kadar kuvvetliyse kente ait olma hissi o kadar artmaktadır.

Weekerle : kent vatandaşlığı taleplerinin 3 eksen üzerinden yapılabileceği görüşündedir.
-yaşama ve ait olma taleplerini dile getiren kadın kent hareketleri
-demokratik katılım(formel siyasal temsil) kadın komisyonları ve kadın katılımının etkilerinin sorgulanması
-adalet için seferber olma

Kadının kent hakkı kavramı : özel alanın demokrasi ve vatandaşlık anlayışına nasıl dahil edileceğini gösterir.

FLİMMOR KADIN KOOPERATİFİ : sadece kadınların üye olabiliyor.. “ev işlerine hapsolmayalım, istanbula çıkalım” başlıklı sergi düzenlediler.

—————————————————————————————————————————————————————————-

TOPLUMSAL CİNSİYET SOSYOLOJİSİ ÜNİTE 06

G.P. Murdock = Aile evrensel bir kurumdur der. Murdock a göre aile ; ortak ikamet, ekonomik işbirliği ve yeniden üretim olarak karakterize edilen bir toplumsal gruptur. Aralarında toplumsal olarak onaylanmış ilişkide vardır. Özellikle çekirdek aile bu özelliktedir.

Murdock a göre : ailenin evrensel işlevleri
-cinsel
-yeniden üretim
-ekonomi
-eğitim

Cinsiyete dayalı ayrımcılık: kadının hiçbir ücret almadan ev işi yapması, bu emeğinde bir değeri olduğu, ücretlendirilmesi gerektiğinin tartışılması
Toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlik : kadının ev içinde olması, ücret karşılığında dışarıda çalışmamasının doğal bir süreç olarak algılanması

T.Parson (yapısalcı işlevselci)
Ailenin 2 temel işlevi vardır der
1-birincil sosyalizasyon
2-yetişkin kişiliklerin sabitlenmesi

Özel mülkiyet : marksist bakış – kökenleri F.Engels in “ailenin özel mülkiyetin ve devletin kökeni” kitabındaki düşüncelerden oluşur.

Berghan : transeksüel kimlik üzerine çalışma yaptı

T.Parson ın bakış açısı : aileyi idealleştirmesi, yalnızca amerikan orta sınıf aileleri ele alması ve toplumsallaşma sürecini tek taraflı bir kültür bombardımanı olarak tanımlaması nedeniyle eleştirilir.

Aile içindeki bireyler tarafından içselleştirilenler :
-kadının ailenin duygusal destekçisi olma rolü
-özel mülkiyet
-ailenin ortaya çıkışını , kadının ezilmişliğini özel mülkiyete bağlar

Marksist feminist yaklaşım : kadının aile ve evlilik içerisinde sömürüldüğü düşüncesine sahiptir. kadının aile içindeki ikincil konumunu anlamaya çalışırlar. kadının ev içi emeği; karşılığı ödenmeyen ücretsiz emektir.

Feminist yaklaşımlar evliliğin kadınlar üzerindeki olumlu etkilerinden çok olumsuz etkileri üzerine yoğunlaşırlar

Marksist feministte ; kadının evde dışarıdan alınabilecek şeyleride yapması erkeğin ücretinin düşük olmasına etki eder. Çünkü işveren bilirki mal ve hizmetlerin bazılarını dışarıdan satın almıyor, evde bunlar yapılıyor.

Ev hizmetleri piyasadan alındığında değerleri varken, aynı hizmetler, evli kadın tarafından üretildiğinde değeri yoktur.

Ev işleri ve çocukların yetiştirilmesi tümüyle kadının sorumluluğundadır ve karşılığı ödenmeyen işlerdir.

Radikal feminist yaklaşıma göre ; ataerkillik, çağdaş toplumlarda kadınların erkeklere bağımlılığının temelini oluşturur.

Nancy Hartsock : feminist duruş kuramı
Feminist Duruş Kuramına göre : ezilmenin farklı biçimlerini deneyimleyenler, baskı yapılarını ve içinde bulundukları toplumun dinamiklerini daha iyi anlarlar.
Feminist duruş kuramı ; kadınların deneyimlerine öncelik verir.

Fine : Her başarılı akademisyen erkeğin arkasşında bir kadın var, ama her başarılı akademisyen kadının arkasında soyulmamış bir patates ve biraz ilgi bekleyen bir çocuk var der.

Dünyada kadınlar bütün gelirlerin %10 una, üretim araçlarının %1 ine sahiptir.

Aile kadının eşitsiz ve mülksüz konumunun, doğal toplumsal bir süreç gibi ele alınmasına kaynaklık eder. kadınların mülksüz olması onların toplumda aşağı statülere inmelerine neden olur.

Ev kadınının konumu ile düşük ücretle istihdam arasında bağ vardır.

Maria Mies – 1981- Narsopur un dantelcileri : kadınlar batıda bulunan alişveriş merkezlerinde satılmak üzere dantel örerler.
Buradaki sorun kadınların evde yaptıkları bu işleri, ev işlerinin bir parçası olarak görmeleridir.
Liberal feminizm : (Aile evlilik) 19.yy a dayanır kökleri.
Harriet Taylor Mill : kadınlar ya ev kadınlığı, anneliği yada evde çalışmayı seçmeliler. Ama başka bir seçenek daha vardır. Kadınlar kariyerlerine yada işlerine ev içi işleri, annelik rol ve sorumluluklarını eklemek zorundadır.

Taylor a göre : aileyi maddi olarak desteklemekten kaynaklanan güven duygusu olmadıkça erkeklerle eşit sayılmaz.

Betty Friedan : Kadınlığın gizemi yapısal değişiklikler olmadığı sürece kariyer, annelik, evlilik birleşmesi zor der.

Liberal feminizmin 20. Yüzyıl temsilcilerinden olan Betty Friedan ise Kadınlığın Gizemi kitabında, önemli yapısal değişiklikler yapılmadığı sürece kadınların, kariyerle evliliği ve anneliği birleştirmelerine olanak olmadığını yazar .

Denizli’de 20 yıldır evli olduğu kocasından gördüğü şiddet nedeniyle boşanmak isteyen ve Kadın Sığınma Evi’ne yerleştirilen Fatma Bağcı,( okuduğunuz bu yazı yazılırken) kendisini takip eden eşi Mustafa Bağcı tarafından öldürüldü. Tekstil işçisi Fatma Bağcı’nın daha önce kocası hakkında savcılığa iki kez dilekçe verdiği ve koruma talebinde bulunduğu öğrenildi

Psikanalitik feminizmin, kadınlar, evlik ve aile konusunda yaklaşımı şöyledir: Bu yaklaşımı savunanlar, Sigmund Freud’un Odipal öncesi süreç ve Odip kompleksi kavramlarından yola çıkarak, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin temelinde, erken dönem çocukluk deneyimlerinin yattığını iddia ederler.

Liberal feminizm tartışması : kadınlar ev kadınlığı ve annelikmi yapsın yoksa çalışsınmı ? kadının aile sorumluluğunu önemli sayarlar.
Liberal feministlere göre : toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sona ermesi ancak toplumun siyasal yapılarında meydana gelen değişikliklerle mümkündür.

Postmodern feminizmin savunucuları, De Beauvoir’in kadını ‘öteki’ olarak kavramsallaştırmasına, Jacques Derrida’nın yapısöküm kavramına ve Jacques Lacan’ın psikanalizine odaklanırlar. Kadınlar aile ve evlilik içerisindeki konumlarının farkında olsalar bile, bu konumu değiştirecek toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel koşullar sağlanmadığı sürece ezilmişlikleri devam edecektir.
Simone De Beauvoir e göre ; evlilik bir çeşit köleliktir

Sınıfsal ve etnik farklılıklar nedeniyle kadınların ezilmişlik deneyimlerine odaklanan çokkültürlü ve küresel feminizm, özellikle A.B.D.’ki ırksal ve kültürel farklılıkların kadınlar üzerinde yarattığı etkiyi tartışır.
Çokkültürlü ve küresel feminizm, daha çok Amerika’da yaşayan siyah kadınların yalnızca hem kadın, hem de siyah olmaktan dolayı yaşadıkları çifte ezilmişliklerine değil, aile ve evlilik içerisinde yaşadıkları şiddete de odaklanır.

Aile ve evlilikle bağlantılı tartışacağımız son feminist görüş olan Ekofeminizm,insanların her türlü ezilmişliğine odaklanır. Özellikle kadınların kültürel olarak doğayla bağlantı içerisinde olduklarını, onların doğallaştırıldıklarını ve özellikle “inek, tilki, kedi, kuşbeyinli v.b.” kavramlarla açıklandıklarını belirtir.

aile ve evlilik kurumlarının ataerkillik, sanayileşme ve kapitalizm ile ilişkisini kurmaları nedeniyle radikal ve Marksist feminist yaklaşımların açıklamaları daha elverişli görünmektedir.
Tüm bu aktarımlara rağmen kadının iş yükünün azalmamasının kapi- talizm için yararları vardır. Bu da kapitalizm ile ataerkillik arasındaki ilişkiye ve işbirliğine işaret eder.

Mackinnon : ev işlerine ücreti olumlayan tartışmaları 6 öneride sunar.

1. Kadınların evdeki ücretlendirilmemiş emeği, sermaye açısından üretken emektir.
2. Kapitalizmin büyüme dönemlerinde kadınlar, yedek işçi deposu olarak, dü- şük ücretlerle çalışmak için hazır beklerler. Bu bekleme döneminde üret- kenliklerini, ev içerisinde emek gücünü yeniden üretmek için kullanırlar.
3. Kadınlar sermaye için hem ekonomik, hem de psikolojik emniyet supapı işlevi görürler. Erkek işçiler, eril özellikleri nedeniyle kadınların hizmetinden hem kişisel, hem de cinsel olarak yararlanırlar.
4. Erkek işçiler, ailelerine karşı duydukları sevgi ve sorumluluktan dolayı, bu ilişkiler sistemi yoluyla sermayeye hizmete zorlanırlar. Erkekler, aile geçin- dirme zorunluluğu ve ev içerisinde kadının ev içi emeği aracılığıyla kendilerine sağlanan kişisel yeniden üretim olanakları adına, uysal ve itaatli işçiler haline gelerek, sömürüyü kabul ederler.
5. Kadın, kapitalist sistemin iktidar aracı olan para bakımından erkeğe bağımlı hale gelir, sermayenin her iki cins üzerindeki iktidarına aracılık eder. Ücret sistemi kadını evde erkeğe bağımlı hale getirir.
6. Ev işi için ücret ödenmesi, kadının evdeki işinin doğal olduğu düşüncesi- ni ortadan kaldırarak, kadına evde güç sağlayacaktır.

*Kapitalist üretim aracılığıyla üretilmiş malların tüketilmesi için en uygun birim ailedir.*

Birinci ve ikinci dalga feminist söylemde esas olan, kürtaj hakkı ve an- neliğin kamusal olarak tanınmasıdır. Feminist söylemin, anneliğin anlaşılmasına katkısıysa biyolojik ve toplumsal annelik ayrımında ısrar etmesidir.
ana akım feminist söylem, 1980’lerin ortalarına kadar, anneliğe eleştirel bir tavır takınarak, anneliğin reddinin kadının kurtuluşunun bir önceliği olarak değerlendirir. Simon deBauvoir da ‹kinci Cins kitabında anneliği, ‘dayatılan’ bir olgu olarak görür.

Radikal, Marksist ve kolonyal feminist söylemlere göre annelik, toplumsal, ekonomik ve ırksal yapılarla ilişkilidir. Radikal ve Marksist söylemin, kadının ev içi aracılığıyla anneliği kavramsallaştırmasının yanı sıra, kolonyal feminist söylem, göçmen ve farklı ırklara özgü kadınların, annelik deneyimlerine odaklanır. Annelikle ilgili toplumsal ekonomik yapılarsa ataerkillik, kapitalizm ve kolonyalizm ile ilişkili olarak ortaya çıkar .
Bekar anneler, üvey anneler ve belli etnik gruplara bağlı annelerin, karşı karşıya geldikleri ayrımcılık, sömürü kolonyal feminizmin konusunu oluşturur

Bursa’nın Eskikızılelma köyünde yaşayan ve sekiz çocuğundan ilk dört tanesini ebe yardımı bile olmadan tek başına doğuran, 57 yaşındaki kadın, bunu bir başarı ölçütü gibi anlatır. Kocası onu, kollarının altından tavanda asılı olan salıncağın ipine bağlar. Su ve leğenle birlikte yalnız bırakır. Çocuğunu doğurduktan sonra onu kundağına sarar, etrafı toplar, temizler ve kocasını çağırır.

Sevi Bayraktar istanbul Gazi mahallesinde yaptığı çalışmada “orta sınıf çekirdek ev içi düzende makbul annelik imajının”, bu mahallede yaşayan kadınlarla olan uyumunu ve uyumsuzluğunu tartışır

Kadın Doğmak kitabının yazarı Adrienne Rich ise anne olmakla anneliği birbi- rinden ayırır. Kitap, anneliğin ataerkil anlatılarını kesintiye uğratır ve anne olmak- la ilgili karşı anlatıların gelişimini destekler

Kurum olarak annelik, toplumsal beklentileri, kanunları ve kadını annelik yapmaya zorlayan kuralları içerir. Annelik kurumu kültürel bir kuruluş olarak ataerkildir, anneliğin ataerkil biçimiyle sonuçlanır

Merak Akbaş’ın 12 Eylül 1980 darbesi sonrası Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu kalan kadınları anlattığı Biz Bir Orduya Kafa Tuttuk Arkadaş Mamak Kitabı’nın ana temalarından birisi, kadınların disiplin altına alınamaması üzerinedir.

Toplumsal cin- siyet kimliklerinin cinsiyet temelinde oluştuğunu iddia eden görüşler biyolojik temelliyken,
toplumsallaşma sonucu olduğunu iddia eden görüşlerse toplumsal kökenlidir.

Butler ; toplumsal cinsiyetle cinsiyet arasındaki ilişkiye bakıldığında toplumsal cinsiyetin ya cinsiyetin doğal bir sonucu olduğunu ya da hiçbir insanın değiştiremeyeceği kültürel bir sabitlenim olarak ele alındığını söyler.
Butler’a göre toplumsal cinsiyet inşa edilmiş bir şeydir. O halde toplumsal cinsiyetin sürekli olarak yeniden inşa edildiği alanların en önemlileri aile ve evliliktir. Butler inşa edilen bu toplumsal cinsiyet kategorilerinin altüst edilebileceği düşüncesine sahiptir. Bunun için de postyapısalcı düşünceden yararlanır. Zira halı hazırda varolan ve kadını ikincil konuma düşüren toplumsal cinsiyetin anlamlarını dönüştürmek oldukça zor görünmektedir.

Evlilik, birçok toplumda heteroseksüel bir kuruluşa ev sahipliği yapar. Dolayısıyla zorunlu toplumsal cinsiyet hiyerarşisini ve toplumsal cinsiyet kategorilerini destekler. Ailenin yapısı içerisinde yer alan bireyler o yapıya uygun bir biçimde “tanımlanır, şekillenir ve yeniden üretilirler” . Bu anlamda aile “ırksal, sınıfsal, etnik, cinsel ve bölgesel kimlik hallerinin kesiştiği” siyasal ve kültürel bir karşılaşma noktasıdır.
Bu durumda bazı bireylerin hem teorik hem de pratik olarak dışlanması kaçınılmaz hale gelir. Dolayısıyla cinsiyetli bedenler aile içerisinde tarihsel, toplumsal, ekonomik, ideolojik ve kültürel olarak inşa edilmiş toplumsal cinsiyet kategorileri haline dönüşürler.

Serpil Sancar : erkekliği anlamak için iki ayrı niteliksel araştırma yapar. Birincisi 200 erkekle yapılan görüşmelerden, ikincisi seçilen 60 erkekle yapılan derinlemesine görüşmelerden oluşur. Çalışmada “farklı farklı erkek kimliklerinin oluşumunu olanaklı kılan farklı erkeklik stratejilerinin neler olduğunu ve nasıl varolduğunu” araştırır.

Queer Kuramı: Geleneksel heteroseksüel homoseksüel ikiliğinin terkedilmesini talep ederek, cinsiyetin ve toplumsal cinsiyeti tanımlamanın üçüncü ya da başka yollarının çözümlenmesi gerektiği düşüncesini sunar

Queer kimlik, her türlü deneyimin bütünleştirilmiş tanımlamalarına karşı çıkarak, iktidar, toplumsal cinsiyet, cins, ırk, sınıf gibi kategorileri çapraz keser. Toplumsal ideal kavramsallaştırmasına, egemen kültürel değerlere ve normalliğe direniş gösterir ( querr kavramı : judith Butler)

heteroseksüel ayrım çerçevesinde sanayileşme, evi ve işyerini, iki ayrı alan haline getirir. Ekonomik, kurumsal, ideolojik ve politik olarak yapılan bu ayrım çerçevesinde, “piyasa” ve “hane” birbirinden mekân olarak ayrışır. Hem piyasanın, hem de hanenin içerisinde birbirinden farklı cinsiyet düzenleri oluşur. Erkek, üc- retli emeğiyle ailenin reisi olur. Kadın, piyasanın temsil ettiği iş alanından dışlanır, ev kadının alanı haline gelir. Kadın, ev içi emeğinin sahibi ola- rak, ailenin yeniden üretiminden sorumlu olan bireydir.

Kadınların tarihsel olarak, hanede ve toplumda, içine düştükleri eşitsiz ve alta sıralanma durumu kadın hakları olgusunu ortaya çıkarır.

Ceza kanununda 2004 yılında yapılan değişikliklerden önce “kadınların vücutlarıyla ilgili meseleler kişisellikleriyle ilgili değil de aile ve toplumsal düzenle ilgili meseleler” olarak ele alınıyordu. Medeni kanunda 2001 yılında meydana gelen değişikliklerden önceyse “yasal açıdan ataerkilliğin, namus üzerinden kuruluşunda rol oynayan, bir diğer kurucu unsur da kamusal alana çıkan erkeğin, aile içindeki birincil ve üstün konumudur” düşüncesi egemendi. “Evin reisinin erkek ol- ması, kadının çalışması, çocukların gelecekleri, oturulacak konut gibi konularda ka- rar veren kişinin koca olması” gibi konular ancak 2001 yılında değiştirilir.
“aile içi işbölümü geleneksel cinsiyet rollerine göre, evi geçindiren erkek ve ev bakımını üstlenen kadın olarak belirlenir”

Türkiye’de 2002 yılında 66 kadın öldürüldü. Bu sayı 2009 yılının Ocak ayında 953 olarak belirlendi. Adalet Bakanlığına göre cinayete kurban giden kadınların sayısı
2003’den itibaren yüzde 1,400 yükseldi. kadın cinayetlerinin artışının nedeni olarak, yeterince kadın sığınma evinin olmamasını göstermektedir

16 yaşında, erkeklerle konuştuğu için, dedesi ve babası tarafından evlerinin arkasındaki kümeste kazılan çukura gömülen Medine Memi’nin gömüldüğü zaman hayatta ve bilincinin açık olduğu kaydedildi (www.haber7.com). Hiç fotoğrafı olmadı: Okula da gitmedi. Karakola gitti. Karakoldan çıkışı eve son dönüşüydü

Delphy’ye göre evlilik bir kurumsa boşanma da bir ku- rumdur ve organik olarak evlilik kurumuna bağlıdır
Delphy ’e göre boşanma, evliliğin kurumsal yapısını açığa çıkarır ve potansiyel gücünü harekete geçirir. Böylelikle evlilik kurumunu açıklamakla kalmaz, evliliğin bazı özelliklerinin boşanmadan sonra da devam ettiği gö- rülür. Bu boşanan çiftlerde devam ettiği anlamında değil, genel olarak bu özelliklerin toplumsal yapı içerisinde devam ettiği şeklindedir. Evlenen çiftler, erkeğin uyguladığı şiddet nedeniyle sona eren evliliklere bakıp, şiddet uygulamaktan vazgeçmez.

Boşanmayla ilgili yasal değişiklikler 2002 yılından sonra gerçekleşti.

kırsal kesimde yaşayan aileler geniş ailedir. Köylerde, aile yerine hane kelimesinin kullanılmasının nedeni, geniş aile özelliklerinin devam etmesidir. Hane aynı kaptan yemek yiyenlerin bir arada yaşadığı bir yer olarak tanımlanırken aile anne, baba, çocuklar ve genellikle babanın anne babasından ve babanın evlenememiş kız ve erkek kardeşlerinden oluşur. Oysa hane içerisinde birden fazla aile yer alabilir. Hanedeki ailelerin toplamı evli erkek çocuklar ve onların ailelerinden oluşur. Yaşadıkları evler ayrı bile olsa, eğer yemeklerini birlikte yer ve gelirlerini bölmezlerse hane sayılırlar. Ataerkil geniş aile diyebileceğimiz bu hane tipi, yaşlı ebeveynler ölünceye kadar devam eder, daha sonra bölünürler. Toplumsal cinsiyet ilişkileri açısından bakıldığında haneler, erkek çocukların yaşamları üzerinden varlığını sürdürür.

Tarımın kadınsılaşması : Kadının emeğinin sömürüye açık hale gelmesidir.

Kırsal alanlarda yaşayan aile bireylerinin sömürüye açık, güvencesiz ve kısa süreli işlerde çalışmaları onları, kentteki işgücü piyasasın- da aynı özelliklere sahip işlere mecbur kılar.

Köylülerin bir yıl boyunca yaptıkları işler mevsimsel olarak aşağıdaki gibidir:
• Bütün yıl: maden işçiliği (erkekler şoför ve kazıcı, kadınlarsa çıkarılan ma- denlerde ayırma işleri yaparlar).
• Haziran-Temmuz 2010: Arkeolojik kazı işçiliği (hem kadınlar hem erkekler).
• Haziran-Temmuz-Ağustos 2010: Sebze toplama (kadın-erkek).
• Aralık 2010-Mart 2011: Sebze ayıklama (konserve fabrikasına portakal ve greyfurt ayıklama).
• Mart 2011-Mayıs 2011: Fabrikaya kuru soğan soyma (kadın-erkek-yaşlılar).
• Nisan 2011- Haziran 2011: Taze kırmızıbiber ayıklama.
• Haziran ve Temmuz 2011: Kazı işçiliği olmak üzere tekrar aynı döngüye devam ederler.

Kadınlar rahat etmek için köyden kente göç etmek isterler. Ama erkeklerin daha kolay ve yüksek ücretli iş bulduklarını gördükçe; toplumsal cinsiyet eşitsizliğin,
temizliğe gittikleri evlerdeki yaşayışları gördükçede sınıfsal eşitsizliklerin farkına varırlar.

Kent çalışmalarının ana konusunu : köyden kente göç eden aileler oluşturur.

——————————————————————————————————————–

TOPLUMSAL CİNSİYET SOSYOLOJİSİ ÜNİTE 07

Hukuk toplumsal cinsiyete dayalı ilişkilerin kurulmasında, sürdürülmesinde ve değiştirilmesinde oldukça etkilidir. Hukukun bu gücü ise hukuku oluşturan normların müeyyideye veya yaptırıma sahip olmasından kaynaklanır.

Feminist literatürde, “Hukuk adaletsizdir.” şeklinde karşımıza çıkan slogan, özellikle tarihsel olarak hukukun toplumsal cinsiyetle ilgili eşitsiz tavrına işaret etmektedir. Bu bağlamda hukukta toplumsal cinsiyetle ilgili adalet sorunlarının, eşitlik sorunları olduğu belirtilebilir.

Feminist hukuk teorisi, toplumsal cinsiyet ve hukukla ilgili teorik düzeydeki incelemeyle ilgilidir.

Feminist teorinin 2.boyutunda: ceza hukuku, aile hukuku, iş hukuku gibi hukuk alanları veya pornografi, cinsel taciz, tecavüz gibi konular incelenmektedir.

normların belirgin özelliği : normatiflik içermeleri, yani yapılması veya yapılmaması gerekeni belirtmeleridir.

Hukuk ve toplumsal cinsiyet ilişkisi hukuk normlarının türetilmesiyle ilgili başlıca iki şekilde olabilir.
ilk olarak hukuk normlarının konulması aşamasında hukuk normlarını koymakla görevli organın, bu normları kültürel normlardan veya ideolojiden türetmesiyle toplumdaki mevcut toplumsal cinsiyet anlayışı hukuka yansır.

ikinci olarak toplumsal cinsiyetle veya cinsiyetle ilgili normların türetilmesi, kültürel normlar veya ideoloji bağlamında değil, hukukun ilişkili olduğu değer ve insan hakları bilgisi ışığında türetilirse bu durumda toplumsal cinsiyete ilişkin normların adalete uygun bir şekilde oluşturulması söz konusu olur.

Kamusal yaşamda kadına yer verilmemesinin başlıca örneği oy hakkının olmamasıydı.

Patricia Smith : kölelik aşaması : hukukun ataerkil kültürel normlara göre oluşturulmasıdır.
Bu aşamada hukuk, kadını ikinci kılan ve bağımlılık ilişkisini güçlendiren, eşitliğe apaçık şekilde aykırı normlara yer vermektedir.. Günümüzde Türkiye Cumhuriyeti hukuk sistemi dahil olmak üzere birçok hukuk sistemi kölelik aşamasından uzaklaşmıştır. Ancak geleneksel yapıların hukuku belirlediği toplumlarda, yine kölelik aşamasının hukukta olduğunu söylemek mümkündür.

Eğer evliyse, erkek kadını kanunlar önünde, vatandaşlığı sona ermiş gibi gösterir. Kadının mülkü üzerindeki tüm hakları ve hatta kazandığı parayı bile alır… Evlilik antlaşmasında, kadın kocasına karşı itaatkar olacağı üzerine söz vermeye zorlanır. Erkek, kadının efendisi olmaktadır- kanun, erkeğe kadının özgürlüğünü elinden alma ve onu cezalandırma hakkını vermektedir

nötrlük ilkesi : kurallar nötr uygulanırsa hakkaniyet adalete ulaşır.

notrlükte ; durumlar arasındaki farklılıkların hiçbirşekilde göz önünde tutulması gerekir.

aile hukukunda toplumsal cinsiyet nötrlüğü üzerinde durmak, kadın ve erkek arasındaki toplumsal farklılıkları yadsımak demektir. bu da hukukun toplumsal cinsiyet bakımından nötr olmasının eşitsiz sonuçlara yol açabileceği anlamına gelir.

polyanna : kadınlara erkekler gibi davranılırsa bütün problemlerin biteceğini düşünen polyanna, bir işte çalışıp birde hamileyse herşeyin yolunda olmadığını anlayacaktır.

örneğin : ev içi şiddet

Hukukta kadına yönelik adaletsizliğin giderilmesinin başlıca yolları :
-kadının toplumsal cinsiyet bakımından eşitsizliğini giderecek şekilde hukuk normlarının oluşturulmasıyla ilgilidir.
-Hukukun toplumsal cinsiyetci bir kurum olması
-toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya çalışması

Konsensüs : fikir birliği

Hukuk ; Doğal düzenle uyumlu olarak eşitsizliği hakkı gösteren sosyal ve kültürel konsensüs yansıtarak toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kaynağı durumundadır.

Feminist Hukuk Teorisi : toplumsal eşitsizliğin temel kaynağı ataerkil ideolojiyi yansıtan toplumsal cinsiyettir. Toplumsal cinsiyetin hukuk uygulanması, yorumlanması ve gelişimini etkilediğini iddia eder.

Feminist hukuk teorisi : 1970 lerin başındaki kadın haraketlerinin hukuk teorisine etkisiyle çıktı.

Toplumsal cinsiyet bakımından hukukun incelenmesi : 18.yy da Mary Wollstonecraft tarafından. : kadınların yaşamları üzerlerindeki hukuk kurallarının etkisini yorumlamıştır.

19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın başından önemli bir toplumsal hareket başlamıştır. Bu toplumsal hareketin başlıca amacı, kadınlar ile erkeklerin aynı haklara sahip olmasını sağlamaktı.

1960 a kadar birinci dalga feminizmi

Birinci dalga feminizmi :
hukukta kadınların olmayışına ve kadınlara hakların çok sınırlı bir şekilde tanınmasıyla ilgili durumu ortaya koymaktaydı. Birinci dalga feminizminde kadınlar evlilik içinde mülkiyet ve velayet hakkı için mücadele etmişler, ancak mücadeleleri sadece özel alana ilişkin haklarına ilişkin olmayıp eğitim, çalışma ve seçme ve seçilme haklarına ilişkin de olmuştur.

İkinci dalga feminizm (1960) :
kültürel ve toplumsal normların kadının ikincilleştirilmesinde rolünü ortaya koymuşlardır.
ikinci kuşak feministler ilk kuşak feministlerden farklı olarak hem teorik hem de eylem düzeyinde kendi aralarında farklılaşmışlardır.

ilk kuşak feministlerden en önemli farklılıkları, 20. yüzyılın sonlarında söylemlerinde kadın cinselliğine yaptıkları vurgudur. Bu bağlamda kürtaj, doğum kontrolü, cinsel şiddet ve taciz, tecavüz, lezbiyen annelik hakları gibi konulara ilişkin tartışmalar başlatmış ve kendi bedenleri üzerindeki devlet müdahalesini engelleyecek kampanyalar yapmışlardır.

1960’lı yıllarda toplumsal hareketler içinde yer alan kadın hukuk öğrencileri, hukuk eğitiminde kadının kadın olmaktan kaynaklanan sorunlarının ele alınmamasını eleştirmeye başlamışlardır.
Örneğin, eşit koşullardan çalıştıkları işyerlerinde kadınların erkeklere neden daha az ücret aldıklarını iş hukuku derslerinde tartışılmaması veya ev-içi şiddet konusunun aile hukuku ya da ceza hukuku derslerinde ele alınmamasını sorgulamışlardır

1970lerin ortasında : hukuk fakültelerinde kadın ve hukuk ; hukukta kadın, toplumsal cinsiyet ve hukuk.. dersleri verilmeye başlandı.

Kadın hukuk mezunları : kadınların pratik hukuktaki sorunlarını, feminist perspektiften ele almaya başladı. Bu öğrenciler uzman oldukları hukuk alanında feminist perspektiften yeniden analiz yaptılar. Bu analiz hukuk teorisinde ” feminist hukuk teorisi ” alanını oluşturdu.
Bu teorisyenleri birleştiren düşünce : toplumun ve onun uzantısı olan hukukun ataerkil olduğudur.

Feminist hukuk teorisi : hukukun kadın bakış açısıyla analiz edilmesidir.

Feminist Hukuk Teorileri :
- liberal ( eşitlikçi)
-kültürel
-radikal
-marksist
-postmodern

en fazla tartışılan yaklaşımlar : postmodern yaklaşımlar ve sosyolojik toplumsal cinsiyet kuramları yaklaşımı. yani toplumsal cinsiyeti kuramsal pratiklerde ve hukuk sistemlerinde arayan yaklaşım

Feminist hukuk teorisinde aynılık : adaletin kadın ve erkeğin hukuk önünde eşit olması.

Feminist hukuk teorisyenlerinin ilk haraket ettikleri öncül : hukukun toplumsal cinsiyet bakımından nötr olduğu durumlarda bile erkek perspektifine göre oluşturulup erkek ön yargısına dayanmasıdır.

Eşitlikçi-Liberal yaklaşım : toplumsal cinsiyet konuları hukukta eşitsizlik konuları olup, bunu ilk dile getiren yaklaşım.

bağlamda aynılık/farklılık tartışmasıyla ilgili radikal feminizm, farklılık feminizmi ve eleştirel feminizmi içeren feminist hukuk teorisinin farklı standartları ortaya çıkmıştır

Geleneksel liberalizme göre hukukun fonksiyonu, başkasının hakkını ihlal etmemek koşuluyla, bireylere kendi amaçlarını gerçekleştirmeleri için eşit fırsatı sağlamaktır. Liberal feministler de aynı şekilde toplumsal cinsiyet bağlamında eşit fırsatın sağlanması gerektiğini belirtirler.
Kadınlarla erkekler aynı haklara sahip olmalı.

Liberal feminizme paralel olarak liberal feminist hukukçuları ortaklaştıran en temel amaç, kadınların şekli anlamda eşitliği olup, erkeklere yapılan muamelenin aynısının kadınlara da yapılması savunulmaktadır.

Liberal eşitlik ilkesi veya eşit muamele ilkesi şekli eşitlikle ilgilidir. fiekli eşitlik, benzer durumda olanlara benzer şekilde davranma anlamına gelip, benzer durumda bulunan bireylere, gruplara veya grup üyelerine de benzer şekilde davranmayı içermektedir

liberal feminist hukuk teorisyenleri toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kaynağı olarak hukuki engelleri görmekte ve şayet hukuktaki engeller kaldırılırsa toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanacağını düşünmektedirler .

asimilasyoncu feminist yaklaşıma göre, kadınların erkeklerle aynı hukuksal statüye kavuşmaları için erkekler gibi olmaları gerekmektedir. Bu durumda daha önce erkelere nasıl davranılıyorsa kadınlara da bu şekilde davranılması ve hukukun buna uygun şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Örneğin bir iş yerine kadınlar işe alınırken erkeklerin çalışma saatleriyle kadınların çalışma saatleri arasında herhangi bir farklılık olmadığı kuralı temelinde sözleşme yapılıyorsa kadınların biyolojik farklıklarından kaynaklanan hamilelik, doğum, emzirme vb. gibi durumlarda çalışma saatlerinde herhangi bir değişiklik yapılamayacaktır. Bu nedenle kadınlar bu iş yerine girmek istiyorlarsa erkek gibi olmak zorunda olup kadın olmaktan kaynaklanan herhangi bir farklılığa ilişkin olarak hak talebinde bulunmaları mümkün olmayacaktır.

Hamide Topçuoğlu kadınların iş hayatına ilişkin olarak yapmış olduğu araştırmasında söz konusu yaklaşımı ortaya koymaktadır. Ona göre “….eskiler, (erkek işi) ile bütün memleket işlerini, bütün cemiyet işlerini murad etmişlerdir. Bugün ise kadınlar bu işlere iştirak hakkına sahiptirler. O hâlde ‘erkek işine karışmak’ hakkı bir emri vaki olduğuna göre biraz erkeğe benzemek, biraz onun anladıklarından anlamak, onun muhakeme şeklini benimsemek de lazımdır!..”

androjenik feminist yaklaşıma göre, kadınlar ve erkek- ler birbirlerine büyük ölçüde benzemektedirler. Onlara göre hukukta androjenik bir insana nasıl davranılmasını öngörülüyorsa her iki cinsiyete de o şekilde davranılmalıdır.
ABD’li feminist hukukçu Wendy Williams’ın hamilelik konusunda yaklaşımı androjenik feminist yaklaşıma örnek olarak gösterilebilir.
Williams’a göre herkese eşit muamele edilmelidir. Eşit muamele ilkesi uyarınca mevcut hukuk kuralları sağlığı yerinde olmayan bir çalışana hangi hakları tanıyorsa, hamile kadınlara da aynı hakların tanınmasını sağlamaktadır.
Bu yaklaşımıyla Williams, kadın ve erkek arasındaki farklılıklara dikkat çekmekten ziyade, bu farklılıkları minimize ederek androjenik feminist yaklaşımı ortaya koymaktadır.
Androjenik feminist model hem kadına ait farklılıkları hem de erkeğe ait farklılıkların temel alınmasına karşıdır. Bu yaklaşıma göre toplumsal kurumların tüm toplumsal cinsiyetler için eşit bir şekilde uygulanabilecek normlarının bulunması gerekmektedir. Kısacası ortada buluşulması hedeflenmektedir

Farklılık Yanlısı Feminist Hukuk Teorisi
Farklık yanlısı feminist hukuk teorisi, literatürde asimetrik feminizm, özel/farklı muamele feminizmi olarak da geçmektedir. Bu feminist gruptaki hukukçular da kendi aralarında farklılaşmaktadırlar. Bunlar, bivalent (iki değerli) model ya da özel hakları savunan feminist hukuk yaklaşımı ve uzlaşma yaklaşımıdır.

Özel haklar modeli kadınların ve erkeklerin farklı olduğunu belirtmektedir. Onlara göre, toplumsal cinsiyet farklılıkları, biyolojik farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Örneğin çocuk bakımı rolü gibi bir toplumsal cinsiyet farklılığı, bir biyolojik farklılık olan üreme kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle hukuki düzenlemelerin bu farklılıklar göz önünde bulundurularak ortaya konulması gerekmektedir. Aksi hâlde kadınlar bu farklılıkları nedeniyle mağdur olabileceklerdir.

Özel haklar yaklaşımını en net şekilde ortaya koyan feminist hukukçu Elizabeth Wolgast’tır. Wolgast’a göre kadınlar erkeklerle eşit olamazlar. Zira eşitlik tanı- mı gereği “aynılığı” gerektirmektedir. Ona göre eşitlik yerine, kadınların özel ihti- yaçlarını temel alan özel haklar talep ederek adalet sağlanabilecektir .

Ann Scales, Wolgast’ın modelini sınırlayıcı bir kural öne sürmektedir. Buna gö- re kadınlar hamilelik, emzirme gibi sadece kendi cinsiyetlerine özgü farklılıklar ya- şadıklarında, erkeklerden farklı bir takım haklar kazanabilmelidirler.

Uzlaşma yaklaşımını savunan feministler biyolojik farklılıklar söz konusu olduğunda, kadınlara farklı ya da özel muamelenin yapılması gerektiği konusunda özel haklar modeliyle birleşmektedirler. Ancak onlar, toplumsal cinsiyetten kaynaklanan farklılıklar söz konusu olduğunda eşit muamele edilmesi gerektiğini düşünmektedirler

Sylvia Law uzlaşma yaklaşımını savunan bir feminist hukukçudur. Law’a göre üreme kapasitesi dışında kadınlar hiçbir farklılıkları nedeniyle özel muameleyi hak etmeyecektir. Herma Hill Kay de benzer şekilde, kadınla- rın hamile oldukları zaman dışında, cinsiyetlerinden kaynaklanan farklılıklarının tümüyle görmezden gelinmesi gerektiğini düşünmektedir.
Uzlaşmacı feministler biyolojik farklılıklar konusunda farklılık yanlısı feministlerle aynı şekilde düşünürken biyolojik farklılıklar dışındaki farklılıklar söz konusu olduğunda eşitlikçi feministlerle aynı tarafta kalmaktadırlar. Bu nedenle bu feministlere uzlaşmacı denmektedir.

Kültürel Feminist Hukuk Teorisi
Feminist hukuk teorisi açısından kültürel feminist çalışmalar önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmaların çoğu ilhamını ya da desteğini Nancy Chodorow’un psi- kanalitik nesne-ilişki teorisinden ve Carol Gilligan’ın ahlak geliştirme teorisinden almaktadır.
Bu bilimsel araştırmacılar kadın ile erkek arasında çarpıcı zıtlıklar olduğunu ve bunların gelişmelerinin ilk aşamalarındaki deneyim farklılıkları bağlamında anlaşılabileceğini savunmaktadırlar.
Gilligan’ın “In a Different Voice: Psychological Theory and Women’s Develop- ment” (Farklı bir Seste: Psikoloji Teorisi ve Kadınların Kalkınması) adlı kitabı farklılık meselesinde kültürel feminist hukukçuların teorik temelini oluşturmaktadır. Hatta kültürel feminist hukuk teorisyenlerine “farklı ses (different voice)” teorisyenleri diyenler vardır

Kültürel feminist hukuk teorisi ya da “farklı ses” teorisyenleri, kadınlar ve er- kekler arasındaki farklılıklara odaklanırlar ve bu farklılığı memnuniyetle karşılarlar. Kadınların erkeklerden farklı hayat deneyimleri vardır ve bu farklılık onların farklı bir dille konuşmalarını sağlamaktadır. Onlara göre erkekler rekabete, bencilliğe ve saldırganlığa vurgu yaparlarken kadın dili ihtimam, bakım ve empatiye vurgu yapmaktadır.

Gilligan’ın görüşlerinden en çok etkilenen feminist hukukçulardan biri Robin West olmuştur “Jurisprudence and Gender” (Hukuk Öğretisi ve Toplumsal Cinsiyet) adlı makalesinde West sözlerine “insan nedir?” sorusu ile başlamaktadır.

West’e göre kadınlar fiziksel olarak diğerlerinden ayrılmıştır. Kadınlar erkeklere benzemezler, “hayata ve diğerlerine bağlı kritik ve tekrar tekrar vuku bulan en az dört yaşam deneyimleri bulunmaktadır. Bunlar hamilelik, heteroseksüel birleşme, menstrüasyon ve emzirmedir.” Ona göre, her ne kadar, her kadın bütün bu deneyimleri yaşamasa da birçok kadın biyolojik emirlerle gizlenmiş eril güç tara- fından bu hayatın içine zorlanmaktadır. West bu farklılıkların ırka, sınıfa ve hatta cinsel tercihe rağmen bütün kadınlarda ortak olduğunu vurgulamaktadır.

Radikal Feminist Hukuk Teorisi
Radikal feminist hukuk teorisi, kadınları liberal feminizmin kabul ettiği gibi birey olarak değil, sınıf olarak ele almaktadır. Kadınlar bir sınıf olarak başka bir sınıf olan erkekler tarafından tahakküm altına alınmaktadırlar.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği irrasyonel bir ayrımcılığın sonucu değil, sistemli ikincilleştirmenin bir sonucudur. Bu nedenle radikal feminist hukuk teorisine ikincil kılınma karşıtı teori ya da tahakküm karşıtı model de denilmektedir.
Geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri, doğal ya da bu rollere içkin olarak kabul etmektedir. Cinselliğin sosyal yapısı, erkekler tarafından toplumsal cinsiyet hiyerarşisini inşa etmek için üretilmiştir.
radikal feminizme göre eğer bir kadın heteroseksüel ilişkiden zevk alırsa aynı zamanda kendi ikincilleştirilmesinden de zevk alıyor demektir.

Radikal feminist hukuk teorisyeni olan Catharine MacKinnon’a göre kadınlara yönelik negatif ayrımcılık farklılıktan değil, eril tahakkümden kaynaklanmaktadır.
Erkek baskın ve kadın da buna boyun eğen olduğunda, cinsellik her iki cinsiyet açısından zevkli olduğu anlamına gelmektedir.

Radikal feminist hukuk teorisi hukukta bir takım değişiklikleri talep etmektedir.
Bu değişikliklerin gerçekleşmesiyle birlikte eşitsizlik ve tahakküm ortadan kalkacaktır. Söz konusu değişiklikler kadınları cinsel taciz, cinsel saldırı ve her türlü şid- detten koruyacak yasal düzenlemelerin oluşturulması ve pornografinin yasaklanmasıdır. Zira, pornografi kadınların cinselliğinin toplumsal kavrayışını oluşturmakta ve kadınların ikincil konumunu sağlamlaştırmaktadır.

Postmodern Feminist Hukuk Teorisi
Postmodernizm, en basit anlamında modernliğin eleştirisidir. Modernliğin özne olarak bireye yer vermesi ve iktidarın başlıca araçları olarak hukuk ve devletin gö- rülmesi eleştirilmektedir. Postmodernizme göre birey, toplumsal olarak tanımlan- makta ve hukuk teorisi de hukuk üzerinde yoğunlaşarak iktidarı maskelemek için kullanılmaktadır.
hukukta erkek iktidarı olduğunu ve bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitsizliğini üreten kaynakları hukukun gizlediğini belirtmektedirler
Postmodernist feministler, toplumsal cinsiyet kategorilerinin ve cinsiyetin, iktidar ilişkileriyle belirlendiğini savunmaktadırlar. Bu nedenle, doğal varlık kategorileri olarak kadın ve erkekten söz etmek, toplumsal cinsiyetin toplumsal olarak oluşturulduğunu bir yana bırakmak anlamına gelebilmektedir.

Postmodern feminizmin üzerinde durduğu konulardan biri modern düşünce yapısının ve dilinin ikili karşıt terimler üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Güneş/ay, doğa/tarih, pasif/aktif, yüksek/alçak vs. gibi ikilemler dil yapısının ana dizilişini oluşturmaktadır. Bu dizilişte karşıt kavramlar arasında keskin bir hiyerarşi bulunmaktadır. Kavramlardan biri diğerine mutlak biçimde üstünlük göstermektedir. Fransız feminist Helene Cixous dildeki bu hiyerarşik yapılanmanın tü- münün, insan yaşamında kadın/erkek ikilemine dayandığını iddia etmektedir. Güneş-erkek, ay-kadın; aktif-erkek, pasif-kadın vb. gibi belli bir ikileme dayalı tüm kavramlar kadın ve erkekle özdeş tutulan kavramlar pozitif olarak kurgulanmaktadır .

belirtilen ikilemelerin cinsiyetlendirilmiş olduğu görülmektedir. ikilemenin bir tarafı eril diğer tarafı dişildir.

Postmodern feminizmin üzerinde durduğu diğer bir konu da, feminizm içindeki çoğulculuk olgusunun vurgulanması gerektiğidir.

Hukuka yönelik postmodern eleştirilerden bir diğeri, modern devlet hukuk sistemlerinin kabul ettiği özerklik yaklaşımıdır. Söz konusu özerklik yaklaşımında, makul bir şekilde düşünen ve hareket edebilen bireylerin seçim yapabilecek kabiliyette oldukları kabul edilmektedir.

Kadınlar için gerçek özerkliğin sağlanabilmesi için toplumsal cinsiyet nedeniyle dezavantajlı konumda bulunan kadınlara uygun seçeneklerin sağlanması, diğer bir ifadeyle toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak vasıtalar getirilmesi gerekmektedir.

Anayasa hukuku :
-devletin kuruluşu
-örgütlenişi
-organları-ilişkileri
-vatandaşların temel hak ve özgürlükleri
-devletin dayandığı temel ilkeler

hukuk ve toplumsal cinsiyet ilişkisi hukukun erkek perspektifinden ve erkek egemen yaklaşımından toplumsal cinsiyete duyarlı yaklaşımına doğru gelişme gös- termektedir.

“Anayasa Hukuku” devletin temel kuruluşunu, yani şeklini, yapısını, organlarını, bu organlar arasındaki ilişkileri ve bireylerin devlet karşısındaki temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen kuralların bütününden oluşmuş bir kamu hukuku dalıdır

Hukukun başlıca alanlarından birini anayasa hukuku oluşturmakta ve hukuk doktrininde genellikle bu alanla ilgili devletin kuruluşu, örgütlenişi, organları ve or- ganların birbiriyle ilişkileri, vatandaşların temel hak ve özgürlükleri, devletin dayandığı temel ilkeler gibi konular incelenmektedir.

Anayasa bir hukuk sisteminin en üstünde yer alan normdur. Dolayısıyla anayasadan sonra gelen normların, örneğin kanunların anayasaya uygun olması zorunludur. Bu anlamda anayasa kanun koyucunun hakları ihlal edebilmesi olasılığına karşı güvence getirmektedir.

Kadınların haklarının anayasada güvence altına alınması 20. yüzyılda toplumsal cinsiyet bakımdan nötr olan normlarla gerçekleşmiştir.
Ancak bu normların toplumsal cinsiyet eşitsizliğini göz önünde alan düzenlenişi 21. yüzyılda ortaya çıkmaktadır. Bu tür değişiklikle ilgili olarak eşitlik ilkesi üzerinde durulabilir. 20. yüzyılda anayasalarda yer alan eşitlik ilkesi kanun önünde eşitlik ilkesi olup liberal feministlerin savunduğu şekli eşitlik, yani benzer durumda olanlara benzer şekilde davranma anlamına gelmekte ve geleneksel olarak adil, objektif ve nötr olarak değerlendirilmektedir .

Batıdan alınan eşitlik kavramı, kadınların erkeklere karşı olan hukuki ve sosyal durumlarını değiştirme- miştir. Kadınların erkeklere karşı en geniş sosyal eşitsizlikleri, kadınların erkekler- den farklılıkları olarak ortaya konmuştur. Bu nedenle eşitlik hukuku, örneğin ka- dınlara yönelik şiddeti açıklamak için kullanılmamaktadır.

farkli anlamda eşitlik aynı şekilde haklara sahip olmayı gerektirirken, maddi anlamda eşitlik sonuçlar üzerinde durur. Örneğin kadın ve erkeğin aynı şekilde seçilme hakkına sahip olmasıyla şekli anlamda eşitlik gerçekleşir. Maddi anlamda eşitlik ise sonuca baktığından, kadının gerçek hayatta seçilme hakkını
erkek gibi sahip olmadığını ve aralarındaki eşitsizliği ortaya koyar. Maddi anlamda eşitlik kadın ve erkek arasındaki sonuçlar bakımından eşitsizliğe yol açan nedenler üzerinde durup bunların giderilmesini gerektirir. Bu nedenler biyolojik nedenler olabileceği gibi, sosyal, siyasal ve ekonomik nedenler olabilir. Maddi anlamda eşitlik, kadına avantaj sağlayan örneğin pozitif ayrımcılıkla kadın ve erkeğin sonuçlar bakımından eşit kılınmasını sağlamaya çalışır

Anayasada kadınlarla ilgili olarak iale bakımından eşitlik ilkesi : ilköğretimin kız ve erkek çocuklar için zorunlu ve parasız olması, Türk vatandaşı annenin çocuğunun Türk olması…

Ceza Hukuku : feminist eleştirinin en fazla söz konusu olduğu alan

Ceza hukuku alanı : baştan aşağı erkek perspektifinden oluşturulduğu ileri sürülür.
Ceza hukukunun erkek olmasının temel nedeni : erkek perspektifini en fazla ve en açık biçimde yansıtan normları yani şiddetle ilgili normları içermesinden dolayıdır.

Toplumsal cinsiyet konuları göz önüne alındığında : ev içi şiddet, cinsel suçlar, cinayet.. gibi konularda kadınların korunması gerekli.
bilinen en iyi örnek :tecavüz

Özerklik : başkaları tarafından engellenmeme

“Ceza Hukuku” suç oluşturan fiil ve davranışların nelerden ibaret bulunduğunu, bu fiil ve davranışlarda bulunanlara ne gibi müeyyideler, yani cezalar uygulanacağını gösteren hukuk normlarından oluşan kamu hukuku dalıdır

Postmodern feministlerin belirttiği gibi, kadına özerk bir varlık olarak davranılmadığı gibi, kadın da gerçekte özerk olmasını sağlayacak olanaklara sahip değildir. Örneğin kadının rızasının olmaması, hâlâ hayır demek olarak anlaşılmamaktadır.

sokaktaki bir adam tecavüz ettiğinde bu suç sayılırken evdeki koca tecavüz ettiğinde bu hakkın kötüye kullanılması anlamına gelmektedir. Günümüzde ise bu anlayış değişmiş veya değişmekte olup evlilik içi tecavüz, örneğin bizim ceza kanunumuzda, suç sayılmaktadır.

“Aile hukuku” kişinin içinde bulunduğu ve aile denen topluluğun üyeleri ile olan ilişkilerini düzenleyen medeni hukukun dalıdır. Aile hukukunun başlıca inceleme konuları şunlardır: Nişanlanma, evlenme, evli kadın ve erkeklerin karşılıklı hak ve ödevleri, mal rejimleri, evliliğin sona ermesi, boşanma, hısımlık, nesep, evlat edinme, velayet, vesayet vs. Aile hukuku kuralları Türk Medenî Kanununun Aile Hukuku bölümünde 118 ilâ 494. maddelerinde düzenlenmiştir

Ancak genel olarak bakıldığında birçok modern aile hukuku düzenlemesinde kadınların evlilik için yaş sınırı erkeklere göre daha aşağıdadır.

kadınların erkeklere göre aile kurmak konusunda daha hazırlıklı olduklarına ilişkin bir gerekçe bulunmaktadır

Modern aile hukuku doğal aile kavramından hareket ederek oluşturulmuştur. Doğal aile kavramı, karı koca ve onların biyolojik çocuklarından oluşmuş birlikteliği temel almaktadır. Devlet ve onun uzantısı olan hukuk siste- mi aile işlerine karışmamakta, aile içi ilişkileri düzenlemek konusunda ev-reisini yani kocayı ya da babayı yetkili kılmaktadır.. Ailenin adı, çocukların velayeti, ikametgâhın seçimi, birlikteliğin temsili vb. gibi konular ev reisi tarafından belirlenmektedir.
Buna göre kadınlar evlilik sözleşmesiyle birlikte bir takım haklarından feragat etmektedirler. Evli kadının hukuken varoluşu belirsizdir. Evlilik birliğini erkek temsil etmektedir.

Ailenin ismi : erkeğin soyadına göre belirlenen toplumlar vardır. ikinci kuşak kadın hareketi bunu sorguladı.
20.yy aile hukuku alanında yapılan reformlara örnek:
-kürtajın ve doğum kontrolünün yasal hale gelmesi
-farklı etnik köken ırk yada dine mensup kişilerin evlenebilmesini yasaklayan düzenlemelerin kaldırılması
-ev içi şiddetin engellenmesi konusununda özel alana müdahalesini sağlayan hukuksal düzenlemeler

aile hukukunda maddi anlamda eşitliği sağlayan düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.

Türk Medeni Kanuna’ göre kadın evlenmekle kocanın soyadını almak zorundadır. Medeni Kanun madde 187- Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.

20.yy’ın sonunda gey ve lezbiyen hareketinin güçlenmesi ve aynı cinsiyetten bireylerin evliliklerinin yasal hâle gelmesiyle birlikte aile hukuku yeniden şekillen- meye başlamıştır. Tüp bebek, kiralık annelik gibi yeni üreme teknolojilerinin ge- lişmesi ve bunların kimi hukuk sistemlerinde yasal hale gelmesi de yine aile huku- ku alanında önemli dönüşümlere yol açmıştır

iş Hukuku işçi ile işveren arasındaki iş ilişkisini düzenleyen hukuk dalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 22 Mayıs 2003 tarih ve 4857 sayılı ‹ş Kanununun 2. maddesine göre, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişilere “işveren”;
işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye “iş ilişkisi”;
bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye ise “işçi” denmektedir

Feminist hukukçular kadınların önündeki toplumsal cinsiyet temelli düzenleme ve uygulamaların kadın bakışl açısıyla yeniden ele alınmasını talep etmektedirler.

Mary Joe Frug çalışma hayatının çalışan annelere “düşman” olduğunu açıkça belirtmektedir. Frug’a göre iş yerlerinde çalışma saatleri çocuklarıyla ilgilenmek zorunda olan kadınlar için esnek değildir. Bu nedenle kadınlar çocuk baıkımı söz konusu olduğunda meslek hayatlarından fedakârlık etmektedirler.
Kadınlar üreme kapasiteleri ve annelik nedeniyle çalışma hayatında birtakım zorluklar yaşamaktadırlar. Feminist hukuk teorisyenlerine göre bu zorlukların giderilmesi ve maddi eşitliğin sağlanabilmesi için kadınlara farklı muamele edilmesi ve buna ilişkin hukuksal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
iş hukuku ve iş kanunları kadınların doğum izinlerini, süt izinlerini, iş yerlerinde kreş ve emzirme odalarının bulundurulması gibi koşulları göz önünde bulundurmaya başlamıştır.

—————————————————————————————————————————————————————————-

TOPLUMSAL CİNSİYET SOSYOLOJİSİ ÜNİTE 08

Feminist eleştirel bakış açısı, sosyal bilimler içinde “kadınlar”a yer açarken ön- celikle kadınların bulunduğu toplumsal alanları ve etkinlikleri araştırma konusu hâline getirdi. Kadınlar için doğal, değişmez kabul edilen rollerin toplumsal-kültü- rel olarak belirlenmiş olduğu ve toplumlar arasında benzerlikler ve farklılıklar gösterebileceği ortaya çıkarıldı.

Kadınların yürüttüğü yardımseverlik : ( philanthropy) etkinlikleri

1970lerde Avrupa ve Amerikan üniversitelerinde kadın tarihi (womens history) programları açılmaya başlandı.

Anglo-Amerikan : (gender and history) toplumsal cinsiyet ve tarihi dergisi

Journal of women’s history : kadınların tarihi dergisi

Kadın tarihi çalışmalarını tetikleyen etkenler kadın tarihçiler tarafından genellikle şöyle belirtiliyor:
“Kadın tarihi”nin politik niteliği: Kadın tarihçilerin, feminist araştırmacıların akademik olarak marjinalleşmelerine karşı durmak istemesi,
• Kadınlara ait kolektif bir geçmiş ve politik kadın öncülerin keşfedilmesi ve bu tür bir güdülenme ile yapılan araştırmalar,
Geleneksel, ana akım tarih yazımı ile ilgili metodolojik yaklaşımların ve kavramsal çerçevelerin eleştirisi,
• Kadın hareketlerinin tarihini ve kadınları araştırmak istemek,
• Kadınlara ve erkeklere atfedilen ve cinsiyet rollerinin doğallaştırılmasına ve kadınların cinsel istek nesnesi olarak görülmesine karşı koymak.

1930’larda etkisi görülen Annales okulu çevresinde toplanan Lucien Febvre, Marc Bloch, Braudel gibi tarihçiler, özellikle emekçi sınışarın tarihi ile ilgili çok önemli yapıtlar ortaya koydular.

Kadın tarihi alanındaki araştırmacılar, kadınların tarihe katılmasının aynı zamanda “kadın”a tarih katmak anlamına geldiğini savundular

Fatmagül Berktay’ın Tarihin Cinsiyeti (2003) adlı kitabında be- lirttiği gibi feminist tarihçilik, toplumsal tarihin derin bir eleştirisini yapmakla kalmadı, aynı zamanda tarih yazımının yerleşik kavramsal ve yöntemsel araçlarını göz- den geçirmemizi sağladı ve eleştirel bir tarih yazımına yöneldi
Buna göre, yalnızca kadın öncüler, kadın kahramanlar ve ünlü kadınlar değil, toplumsal tarihte ve tarihyazımında ikincilleştirilen toplumsal gruplar, ezilenler içinde de kadınlar, tanıklıklarıyla deneyimleriyle tarihin konusu ve öznesi olabildiler.

Joan Wallach Scott, Toplumsal Cinsiyet ve Tarihin Siyaseti (Gender and the Po- litics of History) (1999) adlı kitabında, tarihin cinsiyetler açısından yeniden değerlendirilmesinin aynı zamanda ana akım tarihyazımının ve tarih disiplininin bilgi üretim yöntemleri ile ilgili kendine yönelik bir değerlendirmeyi gerekli kıldığını gösterdi.

Davidoff da toplumbilimcilerin, tarihçilerin kullanmaya yatkın oldukları ‘ev ve iş’, ‘maskülen ve feminen’, ‘özel ile kamusal’, ‘düşünsel ile bedensel’ gibi kavramsal ikiliklerin tarihsel-söylemsel kuruluşlarını irdeleyerek bu kavramların ötesine gitmeye ve tarihsel ve ampirik olarak toplumsal dünyada, kadınlarla erkekler, erkeklerle erkekler ve kadınlarla kadınlar arasında ne olup bittiğini anlamaya çalıştı .

Kadınların iktidar ilişkileri içinde geliştirdikleri direnç mekanizmaları, karşılıklı pazarlık imkânları ve kendilerine açtıkları otorite ve etki alanları araştırıldığında, örneğin, kadınların aile emekçileri olarak tarımda, esnaf ve zanaatkar ve çeşitli ev-eksenli üretim alanlarında, örneğin, dokumacılıkta, daha önceleri ekonomik faaliyet içinde gözardı edilen faaliyetleri görünür hâle geldi.

Avrupa’da endüstriyel kapitalizmin gelişme evresinde, kadınların, tıp, hukuk ya da mühendislik gibi bazı temel uzmanlaşmış meslek alanlarından dışlanması ve “gerçek, has kadınlık ideali” olarak “üretken olmayan burjuva evkadını”nın ve üremeye yönelik ve hazcı olmayan cinsel ideolojinin (puritanizm) yüceltilmesi, kapitalizmin birikim modelinde erkek-egemen burjuva aile modelinin rolünü anlamamızı sağladı.

Christine de Pisan’ın Kadınlar Kenti Kitabı, Yahudileri kurtaran Queen Esther, Romalılarla komşuları arasında barışı kuran Sabine kadınları, Frankları Hiristiyanlıkla tanıştıran Clothilda ve Bakire Meryem ve diğer azizeler gibi geçmişte iyi işler yaparak ünlenen kadınların kurmuş olduğu bir şehirden söz eder.
De Pisan, tarihe yalnızca manevralar, dalavereler ve baştan çıkarıcılıklarıyla yazılan kadınların er- demlerinden ve başarılarından sözederek kadın aleyhtarlığına karşı tarihsel anlatıyı bir araç olarak kullanır.
Christine de Pisan(1363-1430)’ın The Book of the City of Ladies (Kadınlar Kenti Kitabı,1405), Batı kaynaklı literatürde ilk feminist metinlerden biridir.

Kadınların tarihinin politik işlevi : Kadınların tarihinin kadınların güçlenmesine hizmet eden böyle bir politik işlevi olduğunu söyleyebiliriz.kadınlara ait bir toplumsal bellek yaratarak kadınlar tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan bilgi, beceri ve toplumsal yetilerin izini sürmeye çalışıyor.

Gerda Lerner 1975’te yazdığı bir yazıda açıkça feminist siyasi bir pozisyondan, patriyarkal ezme-ezilme ilişkilerini açığa çıkarıyordu

toplumsal cinsiyet kavramının ırk, etnisite ve sınışa birlikte kesişisimsel analizlerde kullanılması: “Toplumsal cinsiyet”in tarihsel analizin bir aracı olarak kullanılması, kadınlık ve erkekliğin tarihsel ve toplumsal kuruluşlarını birbirine göre incelemek, toplumsal süreçleri cinsiyet gören bir bakış açısıyla irdelemek, kadın tarihini, toplumsal cinsiyet çalışmalarına doğru kaydırmak, bazı feminist eleştirmenlere göre apolitikleşme eğilimini beslese de Gender and History (Toplumsal Cinsiyet ve Tarih) gibi dergilerde yayınlanan makaleler “toplumsal cinsiyet” gören analitik yaklaşımların ana akım tarih yazımına alternatif bir tarih yazımı için nasıl kullanılabileceğini göstermiştir.

Kadın tarihçileri ana akım tarih yazımındaki dönemselleştirmelere de meydan okumuşlardır. Örneğin, Fransız Devrimi ve Haklar Beyannamesi’nin liberal, özerk, eril birey tahayyülü ile “erkek yurttaşlar” için getirdiği demokratik kamusal alana, siyasal katılım haklarının kadınlara tanınmamış olması dolayısıyla Fransız Devrimi’nin “devrimci” niteliği sorgulanmıştır ya da Karanlık Çağlar kadınlar için ne kadar karanlıktı? Ya Aydınlanma Çağı kimler için aydınlanmaya işaret ediyor? gibi kışkırtıcı sorular sorulmuştur.

“Kadın Tarihi Tarihin Neresine Düşüyor?” başlıklı bir söyleşide Serpil Çakır şunları söylüyordu: Joan Kelly “Kadınlar için Rönesans yoktur ya da en azından kadınların Rönesansı Rönesans döneminde yaşamadığını söyleyebiliriz”. der. Ortaçağ’da Avrupa’da büyük çamaşır yıkama dönemi Yugoslavya’dan, Almanya’ya kadar her yerde belli bir tarihsel kesit içinde kadınların ortak yaşadığı bir deneyim olarak ortaya çıkmıştır.
Osmanlı’da dönüşümlerin başlangıcı olarak nitelendirilen Tanzimat Fermanı okunurken kadınlar neredeydiler?

Ortaçağda Cadı Avı
Ortaçağ’da Avrupa ve Amerika’da Kilise’nin bunları dindışı, sapkın (heretic) hareketler olarak nitelendirdiğini ve faillerini yakarak, asarak, mahkum ederek cezalandırdığını görüyoruz. Engizisyon mahkemelerinde “cadı” ya da “büyücü” olarak nitelenen bu insanlar arasında erkekler de bulunmasına rağmen, bu alanda yapılan çalışmalar ve verilen sayılar, yok etme hareketinin esas olarak kadınlara yönelmiş olduğunu göstermektedir.

Beguineler diye bilinen ve 13. yüzyılda Belçika, Fransa ve Almanya’da etkili olan bir tarikatın üyesi olan kadınlar evlenmeyi reddediyor ve kendilerini Hristiyanlık teolojisinin yorumlarını yapmaya ve yaymaya, yardım faaliyetlerine adayarak Avrupa’da öğretilerini yaymak üzere dolaşıyorlardı. 13l0 tarihinde sapkın (heretic) olarak ilan edilerek işkenceye mahkum edildiler ve yakıldılar

1400 ile 1600 yılları arasında günde iki cadının idam cezasına çarptırıldığı tahmin ediliyor (Olsen, 1994: 58) 1592 yılında ‹skoç Agnes Sampson, büyücülükle suçlanarak yakıldı. Cadılıkla suçlanan kadınlar genellikle, evlenmemiş ya da dul, yaşlı, ya da bir şekilde sıra dışı özellikleri olan ve marjinal yaşayan kadınlardı.
Bunların arasında çok sayıda hastalıkları teşhis etme ve iyileştirme yetisi olan, halk hekimleri, ebeler, geleceği okuyan falcılar, “bilge kadınlar” vardı

1649 yılında ingiliz kadınları Avam Kamarası’na dinsel ayrılıkçılarla ilgili bir dilekçe sunuyorlar ve kendilerine Devlet işleri’ne karışmamaları onun yerine dikiş, nakış, dokuma ve bulaşık yıkama ile iştigal etmeleri söyleniyor.

1714’te cadı mahkemelerine son veriliyor. 1775’te Anna Maria Swaegel Almanya’da idama mahkum edilen son cadı olarak kaydedilmiştir

1781’de Akdeniz Engizisyonu tarafından idam edilen son mistik, Maria de las Dolores Lopez, ispanya Seville’de asıldıktan sonra yakılıyor.
1782’de isviçre’de idam edilen Anna Goddi, Avrupa’da hukuka uygun olarak mahkum edilen son cadı olarak kaydedilmiş. Cadı mahkemeleri 6 yıl önce kaldırıldığı hâlde,
1793’te Polonya’da gayri hukuki olarak gerçekleşen cadı katli ise Avrupa’daki son olay olarak kaydedilmiş .

“Kadınlar için Aydınlanma Dönemi’nden söz edebilir miyiz?” sorusuna “Hayır” cevabı veren Joan Kelly umutsuzluğa düşse de kadınlar, modern toplum düşüncesinin bu en önemli aşamasından etkilendiler ve “kadın” kavramı da değişime uğradı.

Aydınlanma düşüncesinin yaygınlaşmasına katkıda bulunan az sayıda kadın ise erkek düşünürlerin fikirlerinin yayılmasına aracılık eden örneğin, Paris’teki edebi ve en- telektüel salonlarını yürüten aristokrat kadınlar ya da Mme. Helvetius, Mme. Con- dorcet gibi ünlü adamların metresleriydi. Başka birkaç kadın ise geniş kapsamlı bir sosyal analiz ve eleştiri geliştirmeseler bile, roman yazarı olarak ve kadınların eği- timi ile ilgili yazdıkları denemelerle kadınların bireysel algı ve ihtiyaçlarına ilişkin önemli katkılar yaptılar. Elizabeth Fox-Genovese, Aydınlanma döneminde kadın- ların etkinliklerini üç başlık altında inceliyor:
1) Aydınlanma düşüncesine dolaylı da olsa katkıda bulunan kadınlar,
2) Aydınlanma filozoşarının düşüncelerinden çıkarsayabileceğimiz kadınlara dair yaklaşım,
3) Aydınlanma düşüncesinin izleriyle, özellikle Fransız Devrimi’nin getirdiği sosyal değişikliklerin etkisiyle kadınların kendileri için yarattıkları kadın hakları gündemi.

Aydınlanma Metinlerinde Kadın-Doğa-Kültür
Kadının doğa ile erkeğin kültürle eşlenmesi, kadın aleyhtarı söylemlerin ana odaklarından birini oluşturmaktadır. Kadın bedeniyle ilgili düşünce ve algılar tarihsel dönemlere göre değişmektedir. Kadın bedeni özellikle 19. yüzyılda belirsizlikleri nedeniyle denetim altına alınması gereken, hükmedilmesi gereken bir nesne gibi görülmüştür. Feminist yazarların metinlerinde “kadın doğası” ya da “kadının doğaya yakınlığı”, kadınlar adına bir güçlenme alanı kurmak ve erkek iktidarına karşı koymak amacıyla da kullanılmıştır. Bu da literatürde çok vurgulanan kadın-erkek, doğa-kültür karşıtlığını pekiştirmeye hizmet etmiştir.

Fransız Devrimi ve Yurttaşlığın Cinsiyeti
Olympe de Gouges (1748-1793), “Kadın Hakları Bildirgesi” adlı bildirisinde “insan (Erkek) Hakları Bildirgesi”ne karşı kadınların hem rasyonel akıl yürütme kapasiteleri hem de doğal yetileri dolayısıyla erkeklerle eşit yurttaşlık haklarını kazanması gerektiğini savunmaktadır. Oyun yazarı olarak ünlenmiş; yapıtlarındaki keskin dili ve radikal karşı çıkışları nedeniyle tutuklanmış ve giyotinle idam edilmiştir.

Joan B. Landes, burjuva kamu alanının yalnızca olumsal kuruluş koşulları açısından değil, kuruluş esasları bakımından da eril olduğunu, rasyonel, özerk erkek birey kurgusuna dayanan bir evrensellik ve kamusallık iddiası taşıdığını savunmaktadır. Landes, Jakoben devrimcilerin Rousseau’cu bir cumhuriyetçilik çerçevesinde cinsel farklılık temelli bir öğretiyi desteklediklerini ve kadın bedenine ve kimliğine atfedilen düzensizlik, belirsizlik, baştan çıkarıcılık ve rasyonel akıl yürütme yetisinden yoksunluk gibi özellikler nedeniyle kadınları siyasal-kamusal alandan dışarıda tutmayı tercih ettiklerini anlatıyor. Nitekim Konvansiyon, böyle bir tehdit algısıyla 1793’te kadın derneklerini ve halk kulüplerinin hepsini yasadışı ilan etti.

Landes, aynı makalede hem söylemsel hem de eylemsel düzlemde Sophie de Condorcet ve Olympe de Gouges gibi kadınların hem feminist karşı söylemlerin üretilmesinde hem de yurttaş hakları olmaksızın Devrim’in yarattığı halk hareketleri ve seferberlikte fiilen silah kuşanan militanlar ve “yurttaşlığı olmayan yurttaş katılımcılar” olarak resmî cinsiyet ideolojisinde dile getirilen doğal kadınlık çerçevesini kesintiye uğrattıklarını savunuyor

1793 Anayasası kabul edilirken çok sayıda kadın Paris’ten taşra illerinden Konvansiyon’a mektup yazmış ve “her ne kadar yasa onları Anayasa’nın kabulü için çok değerli oy verme hakkından mahrum ediyorsa da” Anaya- sa’ya bağlı olduklarını belirtmişlerdir

Kadınlar, devrimci yönetimin kendilerine atfettiği “evcillik” kategorisini bile genişletilmiş ev kavramı çerçevesinde yorumlayarak ulusun anneleri ve kız evlatları olarak vatanı savunma adına silah taşıma hakkını talep etmişlerdir

Landes’in belirttiği gibi, “kadınların devrimci harekete katılımının kapsamı birkaç kilit epizod dizisinde kendini tam olarak göstermiştir:
Kadınların Ekim 1789’da Versailles’a yürüyüşü, kadınların 1792’nin bahar ve yaz aylarındaki silahlı geçit törenlerine katılımı, kadınların Mayıs-Ekim 1793’teki Devrimci Cumhuriyetçi Kadınlar Birliği’ndeki örgütlü başkaldırısı ve kadınların Mayıs 1795’teki ayaklanmaların başlangıç gösterilerine katılımı”

Landes, Levy ve Applewhite’ın “Devrim Paris’inde Kadınlar ve Militan Yurttaşlık” adlı makalesine atıfta bulunmakta ve 1793 güzünde Jakobenlerin kadınlara karşı giriştiği bastırma hareketinin ardındaki üç etmeni sıralamaktadır:
• Siyasal sistemin yasal çerçevesi içinde yeralmayan cumhuriyetçi devrimci kadınların Jakobenler tarafından “yönetilemez” olarak algılanmaları,
• Jakoben önderlik, militan, cumhuriyetçi kadınların eylemlerini ailenin istikrarını ve erkek yurttaşları tehdit eden bir şey olarak algılamaya başlaması,
• Zayışık, eksiklik, beceriksizlik gibi edilgen kadınlık tanımlarının dışına çıkan ve bu sınırları fiilen aşan cumhuriyetçi kadınların Jakoben erkekler için bir iğdiş edilme ya da iktidarsızlık tehdidi oluşturması

Kadınların Oy Hakkı Mücadelesi
1866- Büyük Britanya’da 1498 kadın kadınların oy hakkını hukuken tanımak üze- re bir komite oluşturdular ve John Stuart Mill, Britanya’nın ilk “kadınlar için oy hakkı” dilekçesini Parlamento’ya sundu

Genel Oy Hakkı : 1928 te İngiltere de I.DÜnya savaşı sonrası tanındı

1973- Kadınlar çocukların velayeti konusunda erkeklerle eşit haklara kavuştu

II.Dünya savaşı sonrası boşanmada eşitlik sağlandı

1869- ingiltere de evli kadınlara mülk edinme hakkı tanındı

Stuart Mill : Kadınların Köleleştirilmesi (1861) adlı yapıtın girişinde, iki cins arasındaki mevcut sosyal ilişkileri yönlendiren temel ilkenin yani bir cinsin diğerine hukuki bağımlılığının kendi başına yanlış olduğunu belirtiyor ve insanlığın ilerlemesine engel oluşturduğu için cinsler arasında tam eşitlik ilkesiyle yer değiştirmesi gerektiğini savunuyordu

19.yüzyıl Amerikan kadın hakları hareketinin öncülerinden Elisabeth Cady Stanton ve Susan B. Anthony, Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Savunusu’nda öne sürdüğü fikirleri geliştirdiler ve Doğal Haklar öğretisine dayanarak kadınların insan haklarından ve Amerikan Anayasası’ndaki temel hak ve özgürlüklerden yararlanmaları gerektiğini savundular.

Mayıs 1869’da Amerikalı femi- nist öncüler, Susan B. Anthony ve Elizabeth Cady Stanton, NWSA kısa adıyla National Woman Suffrage Association – Türkçe adıyla, Ulusal Kadınlar için Oy Hakkı Derneği’ni kurdular.

İngiltere’deki oy hakkı hareketinin tarihi, önce Christabel ve Sylvia Pankhurst kardeşler gibi üst orta sınıf kadın öncülerin ve 1903’te kurulan WSPU gibi-Women’s Social and Political Union (Kadınların Sosyal ve Politik Birliği) onların kurduğu derneklerin Londra merkezli etkinlikleri ile anlatılmıştır.

Pankhurstlerin çevresindeki işçi sınıfı üyesi tek kadın olan Annie Kenney bile otobiyografisinde (Memories of a Militant, 1924) Pankhurstler’den önceki oy hakkı mücadelesini görmezden gelir. Jill Liddington ve Jill Norris pamuklu dokuma endüstrisi kentlerinden Lancashire’de özellikle sendikal hareketin ve Women’s Cooperative Guilds (Kadın Kooperatişeri) adlı kadın örgütünün öncüleri olan kadınların oy hakkı kazanmak için 19. yüzyıl sonunda son derece güçlü kampanyalar yürütmüş olduklarını ortaya çıkardılar .

İngiltere’de kadın tarihi alanındaki yeni araştırmalar sonucunda, oy hakkı hareketinin örneğin, işçi sınıfından kadınların otobiyografilerinde, anılarında, ya da yerel örgütlerin kayıtlarında, yerel gazetelerin sütunlarında unutulan ya da yalnızca bireysel ya da kolektif hafızada saklanan bölümü yeniden kazanılmış oldu. Kamuoyunda militan’sufragette’ler kadar ses getirmemiş olsa da onlardan önce çok daha geniş tabanlı bir ‘suffrage’ hareketinin işçi sendikaları, kadın kooperatişeri ve sos- yalist hareket çerçevesinde yürütülmüş olduğu belgelenmiş oldu.

TÜRKİYE’DE MODERNLEŞME TARİHİNE KADIN TARİHİ AÇISINDAN BAKIŞ

Romancı, yazar. Halide Edib Adıvar (1882-1964) Amerikan Kız Koleji’ni bitirdikten sonra istanbul Kız Lisesi’nde öğretmenliğe başladı. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kız Okulları Genel Müfettişi olarak Beyrut ve fiam’da çalıştı. Kurtuluş Savaşı’na katılarak yabancı dilde muhabarat ve tercümanlık yaptı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra eşi Adnan Adıvar’la birlikte yurt dışına çıkmak zorunda kalan H.E.Adıvar,1925-1938 yılları arasında Avrupa’da Fransa ve ‹ngiltere’de yaşadı. Amerika’da ve Hindistan’da giderek Türk Devrimi’ni tanıtan konferanslar verdi. Anılarını iki cilt halinde ve ingilizce olarak yayımladı (1926, 1928). Türkiye’ye döner ve 1940’ta istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde ‹ngiliz Dili ve Edebiyatı profesörlüğüne atanır.

Kadın Sorunları Araştırma Merkezleri bünyesinde Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda “kadın” konulu tez çalışmaları yürütülmektedir. Bu araştırma izleklerini şöyle gruplayabiliriz:
1) Özellikle Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı öncülüğünde gerçekleştirilen kadın dergileri bibliyografya çalışmaları
2) Türkiye’de modernleşme tarihi ve kadın hareketi içindeki öncü kadınlara ilişkin biyografik çalışmalar, eleştirel okumalar
3) Kadın Hareketi tarihine ilişkin çalışmalar; örneğin, 1980 darbesi öncesinde özellikle orta sınıf kentli kadınları kitlesel olarak kendisine çekebilmiş olan
ilerici Kadınlar Derneği hakkında yapılan çalışmalar
4) Eğitim tarihi örneği, Kız Enstitüleri üzerine yapılan çalışmalar
5) Türkiye’de bilim tarihi ve mesleklerde kadınlara dair çalışmalar
6) Edebiyat tarihinde kadın yazarlara dair çalışmalar
7) Türkiye’de modernleşmenin sosyal tarihini cinsiyet gözeterek inceleyen, özellikle sözlü tarih görüşmelerine dayanan çalışmalar; örneğin, çocukluğun tarihi ya da evlatlıklar üzerine yapılan çalışmalar; zorunlu göçle ilgili kadın anlatıları; evin mekânsal dönüşümü, hane ve aile ilişkilerinde değişmeleri irdeleyen çalışmalar

Milli Türk Edebiyatı içinde önemli romancılarımızdan biri olan Halide Edip cumhuriyetten önceki birçok yazısını Halide Salih imzası ile yayınladı. istanbul’un
ingilizler tarafından işgaline karşı düzenlenen Sultanahmet Mitinginde yaptığı etkili konuşmayla siyasi tarihimize ilk kez büyük bir mitinge hatip olarak katılan kadın
düşünür olarak geçti.

Halide Edib Adıvar’ın kadın tarihi açısından önemi, yalnızca kamusal kimliği ile tanınmış öncü bir kadın olmasında değil, aynı zamanda kendi hayat hikâyesini, Ulusal Kurtuluş Savaşı ile koşut olarak anlatarak bilinçli bir biçimde kendisini tarihe yazmasında ve uluslararası kamuoyuna Türkiye’nin kuruluş tarihini olağanüstü bir kadının kalemiyle anlatmış olmasındadır

Türkiye’de Cumhuriyet öncesinde, Osmanlı döneminde kadın hak- larına dair bir entelektüel ve toplumsal hareketin varlığı ve bu hareketin içinde Fat- ma Aliye, Emine Semiye, Halide Edip Adıvar, Ulviye Mevlan, Nezihe Muhittin gibi kadın öncülerin üstlendikleri roller keşfedildi.

1913 ile 1921 yılları arasında, yayın hayatını sürdüren Kadınlar Dünyası adlı dergi üzerine odaklanır. Ayrıca Osmanlı feminizminin farklı aşamalarına ve özellikle
ikinci Meşrutiyet Dönemi’ndeki kadın örgütlenmeleri ve yayın faaliyetlerine ilişkin kapsamlı bilgi de içerir.

Şukufezar : sahibi kadın olan ve yazı kadrosunun tümü kadın olan ilk kadın dergisi

Kadın sözünün ve sesinin duyulabildiği en önemli kaynak ; kadın dergileridir.

Yayım tarihi açısından, ilk kadın dergisi olarak niteleyebileceğimiz Terakki-i Muhadderat, Terakki gazetesi tarafından 1869’da “Muhadderat için gazetedir” alt başlığıyla haftalık olarak yayınlanmıştır

1895’te yayın hayatına başlayan Hanımlara Mahsus Gazete’nin başyazarı ve yazı kadrosunun ta- mamına yakını kadındır. 1895-1908 yılları arasında 13 yıl boyunca 604 sayı olarak çıkan en uzun süreli kadın dergisidir

Demet, Mehasin, Kadın, Kadınlar Dünyası, Hanımlar Alemi, Kadınlar Alemi, Türk Kadını, inci, Süs, Hanım, bu dergilere örnek olarak gösterilebilir

Çakır, kadın derneklerini ;
-amaçlarına göre yardım dernekleri,
-eğitim amaçlı dernekler,
-istihdam amaçlı dernekler,
-ülke sorunlarını çözmeye yönelik dernekler,
-ülke savunmasına yönelik dernekler,
-siyasal partilerin kadın dernekleri,
-siyasal amaçlı dernekler ve
-feminist kadın dernekleri olarak ayrıştırmaktadır.

1908 – II.Meşrutiyetin İlanı

Cemiyet-i Hayriye-i Nisvaniye, Teali-i Vatan Osmanlı Hanımlar Cemiyeti, Osmanlı Türk Hanımları Esirgeme Der- neği, Ma’mulat-ı Dahiliyye istihlaki Kadınlar Cemiyet-i Hayriyyesi, Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Cemiyeti, Kadınları Çalıştırma Cemiyeti islamiyyesi gibi kadın derneklerinin program ve tüzüklerini kitabın ekler bölümünde vermektedir.

Çakır, Kadınlar Dünyası dergisini, feminist olarak nitelemektedir çünkü bu dergi, Osmanlı Müdafaa-ı Hukuk-u Nisvan Cemiyeti’nin (Osmanlı Kadınının Hu- kukunu Savunma Derneği) yayın organıdır. Batılı feminist hareketin öncüleri, yazarları ve Batılı kadınların toplumsal, siyasal talepleri yakından izlenmekte ve Batı toplumlarında olduğu gibi Osmanlı toplumunda da erkeklerin kadınlar üzerinde kurdukları tahakküm sorgulanmaktadır.

Nezihe Muhittin (1889-1958): Eğitimci, dernekçi, gazeteci ve yazar olan Nezihe Muhittin, Cumhuriyet öncesinde çeşitli kadın derneklerinin kurulmasında görev aldı ve kadınlara oy hakkı için mücadele etti. 16 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası’nı, 7 şubat 1924’te Türk Kadınlar Birliği’ni kurdu. Kadınlar Birliği’nin yayın organı olan Kadın Yolu ve Türk Kadın Yolu adlı dergileri çıkardı. Kız Liselerinde müdürlük yaptı. Nezihe Muhittin’inçok sayıda öykü ve romanının yanı sıra, 1931’de basılan Türk Kadını adlı kitabı, Türkiye’de kadın hareketi tarihi alanında önemli bir kaynaktır.

kadın inkilabı Osmanlı toplumunda arzulanan topyekun toplumsal inkilabın en önemli unsuru olarak öne sürülüyordu

Kadınlar Halk Fırkası ve Nezihe Muhittin

Yaprak Zihnioğlu’nun Türkiye’de erken dönem kadın hareketine dair yaptığı dönemselleştirmeye göre:
1. ilk kadın mektubunun basında yer aldığı 1868’den II. Meşrutiyet’e (1908) değin olagelen hareketliliği “Erken Dönem Osmanlı Hareket-i Nisvan-ı (1868-1908)”;
2. II. Meşrutiyet ve Milli Müdafaa dönemlerindeki feminist etkinlikler,”II. Meşrutiyet Dönemi Osmanlı Feminizmi (1908-1922)”;
3. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki düşünsel ve eylemsel etkinlikler,”Birinci Dalga Cumhuriyetçi Feminizm (1923-1935)” diye nitelemektedir

Nezihe Muhittin Birinci Dalga Cumhuriyetçi Feminizm çerçevesinde öncü kadınlardan biridir.

Türkiye’de erkek-egemen tarih yazımı ve Taha Parla’nın “atacılık” diye nitelendirdiği Atatürk’ü yüceltme kültü , kurucu öndere vurgu yapan bakış açısı, uzun bir süre Türkiye’de kadın hareketi tarihini ve kadın tarihini baskılayan bir eğilim olmuştur.

Nezihe Muhittin’i sosyal bilimler alanına ilk kez Zafer Toprak, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucusu olarak tanıttı

Serpil Çakır, Nezihe Muhiddin’i, Kadınlar Dünyası dergisinin sahibi ve Müdafaa-i Hukuk-u Nisvan Derneği (1913) kurucusu Ulviye Mevlan (1893-1964) ile karşılaştırarak değerlendirdi. Nezihe Mu- hiddin’in Türk Kadını adlı kitabında, Ulviye Mevlan’ın isminin anılmayışına dikkat çeken Çakır, Ulviye Mevlan’ın sınıfsal kökeni itibariyle, ikinci eşi Rıfat Mevlan’ın Kürt milliyetçisi olması ve radikal fikirleri nedeniyle görece milliyetçi feminist bir çizgide yer alan Nezihe Muhiddin tarafından dışlanmış olabileceğini savundu.

Feministler Türk modernleşmesinin ve modern ulus-devletin kuruluş aşamasında etkin olan “devlet feminizmi”nin eleştirisini yaparak devletten ve erkeklerin egemen olduğu siyasi parti ve örgütlenmelerden bağımsız bir kadın hareketini savundular.

Dünya Kadın Konferansları ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW), devletin yasal düzenlemelerde cinsiyet eşitliğini sağlamak, kız çocuklarının ve kadınların eğitimi, kadın sağlığı, kadın istihdamı ve kadınlara karşı şiddetin önlenmesi konusunda kadınlar lehine müdahil olmasını zorlamıştır.

Kadın Kütüphaneleri, Kadın Müzeleri, Bilgi Merkezleri
ilk örnekleri Amerika ve İngilterede…

ilk örnekleri Amerika’da ve ingiltere’de görülen kadın kütüphaneleri, (Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı, 1991) kadınlar tarafından üretilen ve kadın konulu olan dört türden belgeyi toplamaya çalışır:
• Yazılı belgeler,
• Sözlü kayıtlar
• Görsel kayıtlar, belgeler,
• Üç boyutlu nesneler, belgeler
Kadın kütüphanelerinin kuruluşunda ve sürdürülmesinde “belgelere feminist bir bilinçle yaklaşmak” birinci derecede önem taşımaktadır.

“Kadınlar nerede?” sorusunu ortaya koyduklarından, değişik bir yaklaşım biçimi gerektirmektedirler. Kadınlar varolmakla birlikte görünmez hâle getirilmişlerdir; dolayısıyla bu belgelerde aradığımız varolmayan kadınlar değil, görünmeyen kadınlardır”

Kadın kütüphanesinin misyonu ile ilgili şu noktalar belirtilmektedir
• Kadınların geçmişine dair belgeler toplamak,
• Hızla tarihin belgelerine dönüşecek olan bugünün belgelerinin ayırdında olmak,
• Kadınlar arasında, kadın örgütlerinde, kütüphanecilerde ve genel kamuoyunda eski ve yeni belgelerin öneminin bilincini yaymak,
• Belgeleri sınışandırma ve okuma ve yorumlama biçimlerine dair kadın deneyimlerini ortaya çıkaracak, görülür kılacak yeni yöntemler geliştirmek,
• Kadınların yaşam ve mücadelelerinde hem karşı karşıya kaldıkları baskıları
hem de gösterdikleri direnişi belgelemeye çalışmak,
• Kadın hareketinin çeşitli kesimleriyle bağlantı içinde olmak.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Türkiye’nin ilk ve tek kadın konulu özel kütüphanesidir. Doç. Dr. Füsun Akatlı, Prof. Dr. Jale Baysal, Aslı Davaz, Doç. Dr. fiirin Tekeli ve Füsun Yaraş tarafından 14 Nisan 1990 yılında kurulmuştur. Vakfın temel amaçları şu biçimde ifade edilmiştir:
“Kadınların geçmişini iyi tanımak;
bu bilgileri bugünün araştırmacılarına derli toplu bir şekilde sunmak;
bugünün yazılı belgelerini gelecek nesiller için saklamak”.

Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı Vakfın genel kurulunda çeşitli meslek gruplarından ve akademisyenlerden 30 kadın üye bulunmaktadır. Kuruluşundan bu yana istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tahsis ettiği Haliç’te, Fener’deki binada hizmet vermektedir. Türkiye’de yerel yönetimlerle vakışar ya da sivil kadın örgütleri arasında iş birliği ve sürdürülebilir ortak projeler için de bir örnek oluşturmaktadır.

2000’li Yıllarda Türkiye’de Kadın Hareketi
22 Kasım 2001 tarihinde kabul edildi ve 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girdi. 9 Ocak 2003’te Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine dair kanun kabul edildi.

Kadın haklarının bugünkü gündeminde “kadının yaşam hakkının korunması” birinci öncelik olarak gözüküyor.

Avrupa Komisyonu tarafından önerilen “gender mainstreaming” ya da “cinsiyet eşitliğinin dahli” diye adlandırılan yaklaşım ve politikaların sosyal eylem programları çerçevesinde hayata geçirildi ve bu adımlar dönemsel raporlarla izlendi.

Mart
2004’te Türkiye’den çok sayıda kadın örgütünün bir araya gelmesiyle Avrupa Kadın Lobisi Türkiye Ulusal Koordinasyonu’nun kurulması, bu süreçteki önemli gelişmelere işaret ediyor

TÜRKİYE DE FEMİNİST TARİH YAZIMI İÇİN NOTLAR :

Feminist Sözlü Tarih1: Türkiye’de öncü niteliğinde birkaç kadın sözlü tarih projesi yürütülmüştür. Ekonomik ve Sosyal Tarih Vakfı’nın ünlü sözlü tarihçi, Voice of the Past (Thompson, 1999) adlı kitabın yazarı Paul Thompson’ı davetiyle sözlü tarih atölyeleri gerçekleştirilmiştir. Bu tarihten sonra sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında yürütülen tezlerde sözlü tarih yöntemi yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır.

Feminist SözlüTarih 2: 1) Kadın Eserleri Kütüphanesi Sözlü Tarih Projesi 2) “Cumhuriyet Türkiyesi’nde Öncü Kadınlar Projesi”, Serpil Çakır tarafından
istanbul Üniversitesi Kadın Araştırmaları Merkezi’nde yürütüldü (1996).Yaşları 70 ve üzerinde olan ve çocukluklarını Cumhuriyet’in ilk döneminde yaşamış olan
25 öncü kadınla görüşüldü. Bu görüşmelerin bazıları el kamerasıyla kaydedildiğinden görsel kayıtları da mevcuttur.

Feminist Sözlü Tarih 3: Serpil Çakır’ın yürütmüş olduğu diğer proje, “Türkiye’de Kadın Parlamenterler Projesi”, siyasi temsiliyetin toplumsal cinsiyet boyutunu
araştırmak ve bu alanda bir sözlü tarih arşivi oluşturmak amacıyla gerçekleştirildi. Araştırma, istanbul Üniversitesi Araştırma Fonu tarafından desteklendi.
1999 ve 2002 seçimlerinde parlamentoya giren kadın milletvekilleri ile yapılan görüşmelerde bazen dijital ses kayıt cihazı ve bazende digital video kamera kullanıldı.

Türkiye’de tarih yazımında kadınların görünür olmamasının nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
• Türk modernleşme projesi içinde kadınlara atfedilen sembolik roller ön pla- na çıkmakta ve kadınların tarihin özneleri olarak etkinlikleri gözardı edil- mektedir.
• Kadın hakları esas olarak milliyetçilik ideolojisi çerçevesinde tartışılmış ve modern ulus-devletin resmi ideolojisi çerçevesinde savunulmuştur.
• Kadın bakış açısından ve kadınların ataerkil toplumsal ilişkiler içindeki eşit- siz konumunu sorgulayan feminist tarih yazımı için kadın tarihinin modernleşmeci-milliyetçi söylemden kurtarılması gerekmektedir.
• Türkiye’de kadın hareketinin tarihini araştırırken, Batılı feminizm ve bugünkü kadın haklarının zihniyet ve söylem kalıplarıyla değil, tarihsel-kültürel bağlamı içinde değerlendirirsek yanlış yorum ve haksız yargılardan kurtulabiliriz.
• Türkiye’de Dil Devrimi ve Osmanlıdaki Arap alfabesi yerine Latin alfabesi- nin kabulü nedeniyle yaşadığımız kültürel kopukluk, bir tür tarihsel amnezi ya da bellek kaybına neden olmuştur.
• Kadınların bıraktığı anı, günce, otobiyografi, mektuplaşma gibi birincil yazılı kaynaklar çok sınırlı da olsa varolan kaynaklar da yeterince gün ışığına çıkarılmamış ve tarihçiler tarafından değerlendirilmemiştir.
• Kadı sicilleri, tereke kayıtları, fermanlar, fetvalar, arzuhaller, miras kayıtları, Osmanlı minyatürleri kadınların geçmişteki sosyal hayatlarına ilişkin çok önemli bilgiler verebilir ve başka belgelerle birlikte yaratıcı biçimde yorumlanabilir.
• Arkeolojik kazılarda bulunan nesneler, kaya kabartmaları, anıtlar, mezar taşları, duvar resimleri, çanak çömlek ve diğer ev eşyaları, çeşitli ritüel nesneleri gibi maddi kültürün kalıntıları kadınların geçmişini, kayıp tarihini yeniden kazanmamızı sağlayabilir.
• Yazılı kaynakların sınırlılıklarını sözlü kültür ürünleri ve folklor ürünleriyle aşmaya çalışabiliriz. Halk hikayeleri, şarkı ve türküler, masallar, atasözleri, deyimler, geleneksel halk oyunları ve giysiler, bize kadınların tarihi hakkında çok önemli bilgiler verebilir.
• Edebi kaynaklar, özellikle romanlar, kadınların toplumsal dünyaları ve sosyal kimliklerine ilişkin değişmeleri seçmemize ve kavramamıza yarayabilir.
• Sözlü kültürün yanısıra sözlü tarih yöntemiyle hayatta olan kadınların tanıklıklarına ve kadınların yakın çevrelerindeki başka kişilerin tanıklıklarına baş- vurarak bu sözlü kayıtlar hem yaşam tarihi, biyografi yazımında, kadın hareketinin tarih yazımında hem de kadın-odaklı bir sosyal tarih yazımında kullanılabilir

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER

Posted: Ekim 29, 2012 in Uncategorized

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER DERS ÖZETİ 1-5 ÜNİTELER VE ARA SINAV SINAMA SORULARI

ÜNİTE 1

TOPLUMSAL DEĞİŞME SÜRECİNİN ÖZELLİKLERİ;
*Toplumsal değişme; içinde doğduğumuz toplumları biçimlendiren teknoloji ve kültür düzeyi, endüstrileşme, kentleşme, kırdan kente doğru göçler, bireyleşme, bürok¬rasinin gelişmesi, medyanın ve internetin hayatımızda gittikçe artan etkisi gibi dina¬mik güçleri içeren bir süreçtir.
*Toplumsal değişme sürecinin üç temel ve genel özelliğinden bahsetmek müm¬kündür:
1.Hangi toplum söz konusu olursa olsun, toplumsal değişme kaçınılmazdır.
2.Toplumsal değişme genelde planlanmadan ortaya çıkar. Planlandığı du-rumlarda ise öngörülmemiş sonuçlar ortaya çıkabilir.
3.Toplumsal değişme tartışmalı bir süreçtir. Çünkü nasıl yaşanılması gerekti¬ğine dair görüşler birbirleriyle çelişebilmektedir.
*Türkiye’de yaşayan halk açısından önemli bir toplumsal değişme, Osmanlı te-baasından Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığına geçiş biçiminde yaşanmıştır.
*Çağdaş yurttaşlık anlayışı 1924 Anayasası ile kabul edilmiştir.
*Maddi kültürün manevi kültürden daha hızlı değişmesine Ogburn “kültürelgeri kalma”adını vermiştir.

TOPLUMSAL HAREKETLERİN TARİHSEL GELİŞİMİ;
*Çeşitli çıkar gruplarından oluşan geniş kapsamlı ör¬gütlerin geliştirdiği toplumsal hareketler 18.yüzyılın sonlarında Batı Avrupa ve Ku¬zey Amerikada ortaya çıkmıştır.

*2000 yılında dünya genelinde ülke liderleri bir araya geldiler. Düşük gelirli ül¬kelerin yurttaşlarının yaşamlarını iyileştirecek birtakım programlar üreterek “Binyıl Kalkınma Hedeflerini” oluşturdular. Bu hedefler şunlardır:
1.Açlığın ve mutlak yoksulluğun yok edilmesi
2.Temel eğitimin yaygınlaştırılması
3.Cinsiyet eşitliğinin iyileştirilmesi
4.Çocuk sağlığının iyileştirilmesi-Çocuk ölümlerinin ortadan kaldırılması
5.Anne sağlığının iyileştirilmesi
6.HIV/AIDS ile mücadele edilmesi
7.Çevrenin sürdürülebilirliğinin korunması
8.Kalkınma programlarında evrensel bir ortaklık kurulabilmesi

*Mutlak yoksulluk: Bireyin geçimini sağlayabilmek için ihtiyaç duyduğu kaynaklardan yoksun kaldığı bir duruma işaret eder. Uluslararası araştırmalar, geçim düzeyiyle ölçülen toplam yoksulluk düzeyinin çok yüksek olduğunu gösterirken, bazı araştırmalar düşük gelirli ülkelerde yaşayanların neredeyse yarısının mutlak yoksulluk koşullarında olduklarını öne sürmektedir (Marshall, 1999: 825).
*Türkiye’de Cumhuriyet Projesi ile yeni bir toplum yaratmak amaçlanmıştır, 1927’de yapılan ilk nüfus sayımına göre nüfusun % 80’den fazlası kırsal kesimde ya-şamaktaydı, Köylülüğün çözülmesi planlanmadan ortaya çıkan bir dizi süreci içerdi (Kıray, 1999: 331), 1950’lerden beri köylüler kentlere göç etmekte ve gecekondu mahalleleri oluşturmaktadır,
*Ergun (2004: 9), “Türk Bireyi Kuramına Giriş” adlı kitabında “Türk kültü¬rü, kamu iktisadı ağırlıklı bir toplum düzeni için elverişlidir,” varsayımını öne sür¬müştür,
*Esmer (1997: 43) tarafından yürütülen “Devrim, Evrim, Sta¬tüko: Türkiye’de Sosyal, Siyasal, Ekonomik Değerler” konulu araştırmada, 1990¬1997 yılları arasında en büyük güven sıçraması yapan kurumun özel sektör oldu¬ğu görülmüştür.
*Erder (2001: 302), “İstanbul’a Bir Kent Kondu Ümraniye” adlı kitabında kente göç eden köylülerin şehirde tutunabilmek için yeni ve farklı stratejiler geliştirmeleri gerekti-ğini öne sürmektedir,
*Kıray (1999: 344) “Kentleşme ve Yeni Siyasal İslam” adlı makalesin¬de kentlerde yeni yetişenlere formel eğitim yerine dinsel eğitim verilmesi gibi ön¬ceden fark edilmeyen durumların önemli sorunlar olarak toplumumuzun karşısına çıktığını belirtmiştir,
*Anomi: Bir toplumun normlarının etkisizleşmesi, çöküntü, karışıklık ya da çatışma olması durumunu ifade eder. Ekonomik değişim çok hızlı olabilir. Bu durumda ahlâki düzenlemeler farklılaşma ile uzmanlaşmanın artışına ayak uyduramayabilir ve toplumda anormal bir iş bölümü görülebilir (Marshall, 1999:32).
*2008 Dünya Değerler Araştırma¬sının sonuçlarına göre Türkiye’nin dünyada aile değerlerine en bağlı ülkelerden biri olduğu görülmüştür.
*Dünya Değerler Araştırması, Türkiye halkının % 98’i için ebeveynlerinin onlar hakkında ne düşündüklerinin büyük önem taşıdığını göstermiştir. Türkiye’nin gele-neklerine bağlılığı ve aile yapısı açısından Arjantin, Meksika, Iran, Irak, Hindistan ve Malezya gibi farklı kültürlere ait olsalar da gelenekselliğin ağırlık taşıdığı ülkeler ile ortak bir tablo çizdiği görülmüştür.
*Tampon mekanizma:Mübeccel Kıray’a göre değişme toplumsal yapının bütün kurumlarında aynı anda ve hızda meydana gelmez. Bir toplumda hem eski hem de yeni yapıya ilişkin özellikler bir arada bulunabilir. Tampon mekanizmalar bir toplumdaki fonksiyonel bütünlüğü yaratır. Kıray’ın Ereğli araştırmasında annenin aile içinde gittikçe önem kazanan yeri ve ebeveynlerin kız evlat yanında barınmasıyla ortaya çıkan genişlemiş aile tampon mekanizmaya bir örnektir (Kıray, 2000:142).
*Bulgaristan’da araştırmaya katılanların % 79’u “anne babalarının onlarla gurur duymasının hayatları için önemli bir amaç” olduğunu ifade etmek¬tedir.
*İskandinav ülkelerinde gençlerin ebeveynlerinin onlarla gurur duymasını pek de önemse¬medikleri” anlaşılmıştır

TOPLUMSAL DEĞİŞME FİKRİNİN TARİHSEL ARKA PLANI;
*Sosyolojik bir kavram olarak ideoloji özellikle Karl Marx’ın çalışmalarıyla gündeme gelmiştir.
*Mardin’e göre, Marx ideolojiyi sosyal yapının fikrin şekillenmesine katkısı anlamında ele almıştır.
*19. yüzyılın sonuna doğru gerçekleşen siyasal yapı değişikliği ve büyük kitlelerin politikaya katılması bu çağa “ideoloji çağı” nitelemesinin yakıştı- rılmasına yol açmıştır.
*Teknoloji: Sosyolojide oldukça esnek bir biçimde makineleri, donanımı, bunların beraberinde getirdiği üretim tekniklerini ve mekanizasyonun dayattığı bir toplumsal ilişki tipini anlatmak amacıyla kullanılır (Marshall, 1999: 722-723).
*İdeoloji: Fransız düşünürü Destutt de Tracy (1754¬1836) tarafından idea (görülen biçim) sözcüğüyle logos (bilgi) sözcüklerinin eklemlenmesiyle yapılmış ve düşünceyi inceleyen bilim anlamında ileri sürülmüştür. Fransa’da görgücü ve duyumcu filozoflara ideolog denmiştir (Hançerlioğlu, 1977: 26). ideoloji kavramı siyaset ve iktisat alanları arasındaki ilişkiler bağlamında da tartışılmaktadır (Marshall, 1999: 320).
*Avrupa düşüncesinin, aklın, deneyimin, dinsel ve geleneksel otoritelere kuş¬kuyla bakmanın yanı sıra, seküler, liberal ve demokratik toplumların ideallerinin tedrici biçimde şekillendiği döneme Aydınlanma adı verilmiştir.
*Aydınlanma döneminin En belirgin özellikleri akılcı ve bilimsel bilgiye, eğitimle ilerleme konusuna olan inancı ve etik ile topluma faydacı yaklaşımı içermesidir.
*Britanya’da 18. yüzyılın ikinci yarısından 19. yüzyılın ilk yarısına kadar olan dö-nemde hızla gerçekleşen toplumsal, ekonomik, demografik ve teknolojik değişim¬ler Endüstri Devrimi olarak bilinir.
İngiltere kırsal bir tarımcı toplumdan, giderek imâlâta ve en¬düstriye dayalı kentsel bir toplum durumuna gelmiştir. Bu Devrimin en önemli özellikleri: 1) Ölüm oranlarında azalmaya bağlı olarak nüfusta artış, 2) Kırdan ken¬te göçün sürekli artışı, 3) Kentlerde işçi sınıfının ortaya çıkışı, 4) Demiryolu siste¬minin bulunması ve taşımacılıkta devrim, 5) Çiftçilik tekniklerinin ilerlemesi, 6) Sö¬mürge pazarlarının gelişmesi sayesinde sömürgelerden hammaddeler gelirken bit¬miş malların sömürgelere satılışı, 7) Buhar gücündeki ilerlemelere bağlı olan tek¬nolojik yeniliklerdir.
*Toplumsal değişme düşüncesinin ortaya çıkmasına neden olan tarihsel değişim süreci Fransa’da 1780’lerde başlar ve 1789 Fransız Devrimi, geri dönüşü olmayan bir tarihsel dönüm noktası olarak kabul edilir.
*Fransız Devrimi sona erdiğinde toplum, tarih ve siyaset üç temel olayla sarsılır: Birinci olay insanların temel hak ve öz-gürlüklere sahip oldukları düşüncesinin yeşermesi ve insan-insan ilişkilerinde ye¬ni bir çığır açılmasıdır, İkinci olay, Fransız Devrimi’nin ekonomik ve siyasal sonuç¬larının feodal toplumun temellerini sarsmasıdır, Üçüncü olay ise bu tarihe kadar içe dönük olarak gerçekleşmiş olan felsefe yapma geleneğinin sarsılması ve tarih algısının toplumsallık kazanmasıdır.

TOPLUMSAL DEĞİŞMEYİ ETKİLEYEN ETMENLER
Kültür ve Toplumsal Değişme;
*İnsanın yaşamak için ürettiği her şey kültürdür, Bunun içine teknolojiyi, bu çerçe¬vede oluşturulan nesnelerin yanı sıra değerleri, normları ve gelenekleri de katabi¬liriz, Toplumsal değişme kavramı toplum ve kültür olguları arasında önemli bir fark gözetmeyen sosyal bilimciler tarafından sosyal/kültürel değişme olarak da ad-landırılmıştır.
*Yazının icadı değişmenin hızını belirlemiştir, “Tarih yazının icadı ile başlamıştır” denir,
*Karizmatik lider: Bu kavramı ileri süren sosyolog Weber’dir. Weber’e göre karizma bir insanın sıradan insanlardan ayrı bir yerde durmasını ve insanüstü ya da istisnai güçler ve niteliklerle donatılmış olarak görülmesini sağlayan kişilik özelliğidir. Bir insan bu olağanüstü özellikleri sayesinde lider olarak kabul edilir. Karizmatik lider kavramı din ve siyaset sosyolojilerinde yaygın biçimde kullanılmaktadır (Marshall; 1999: 387).
*Tarihte önemli kişiler ve karizmatik liderler de toplumsal değişmede önemli rol oynamıştır. Örneğin Newton ve Edison’un bilimsel buluşları toplumsal değişmeye hizmet etmiştir. Kristof Kolomb Amerika kıtasını keşfettiğinde ileride süper güç olacak ve tarihin akışını belirleyecek bir kara parçasını keşfettiğini düşünemezdi. Atatürk tarihe Türk Devrimi’ni hazırlayan ve uygulayan karizmatik bir lider olarak geçmiştir.

Sınıf Çatışması ve Toplumsal Değişme
*Bu görüşe göre, toplumsal değişmeyi etkileyen sosyal etmen toplumun dinamiz¬mini de yaratan insanlar arasındaki eşitsizliktir (Dahrendorf, 1976). Toplumsal eşit¬sizlikler sadece sınıflar arasında değil, aynı zamanda etnik gruplar ve toplumsal cinsiyetler arasında da mevcuttur.
*Marx toplumsal değişmenin kısmen teknolojik gelişmelere bağlı olduğunu öne sürmüştür. Ama değişmeyi asıl sosyal çelişkilerin neden olduğu sınıf çatışmalarına bağlamıştır.
*Toplumsal hareketlilik, toplumsal tabakalaşma sistemi içinde bireylerin ve grup¬ların farklı konumlar arasındaki hareketini anlatır. Hareketlilik bir yandan yukarı ve aşağı, öte yandan kuşaklar arası olabilir. Kuşaklar arası hareketlilik kişinin aile kökeni ile kendi sınıf ya da statü konumu arasındaki değişkenliğe gönderme ya¬par. Bireylerin gelir, eğitim başarısı ya da sosyoekonomik prestijleri yanı sıra emek piyasaları ve üretim biçimleri içinde belirlenen ilişkiler çerçevesinde hareketlilikle¬ri mümkündür.

Fiziksel Çevre, Demografi ve Toplumsal Değişme;
*Nüfus örüntüsünün değişmesi de toplumsal değişmeyi etkiler. Durkheim toplu¬mun değişmesini nüfusun artması ve iş bölümünün gelişmesi ile ilişkilendirmiştir.
*Durkheim’e göre iş bölümünün gelişmesinin üç temel nedeni var¬dır. Birincisi belli bir coğrafyada yaşayan nüfus yoğunluğunun artması, ikincisi bu¬na bağlı olarak kentlerin gelişmesi, üçüncüsü de kentlerde yaşayan sosyal kitlenin artışına bağlı olarak sosyal hacmin çoğalmasıdır.
*Bir toplumda kaynaklar ve fırsatların dağılımında çok büyük eşit¬sizlikler çıkmasını engellemek için nüfus kontrolü zorunludur.
*Bir toplumda doğurganlık ve ölüm oranları birbirine yakın olduğu za¬man bazı çocukların yaşamasından emin olabilmek için daha çok çocuğun doğma¬sı gerekir (Timur, 1972). Bu koşullarda toplumumuzda “yaratan Allah rızkını ve¬rir” inancı yerleşmiştir.
*Kırsal bölgelerde artan nüfus, değişen ge¬çim şartlarına bağlı olarak aile yapısındaki değişikliklerin ve kente göçlerin neden¬lerinden birisidir.
*Ülkemizde çocuk bakımı ve erken çocukluk eğitimi olanaklarının kurumsal yetersizliği kadınların iş gücüne katılımını olumlu yönde etkileyememektedir.

TOPLUMSAL DEĞİŞME KURAMLARI
Evrimci Yaklaşımlar Auguste Comte (1798-1857)
*Sosyolojinin kurucusu sayılan Comte, kuramını “toplumsal statik” ve “toplumsal dinamik” olarak ikiye ayırmıştır,
*Toplumsal statik, toplumun denge haline işaret eder ve toplumun belirli bir zaman dilimi içerisinde incelenerek tasvir edilmesini içerir, Toplumsal dinamik ise toplumun değişme sürecine işaret eder ve zaman içe¬risinde hangi toplumsal olguların başka toplumsal olguları izlediğine dikkatimizi çeker.
Comte “insanlık” kavramını ortaya atar ve insanlığın evrim sonunda en iyi¬ye ulaşacağına inanır
*İnsan zihni teolojik ve metafizik aşa¬malardan geçerek pozitif aşamaya ulaşır, Her aşamada egemen olan düşünce şek¬li o aşamadaki toplumsal yapıyı belirler, Teolojik aşamada toplum doğaüstüne önem verir, Toplumsal olayların arkasında insanların iradesine benzeyen tanrı ira¬desi aranır, İnsanlık tanrı düşüncesinde Fetişist (nesnelerin canlı olarak düşünül¬mesi) ve Çok Tanrıcılık inançlarından sonra Tek Tanrıcılık inancına ulaşır, İnsan zihninin geçirdiği ikinci aşama metafizik aşamadır, Bu aşamada insanlık Tanrı fik¬ri yerine ruh ya da doğanın eğilimleri gibi soyutlamalar ile düşünür, İnsanlık gide¬rek duyu organlarıyla algılanan, gözlem ve deneylerle sınanabilen bilimsel yönte¬min kullanılmasıyla elde edilen gerçeklere ulaşır, Bu aşamaya Comte pozitif aşama adını vermiştir, Comte’un öne sürdüğü evrimci bakış açısı Hıristiyan Avrupa top- lumlarının gözlemine dayandığı için Batı merkezcidir,

Herbert Spencer (1820-1903)
*Spencer’e göre evrim basitlikten karmaşıklığa, homojenlikten heterojenliğe, tek tiplikten uzmanlaşmaya giden doğrusal bir süreçtir,
*Spencer toplumu evrim sırasında gittikçe karmaşıklaşan bir or¬ganizmaya benzetmiştir, Nasıl insan organizması bir sistem ise ve vücudun uzuv¬ları bu organın parçaları iseler, toplum da parçalardan oluşan bir bütündür,
*Spencer’e göre değişmenin kaynağı toplumun içindedir ve tüm toplumlar evrim sürecinden geçmektedir, İnsan toplulukları önceleri homojen şekilde yaşamaktadır ve iş bölümü çok farklılaş¬mamıştır,
*Spencer’e göre evrim sürecinde belirleyici öge endüstrileşmedir (Szacki, 1979: 227), Endüstrileşmenin getireceği yeni parçaların toplumsal sisteme uyum sağlayarak bütünleşeceği varsayılmıştır,
*Spencer, endüstrileşen düzen sonunda savaşların yok olacağını, birey haklarının daha iyi korunacağı için hükü¬metlerin fonksiyonlarını yitireceğini öngörmüştür,

Emile Durkheim (1858-1917);
*Evrimci yaklaşıma sahip iz bırakmış en önemli sosyolog Durkheim’ dır.
*Durkheim insanların basit ve yüz yüze homojen ilişkiler içeren cemaat hayatından karmaşık ve sözleşmeye dayanan cemiyet hayatına geçtiklerini öne sürer.
*Mekanik dayanışma içinde yaşayan insanlar aykırı davranış¬ta olan kişileri cezalandırarak, başka deyişle “cezalandırıcı hukuk” yolu ile dayanış¬manın bozulmasını engeller.
*Bir toplumu oluşturan bireyler birtakım kolektif inançla¬ra ve duygulara sahiptir. Bu sisteme Durkheim “kolektif bilinç” ya da “kolektif vic¬dan” adını vermiştir. Mekanik dayanışmada suçlu kişi kolektif vicdanı incittiği için cezalandırılır
*Durkheim, toplumlar geliştikçe ceza hukukunun giderek azalacağını öne sürer. İş bölümünün artması farklı fonksiyonlara ilişkin “geri verdirici” hukuku ortaya çı¬karır
*Tür¬kiye’de sosyolojinin kurucusu sayılan Ziya Gökalp (1876-1924) Durkheim’dan et¬kilenmiştir. Durkheim’daki toplumsal bilinç kavramının yerine ulusal bilinç kavra¬mını ikâme etmiş ve Türk ulusal kültürünü geliştirebilmek için çalışmıştır.

Sosyal Eylemlilik Yaklaşımı Max Weber (1864-1920);
*“Akılcılaşma” (rasyonalite) Weber’in modernite kavram- sallaştırmasmın anahtar kelimesidir, Sekülerleşmeyle birlikte bir toplumda dinin kurumsal etkisinin azalması beklenir, Eğitim ve bilimde artış ve yayılma gözükür, Geleneksel ve karizmatik otorite biçimleri yerlerini akılcı, yasal ve bürokratik oto¬rite biçimlerine bırakır,
*Weber toplumsal değişmenin nedenleri arasında önemli bir unsurun düşünce¬ler olduğunu öne sürmüştür,
*Weber kapitalizmin Batı’da gelişmesini Protestan ahlâkı ile ilişkilendirmiştir,
*Batı’da sermaye birikimine yol açan çok çalışma, tutumlu ve disiplinli olma rasyonalitesini Protestan ahlâkına bağ¬lamıştır, Bu ahlâkın gelişmesine John Kalvin adında Lutheryan kilisesine bağlı bir din lideri önderlik etmiştir,
*Weber sınıf kavramını, insanların hayatta elde ede¬cekleri olanaklar ve piyasadaki mallara sahiplik dereceleri ile ilişkilendirmiştir,
*Weber’e göre bilinç sosyal statü ile ortaya çıkar, Çünkü statü farklılıkları yaşam tarzındaki farklılıkları ortaya çıkarır,
*Statü grubu: Statü konumları eşit olan bir insan grubu aynı itibara sahip bir statü grubunu oluşturur. Sosyolog Weber’e göre statü gruplarının hukuksal, siyasal ve kültürel ölçütlerle derecelendirilip düzenlendiği bir tabakalaşma sistemi mevcuttur. Statü evlilik, gelenek ve görenekler, ortak yaşam düzenlemeleri gibi dışlayıcı pratiklerle korunur (Marshall, 1999: 697-698).

Yapısal Fonksiyonalist Yaklaşımlar Talcott Parsons;
*Evrimci ve yapısal-fonksiyonalist kuramcılar arasında Amerikalı sosyolog Parsons öne çıkmaktadır,
*Weber’den aldığı toplumsal eylem kavramını Durk- heim’dan aldığı toplumsal kurum kavramı ile uzlaştırmaya çalışarak kendi kuramı¬nı geliştirmiştir,
*Yapısalcı – fonksiyonalist yaklaşım, sistem modeli çerçevesinde düşünülür, Sis¬tem modeli, herhangi bir düzeyde gerçekleşen toplumsal değişmenin diğer düzeyleri etkileyeceği düşüncesini içerir,
*Toplumsal değişme makro, orta düzey ve mik¬ro olmak üzere üç düzeyde ele alınmaktadır, , Birbirleriyle bağlantılı olarak değişik düzeylerde ortaya çıkan değişmeler “sosyal süreç” kavramı ile açıklanmaktadır (Sztompka, 1993: 7), Makro düzeyde sistem denince akla uluslararası sistem ve devletler gelebilir, Orta düzeyde şirketler, siyasi partiler ve dinsel hareketlerden bahsedebiliriz, Mikro düzeyde toplumsal değişme aileler, meslek grupları ya da ar¬kadaşlık grupları içinde gerçekleşebilir,

Diyalektik Yaklaşımlar Karl Marx (1818-1883)
*Marx liberal görüş açısından ön plana çıkan bireye karşılık toplumsal olanı ortaya koymuştur.
*Maddeci tarih görüşüne dayanan diyalektik yaklaşımıyla diğer evrimci yaklaşımlardan ayrılır.
*Marx’a göre üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çatışma insan¬ların iradeleri dışında meydana gelir.
*Bir toplumda maddi üretim araçları ve insanlar üretim güçlerini oluşturur. İn¬sanların içine girdikleri ilişkiler üretim biçimlerini ortaya çıkarır. Örneğin tarımla geçinen toplumlarda toprak temel üretim aracı iken, endüstri toplumlarında fabri¬ka üretim aracıdır.
*Marx’ın diyalektik yaklaşımı, tarihin ön¬cüsü olan yeni üretim ilişkilerinin tohumlarının eski üretim biçiminde atıldığına işaret eder. Örneğin, 16.yüzyılda ortaya çıkan ticaret yolları sayesinde ulus aşırı ti¬cari kapitalizm gelişmiş ve tüccar sınıfını ortaya çıkarmıştır.

Aksiyonalist Yaklaşımlar;
*Sistem modelinin alternatifi, toplumu dinamik bir sosyokültürel alan olarak tahây- yül eden modeldir.
*Bu modele göre toplumun en temel taşı sosyal olaydır.
*Aksiyonalist yaklaşıma göre toplumsal değişmeyi etkileyen teknoloji, ekonomi ya da kültüre bağlı bir ya da birden fazla etmen düşüncesi yeterli değildir.
*Bu yaklaşıma göre toplumsal değişme toplumsal hareketler neticesinde gerçekleşebilir.
*Batı toplumlarının önemli bir kısmın¬da eşcinsel eğilimlere sahip olan yurttaşların evlenme hakkının meşruluğunu savu¬nan gruplar vardır. Bu gruplar aksiyonları ile toplumlarında seslerini duyurabilmiş¬ler ve yasaların değişmesini etkileyebilmişlerdir. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde 2010 yılının son aylarında Facebook ve Twitter’da üniversite gençleri hükümetle¬rinin tasarruf politikalarını eleştirmiştir. Söz konusu siteler kapatıldıkça gençlerin yenilerini açtıkları internet siteleri mevcuttur.

MODERNİTE VE MODERNLEŞME;
*Toplumsal değişme denince akla gelen önemli bir kavram modernitedir. Gid- dens’a (1991) göre modernite Batıda Endüstri Devrimi ile beraber değişen toplum¬sal kurumlan ve davranış biçimlerini içerir.
*Modernleşme ise endüstrileşme ile baş¬layan toplumsal değişme sürecine verilen isimdir ve ağırlığını 20. yüzyılda dünya çapında hissettirmiştir.
*Modernite’nin bir boyutu endüstrileşme ise öbür boyutu kapitalizmdir.
*Kapitalizm pazarda gerçekleşen rekabeti ve iş gücünün metalaşma- sını içerir.
*Modern toplumun politik örgütlenme biçimi ulus devlettir.
*Modern sosyal yaşamı modernite öncesi sosyal yaşamlardan ayıran en önemli özelliği dinamik oluşudur.
*Mekanik saatin icadı zaman ile mekânı ayrıştırmıştır. Küresel haritanın icadı ile ayrıştırılan zaman ve mekânın farklı biçimlerin¬de sosyal ilişkiler yeniden örgütlenmiştir.
*Marx’a göre özgür iş gücü modernitenin anahtar kavramıdır. Emek pazarda sa¬tılan bir meta haline gelmeden kapitalizm gelişemezdi. Kapitalizmin gelişmesi aynı zamanda fabrikada çalışma biçimine bağlı olarak artan disiplini de getirdi.
*Walby’e göre (2009: 28) önemli sayıda kadının kocalarına bağımlı ev kadını statü-sünde yaşadığı toplumlar henüz tam anlamıyla modernleşememiş demektir.
*insan hakları kavramı iki açıdan tartışılmaktadır. Birinci olarak kültürel açıdan kolek- tivist toplumlarda bireyleşmeye dayanan insan hakları kavramının geçerli olup ola¬mayacağı konusu sorunsallaştırılmıştır. İkinci olarak ise insan hakları kavramının ilk ortaya çıkışında kadın haklarını içermemesi eleştirilmiştir.
*Simmel’e (1858-1918 ) göre modernite bireyleşme olmadan gerçekleşemez.
*Simmel aslında modern toplumda bireyin bir yandan özgür¬leşmek, öte yandan kendi yarattığı objelerin esiri olmak gibi bir ikilemde kaldığını savunur.
*Ritzer (1993) modern toplumu tanımlarken “Toplumun McDonaldlaştırılması ” kavramını ortaya atmıştır.
*Ritzer’a göre akılcılaşma süreci, modern yaşamın ihtiyaç¬larına verdiği yanıtları dört temel unsura dayandırır: verimlilik, hesaplanabilirlik, ön¬görülebilirlik ve denetim.
*Bauman (2006: 93) “insanın yaşamak için mi tükettiği, yoksa tüketebilmek için mi yaşadığı” sorusunu sormamız gerektiğine vurgu yapar ve tüketim toplumu kül¬türündeki insanı şöyle tanımlar:
“Tüketiciler toplumundaki tüketiciler için hareket halinde olmak, aramak, bulama¬mak, daha doğrusu henüz bulmamış olmak, marazi bir durum değil, bir mutluluk vaadidir; belki de mutluluğun kendisidir. Onlarınki varışı bir lanete dönüştüren umutlu bir yolculuktur… Tüketim oyunu ele geçirme, mülk edinme hırsı ya da mad¬di, somut anlamda servet biriktirme değil, yeni bir şeyin ve önceden bilinmeyen bir duygunun verdiği heyecan aşkına oynanır. Tüketiciler her şeyden önce, heyecan derleyicileridir; onlar, şeylerin ancak tâli ve ikincil anlamda koleksiyoncularıdır.

KÜRESELLEŞME;
*Küreselleşme kimi zaman Batılılaşma, Amerikanlaşma ya da evrenselleşme ile eş anlamlı olarak düşünülür.
*Uçak küresel¬leşmeyi hızlandıran önemli bir teknolojik buluştur. Çünkü hava ulaşımı sayesin¬de zaman kavramı hakkmdaki algımız ve yaşam biçimimiz radikal bir şekilde et¬kilenmiştir.
*Castells’a göre (1996) küreselleşme özellikle 1970’lerden bu yana enformasyon toplumunun ortaya çıkması ve gelişmesi ile bağlantılıdır. Çünkü internet gibi yeni iletişim teknolojileri sayesinde bilgi akışı hızlanmış ve birbirinden bağımsız gibi gözüken toplumlar gerek bilgi, gerek sermaye akışı sayesinde ekonomik ve poli¬tik açılardan birbiriyle bağlantılı hale gelmiştir.

KÜRESELLEŞME OLGUSUNUN ÖZELLİKLERİ;
*Küreselleşmenin en önemli özellikleri zaman ve mekânın sıkışması; mekânın ye¬niden biçimlenmesi ve uluslararasındaki karşılıklı bağımlılıkların geri dönülmez bir biçimde artmasıdır.
*Bir yandan birbirine çok benzeyen hava alanları ve hava alanlarının yakı¬nında iş adamlarının konaklaması için oteller inşa edilir. Ulusaşırı “iş adamı kültürü” gelişir ve ulusaşırı sermayenin akışı hızlanır. Tüketim kalıpları standart¬laşmaya başlar. Artık süper marketlerde dünyanın her yöresinden gıda ve ürün çeşitleri bulmak mümkündür. Öte yan¬dan ulusaşırı şirketlere bağlı üretim zin¬cirleri oluşur. Dünyanın bir köşesinde ekonomik kriz bahane edilerek bir fab¬rika kapatılır ve hayatlarında süper mar¬ketlere uğrayamamış milyonlarca işçi iş¬siz kalabilir. Küresel finansal ağlar saye¬sinde banka hesaplarımız küresel kapi¬talist pazara bağlanır. Medya teknoloji¬leri uzaklardaki imajları oturma odamıza getirir ve bizde “âşinalık” duygusu uyan¬dırır. İnsanlar ceplerindeki paraya ve sosyal hareketliliklerine göre az ya da çok biçimde “yersiz – yurtsuzlaşma” duygusundan paylarını almaktadır. Kimi insan¬lar doğdukları yerde karınlarını doyuramadıkları için göç etmek zorunda kalır. Ki¬mileri izledikleri televizyon sayesinde dünyanın başka bir köşesinde olup bitenler¬den haberdar olur.

Küresel Karşısında Yerel
*Modernlik öncesi küresel ile modernlik sonrası küresel farklıdır.
*Giddens’a göre küreselleşmenin gerçek kökeni modern öncesi dünyada değildir!!
*Küreselin karşısında yerelin yeniden inşa çabasına bir örnek: “Türk geleneklerine uygunluk” ölçütünün “Batı geleneği” ile karşı karşıya getirilmek istenmesidir.
*Huntington; kültürel homojenleşme yerine” uygarlıklar çatışması” dönemine girdiğimizi öne sürmüştür. Uygarlıkları kültürel/dinsel şeklinde ikiye ayırmıştır. Uygarlıkların çoğunun modernleşmek istediğini ama batılılaşmak istemediğini savunmuştur.(İslamiyet- batı incelemesi yapmıştır).

KÜRESELLEŞME KURAMLARI;
Kapitalist Dünya Sistemi ve Bağımlılık Kuramları;
*1960’ların ortalarında modernleşme kuramlarını eleştiren alternatif kuramlar geliş¬miştir, Özellikle Latin Amerika ülkelerinde ithal ikâmeci endüstrileşme sürecinin dinamizmini kaybetmesi modernleşme sürecinin sorgulanmasına yol açmıştır.
*“Kapitalist dünya ekonomisi” kavramını kullanan Andre Gunder Frank ve Immanuel Wallerstein’dır, Frank “az¬gelişmişliğin gelişmişliği” kavramını ortaya atmıştır,
*Kapitalizmin 16,yüzyılda Avru¬pa’da başladığını ve tüm dünyayı uluslararası bir sistem haline soktuğunu iddia eder.
*Merkez ve çevre arasındaki ilişki sömürü ilişkisidir, Merkez ülkeler çevre ülkelerin ürettiği artı değere el koymaktadır, Bütün ülkelerin aynı anda gelişememesinin ne¬deni de budur,
*Artı değer kavramını Marx emek-değer kuramı çerçevesinde kullanmıştır. Marx şu soruya cevap aramıştır: Serbest piyasa kuralına göre tüm metalar kendi eşitleriy¬le mübadeleye (değiş tokuşa) girer.O zaman parası olanlar niçin üretime yatırım yapmaktadır? Cevabı şöyledir: Yatırımcı kullanıldığında maliyetinden daha fazla de¬ğer yaratan, benzeri olmayan bir meta görmüş ve onu satın almıştır. Bu meta emek gücüdür.
*Bağımlılık kuramları da temelde modernleşme kuramları gibi ideal bir gelişme tasavvur ettikleri ve çevre ülkelerin durumunu bu modele göre tanımladıkları için eleştirilmiştir.
*Sassen, küresel ekonominin “dünya şehirleri” sayesinde hayat bulduğuna dik¬katimizi çeker. Dünya şehirlerinden küresel ekonomiyi kontrol eden kişiler ge¬rek yerel kültürlerin etkisinden, gerekse siyasi kontrolden uzaklaşırlar.
*1980’li yıllarda bir dünya şehri olan İstanbul’da da küreselleşme özelliklerini ta¬şıyan yeni mekânsal düzenlemeler ortaya çıkmıştır (Keyder, 2000: 185). Pek çok şirket yüksek kârlar getiren müteahhitlik işine girmiştir. Mali liberalizasyon saye¬sinde bankacılık sektörü dünya piyasaları ile bütünleşmiş ve İstanbul yatırım açı¬sından bir çekim merkezi haline gelmiştir.

Dünya Kültürü Kuramı;
*Dünya kültürü kuramı (Lechner & Boli, 2005) küresel meta, insan ve kültür dola¬şımı zincirlerini analiz eder.
*Dünya kültürü kavramı meta dolaşımı ve insan dolaşımı süreciy¬le, uluslararası finans ve banka sistemiyle, iletişim ağıyla, uluslararası kurumsallaş¬malarla (Dünya Ticaret Örgütü, Uluslararası Çalışma Örgütü, Dünya Bankası, Dün¬ya Satranç Federasyonu gibi) ve küresel popüler kültür ile bireylerde ulus ötesi ye¬ni bir bilinçlenme düzeyine işaret etmektedir.
*Dünya kültürü kavramı eğitsel, yönetsel, örgütsel ve yurttaşlıkla ilgili pratikle¬rin bütün toplumlarda benzer biçimler almış olduğuna işaret eder, Öte yandan, gü¬nümüzde önemli sayıda toplum demokrasi ile yönetilirken, halen demokratik ol¬mayan toplumlar da bulunmaktadır.
*Dünya kültürü yaklaşımı küreselleşme sürecinin düşünüldüğü ölçüde bir homojenlik yaratmadığını; buna karşılık “melezlenme” denebilecek oluşumlara yol açtığını öne sürmektedir.

EKONOMİK KÜRESELLEŞME;
*1970’lerin başından itibaren kavramsal olarak sermayenin ulusal düzeyde tanımla- namayacağı görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştır.
*Sermayenin toplam sosyal döngüsünü oluşturan 3 aşama:
1.Ticari sermaye uluslararasılaşmıştır.(çuş’lar güçlenmiş)
2.Erken endüstrileşen ülkelerde sermaye aşırı artmış; yeni karlılık koşullarının aranması gündeme gelmiştir.
3.Gelişen teknoloji ve ulaşım maliyetlerinin ucuzlaması üretim faaliyetini uluslararasılaştırmıştır.
*NEOLİBERAL KÜRESELLEŞME: (1980 sonrası):
Dışa açık serbest piyasa ekonomisi
Dış ticaret
Finans piyasaları
Yabancı yatırım serbestliği
Kamu iktisadi kuruluşlarında özelleşme
Eğitim,sağlık ve sosyal hizmet alanlarında özelleştirmeler
Esnek iş gücü piyasaları
Küreselleşme karşıtı toplumsal hareketler(dünya ekonomik forumu)
IMF ve dünya bankası( alternatifsizlik söylemi)

ÜNİTE 2

Toplumsal Hareketler ve Kuramsal Yaklaşımlar;

TOPLUMSAL HAREKET VE KOLEKTİF DAVRANIŞ;
*Toplumsal nitelikli hareketlerin, protestoların ve devrimlerin altında yatan temel eylem, mücadeleci/kavgacı kolektif davranıştır.
*Toplumsal hare¬ketler, kolektif davranışın formlarından birisi olarak yüksek düzeyde yapılandırıl¬mış bir kolektif davranış biçimi olarak tanımlanabilir.
*Kolektif davranışlar baskın grubun norm ve değerlerini zorlayan, çok sayıda ki¬şinin katıldığı, gönüllü ve genellikle planlanmadan, doğaçlama biçiminde gerçek¬leştirilen eylemlerdir,
*Kolektif davranış, kurumlarla normal ve kurallar çerçevesinde iletişim kurma olanakları olmayanlar, başkalarına ya da otoritelere karşı çıkanlar ve yeni ya da ka¬bul görmemiş iddiası olanlar tarafından gerçekleştirildiğinde mücadeleci-kavgacı bir eyleme dönüşür,
*Blumer’e (1951) göre bu davranış büyük ölçüde planlanmamış, kurallara bağlan¬mamış ve yapılandırılmamış grup etkinliklerini kapsar.
*Kolektif davranış biçimlerini şöyle sınıflandırabiliriz; Kalabalık (crowd), çeteler (mobs), ayaklanmalar (riots), panik, çılgınlık (fads), moda (fashions), kamu düşüncesi (public opinion) ve dedi-kodu.
*Smelser’e göre kolektif davranış biçimleri ve ilgili oldukları sistem elementleri farklı açıdan değerlendirilmektedir.
•Değer yönelimli toplumsal hareketler – değerler
•Norm yönelimli toplumsal hareketler – normlar
•Düşmanca taşkınlıklar – örgütlenme
•Çılgınlık ve panik – durum kolaylaştırıcılar
*Kolektif davranış biçimlerinin ortaya çıkışını açıklamaya yönelik farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir. Aynı zamanda toplumsal hareketlerin açıklanmasında da kullanılan kolektif davranışları açıklamak üzere geliştirilen yaklaşımlar şöyle ifade edilebilir (Buechler, 2004: 48-50);
•Kolektif hareketi açıklayan temel bir yaklaşım olarak gerginlik ve çöküş (strain and breakdown) dönemleri yaklaşımına göre, gerginlik ve çöküş dönemleri kolektif davranış üretir.
•Yoksunluk kuramları, bireylerin kendi durumlarını başka gruplarla, kendi geçmişleriyle ya da gelecekleriyle karşılaştırarak değerlendirmelerde bulunmaları ile ortaya çıkan gerilim ve kolektif davranışlar arasındaki ilişkiyi vurgular.
•Kitle toplumu kuramı ise küçük toplumsal grupların yok olmasıyla birlikte modern toplumun, soyutlanma, kişiliklerin kaybolması ve yabancılaşmanın egemen olması sonucunda kitle toplumuna dönüştüğünü savunur.

TOPLUMSAL HAREKETİN KAVRAMSALLAŞTIRILMASI;
*Toplumsal hareketlere yönelik ortak bir tanımın yapılması her ne kadar zor ol¬sa da çeşitli toplumsal hareket örnekleri dikkate alınarak bir kavramsallaştırma ya¬pılabilir. Toplumsal hareket örnekleri arasında şunlar sayılabilir (Crossley,2002:1);
• Kadın hareketi ya da feminizm,
• İşçi hareketi ve ticaret birlikleri hareketleri,
• Faşist hareketler,
• Faşizm karşıtı, ırkçılık karşıtı hareketler,
• Psikiyatri karşıtı ya da psikiyatrik çabalarla sorunlarını aşanların hareketleri,
• Milliyetçi hareketler,
• Dayanışma hareketleri,
• Çevreci ya da yeşil hareket,
• Kürtaj karşıtı ya da savunucusu hareketler,
• Hayvan hakları hareketleri,

*Toplumsal hareketler kolektif davranışın bir biçimi olarak görülmekle birlikte diğer bütün kolektif davranış türlerinden oldukça farklı ve özgün niteliklere sahiptir. Toplumsal hareketlerin kavramsallaştırabilmesi için niteliklerinin irdelemesi gerekmektedir.
*”Toplumsal Hareket’’ kavramsalını ilk olarak Lorenz Von Stein, siyasal mücade¬le bağlamında kullanmıştır. Başlangıçta bu kavram, işçi sınıfının özbilinciyle birlik¬te iktidarı elde edeceği, süreklilik gösteren birleştirici bir süreç anlamını taşıyordu.
*Alman sosyolog Lorenz von Stein 1789-1850 döneminde gerçekleşen Fransız toplumsal hareketlerinin tarihsel sürecini değerlendirdiği kitabıyla toplumsal hareket kavramını halkın politik mücadelesine ilişkin bilimsel tartışmaların içine sokmuştur.
*Toplumsal hareketlere ilişkin çok çeşitli tanımlamalar genelde belirli eksenler etrafında yapılmaktadır (Snow, Soule ve Kriesi, 2004: 6);
a, Kolektif davranış
b, Değişim yönelimli hedefler
c, Kurumsal kolektif davranış
d, Belli bir düzeyde örgütlenme
e, Geçici bir süreklilik,
*Bu temel kavramlar çerçevesinde tanımlanan toplumsal hareketlerin kavram¬sallaştırılmasında göz önünde bulundurulması gereken üç temel ilke söz konusu¬dur, Bu üç ilke dikkate alınmadan herhangi bir toplumsal hareketin açıklanması söz konusu olamaz (Castells, 2006: 100; aktaran; Kökalan Çımrın, 2010:49);
• Hareketin ortak kimliği
• Hareketin karşıtının olması
• Toplumsal hedefin olması
*Lofland (1996) ise başka bir açıdan toplumsal hareketlerin tanımlayıcı dört te¬mel elementini belirlemiştir (aktaran Shephard, 2009:539);
• Geniş ölçekte insan sayısı
• Değişimi sağlamaya ya da engellemeye dönük ortak bir hedef
• Belirli bir düzeyde liderlik ve organizasyon
• Göreli olarak uzun bir dönemde kalıcılık ve süreklilik
*Toplumsal hareketlerin kavramsallaştırılması ve tanımlanmasında yol gösterici diğer bir ölçüt ise harekete katılanların ortak eylemlerinin niteliğidir, Ortak eylem¬ler şunları kapsamaktadır (Della Porta ve Diani, 2006:20);
a, Açıkça tanımlanmış bileşenlerle çatışmacı ilişkiler
b, Biçimsel olmayan yoğun ağlar tarafından ilişkilendirilme
c, Özgün ortak bir kimliği paylaşma
*Toplumsal hareketler her ne kadar bir dönem değişime karşı direnişleri dışlayan biçimde tanımlanmışsa da (VanderZanden, 1959: 312) yapılan tanımlamalardaki özellikler düşünüldüğünde hareketlerin belirli bir değişimi gerçekleştirmeyi ya da bir değişimi engellemeyi hedeflediği görülmektedir.
*Toplumsal hareketler 1750’den sonra Batı’da geliştiği şekliyle üç unsurun sen¬tezinden doğmuştur (Tilly, 2004:17). Bu unsurlar toplumsal hareketlerin tanımlan¬masında da önemli rol oynamaktadır;
a. Hedef alınan otoritelere karşı ortak hak talebinde bulunan organize olmuş ve süreklilik gösteren halk girişimi (kampanya),
b. Çeşitli siyasal eylem türlerinin gerçekleştirilmesi (özel amaçlı dernekler, bir¬likler kurmak, mitingler düzenlemek, dilekçeler göndermek, gösteriler, res¬mi kortejler vb. toplumsal hareket repertuarı),
c. MBSB (Makul olma, birlik, sayı ve kendilerine ve/veya seçmenlerine bağlı¬lık) ilkelerini katılımcıların halk önünde uyumlu şekilde sergilemeleri, mbsb gösterileri.
*Toplumsal hareketlerin üç tanımı şöyle ifade edilebilir;
•Elitlere, otoritelere, başka gruplara ya da kültürel kodlara karşı, elitler, diğer gruplar ve unsurlarla kalıcı bir etkileşim içinde, ortak hedeflere sahip ve da¬yanışma içinde olan bireyler tarafından geliştirilen kolektif eylemler (Tar- row, 1994; Tarrow,1998:4).
•Ortak bir hedef doğrultusunda bir araya gelenlerin taleplerini ve şikâyetlerini sergilemeleri; bireylerin birlikte hareket ederek hak, gönenç (refah) ve esenliğe ilişkin şikâyetlerini, taleplerini caddelerde protesto vb. ortak eylemler ile dile ge¬tirdikleri temel toplumsal davranış formu
•Tarihselliğin biçimi, kültürel yatırım, bilgi ve ahlak modelleri üzerindeki egemenliği ya da bağımlılığı ile tanımlanan bir sosyal sınıfın, bu modellere ilişkin çatışmacı hareketidir.

TOPLUMSAL HAREKETLERİN TARİHSEL GELİŞİMİ;
*Toplumsal hareketler 18.yüzyılın sonlarında Batı Avrupa ve Ku¬zey Amerikada ortaya çıkmıştır.
*Kimi sosyologlar, Batı toplumları bağlamında toplumsal hareketlerin kaynağını, Fransız Devrimine ve ölçüyü aşmış kalabalıkların olumsuzluklara karşı göstedikle- ri tepkilere kadar dayandırmaktadırlar.
*Toplumsal hareketler olgusu ve kavramsallaştırması büyük ölçüde 19. yüzyıl ürünüdür. Tilly’e (1984) göre 19. yüzyılda çok önemli bir değişim meydana gelmiş ve geleneksel olarak ya da cemaat grupları tarafından gerçekleştirilen savunmacı eylemlerden organize, öz bilincine sahip, daha kalıcı hareketlere ve yeni haklar ile fırsat arayışında olan saldırgan eylemlere doğru bir dönüşüm yaşanmıştır.
*Markoff (1996:45) ise günümüzde bilinen anlamıyla toplumsal hareketlerin 18. yüzyılın sonlarında Ingiltere’de filizlenmeye başladığını öne sürmektedir.
*Alan yazında toplumsal hareketler genelde sadece Batı’ya ait gelişmeler olarak değerlendirilmektedir. Batı dışındaki toplumlara ve bu toplumların tarihlerine or¬yantalist bir yaklaşım sergilenmekte, herhangi bir muhalefet ya da direniş gelene¬ğinden söz edilmemektedir.
*Türkdoğan’a (2004:11) göre Osmanlı toplum yapısı sistemli bir biçimde toplumsal hareketler kapsamında incelenmemiştir. Örneğin Celali isyanları, toplumsal tabanını köylüle¬rin oluşturduğu bir toplumsal hareket olarak değerlendirilebilir.
*Charles Tilly toplumsal hare¬ketlerin modernliğin bir ürünü olduğunu, örneğin Çin hanedanlıklarını yıkan köy¬lü isyanlarının özellikleri nedeniyle toplumsal hareketlerden ayrıldığını vurgula¬maktadır.
*Özellikle 1750-1850 döneminde dünyada Avrupa merkezli hareketlerin dışında gerçekleşen toplumsal hareketleri genel olarak kapsayacak şöyle bir sınıflandırma yapılabilir.
a,Amerika’daki köleliğe karşı isyanlar,
b,Balkanlar’dan Amerika’ya uzanan, sömürgeci ve yayılmacı sistemlerdeki milliyetçi ve ayrılıkçı hareketler,
c,Asya ve Ortadoğu’dan Amerika’ya uzanan alanda, dünya ekonomisine katıl-maya ve bu ekonomiyle birleşmeye karşı olan ve dünyanın geri kalanı ile bağlantıları koparmayı deneyen girişimler,
d,Ortadoğu, Asya, Afrika ve Amerika boyunca görülen, Avrupa kültürüne ve kapitalist kültüre direnen, genellikle dinsel ya da kültürel hareketler olarak adlandırılan uygarlıkçı hareketler,
*Avrupa merkezcilik (eurocentrism), Avrupa kültürünün üstünlüğünü kabul eden ve olayları- olguları AvrupalI perspektiften değerlendiren yaklaşım. Bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, Avrupa (ve genellikle Batılı) sorunlarına, kültür ve değerlerine, diğer kültürlerden daha çok önem veren anlayıştır. Avrupa merkezcilik genellikle AvrupalI veya beyaz olmayan kültürler üzerinde hak iddia etmiş ya da onların varlığını tamamen görmezden gelmiştir.

TOPLUMSAL HAREKET BİÇİMLERİ;
*Toplumsal ha¬reketler oldukça genel bir sınıflandırmayla ve daha çok amaçları bakımından dört grupta ele alınabilir, Bu gruplandırmaya göre başlıca toplumsal hareket türleri barış hareketleri, çevreci hareketler, işçi hareketleri ve ifade özgürlüğü-demokratik hareketlerdir,
*Toplumsal hareket biçimleri şöyle sıralanabilir;
•Devrimci Hareketler; Toplumu bütün olarak değiştirmeyi hedeflerler. Mao Zedong’un Çin’deki hareketi gibi.
•Reformcu Hareketler; Toplumda belirli alanlarda kısmi değişimi hedefler. Değişimi savunucu ya da engelleyici olabilir. Kadın özgürlüğü hareketi bu¬na örnektir. Tersi bir örnek de kürtaja karşı dinî grupların yürüttüğü kam¬panyalardır.
•Kurtarıcı Hareketler; Bireylerin değişimini hedefler. David Koresh’in dinsel kültü buna bir örnektir.
•Alternatif Hareketler; Bireylerde sınırlı değişimi hedefler. Nüfus Bağlantısı (Zero Population growth) hareketi buna örnek olarak verilebilir.

*Kendall (2008: 553-554) bu toplumsal hareket biçimlerinin farklı özelliklerini ve hedeflerini örneklendirerek açıklamıştır;
•Reform hareketleri
•Devrimci hareketler
•Dinî hareketler
•Alternatif hareketler
•Direniş hareketleri

TOPLUMSAL HAREKETİN NİTELİKLERİ VE AŞAMALARI;
Tilly’e (2004:30-33) göre, toplumsal hareketlerin özellikleri şunlardır;
•Toplumsal hareketler, 18,yüzyılda ortaya çıkış sürecinden itibaren tekil giri¬şimler değil etkileşimli kampanyalar olarak yürütülmüştür,
•Toplumsal hareketler, program, kimlik ve duruş olmak üzere üç iddiayı bir¬leştirir,
•Program, kimlik ve duruşa ilişkin savların öne çıkması, hareketin yapısı, ha¬reketin içindeki hak talep eden insanlar ve hareketin aşamalarına göre de¬ğişiklik gösterir,
•Demokratikleşme toplumsal hareketlerin oluşumunu olumlu yönde etkiler,
•Toplumsal hareketler halkın egemenliğini kabul eder,
•Toplumsal hareketler siyasi girişimcilere bağlıdır,
•Toplumsal hareketler model alma, işbirliği ve iletişim kanalları ile farklı or¬tamlarda da yerleşir,
•Toplumsal hareketlerin yapıları, personeli ve iddiaları tarihsel olarak değişir ve evrilir,
•İcat edilmiş bir kurum olan bir toplumsal hareket ortadan kalkabilir ya da çok farklı bir politika biçimine dönüşebilir,

*Heberle (1951) ise toplumsal hareketlerin özelliklerini şöyle ifade etmiştir (ak¬taran Vander Zanden, 1959: 313-314);
1,Toplumsal hareketler, toplumsal yapıda ve özellikle mülkiyet ve emek iliş¬kilerinin var olduğu temel kurumlarda köklü değişiklikler meydana getirme¬yi amaçlar,
2,Toplumsal hareketlerde yer alanlarda ortak duyarlılık, dayanışma ve grup kimliği bilinci söz konusudur,
3,Toplumsal hareketlerde bir ideoloji ya da inşa edici düşünceler seti vardır,
4,Üyeleri içinde biçimsel olarak örgütlenmiş gruplar bulunmakla birlikte top¬lumsal hareketler organize gruplar değildir,
5,Toplumsal hareketlerin gücü, üye kompozisyonunda değişimler olsa bile varlığını sürdürmeye yeter,
6,Toplumsal hareketler kısa dönemli değildir ancak yine de bir gerçekleşme süresi vardır,

*Castells’in ağ kuramında toplumsal hareketlerin boyutları ve nitelikleri şöyle sı¬ralanmıştır (Stalder, 2006: 77-78);
•Toplumsal hareketler öz bilinçlidir, Bir analiz sunar, üyeleri ile ve dışarıda- kilerle ilişkilerini tanımlar ve kolektif davranış için strateji belirler.
•Toplumsal hareketler otantik ve özerktir. Geniş toplumsal bağlamla sınırlan¬dırılır, ancak sınırlandırmalarla kendi mantık ve değerlerini yansıtarak yara¬tıcı biçimde başa çıkar.
•Toplumsal hareketler için birincil öncelik başarı ya da başarısızlık değildir, var olmaktır.
•Toplumsal hareketler toplumsal yapıda doğrudan ya da dolaylı olarak deği¬şiklik meydana getirmeyi amaçlar.
•Toplumsal hareketler çatışmacı ya da muhaliftir.

*Toplumsal hareketlerin gelişim süreci genel olarak üç aşamada gerçekleşir (Kendall, 2008:568);
1.Başlangıç-hazırlık aşaması: Algılanan bir sorun huzursuzluk yaratır.
2.Toplanma-birleşme aşaması: Kişiler organize olmaya başlarlar.
3.Kurumsallaşma aşaması: Bir örgüt geliştirilir. Liderlik konumlarında gönüllü¬lerle ücretli personel yer değiştirir.

*Crossley (2002:34) bir toplumsal hareketin aşamalarını şöyle tanımlamıştır;
a.Toplumsal istikrar-beklentiler ve gerçeklik arasındaki uyum.
b.Beklentiler ve gerçeklik arasında gerilimin ortaya çıkması.
c.Toplumsal kontrol mekanizmalarında gevşeme.
d.Temel kolektif davranışların ortaya çıkması.
e.Ajitasyon, grup ruhu, moral, ilkeler, ideoloji ve taktiklerin oluşması.
f.İstikrarlı bir toplumsal hareketin ortaya çıkması.
g.Değişim için baskının oluşması.

*MBSB hareketleri çeşitli özellikler taşır;
•Makul olma: Ölçülü davranışlar, düzgün kıyafetler: din görevlilerinin, yük¬sek rütbelilerin ve çocuklarıyla birlikte annelerin katılımı,
•Birlik: Benzer rozetler, bandajlar, ilanlar ve kostümler, saflar halinde yürü¬yüş, şarkı söyleme ve dua etme,
•Sayı: Katılımcı sayısı, imzalanan dilekçeler, seçmenlerin mesajları, sokakla¬rın doldurulması,
•Bağlılık: Kötü hava koşullarının dikkate alınmaması, yaşlı ve engellilerin gö-nüllü katılımı, baskıya direnç gösterme, gösterişli fedakârlık, bağış ve yardım,

*Kampanya, repertuvar ve MBSB gösterileri tarihin çeşitli dönemlerinde hep var olmuştur. Örneğin 1750’den önce AvrupalI Protestanlar inançlarını yaşatmak adına Katolik otoritelere karşı defalarca süreklilik gösteren kampanyalar düzenlemişlerdir. MBSB gösterileri dinî şehitlik, halk fedakârlığı ve işgale direniş biçiminde gerçekleşmiştir. Ancak MBSB hareketleri ve repertuvarın birleşmesi toplumsal hareketin farklılığını ortaya çıkarmıştır (Tilly, 2004:18-19).

*Demokratikleşme ve toplumsal hareketler arasında güçlü bir ilişki vardır, Bu ilişki şöyle ifade edilebilir (Tilly, 2004:201-203);
1.Demokratikleşme yok ya da yetersiz ise toplumsal hareket yoktur.
2.Yeni başlayan bir demokratikleşme süre¬ci söz konusu ise kampanyalar, repertu- varlar ya da MBSB gösterileri toplumsal hareketlerle benzerlik gösterir ancak top-lumsal hareket kampanyaların, repertu¬arların ve MBSB gösterilerinin olgun bir birleşimi değildir.
3.İleri demokratikleşme süreci söz konusu ise toplumsal hareketler sınırlı kesimlerde de olsa yine görülür.
4.Yaygın demokratikleşme süreci söz ko¬nusu ise, toplumsal hareketlerin prog-ramlarının, repertuvarlarının ve MBSB gösterilerinde, program kimlik ve yer açı-sından yaygınlaşma görülür.
5.Yeni başlayan bir uluslararası demokra- tikleşme sürecinde ise toplumsal hareket
uluslararası nitelik kazanır.

*Demokratikleşmenin sağladığı ortam toplumsal hareketleri besler. Demokratik¬leşme sürecinin toplumsal hareketi destekleme yolları şöyle sıralanabilir (Tilly, 2004:214-216);
a.Devlet ile vatandaşlar arasında daha düzenli ve kategorik ilişkilerin oluşma¬sıyla birlikte vatandaşlık ilişkisinin kurulmasının sonucu olarak hak taleple¬ri daha makul ve çekici bir hâl alır.
b.Kamu politikası çerçevesinde hakların ve yükümlülüklerin eşitlenmesi so-nucunda sosyal eşitsizliklerin giderilmesi, kategori ötesi koalisyonların ve yeni tesis edilmiş kimliklerin önündeki engelleri zayıflatarak toplumsal ha¬reketlerin gelişimini kolaylaştırır.
c.Devlet politikasına, kaynaklarına ve personeline ilişkin değişimlerde vatan-daşların etkisinin artması ile birlikte hak talebinde bulunmak için yeni fırsat¬lar ve güvenli bir ortam oluşur,
d.Tamamlayıcı kurumların oluşturulması ile seçim kampanyaları, siyasi parti¬ler, sendikalar, ticari kuruluşlar, sivil toplum kurumları ve lobiler gibi kurumlar toplumsal hareketleri besler.

TOPLUMSAL HAREKET KURAMLARI;
*Toplumsal hareketlerin 18. yüzyılda ulusal düzlemde ortaya çıkmasının ardın¬dan ilk dönem kuramcıları hareketlerin üç boyutuna odaklanmıştır; aşırıcılık, yok¬sunluk ve şiddet (Tarrow,1998:4). Emile Durkheim’m öncülük ettiği 19. yüzyıl sos¬yologları ise toplumsal hareketleri, anomi ve toplumsal çözülmenin sonucu olarak değerlendirmişlerdir. Bu dönemde ‘çılgın kalabalıklar’ tanımlaması yaygındır (Tar- row,1998:4). Toplumsal ölçekteki hareketlere ilişkin ilk sistematik yaklaşım olarak görülebilecek ‘’kalabalıklar” kuramının en önemli temsilcisi Gustave Le Bondur.
*Le Bon’a göre toplumsal hareketler daha çok irrasyonellik durumudur.
*Toplumsal hareketler üç temel eksende açıklanabilir (Koopmans, 2004: 40-41);
1.Mücadelenin bir coğrafi ve toplumsal alanda ortaya çıkması için ekolojik bir perspektif gerekir. Mücadelenin biçimler; mücadeleci, destekçi, rakipleri ve tarafsız üçüncü kesimler arasındaki sosyal ilişkiler ağının bir parçasıdır. Bu bakış açısıyla, belirli bir grup için var olan politik fırsatlar yapısal etken de¬ğildir.
2.Mücadelenin ortaya çıkması evrimsel bir süreçtir.
3.Politik istikrar ve istikrarsızlık dönemleri mücadeleci hareketleri farklı biçimlerde etkiler.

*Crossley (2002:10) toplumsal hareketlerin açıklanmasına dönük kuramsal yak-laşımları iki zaman dilimi ve iki farklı toplumsal ortam açısından değerlendirmiştir. Buna göre 1970’ler öncesi ve sonrasında farklı yaklaşımlar geliştirilmiş ve bu fark¬lılık ABD ve Avrupa bağlamında kendini göstermiştir.
*Toplumsal hareketleri etkileyen kimlik yönelimli paradigmaları açıklamaya çalışan Touraine’e göre temel problem, bir hareketin kimlik arayışından değişim sürecini kontrol etmeyi amaçlayan kolektif ve toplumsal bir harekete dönüşmesinin keşfedilmesidir.

Kolektif Davranış Yaklaşımı;
*Toplumsal hareketleri açıklamak üzere işe koşulan başlıca yaklaşımlar arasında Kolektif Davranış, Göreli Yoksunluk, Kaynak Hareketliliği, Politik Süreçler, Katma Değer, Ağ Kuramı, Rasyonel Tercih ve Kimlik Yönelimli Yaklaşımlar sayılabilir.
*Toplumbilimciler toplumsal hareketleri 1900’lerin başından itibaren psikolojik te¬melli bir yaklaşımla, kendi kontrolleri dışındaki koşullara duygusal tepki veren bi¬reylerin davranışları olarak değerlendirmişlerdir. Gustav Le Bon, Herbert Blumer, Wiliam Kornhauser ve Neil Smelser bu bağlamda yaklaşım geliştiren toplumbilimciler arasındadır.
*Kolektif davranış yaklaşımına göre toplumsal hareketler;
a,Yapısal gerilim, anomi, yoksunluk ve şikâyetler gibi olumsuzluklara verilen tepkisel karşılıklar olarak ortaya çıkar,
b,Yapısal gerilim, anomi, yoksunluk ve şikâyetler gibi zorluklar tarafından ateşlenen kolektif histerinin belirimi, irrasyonel ve psikolojik karşılıklarıdır,
c,Toplumdan soyutlanmış, toplumla bütünleşememiş bireylerin katıldığı avam, ayak takımı hareketleridir,
d,Farklılıkları ve siyasal doğaları dikkate alınmaksızın, panik, moda, çılgınlık gibi diğer kolektif davranışlarla bir arada ele alınır,

Sembolik Etkileşimci Yaklaşım;
*Kolektif davranış ekolünden gelen Herbert Blumer’in (1969) geliştirdiği sembolik etkileşimci yaklaşımı, toplumsal huzursuzluk, hareket kültürü ve kimlik boyutla¬rına odaklanan sembolik etkileşimcilere örnek teşkil etmektedir .
*Blumer’in kolektif davranış ve toplumsal hareketlere ilişkin analizi üç aşamayı vurgular; toplumsal huzursuzluk, temel kolektif davranışlar ve son olarak toplumsal ha¬reketler,

Katma Değer Kuramı;
*Katma değer kuramı, toplumsal hareketlerin oluşması için belirli koşulların gerek¬li olduğunu öne süren sosyolog Neil Smelser (1963) tarafından geliştirilmiştir,
*Smelser toplumsal hareketleri, diğer kolektif davranışlar gibi şekillendikleri top¬lumsal sistemler içinde açıklamaya çalışır, Kurama göre toplumsal sistemler içinde toplumsal hareketler sorunlara ya da gerilimlere bir karşılık olarak onları düzelt¬mek amacıyla ortaya çıkar.
*Kurama göre, toplumsal hareketlerin oluşumunda, aşağıda belirtilen koşulların varlığı önem taşır;
1,Yapısal durumdan kaynaklanan etkenler: İnsanlar önemli sorunları algılaya- bilmeli, sorunların farkında olabilmeli ve ortaklaşa eylemlere katılabilmeli¬dirler, Toplumsal hareketler, genellikle kişiler ya da sınıflar, ajanslar bir so¬runun kaynağı olarak dışlandığında; hissedilen rahatsızlıklar ve şikâyetler dile getirilemediğinde ya da haksızlığa uğrayanlar kendi aralarında iletişim kurma olanağı bulduklarında ortaya çıkar, 
2.Yapısal baskıdan ve gerilimden kaynaklanan etkenler: Bir toplumda ya da toplulukta gerginlik söz konusu olduğunda, bireylerin beklentileri karşıla¬namadığında sistemde baskı oluşur. Ardından meydana gelen gerilim, çatış¬ma ve bireylerin, ‘Eğer otoriteler beklenen şeyleri yapmış olsalardı sorun ya¬şanmazdı’ biçimindeki inanışlarına dayalı olarak bir toplumsal hareket orta¬ya çıkar.
3.Bir inancın/görüşün yaygınlaşmasından kaynaklanan etkenler: Bir toplumsal hareketin gelişebilmesi için öncelikle sorun açık ifade edilmeli, soruna yol açan nedenlere ve çözüm yollarına ilişkin ortak bir görüş paylaşılmalıdır.
4.Hızlandırıcı etkenler: Mevcut bir inancın güçlenmesini kışkırtıcı ya da dra¬matik olaylar destekler.
5.Eylem için hareketlilik-seferberlik etkenleri: Toplumsal hareket önderleri eylemi organize ederler ve katılımcıları yönlendirirler.
6.Sosyal kontrol etkenleri: Toplumda eğer yüksek düzeyde sosyal kontrol söz konusu ise ortak eylemlere katılım ve toplumsal hareketlerin gelişimi zorlaşır.

Göreli Yoksunluk Kuramı;
*Göreli yoksunluk kuramı, James Davies, Ted Gurr ve Denton Morrison’un öncülü¬ğünde geliştirilmiştir.
*Kurama göre hâlihazırdaki durumlarından ve koşullarından memnun olan, doyum sağlamış insanlar toplumsal değişime göreli olarak daha az gereksinim duyarlar.
*Göreli yoksunluk, bireylerin kendilerini benzer konumdakilerle karşılaştırdıklarında hak ettiklerinden daha azına sahip olduklarını hissetmeleridir.
*Göreli yoksunluk kuramı, yoksunluk ve memnuniyetsizlik yaşayan bazı kişile¬rin toplumsal hareketlere neden katılmadıklarını açıklayamaz.

Rasyonel Tercih Kuramı;
*Hareketleri kör inançların ve sürü psikolojisinin sonucu olarak gören kalabalıklar yaklaşımının karşıtı olan rasyonel tercih kuramı, hareketleri bireylerin rasyonel ey¬lemlerinin tezahürü olarak açıklar .
*Bu kurama göre bireyler rasyonel aktörlerdir ve katılacakları eylemlerin maliyet ve yararlarını hesaplayarak kendileri için olabildiğince çok yarar sağlayacak olanı tercih ederler.
*Mancur Olson (1971) rasyonel tercih kuramının öncülerindendir .
*Olson’a (1965) göre bireyler her eylemde kâr-zarar hesabı yapan bir çıkarcıdır.
*Rasyonel tercih kuramının birincil temel özelliği metodolojik bireyselciliğidir. Toplumsal dünya temel olarak bireyler ve onların eylemleriyle açıklanır. Kuram üç temel unsura odaklanır; talepler, fırsatlar sınırlılıklar ve rasyonalite (ussallık)

Kaynak Hareketliliği Kuramı;
*Kaynak hareketliliği kuramı da toplumsal hareketlere katılanların rasyonel davra¬nan birey olduğu düşüncesini benimser.
*Kurama göre bir toplumsal hareketin ka¬tılımcılarının, hareketin başarısı için gerekli olan, belirli düzeyde siyasal ve ekono¬mik kaynağa sahip olmaları gerekir.
*Kaynak hareketliliği kuramının genel olarak kabul gören varsayımlarını şöyle ifade edebiliriz (Cohen, 1999:114);
1.Toplumsal hareketler, kolektif davranışların çatışmacı perspektifle açıklanması olarak anlaşılmalıdır.
2.Kurumsal ya da kurumsal olmayan kolektif davranış arasında temel bir fark¬lılık yoktur.
3.Çıkar çatışmaları ve grupların rasyonel biçimde savunulması söz konusudur.
4.Amaçlar ve şikâyetler güç ilişkilerinin daimi ürünleridir, hareketlerin oluşu¬munu açıklayamazlar.
5.Hareketin oluşumu kaynaklara ve fırsatlara bağlıdır.
6.Hareket başarıya, grubun siyasal aktör olarak tanınması ya da artan maddi yarar ile ulaşır.
7.Kaynak hareketliliği büyük ölçekli, özel amaçlı, bürokratik ve resmi örgüt¬lenmeleri de kapsar.

*Kurama göre toplumsal ha¬reketlerin gereksinim duyduğu kaynaklar şöyle ifade edilebilir (Edwards ve McCarthy, 2004: )
a.Materyal (para ve fiziki sermaye)
b.Moral (dayanışma ve hedeflere destek olma)
c.Sosyal-örgütsel (örgütlenme stratejileri, sosyal ağlar)
d.İnsan (gönüllüler, personel ve liderler)
e.Kültürel (eylem deneyimi, amaçların ve konuların algılanması-içselleştiril- mesi, ortak hareket etme bilinci)

*İlk kuramsal yaklaşımlar kolektif eylemlerin nedenlerine dikkat çekerken kay¬nak hareketliliği kuramı harekette kullanılan araçlara, kaynaklara odaklanmıştır, 1980’lerde toplumsal hareketler alanındaki çalışmalara egemen olan bu yaklaşım aynı zamanda yoğun eleştirilere de muhatap olmuştur, Bu eleştirilerin nedenleri, McCarthy ve Zald’in ekonomik bir dil kullanmalarıdır,

Yeni Toplumsal Hareketler Yaklaşımı;
*İşçi hareketi, feminist hareket, insan hakları hareketi, barış ve adalet hareketleri, ekonomik, toplumsal ve siyasal kurtuluş mücadeleleri gibi üçüncü dünya hareket¬leri eski hareketlerdendir, Bu hareketler ideolojik kökenlerini 20, yüzyılın modern toplum projesinden almaktadır .
*Yeni toplumsal hareketler olarak adlandırılan bu yaklaşıma göre, sınıf temeline da¬yalı eski diğer deyişle geleneksel toplumsal hareketler kurulu düzenin parçası ol¬muş, buna tepki olarak yeni toplumsal hareketler sanayi sonrası toplum olarak ta¬nımlanan yeni toplumsal koşulların etkilediği yeni bir siyaset biçimi olarak ortaya çıkmıştır
*Yeni toplumsal hareketler yaklaşımı ortak eylemlerin farklılık gösteren biçimle¬rine, düzenlerine, desenlerine ve bu eylemlerin politika, ideoloji ve kültüre dayan¬ma tarzlarına odaklanır.

Politik Süreçler Kuramı;
*Farklı devlet yapılarında gerek başarıları gerekse stratejileri ve yapıları açısından çeşitlilik gösteren toplumsal hareketlerin politika temelinde incelenebileceği savu¬nulmuştur,
*Politik fırsatlar kuramı ya da politik fırsatlar yapısı olarak da bilinen
politik süreçler kuramı siyaset sosyolojisinin etkisinde geliştirilmiştir ve temel olarak toplumsal hareketlerin başarısı ya da başarısızlığında politik fırsatların belirleyici olduğunu savunur.
*1960’ların başlarından itibaren özellikle ABD’de otoriteler toplumsal hareketleri açıklamak üzere daha politik temelli bir yaklaşım geliştirmeye başla¬mışlardır.
*Politik Fırsatlar olarak da adlandırılan kurama göre toplumsal hareketlerin katılımcılarının eylemleri belirli politik fırsatların varlığına ya da yokluğuna ba¬ğımlıdır (Meyer,2004). Kültürel etkenleri göz ardı ettiği için eleştirilen politik sü¬reçler kuramına göre toplumsal hareketlerin üç temel bileşeni vardır (Tarrow, 1994);
1.İsyan bilinci: Toplumda bazı kişilerin sıkıntı ve şikâyetleri olur ve adaletsiz¬lik algısına dayanan bu şikâyetler sisteme yöneliktir. Ortaklaşa bir adaletsiz¬lik algısı ve bilinci oluştuğunda bu bireyler toplumsal hareket katılımcıları¬na dönüşürler. Hareketlere katılanlar hedeflerini rastlantısal seçmezler. Top¬lumsal hareketler politik sistemin öne çıkardığı şikâyetler ekseninde ortaya çıkar.
2.Örgütsel güç: Toplumsal hareket güçlü bir liderliğe ve yeterli kaynaklara sa¬hip olmalıdır.
3.Politik fırsatlar: Var olan siyasal sistem bazı meydan okumalara karşı kırıl¬gan ise bu meydan okumayı toplumsal değişim amacıyla kullanmak isteyen¬lere fırsat yaratmış olur.

ÜNİTE 3

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER

TOPLUMSAL HAREKETLERDE YAŞANAN DÖNÜŞÜM;
*Toplumsal hareketler uzun süredir var olsa da çağdaş hareketler 1960’larda doğan vizyonlara çok şey borçludur.
*Gustave Le Bon ve Karl Marks’tan bu yana toplumsal hareketler büyük değişim geçirmiş, özellikle 1960’lardan itibaren nitel ve nicel açıdan yoğunluk, hız ve çeşit¬lilik kazanmıştır.
*1970’lerin yeni siyasal ortamını şekillendirecek olan 1968 Mayısında Fransa, Almanya, Britanya, ve Meksika’da baş gösteren öğrenci gösterileri, İtalya’daki Kızgın Sonbahar’daki öğrenci-işçi koalisyo¬nu, Frankocu Madrid, Komünist Prag gibi yerlerdeki demokrasi talepleriyle gelişen hareketler, Güney Afrika’dan Roma’ya kadar eleştirel Katolikliğin gelişimi, kadın ve çevre hareketlerinin ilk işaretleri. Bütün bu olgular köklü dönüşümün gösterge¬leri olarak değerlendirilmektedir.
*Öğrenci hareketlerine 1960’larda eğitim krizi ve baskıcı siyasal yönetimler ile Soğuk Savaş’m getirdiği ekonomik ve siyasal koşullardan duyulan memnuniyetsiz¬lik yol açmıştır.
*1967’den itibaren 1973’e dek Fransa, Batı Almanya, İspanya, İtal¬ya, Polonya, ABD, Arjantin, Cezayir ve Senegal’de öğrenci gösterileri ortaya çık¬mış, kısa sürede Kanada, Japonya, Güney Kore, Yunanistan, Hindistan, Zambiya, Pakistan, Kolombiya, Kosta Rika, Venezüella ve Ekvador gibi ülkelere yayılmıştır
*1968’de Berlin Özgür Üniversitesi’nde ABD’nin Vietnam’a müdahalesine karşı gösteriler yapılırken İtalya’da 1970’lere dek sürecek olan işçilerin, öğrencilerin, Ka- toliklerin ve orta sınıf vatandaşların hak arama mücadelesi görüldü.
*ABD de 1968 hareketlerinde yer aldı: Kızılderili hareketi öne çıktı, Vietnam Savaşı karşıtı hareketler yoğunlaştı, Martin Luther King’in öldürülmesi yüzden fazla şehirde zencilerle polis arasında çatışma¬lara yol açtı, Yoksul Halkın Yürüyüşü binlerce göstericiyi Washington’a topladı, üniversitelerde gösteriler arttı.
*Kalouche ve Mielant (2008:279) kapitalizmin, Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ekonominin ve maddi yaşamın her alanına giderek daha fazla nüfuz ettiğini ve bu¬na koşut olarak sistem karşıtı hareketlerin radikal nitelikte yeniden biçimlendiğini savunmaktadırlar.
*Fransız sosyolog Alaine Touraine 1968 yılında yeni toplumsal hareketlerin başladığını ilan etti.
*Yeni Toplumsal Hareketler Kuramı, Marksizm’in yüksek düzeyde akademik ve yapısal yorumuna ilişkin yaşanan düş kırıklığına dayandırılmış, aynı dönemde ge-liştirilen Kaynak Seferberliği Kuramı da özellikle ABD’de gelişmiş olan, eski, Ko¬lektif Eylem Kuramının psikolojik indirgemeciliğini açık bir biçimde reddetmiştir.
*Kapitalizmin hemen her yerde sosyokültürel değerleri etkisi altına aldığını vur-gulayan Kalouche ve Mielant (2008:279) bu etkilemenin sonucu olarak ortak çı¬kan, din ya da etnisiteye dayalı kimliklerin ve yerel grupların yanı sıra sosyalizm, milliyetçilik ve komünizm ideolojilerinin de zayıfladığını belirtmişlerdir.
*YTH anlayışı, kapitalist toplumda var olan temel iki sınıfın, burjuva ve proletar-yanın mücadelesine dayalı çözümlemeyi reddeder.
*Kalouche ve Mielant’ın (2008:221-226) belirttikleri gi¬bi 1980’ler ve 1990’larda Sovyetler Birliği’nin bir alternatif olma özelliğini kaybet¬mesi ve ardından yıkılmasıyla birlikte devlet sosyalizmi ömrünü tamamlarken ye¬ni dinsel ve etnik kimlikler gelişmeye başlamıştır.
*Öğrenci hareketleri 1980’lerde eğitim biçiminin dünya çapında dönüşümüyle önemli ölçüde ivme kaybederken, feminist, cinsiyet özgürlüğü, çevreci, barış, dinî ve etnik hareketler de son otuz yılda gelişerek süreklilik kazanmıştır.

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER ANLAYIŞININ GELİŞİMİ;
*Siyasi süreç ekolü olarak adlandırılan bu yaklaşıma göre, kuzeydeki emek, insan hakları ve yeşiller hareketi ile Güney’deki milliyetçi hare-ketler devletler tarafından giderek kurumsallaştırılmış ve siyasi partilere dönüştü-rülmüş, bunun sonucunda 1960’lara dek görülen radikal, ütopyacı hareketler artık tarihsel yapay olgular olarak görülmeye başlanmıştır.
*Alan yazında, yeni toplumsal hareketlere yönelik yeni protesto hareketleri, ye¬ni politikalar, yeni popülizm, neoromantizm, antipolitik, Ortodoks olmayan siyasal davranış, düzensiz politikalar gibi kavramlar kullanılmıştır.
*Yeni toplumsal hareketler kavramı 1970’lerin ortalarından beri gelişmekte olan barış hareketleri, feminist hareketler, çevre hareketleri ve yerel özerklik hareketlerini açıklamaya çalışan kuramcılar tarafından geniş kabul görmüştür.
*1960’lar öncesindeki toplumsal hareketler, eski endüstriyel topluma ait olduk¬ları için eski olarak adlandırılmaktadırlar.
*YTH ise Touraine’e göre devlet gücünü kontrol etme düşüncesinden uzaklaşması ve sivil ilişkileri dönüştürmeyi hedefle¬mesi nedeniyle yenidir
*YTH paradigma olarak eski olan işçi hareketlerine, politikanın merkez olgusunun sınıf olduğunu ve politik ekonomik dönüşü¬mün bütün toplumsal hastalıkları iyileştireceğini varsayan Marksizm ile sosyalizme ve sabit kimlikler ile çıkarlara odaklanan geleneksel liberalizme karşı olması nede¬niyle yenidir.
*YTH’nin yeni politikaları, sorunlaştırdıkları konular, ilgileri, değerleri ve hareket biçimleri bakımından değerlendirilmelidir.
*YTH, özellikle İkin­ci Dünya Savaşı sonrası egemen olan “eski paradigma”dan konular, ilgileri, değer­leri ve hareket biçimleri açısından farklılıklar gösteren “yeni paradigma”dan kay­naklanmaktadır.
*Yeni Toplumsal Hareketler Kuramı, 1970’lerin postyapısalcı ve post- Marksist eğilimlerinden kaynaklanmıştır.
*YTH, liberal siyaset kuramına göre özel ve kamusal biçimindeki sınıflandırma¬ya uymamakta ve üçüncü bir ara kategoriye, kurumsal olmayan siyaset alanına yerleşmektedir.
*YTH, siyasetteki geleneksel sağ sol ayrımlaşmasını reddetmiş, siyasetin tanımı¬nı daha önce alanın dışında kalan olguları da kapsayacak biçimde genişletmiştir .
*YTH’nin gelişiminde toplumsal yapıda yaşanan sınıfsal değişimlerin ve yeni oluşumların da etkisi büyüktür.
*YTH’yi, eskisinden ayıran, ekonomik boyuttan çok kimliğe dayalı olması, kül¬türel eşitsizliği kendine temel alması, ulusüstü oluşu, kısa sürede gerçekleşiyor oluşu, herhangi bir din, ırk, sınıf ve ideolojiye indirgenmemesi, aktörlerinin varlık¬lı ve eğitimli olması gibi özelliklere sahip olmasıdır.
*YTH’lerin şehirleşme ve kentsel dönüşümler ile de yakın ilişkisi vardır. Oluşan yeni kentsel yapı ve kültür hareketleri YTH’leri etkileyerek dönüştürmüştür.

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER YAKLAŞIMINA YÖNELİK ELEŞTİRİLER;
*YTH’nin kavramsallaştırmasmda en çok anlam karmaşasına yol açan unsur “yeni” kavramıdır.
*Calhoun (1993) ve diğer yazarların vurguladıkları gibi gerçekten yeni olan şey hareketlerin kendisinden daha çok hareketleri açıklamaya dönük kuram¬lardır
*Calhoun, “19. yüzyıl Başlarının Yeni Toplumsal Hareketleri” başlıklı nükteli bir makale ile YTH kavramsallaştırmasma eleştirel yaklaşmıştır.
*Calhoun (1993: 389), akademisyenlerin YTH kavramını karşı örneğe (19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki işçi hareketleri) göre geliştirdiklerini öne sürmüş ve bu kavramı tekçi bir yaklaşımdan kaynaklanması nedeniyle eleştirerek toplumsal hareketlerin her zaman çoğulcu bir çeşitlilik içerdiğinin altını çizmiştir.
*Pichardo (1997) ise YTH’yi sadece sol eğilimli hareketlere odaklanması, sağ eğilimli ve tepkisel hareketleri göz ardı etmesinin dışında deneysel bulgulara da-yanmaktan çok kuramsal bir yaklaşım olması nedeniyle de eleştirmiştir .
*Touraine’nin postendüstriyel baskıya yönelik eleşti¬risine kolayca oturtulamayacak, dışa vurumcu feminizm, eşcinsel hakları, yeri hak¬lar, çevre gibi hareketleri kapsayacak biçimde genişletilmiştir

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLERİN NİTELİKLERİ;
*Hank Johnston ve diğerleri (1999) YTH ile geleneksel olarak da adlandırılan es¬ki hareketler arasındaki farkları şöyle sıralamışlardır (aktaran Şimşek,2004:115):
a.YTH’nin aktörlerinin sosyoekonomik yapıları, özellikleri kurulu sınıf sınırla¬rını geçer.
b.YTH’nin ideolojik çerçevesi çoğulcu, pragmatist ve katılımcı değerlerle çizilir.
c.YTH yeni kimlikler oluşturur ya da baskı altındakileri ortaya çıkarır.
d.YTH ortaklaşa ve bireysel olan arasındaki sınırları dönüştürür, bireyler top-lumsal hareketlerin içinde kişisel özerkliklerini ve grup kimliklerinin tadını çıkarır.
e.YTH, insan yaşamının, kürtaj, cinsel tercih gibi özel boyutlarını yansıtır.
f.YTH, şiddet karşıtı ve sivil itaatsizlik davranışlarını eklemleyerek yeni hare-ketlilik biçimleri geliştirir.
g.Bireylere karar alma sürecine katılım konusunda alternatifler sunar,
h.Çoğulcu ve merkezci olmayan yapılarda örgütlenmeye eğilimlidir.

YTH, sınıf temelli geleneksel toplumsal hareketlerden farklı niteliklere sahiptir. Jenkins (1982) YTH’nin farklılıklarını üç alanda ifade etmiştir (aktaran Hannigan, 1990:247):
1.Müdahaleci ya da savaş sonrası refah devletinin gözetimi altında emek ve sermaye ilişkisinden farklı yeni konulara odaklanır.
2.Üniversiteler, mahalleler gibi önceki toplumsal çatışmalarda öne çıkmamış toplumsal tabaka ve alanlarda harekete geçer.
3.Analitik bir özerklik sergiler; toplumsal problem analizleri ve reform talep¬leri geleneksel sınıf analizi kategorisini keser.

Heywood’a (1997 aktaran Şimşek, 2004:113) göre ise YTH’nin özellikleri şun¬lardır:
1.Yeni orta sınıflara dayalıdır.
2.Maddecilik sonrası yönelimlere sahiptir.
3.Az ya da çok ortak bir ideolojiye bağlıdır.
4.Yeni sol ile bağlantılıdır.
5.Performans ve uygulama bakımından ademimerkeziyetçi, katılımcı, yenilik¬çi ve teatraldir.

Eski Paradigma;
Grup olarak hareket eden, gelir dağılımı çatışmasına müdahil sos- yo-ekonomik gruplar
Ekonomik büyüme ve refahın da¬ğılımı, askerî ve toplumsal güven¬lik, toplumsal kontrol
Özgürlük, tüketim güvenliği ve maddi ilerleme
İçsel: Resmî örgütlenmeler, bü¬yük ölçekli temsil birlikleri
Dışsal: Çoğulcu ya da korporatist çıkar aracılığı, siyasal parti reka¬beti ve çoğunluk oyu

Yeni Paradigma;
Grup gibi davranmayan, belli te¬malar etrafında bir araya gelmiş topluluklar lehine hareket eden sosyoekonomik gruplar
Barışın, çevrenin ve insan hakları¬nın korunması
Merkezî kontrolün karşısında ki¬şisel özerklik ve kimlik
İçsel: Biçimsel olmama, düşük dü¬zeyde dikey ve yatay farklılaşma
Dışsal: Olumsuz kavramlarla ifade edilmiş taleplere dayanan protes¬to politikaları

Aktörler Açısından;
*YTH’de yer alan aktörler yüksek düzeyde kültürel farkındalık sahibi olarak nite-lendirilmektedirler.
*Toplumsal yönelimli olmaktan çok kültürel yönelimlidirler; ya¬şadıkları toplumdaki kültürel yönelimlere meydan okuma konusunda bir tedirgin¬lik ya da çekingenlik göstermezler ve her şeyleriyle otoriteye karşı dururlar

Temalar Açısından;
*İşçi hareketi ve Avrupa sosyal demokrat partilerinin araçsal ve ekonomik hedefle-rinden farklı olarak YTH’lerin kimlik politikalarına odaklandığı görülmektedir.
*YTH’nin temel niteliklerinden biri, kimliğin kurgulanması sürecidir. Kadın ha-reketleri, gay ve lezbiyen hareketleri gibi cinsiyete dayalı hareketlerin dışlanmış kimlikleri politik olarak görünür kılmak ve bu kimliklerin kamusal alanda kabul görmesi için mücadele etmesi bunun bir göstergesidir.

Hareket Biçimleri Açısından;
*Eski toplumsal hareketler ütopistti, toplumu bütün olarak yeniden inşa etmeyi, toptan değiştirmeyi hedeflemişler ve saldırganlardı. Buna karşın YTH ise daha çok savunmacıdır .

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLERE İLİŞKİN KURAMSAL YAKLAŞIMLAR;
*Yeni toplumsal hareketler kuramı, hareket kültürü ve kimlik konularına odaklanır, hareketlerin kültür, kimlik, ideoloji ve politika ile ilişkileri üzerinde durur (Kendal, 2005). Yeni toplumsal hareketler anlayışında postendüstriyel topluma, büyüyen orta sınıfa, bireysel olarak tanımlanmış gereksinimlere ve refah devletinin genişle¬tilmesine odaklanılmıştır.
*Kimlik yönelimli paradigma için en geniş kuramsal çerçeveyi Alaine Touraine oluşturmuştur.
*YTH’nin 60’lı ve 70’li yıllardaki köklü dönüşümlere koşut olarak ortaya çıkma¬sı klasik kolektif hareket paradigmasının sorgulanmasına yol açmıştır.
*1960’lardan sonra ortaya çıkan kuramsal tartışmalarda iki temel gruptan söz edilebilir. Bunlardan ilki Charles Tilly ve Anthony Oberschall’ın öncülük ettiği kay¬nak hareketliliği kuramına dayalı yaklaşımdır.
*Öte yandan Touraine’in öncülük ettiği ikinci yaklaşımda ise toplumsal hareket, kurulu düzene mey-dan okuyan bireyin davranışı olarak görülür.
*Kaynak Hareketliliği yaklaşımı, eski kuramlardaki yapısal gerilimin ve ideoloji egemenliği karşısında bir duruş olarak geliştirilmiştir.
*İki rakip paradigmayı; Kaynak Hareketliliği ile Yeni Toplumsal Hareketleri bir¬leştiren Cohen ve Arato ise YTH’yi hem sistem hem de günlük yaşam düzeyinde ele alırlar. Hareketlerin kimlik inşası rolünü benimserler ancak bu sürecin hem si¬vil hem de politik alanda güç mücadelesi gerektirdiğini vurgularlar.
*Yeni toplumsal hareketler kuramı, kıta Avrupasındaki politik felsefe ve sosyal teori geleneğine dayanmaktadır.
*Yeni toplumsal hareket kuramına ilişkin dört önemli kuramcıyla birlikte dört ülke ve gelenekten söz edilebilir; Manuel Castells (İspanya), Alaine Touraine (Fran¬sa), Alberto Melucci (İtalya) ve Jurgen Habermas (Almanya) (Buechler, 1995:443).
*YTH’yi postendüstriyel toplum modeli üzerine yapılandıran Touraine’e göre bu hareketler postendüstriyel toplum tarafından gerçekleştiklerinden dolayı yenidir.
*Bir diğer kuramcı Melucci ise YTH’yi, farklı gruplarla diyalog ve mücadeleler yoluyla kolektif kimliğin inşa edildiği bir toplumsal ilişkiler ağı olarak görür.
*Castells, kapitalist dinamiklerin kentsel dönüşümler üzerindeki etkisine ve bu süreçteki kentsel toplumsal hareketlere odaklanmıştır.
*Castells’e göre toplumsal hareketler, kentsel toplumsal yaşamı yeniden düzenlemeyi iste¬yen devlet ve diğer politik güçlerin diyalektik rekabetleri sonucunda yükselişe geçmiştir. Kentlerdeki tepkisel hareketler üç konu etrafında şekillenir.
a.Bazı talepler devlet tarafından temin edilen kolektif tüketim biçimlerine odaklanır,
b.Bazı talepler kültürel kimliğin önemine odaklanır,
c.Bazı talepler ise öz yönetim ve özerk karar almaya odaklanır.
*Habermas, YTH’yi dünya sistemine karşı bir direniş olarak görürken Touraine, sivil toplumun ekonomiye ve devlete karşı özerklik hedefli mücadelesinin bir par¬çası olarak değerlendirmektedir.
*Habermas, YTH’lerin yükselişini dünyadaki sömürgecilik ve kültürel fakirleşme ekseninde irdelemektedir.

KÜRESEL TOPLUMSAL HAREKETLER;
*Günümüz toplumlarıma ilişkin kuramsal ve amprik bilgiler şu noktaları vurgulamaktadır (Melucci, 1999:81-82):
1.Yeni çatışmalar konjonktürel değildir, kalıcıdır. Yeni dayanışma ve hareket biçimleri toplumsal sistemlerin değişmez parçası olmuştur.
2.Yeni çatışmaların temelindeki dayanışma ağları toplumsallaşma işlevi gör¬mektedir. Bu ağlar gruplaşma ve seçkinlerin oluşumuna yönelik yeni kanal¬lar açar.
3.Temsil ve karar alma mekanizmaları ile sivil toplum arasındaki mevcut boş¬luk çağdaş toplumlarm karmaşıklığı sonucunu doğurmaktadır.
*Şimşek (2004:111) YTH’lerin, küresel iletişimin artması ve teknolojik gelişmele¬rin sonucu olarak 1980’lerden sonra giderek daha çok görünür ve yaygın hale gel¬diğini vurgulamaktadır. Wieviorka (2005:8-9) ise yeni toplumsal hareketler döne¬minin geride kaldığını öne sürer.
*Crossley’e (2002:149) göre de “Yeni Toplumsal Hareketler” kavramı hızla son kullanma tarihine yaklaşmaktadır. YTH kavramının atıf yaptığı 1960’larda ortaya çıkmış birtakım hareketlerin çoğu artık yeni değildir.
*1960’lardaki hareketler ile 1980’lerdeki diktatörlükleri deviren hareketlerin ar¬dından 1990’ların sonundan başlayarak gelişen süreçte hareketlerdeki patlamaya dikkat çeken Martin’e (2008:5) göre bu hareketlerin iki temel özelliği vardır; anti- kapitalist karaktere sahip olmaları ve bilinçli ve artan bir şekilde çok uluslu ve kı¬talararası birliktelikler üzerinden işlemeleri.
*Günümüzde gerçekleşen toplumsal hareketlerde iletişim futeknolojileri yoğun bi-çimde kullanılmaktadır (Rheingold,2003). 1999’da Seattle’daki gösterinin organi-zasyonunda cep telefonu, internet siteleri, diz üstü bilgisayar vb.teknolojinin yo¬ğun kullanıldığı bilinmektedir.

ÜNİTE 4

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLERİ VE KİMLİK

KİMLİK KAVRAMI;
*Kimlik, bir özellik ve bir nitelik ifade eder. Aynı zamanda farklı¬lıkları da ortaya koyan kimlik en geniş anlamıyla bireyin bütün özelliklerini kapsar.
*Psikoloji ve sosyoloji alanlarında çeşitli yaklaşımlar¬da ele alınan kimlik olgusu 1940’larda Erikson’un öncülüğünde sosyal bilimlerde kullanılmaya başlanmış, kuramlaştırma çabaları gözlenmiş ve deneysel araştırma¬lar gerçekleştirilmiştir.
*Hall’a (1993) göre kimliklerin varlığı temel olarak kurgusaldır. Ulusal kimlikler genelde saflık, homojenlik iddiasıyla sunulur ancak gerçekte kurgusaldır ve melez kimlikler oluşturulabilir.
*Hobsbawm (1993) da bu bağlamda aidiyet gruplarını zi-hinsel topluluklar olarak nitelendirmiştir.
*Smith-Lovin kimliği üç boyutta sınıflandırmıştır:
a.Toplumsal yapıdaki konumlarla bağlantılı rol kimlikleri
b.Grup ve örgütlere üyelikle bağlantılı toplumsal kimlikler
c Bazı kişisel özelliklerle ve bazı niteliklerle özdeşleşmenin sonucu olarak ka¬tegori üyeliklerinden kaynaklanan kimlikler.
*ikinci Dünya Savaşı sırasında kişisel aynılık ve tarihsel süreklilik duygusunu kaybetmiş hastalara atıfla “kimlik krizi” kavramını geliştiren Erikson, bunu insanın sekiz yaşam evresi modeline uyarlamış ve gençlik dönemini potansiyel kimlik karışıklığından oluşan evresel bir kriz dönemi olarak tanımlamıştır.
*Kimlik (identity) kavramının kökeni süreklilik ve aynılık ifade eden Latince “idem” kökünden gelmektedir ancak 20. yüzyıla kadar popüler bir kavram olmamıştır (Marshall,1999:405). Türkçede ise kimlik hüviyetin karşılığı olarak kullanılmaktadır, kökeni “kim” soru zamirine dayanmaktadır. TDK sözlüğünde de kimlik, toplumsal bir varlık olarak insanın nasıl bir kimse olduğunu gösteren belirti, nitelik ve özelliklerin bütünü olarak tanımlanmaktadır.
*Kimlik tartışmaları temelde iki geleneğe ayrılabilir.
a.Psikodinamik yaklaşımlar ve
b.Sosyolojik yaklaşımlar
*Kimlik iki boyutta ele alınabilir: Öznel kimlik: Bireyin kendine ilişkin algısına dayalı tanımladığı kimlik. Nesnel kimlik: Bireyin kendine ilişkin algısından bağımsız, biyolojik ve sosyolojik olarak sahip olduğu kimlik.
*Kimlik konusunda psikolojik ve sosyolojik yaklaşımların yanı sıra sosyal-psikolojik yaklaşım da söz konusudur. Sosyal-psikolojik yaklaşım, klasik yaklaşımlara ek olarak özellikle kendilik ve kimlik kavramsallarına ilişkin varsayımlarıyla modern sosyolojik düşüncede önemli bir yer almıştır (Stryker vd.2000;Cerulo, 1997 aktaran Hunt ve Benford,
*Sosyolojik gelenekte kimlik kuramı sembolik etkileşimcilikle bağlantılıdır ve William James ile G.Herbert Mead’ın tartıştığı pragmatik benlik kuramına dayandırılır.
*Goffman ve Berger ilerleyen süreçte kimli¬ğin toplumsal olarak verilmiş, sürdürülmüş ve dönüştürülmüş bir şey olduğunu belirtir. Postyapısalcı yaklaşıma göre ise benlik, bizim kim olduğumuzu belirleyen, kimlik duygumuzu biçimlendiren kişisel niteliklere, yeteneklere ve davranış biçim¬lerine atfedilen anlamlardır.
*Mead’ın yaklaşımı ve izleyicileri olan sembo¬lik etkileşimciler üç temel varsayımdan hareket ederler
1.Bireysel kimlik sembolik etkileşim süreciyle oluşur.
2.Etkileşim sürecinde dil merkezi rol oynar.
3.Kimlik, bir yapı olarak bir taraftan toplumsal yapı, anlam ve bağlam tarafın¬dan biçimlendirilir diğer taraftan da onları şekillendirir.
*Kimlik kuramı, prototip sorusu, ‘neden bazı insanlar boş zamanlan olduğu bir öğleden sonrası arkadaşlarıyla golf oynarken bazıları çocuklarını hayvanat bahçesine götürür? ’ olan yapısal sembolik etkileşimcilik kaynaklı rol ilişkili tercih-seçim davranışı kuramıdır.
*Tajfel (1978) ve Turner (1985) gibi sosyologlar tarafından kimliğin çeşitli boyut-larına yönelik, özellikle bireysel ve grup kimliği arasındaki ilişkiler bağlamında çok sayıda çeşitli araştırmalar yapılmıştır .
*Deaux (1991)’e göre sosyal kimlikler gönüllü-gönülsüz ve istenir-istenmez biçiminde sınıflandırılabilir.
*İstenir kimlikler bireyin hakkında olumlu olduğu düşünülen, isten¬mez kimlikler ise olumsuz olduğu düşünülen kimliklerdir. Bu bağlamda kimlikle¬ri şu örneklerle açıklayabiliriz
a.Gönüllü-istenir kimlikler: Katolik, kulüp üyeliği, demokrat-cumhuriyetçi, fe-minist, arkadaş, eş, anne-baba, öğrenci.
b.Gönüllü-istenmez: Alkolik, bağımlı, eşcinsel, sigara kullanan.
c.Gönülsüz-istenir: Afro-Amerikan, kız-erkek evlat, Hispanik, Yahudi, erkek, kadın.
*Kimlik kavramsalının potansiyelini toplumsal hareket kuramı ve araştırmaları açısından sorunları şöyle ifade edebiliriz.
1.Toplumsal kategori ve grup kavramlarının birbirlerine denk olarak ele alın¬ması, aynılaştırılması.
2.Toplumsal hareketler ve bu hareketlere katılanlar arasındaki ilişkilere yöne¬
lik önemli sorular sorma ve bu soruları cevaplama konusunda yetersizlik.
3.Bir hareketin bütün olarak değerlendirilmesi ya da farklı hareketler arasında
karşılaştırma yapılabilmesi için yeterli olan kimliğin kategorik, kültürel ve kolektif kavramsallaştırmalarının aktörlerin farklı hareketlerinin çözümlen-mesinde yetersiz kalması.
4.Bireysel ve kolektif kimlikler arasındaki ilişkilerdeki önemli kuramsal ve de¬
neysel konuları çözen tanımlamalarda bireysel ve kolektif kimliklerin birleş-tirilmesi.
5.Bireysel ve kolektif kimliklerin pekiştirici niteliğinin önemli konuları açıkla-dığının varsayılması.
6.Sadece harekete dayalı kimlik çözümlemesinin, kimlik ve harekete katılımın çok yönlü ilişkilerini anlama konusunda yetersiz olması.

*YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER VE KİMLİK;
*1960’ların sonlarında Amerikalı sosyologlar tarafından, toplumsal hareketlere katılanların kimliklerine yönelik ilginin arttığı vurgulanmıştır. Ralph Turner (1969), kişisel kimlik ile kişisel dönüşümü toplumsal hareketler alanının giderek önemi artan konuları olarak belirtirken Klapp (1969), kolektif kimlik arayışını modern top¬lumun fakirleştirdiği etkileşime bir karşılık olarak değerlendirmiştir (Larana, John- ston ve Gusfield, 1994:10). 1960’lardaki dönüşümle birlikte toplumsal sınıfların ya da kurumsal otoritelerin siyasi, ekonomik taleplerinin, bireylerin yeni toplumsal hareketlere katılımlarında belirleyici olmadığı görüşü egemen olmuştur. Artık bi¬reyler yeni kimliklerinin ve yaşam tarzlarının tanınmasını ve kabul görmesini talep etmektedirler.
*D’Emilio (1983) bireyin özel yaşam alanına olanak tanıyan kentleşme ve endüstrileşmenin yeni toplumsal hareketlerdeki yeni kimliklerin oluşumunda etkili olduğunu varsayar. Buna örnek olarak eşcinsel hareketlerdeki kimlik olgusu verilebilir. Eşcinsel seks her zaman var olmuş olsa da bu yüzyılın başına kadar sapma, gayri ahlaki ve yasadışı bir davranış olarak algılanırken artık sapkın bir kimlik olarak da görülmeye başlanmıştır.
*Yeni toplumsal hareket kuramcılarına göre, kolektif davranış biçimlerinde gözlenen köklü dönüşümlere toplumsal yapıdaki dönüşümler yol açmıştır. Yeni yapıyı Touraine (1981) postendüstriyel, Melucci (1996) enformasyon, Castells (1997) ağ toplumu olarak adlandırmıştır (Poletta ve Jasper, 2001:286).
*Inglehart (1990), toplumsal değişme ile kimlik arayan davranışlar arasındaki ilişkinin postmodernizmin dört özelliğinden kaynaklandığını öne sürer.
•Maddi zenginlik,
•Aşırı bilgi yüklemesi,
•Alternatif kültürel çeşitliliğin birey üzerinde yarattığı karmaşa,
•Sistemin bireyin kendini tanımlaması için kurumsal temelli ve kültürel nor-matif alternatifleri sağlama konusunda yetersizliği.
*Calhoun’a göre (1994) yeni toplumsal hareketlerin temel çatışma alanlarından biri de kimliğin kurgulanma sürecidir. Kadın hareketleri, gay ve lezbiyen hareket¬leri gibi değişik akımların dışlanmış kimliklerini politik olarak görünür ve kamusal alanda kabul görmüş kılmak için mücadele etmesi, kimliğin önemli bir siyasal mücadele alanı olduğunun bir göstergesidir.

*KİMLİĞE DAYALI TOPLUMSAL HAREKETLER;
*Bireyler yeni yaşam biçimlerinin ve toplumsal kimliklerinin tanımlanacağı, hayata geçirileceği yeni topluluklar arama ve yeni toplumsal alanlar üretme çabası içindedirler.
*Melucci (1985), yeni toplumsal hareketlere yol açan etkenlerin ekonomik sıkıntılardan daha çok kim¬likle bağlantılı kültürel ve sembolik konuları kapsadığını vurgulamaktadır

TOPLUMSAL HAREKET BAĞLAMINDA KİMLİK;
*Toplumsal hareketleri açıklamaya yönelik değerlendirmelerde yeni hareketlerin kültürel boyutları daha çok vurgulanmaktadır. Bu doğrultuda aktörlerin kimlikleri¬ni biçimlendirme süreçleri ile toplumsal hareketin dinamiklerinin kimlikleri biçim-lendirme süreçleri önem taşımaktadır.
*Burke ve Stets’in (2009: 3) belirttikleri gibi kimlik, bireyleri belirli bir grubun üyesi olarak gören, onları biricik bir kişi olarak tanımlayan anlamlar bütünüdür.
*Sosyoloji alanında kolektif kimlik, toplumsal hareket kuramlarından olan kay¬nak hareketliliği ile politik süreçler yaklaşımlarında hareketlerin ortaya çıkışı, de¬vam etmesi ve etkileri gibi değerlendirmelerdeki boşlukların doldurması açısından önem taşımaktadır.
*Toplumsal hareketlerde kimliğin, harekete yönelik etkisi ve kimlik ile hareket arasındaki ilişki açısından üç boyutlu bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. Bu bo¬yutlar; güçlendirme için kimlik, strateji olarak kimlik ve hedef olarak kimliktir.
*Kimlik ile toplumsal hareket ilişkisi bağlamında kimliğin yapılandırılması temel alındığında ise kimliğin iki boyutu tanımlanabilir.
•Kimlik yakmsaması-çakışmasi: Üzerinde anlaşmaya varmış bireylerin ve ha-reketin birleşimine atıf yapar.
•Kimlik inşası: Kişilerin ve kolektif kimliklerin bağlantılandıkları ve bireyin kendilik algısı ve çıkarlarıyla uyumlu hale geldiği süreçlere atıf yapar.

*Bir harekette ve bu hareket bağlamında yapılan eylemlerde kimliğin rolünün dört aşaması şöyle ifade edilebilir;
•Kolektif iddia ve taleplerin oluşturulması
•Hareket için aktivistlerin, gönüllülerin toplanması
•Strateji ve taktiklere ilişkin kararların alınması
•Hareketin sonuçlarının ortaya çıkması

*Gamson’a göre (1991) kolektif kimliğin birbirine yapışık üç katmanı söz konusudur.
1.Bir toplumsal harekete özgü örgütsel aktivist kimlik
2.Farklı hareketlerde yer alanların oluşturdukları daha geniş anlamdaki akti- vist kimlik
3.Yaşanılan toplum ya da mensubu olunan etnik grup gibi toplumsal kategorilere dayalı kolektif kimlik

*Dunlap ve Mccright (2008:657) tarafından sentezlenerek, top¬lumsal hareket kimlikleri toplumsal hareket kimliği kavramsallaştırması çerçevesinde belirli kategorilerde tanımlanmıştır;
1.Hareketin hedefleri doğrultusunda yapılan çalışmalarda etkin biçimde yer alan aktif katılımcılar.
2.Hareketin hedeflerine sempati duyan ve destekleyen ancak etkinliklerine katılmayanlar.
3.Hareketlere çok az ilgili olan, tarafsızlar.
4.Karşıt hareketlere sempati duyanlar.

*Raschke (1987) sembolik bütünleşmenin yeni toplumsal hareketlerin temel özelliklerinden biri olduğunu öne sürmektedir. Buna göre toplumsal hareketin içinde yer alan grup “biz” duygusuyla nitelendirilir.
*Melucci’ye göre (1985) kolektif kimlik, kolektif davranışı mümkün kılan paylaşılmış inanışı ifade eder.
*Kimliğin toplumsal hareketlerde merkezî rol oynayan üç boyutu tanımlanmıştır. Bunlar; bireysel kimlik, kolektif kimlik ve kamusal kimliktir.

KİMLİK İLE TOPLUMSAL HAREKETLERİN ETKİLEŞİMİ;
*Taylor’a (1994: 25) göre ulusal, bireysel, siyasal, toplumsal ya da etnik, her tür­lü kimlik, “öteki’ni tanıma/tanımama ya da yanlış tanıma eylemleriyle biçimlenir. Kişilerin düşünceleri monolog düzeyinde değil, diyalog düzeyinde şekillenir. Bi­rey, kimliğini ancak başkalarının kendi tavır ve davranışlarına verdiği tepkiyi de- neyimleyebildiğinde oluşturur.
*Kimliğin toplumsal hareketlerdeki değişken rolü harekete katılanlar, yasalar, yasaların şekillendirdiği inançlar, değerler vb. kapsayan geniş bir politik çevreyle etkileşim içinde biçimlendirilir.
*Devlet yapısı ve toplumsal hareketler arasındaki ilişkiyi vurgulayan Meyer de (2002:13) devletin uygulamalarıyla muhalifler yaratma sürecinin ortak bir dava ve kimlikle­rin oluşumundaki etkisine dikkat çekmektedir.
*Bireylerin toplumsal harekete katılma kararı ile kimlik arasındaki ilişkiyi vurgu­layan Stryker’a (2000:29) göre kişilerin harekete katılma kararı alıp almamaları sa­dece hareketin gelişimi, etkililiği, dönüşümü ve sürekliliği açısından önem taşımaz.
*Yeni toplumsal hareketler kimlik ve şikâyetler arasında paradoksal bir ilişki ser­giler (Johnston, Larana ve Gusfield,Şikâyetlerin niteliği, yeni toplumsal hareketlerin kimlik kavramıyla yakından ilintili olmasına yol açar. Örneğin toplumsal cinsiyet/cinsel kimlik hareket­leri açısından kolektif şikâyetler grup bağlamında bir kimlik arayışını günde­me getirir. Feminist ve eşcinsel haklara ilişkin hareketlerin kimlik odaklı iş­levleri söz konusudur.
Şikâyetlerin grup oluşumunda daha çok önem taşıdığı durumlarda kimlik arayışı bilinçsiz olmasına karşın grup oluşumunun başat nedenidir. Bazı toplumsal hareketler açısından ozon tabakasının delinmesi, nükleer silahla­rın artışı ya da balinaların kurtarılması vb. sorunlar gündelik hayattan olduk­ça uzaktır. Bu tür şikâyetler ancak süreklilik kazanan toplumsal kurgu ve gruplar arası etkileşimler sonucunda önemsenirler.

ÜNİTE 5

Feminist Hareketler;

FEMİNİZMİN BATIDAKİ TARİHÇESİ;

*Kamusal/Özel Alan: Feminist teorinin en temel kavramlarından biri olan kamusal/özel alan ayrımı Yunan felsefesinden gelen bir ayrım temelinde şekillenmiştir: Siyasetin kamusal dünyası ile aile ve ekonomik ilişkilerin özel dünyası. Modern sosyolojide bu ayrım, ev ile işin ayrılmasına ve toplumsal cinsiyete dayalı geleneksel işbölümünün uygulanmasına gönderme yapmaktadır (Marshall, 1999: 380). Ancak bu ayrım da feministler tarafından yeterli bulunmamaktadır. Feministlerin temel aldığı “kişisel olan özeldir” cümlesi ile özel alanın kadının en fazla baskılandığı alan olduğu belirtilmektedir (Lamphere ve Rosaldo 1974). Ayrıca daha sonraki yıllarda yapılan çalışmalar da kamusal/özel alan ayrımının farklı noktalarda eleştirilerini kadınlar lehine sunmuştur. Örneğin, eğer bu farka ait feminist eleştiriler olmasaydı, “ev işi” kavramı feminist bir bakış açısıyla çalışılmayacak, “ev”de gerçekleştiği için “iş” olarak bile görülemeyecekti.

*Ataerkillik (patriyarka, patriyarki): Eş zamanlı olarak erkeklere ve erkekliğe imtiyaz tanıyarak, kadınları ve kadınlığı aşağı gören ve kadınları erkek tahakkümü altına alan toplumsal organizasyon biçimi.
Ataerkillik sözcüğü önceleri erkek aile reislerinin otoritesi üzerine kurulu toplumsal sistemleri tanımlamak için kullanılmıştır. Daha sonraları anlamı genişlemiş ve kadınların ikincil durumunu doğrudan kadının “biyolojik zayıflığfna bağlayarak, kadını sadece ev içi alana hapseden ve erkekleri de kamusal alana ait bireyler olarak niteleyen bir düşünce anlamını kazanmıştır (Marshall, 1999: 47).

*Hegemonya: Baskın gruplar tarafından farklı güç formlarının (toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf ve cinsellik gibi) elde tutulması ve kullanılması. Feministler için en güçlü hegemonya biçimlerinden biri ataerkillik olarak adlandırılmaktadır.

*Öznellik (subjectivity}. Kişiye ya da özneye olan bilinçli perspektif. Her ne kadar “öznellik” kavramı “nesnellik” kavramına tezat bir kavram olarak düşünülmüş ve pozitivist toplumsal bilimciler tarafından olumsuz bir kavram olarak kullanılmışsa da, anlamsal ve yorumsamacı açıdan toplumsal bilimlerde özel bir öneme sahiptir (Marshall, 1999: 573).

Anglo-Amerikan Feminizmi;
*Daha çok kadın-erkek “eşitliği”ne vurgu yapması ile, kadınların “farklılıkları”nı vurgulayan Fransız Feminizmi’nden ayrılan Anglo-Amerikan feminizmi, kadınların eğitimi gibi toplumsal-kültürel konulara odaklanmıştır. 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında gelişen Anglo-Amerikan feminizmi, kadınların oy hakkı talebi vurgu­suyla bilinir ve aynı zamanda Birinci Dalga Feminizm olarak adlandırılır.
*Bir dokuma işçisinin kızı Ingiliz feminist yazar Mary Woll- stonecraft’ın (1759-1797) 1792’de yayınladığı Kadın Haklarının Korunması (A Vindication of the Rights of Woman) ilk “feminist bildiri” olarak yorumlanmak­tadır.
*ABD’li feminist Betty Freidan’ın Feminine Mystique (1963) adlı çalış­ması ABD’li kadınların II. Dünya Savaşı sonrasındaki toplum içindeki mutsuzluk­larının bir göstergesi olarak görülmektedir.
*19. yüzyıl feministleri arasında Elizabeth Cady Stanton (1815-1902) ve Susan B. Anthony (1820-1906) gi­bi feminist aktivistler aynı zamanda köleliğin kaldırılmasını da talep etmişlerdir.

Fransız Feminizmi;
*Özellikle edebiyat odaklı gelişen ve daha çok kadın yazını (ecriture feminine) ola­rak tanımlanan, metinsel tasarımı öncelikli olarak çalışma konusu yapan Fransız feminizmi, kendisini “farklılık” kavramı etrafında organize etmiştir. 1970’lerde ve sonrasında gelişen Fransız feminizmi, İkinci Dalga Feminizm olarak da bilinir. Ka- dın-erkek farklılıkları konusuna edebiyat alanı dışından yaklaşan Fransız feministi Simone de Beauvoir’in (1908-1986), 1949 yılında yayınladığı İkinci Cinsiyet (Le deuxieme sexe, Fransızca parçalar olarak 1947, İngilizce çeviri, 1953), aynı zaman­da Marksist/Sosyalist feminizmin klasiklerinden biri olarak da sayılır.
*De Beauvoir’ın kadın doğasını reddeden ve toplumsal olarak kadın olunduğunu belirten cümlesi, “kadın doğulmaz, olunur,” bir anlamda toplumsal cinsiyet kavramının ilk formülasyonu olarak sayılabilir.
*Fallosantrik/Fallagosantrik:Fallus (phallus), yani, erkeklik organının sembolik olarak erkeklik temelli bir yaklaşımı belirtmesi. Cixous özellikle “farklılık” temelinde ele aldığı edebiyat alanında bu terimi, “kadın yazını” konusunu tartışırken kullanır. Özellikle feminizmin yazınsal etmenleriyle ilgilenen feministler bu terim ile dilde erkek egemenliğini belirtirler. Jacques Derrida’dan esinelenerek ürettikleri bu terim, Batı dünyasının yazılı ve sözlü kültür arasındaki bir güç ilişkisi kurmasını ve yazılı kültürü (aynı zamanda eril olarak nitelendirilen kültür) diğerinden üstün saymalarını eleştirir.
*Günümüzde kadın yazını (ecriture feminine) olarak da bilinen yaklaşım, daha çok Monique Wittig, Luce Irigaray ve Helene Cixous’nun çalışmalarında görülmek­tedir.

BAZI ÖNEMLİ KAVRAMLAR
Toplumsal Cinsiyet;
*Toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyetten farklı olarak kadın ve erkekler için toplumsal olarak oluşturulmuş roller ve öğrenilmiş davranış ve beklentilere işa­ret etmek için kullanılılır.
*Fransız feminizminin öncü isimlerinden Simone de Beau­voir “kadın doğulmaz, olunur,” ifadesiyle kadın olmanın toplumsal olarak yaratıldı­ğının altını çizmiştir.
*Analitik Analiz kelimesinde türeyen analitik kelimesi, bir bütünü parçalarına ayırarak ayrıntılı inceleme anlamına gelir. Bir toplumsal süreci ya da olguyu anlamak i çin kullanılan anahtar kavramlar olarak tanımlanabilir.

Toplumsal Cinsiyet Rolleri
Toplumsal cinsiyet rolleri içinde, çok kaba bir sınıflamaya gidilirse, şu temel roller göze çarpmaktadır.
Üretim ile İlgili Roller
Erkek: Piyasa için üretim (parasal karşılığı olan)
Kadın: Ev/hane içi üretim (parasal karşılığı olmayan)
Yeniden Üretimle ilgili Roller
Kadın: Biyolojik yeniden üretim (Çocuk doğurma ve yetiştirme)
Günlük yeniden üretim (Hanenin günlük işleri ve hane üyelerini ertesi günün üretim sürecine hazırlama)
İdeolojik yeniden üretim (Çocukları toplumsal rolleri için hazırlama)
Topluluk Düzeyinde, HayatIn İdamesine İlişkin Roller
Kadın: Hane içi yeniden üretim rollerinin bir uzantısı olarak topluluk düzeyin­de kadın tarafından yapılan işler: Kısıtlı ve toplu tüketime açık kaynak­ların kullanımı (özellikle su, sağlık ve eğitim hizmetleri)
Kadınların karşılık almaksızın ve “serbest” zamanlarında yaptıkları dü­şünülen işler,
Topluluk Düzeyinde Politik Roller
Erkek: Ulusal düzeyde politika ile eklemlenen topluluk politikası.

“Özcülük” ve “Toplumsal İnşaacılık”;
*Özcülük, biyolojik ya da genetik belirlemelere daha yakındır ve olguları “doğa” ya da “insan doğası” temelinde ele alır. Örneğin, kadının toplumdaki ikincil konu­munu kadın doğurganlığına bağlanması gibi. Felsefede “öz,” bir şeyin bütün nite­liklerinin sadece tek bir şey bağlamında algılanması anlamına gelmekte ve özücülük de bu anlayışı temsil eden fikirler olarak yorumlanmaktadır.
*Feminist düşüncede ise “özcülük” kadınların kadın, erkeklerin de erkek oldukları­nı biyolojik olarak temellendiğini ve bunun değiştirilemeyeceğinin belirtil­mesidir.

FEMİNİZM İÇİNDE FEMİNİZMLER;
*Radikal Feminizm;
Kadınları özgürleştirmenin yolunun tamamen yeni bir düzenden geçmesi gerekti­ğini vurgulayan yaklaşımdır.

Radikal-Liberal Feministler;
*Radikal-liberal feministler genellikle 1960’larda ve 1970’lerde ilgi gören fikirleri sa­vunmaktadırlar. Buna göre, kadınların doğurganlık özelliği onların tamamen insan olarak gelişimini engellemektedir.

Radikal-Kültürel Feministler;
*Radikal-kültürel feministler kadınlık değerlerini savunduklarından ve bunları kut­ladıklarından, “erkeksi” kadın olmak yerine “kadınsı” kadın olmayı daha değerli bulmakta ve kültürel olarak kadınlık değerlerini yüceltmektedirler. Radikal femi­nizm, ataerkil düzen tarafından yerilen bazı kadın özelliklerini (örneğin tanrıça im­gelerleri ya da kadının besleyici olma durumu) ön plana çıkarmıştır.
*”Kadınlık” ve “Erkeklik”:Kadınlara özgü hareketve duygu biçimlerini karşılayan ve erkeklik ile karşıt olarak kullanılan terimler. Temel olarak “doğal” olarak görülen özelliklerin (radikal feminizm ve özcülük çalışmalarında işaret edildiği gibi) temelinde şekillenen bu fikirler, sosyologlar ve antropologlar tarafından eleştirilmiş ve bu özelliklerin toplumsal olarak oluşturulduğu belirtilmiştir (Marshall, 1999: 374). Ancak kültür içinde kök salmış olan kadınlık ve erkeklik fikirleri en çok gündelik dilde kendini göstermektedir. Her ne kadar politik doğruluk taşımasa da, örneğin, bir kadının fiziksel olarak gücünü belirtmek için kullanılan “erkek Fatma” tanımı ile “karı gibi kıvırtmak” terimlerini karşılaştırmak, bu konuda bir fikir verecektir.
*Heteroseksüellik: Karşı cinse duyulan cinsel ilgidir.
*Homoseksüellik: Hemcinse duyulan cinsel ilgidir.

Liberal (Burjuva) Feminizm;
*Bu yaklaşım, mevcut ekonomik ve toplumsal düzen içinde kadın erkek-eşitliğinin mümkün olabileceğini ileri sürerken, daha çok orta ve üst-orta sınıf kadınların beklentilerini ve taleplerini dillendirmektedir.

*Marksist (Sosyalist) Feminizm;
*Maddeci feminizm olarak da bilinen Marksist feminizm, kapitalist toplumsal orga­nizasyonlarda toplumsal cinsiyet analizleri yaparken Marksist teoriden beslenmek­tedir.
*Marksist feminizm, kadınların özgürleşmesini ekonomik sistemin yeniden or­ganizasyonunda ararken, ataerkillik ve kapitalizm arasındaki ilişkiye odaklanır.
*Marksist feminizmde basamaklar dahilinde düzenlenmiş ve eşit olmayan bir şe­kilde dağıtılmış olan sınıf ilişkileri zorlayıcı güç ve baskılama kaynaklarıdır ve bü­tün eşitsizliklerin temelidir.
*Mark­sist feminizm kaynaklı eleştirel bir bakış açısı metinsel olduğu kadar, temsili top­lumsal ilişkileri de kapitalist ilişkilerden kaynaklanan gelir eşitsizliğinde görmekte­dir. Kadın-erkek eşitsizliği kapitalist düzen sona ermeden son bulmayacaktır.

*Kadın Hareketi: Kadın hareketi kavramı, kadınların, toplum içindeki konumlarını kadınlar lehine değiştirme ve iyileştirme projesi etrafında seferber edimesini anlatır. Bu terim sıklıkla “Kadınların Özgürleştirme Hareketi” ile aynı anlamda, 1970’lerden sonraki feminizmi tanımlamak için kullanılmaktadır.

* 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü: Kadınların erkeklerle eşit ekonomik haklara sahip olmak için giriştiği zorlu sürecin önemli bir dönüm noktası 8 Mart 1857’dir. ABD’nin New York kentinde tekstil sektöründe çalışan kadın işçiler kendilerine ödenen düşük ücretleri, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmişlerdir. Ancak yürüyüşte üzerlerine ateş açılan 115 kadın, çıkan yangında ölmüştür. 1910’da Kopenhag’da yapılan uluslararası bir toplantıda kadın delegelerin önerisiyle o gün ölen emekçi kadınların anısına 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak ilan edilmiş ve 1975 yılı da Uluslararası Kadınlar Yılı olarak kutlanmıştır.

BATILI OLMAYAN FEMİNİZMLER;
Üçüncü Dünya Feminizmi
*Kabaca işaret etmek gerekirse, bu terim Batı toplumları dışında yaşayan ve dünya­daki kadın nüfusunu oluşturan çoğunluk kadınları ya da Batı’daki siyahi kadın hareketini işaret etmek için kullanılır.
*Bu akımın en temel eleştirilerinden biri ırk sorunsalıdır.
*Etnosantrik: Entosantrik yaklaşım, bir olayın ya da olgunun başka toplumlardaki yapılanma ya da uygulanma biçiminin, kendi toplumdakinden daha geri olduğunu varsaymak anlamında kullanılır.
*Şarkiyatçılık: Kültürel teorisyen, eleştirmen, akademik ve aktivist Edward Said tarafından tartışmaya açılan bir olan Şarkiyatçılık temel olarak üç alanı işaret etmektedir. Şarkiyatçılık bir görüş, temsil, algı ve söylem biçimidir. Buna göre, Batı kaynaklarındaki Doğu algısı, aslında sömürgeci bir ideolojidir ve Batılılara ait Doğu hakkındaki jeopolitik bir bilincin, estetik, bilimsel, ekonomik, sosyolojik, tarihsel ve felsefi metinler içinde yayılmasına işaret eder. Bu anlamda Şarkiyatçılık, aynı zamanda bir akademik alanı da belirtirken, adı konmayan bir coğrafya olarak da İslam fikrine gönderme yapar.
*Kuzey Afrika ülkeleri Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’taki kadın hareketleri de sömürgeci ve post-sömürgeci süreçten farklı koşullarda etkilenmiştir.
*Sömürgecilik: Daha gelişmiş ülkelerin Asya, Afrika, Latin Amerika gibi bölgelerde resmi olarak otorite kurması demektir. Daha 15. yüzyıldan başlayarak, Amerika kıtasının kuzeyinde ve güneyinde, ispanya, Portekiz, İngiltere, Fransa ve Hollanda tarafından uygulanmaya başlanmış, daha sonra yayılarak 19. yüzyılda hemen hemen tüm Asya ve Afrika’yı içine almıştı (Marshall, 1999: 691-692).
*Diyaspora: Vatanlarından uzak başka memleketlerde yaşayan göçmen gruplar için kullanılan genel tanımlama (Lavenda ve Schultz, 2007: 197). Örneğin Almanya’da Türk diyasporası, Fransa’da Ermeni diyasporası, ABD’de İran diyasporası gibi.
*Bolşevik Devrimi: 1917 yılında başlayan ve 1923 yılına kadar devam ve Rusya’daki Çarlık rejiminin yıkılmasıyla sonlanan Lenin önderliğindeki Bolşevikler tarafında Sovyetler Birliği’nin kurulmasına kadar giden politik süreç.

TÜRKİYE’DE KADIN HAREKETİ
Türkiye’de kadın hareketi tarihsel olarak farklı dönemler ve bu dönemlerin sorun­salları etrafında ele alınabilir.
Osmanlı Kadın Hareketi;
*“Erken dönem” olarak bilinen Osmanlı Kadın Hareketi, Cumhuriyet Dönemi Ka­dın Hareketi (I. Dalga), 1980 Sonrası (II. Dalga) Kadın Hareketi ve 1990’lardan sonra gelişen III. Dalga kadın hareketi gibi dönemlere ayrılabilir.
*Serpil Çakır, Türkiye’deki kadın hareketi konusunda genellikle Kemalist devrimlerle kadın hakları elde edildiği fikrini eleştirerek, kadın hareketini daha eski tarihlere götürmüş ve bunu Osmanlı’da aramıştır.
*Nükhet Sirman, OsmanlI’daki kadın hareketinin çatışan farklı eksenler üzerin­den yürüdüğünü belirtir. “İlerici” olarak nitelendirilenler, kadın özgürleşmesinin uygarlık için bir ön koşul olduğunu savunmuşlardır.
*Şirin Tekeli de görücü usülü evlilikler, boşanmanın erkekler tarafında gerçek­leştirilmesi, çok eşlilik gibi hususların kadınların eğitimleri ve özgürleşmeleri için temel engeller olarak görüldüğünü belirtir.
*Os­manlı kadın hareketi’nde ayrı bir grup oluşturan İslamcılar ise, kadın hakları konu­sunda Kuran’a sıkı sıkıya bağlı kalınması görüşünü savunmuşlardır.
*Kurtuluş Sava­şı yıllarında ise, köylü kadınlar cephede görev alırken, İstanbul’lu eğitimli kadınlar milliyetçi söylevler vererek hareketi desteklemişlerdir.
*“Erken dönem” olarak bilinen 1890’larda yayıncılık faaliyetleri de sürmüştür. Bu dönemde Hanımlara Mahsus Gazete çıkarılmıştır. Osmanlı kadın tarihinde Fat­ma Aliye, Nigâr Hanım, Makbule Leman gibi kadınların, kadın hakları konusunda çalışmaları bulunmaktadır.

Cumhuriyet Dönemi Kadın Hareketi;
*Cumhuriyet Dönemi Kadın Hareketi’nde ise, kadınlar erkekler gibi kamusal ya­şamda görünür hale getirilmeye çalışılmıştır.
*Şirin Tekeli, ilk başlarda elit kadınla­rın seslerinin daha fazla duyulduğunu ve “kadın sorunu”nun ele alınmasının bir “devlet feminizmi” içinde geliştiğini belirtir.
*1926-1934 yılları arasından bazı kadınların oy hakkı için savaştığının da altı çizil­melidir. Örneğin, Nezihe Muhiddin (1889-1958), Birinci Dalga Cumhuriyetçi Femi­nizmin önde gelen isimlerindendir. İki kez evlenmesine rağmen, babasının soya­dını almış, sosyoloji, psikoloji gibi alanlarda çalışmalar yapmış bir düşünür olan Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucularındandır. Muhiddin, Cumhu­riyetin ilanından önce, cumhuriyet rejimini kadın haklarının alınması için çok uy­gun bir zemin olarak görmüştür. 1923 yılında kurulan Kadınlar Halk Fırkası prog­ramında kadınların milletvekili, hatta asker olması talepleri yer alsa da, bu talepler aşırı bulunduğu için, parti kapatılır.
*Kadınlar Halk Fırkası ve Kadın Birliği: 1923 yılında Nezihe Muhiddin tarafından kurulmaya çalışılan Kadınlar Halk Fırkası başarısız olunca, tüzüklerinde değişiklik yaparak, 7 Şubat 1924 tarihinde Kadınlar Birliği ismini alır. Kurucuları arasında, Nezihe Muhiddin, Latife Bekir (Çeyrekbaşı) ve Sabiha Zekeriye Sertel yer almaktadır. Kadın Birliği olarak kurulan dernek, 1927 yılında Türk Kadın Birliği adını alır (Zihnioğlu 2003).

1980 Sonrası (II. Dalga) Kadın Hareketi;
*1980 askeri darbesi siyasal hayatta bir alan yaratarak farklı feminizmlerin ortaya çıkmasına araç olmuştur.
*“Kadın” konusunun ve devlet feminiz­minin sorgulandığı bir dönem olan 1980’lerde, Osmanlıdaki ve Türkiyedeki ka­dınlarla ilgili reformlardan sonra, önceki dönemlerin eleştirileri yapılmıştır.
*Berktay 1995 [1990]). Bu dönemde aktivist kadınlar, erkek taraflılıklarını ve toplumsal bilimler epistemolojisindeki taraflıkları gidermeye çalışmışlardır.
*Mor Çatı da kadına karşı uygulanan şiddetin engellenme­si konusunda Türkiye’de çalışan ilk organizasyon olarak öne çıkmıştır.
*Mayıs 1987’de “Dayağa Karşı Kadın Dayanışması Kampanyası” ile başlayan kampanya, aynı zamanda 12 Eylül sonrasında gerçekleştirilen ilk miting olmuştur.
*Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı 1990’da ku­rulmuş ve 1995’de sığınağını açmıştır .
*Cinsel tacize karşı geliştirilen ve “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanya­sında ise sembol olarak mor iğne seçilmiştir.
*Kampanyanın ikinci aşaması ise cinsel tacize karşı protesto olacakken, büyük ölçüde Türk Ceza Kanunu’nun 438. maddesinin değiştirilmesi­ne yönelik olarak evrilmiştir. Bu maddeye göre, seks işçisi kadınlar tecavüze uğra­yınca üçte iki ceza indirimi uygulanmaktaydı. Sebep olarak da zaten “iffetsiz” olan kadınların tecavüzü hak ettiği ve “iffetli” kadınlara göre çok daha az hasar aldığı öne sürülmekteydi. ebep olarak da zaten “iffetsiz” olan kadınların tecavüzü hak ettiği ve “iffetli” kadınlara göre çok daha az hasar aldığı öne sürülmekteydi.
*1980’lerdeki feminist hareket, Ankara ve İstanbul’da küçük ev toplantıları ile başlamıştır.
*Başbakanlık Kadın Sorunları Genel Müdürlüğü ve ÇATOM: 1990’da kurulan Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı feministleri Kadın Bakanlığı çatısında ortak hareket etmeye çağırmıştır (Koçak 2007). Ancak, Devletin kadın “sorununa” bir müdahalesi olarak görülen Başbakanlık Kadın Sorunları Genel Müdürlüğü ve bu oluşum üzerine birçok tartışma olmuştur. Başlıbaşına bir kadın projesi olmasa da ÇATOM (Çok Amaçlı Toplum Merkezleri), Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)’ın bir parçası olarak 1995 yılında kurulmuştır. ÇATOM, kadınların geleneksel aktiviteleriyle onları güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Şu anda 9 ilde-Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak’ta-30 adet ÇATOM faaliyet göstermektedir.
*Kadın Çevresi’nde tanışan kadınların ilk çıkardıkları yayın, 1987-1990 yılları arasında yayınlanan Feminist Dergi’dir. 1995’de aylık Pazartesi yayın hayatına başlamıştır. Üzerinde durduğu konular şiddet, tecavüz gibi sorunlardır.
*1980’lerde, akademik ortamda, Aytunç Altındal’ın hazırladığı Türkiye’de Kadın: Marksist bir Yaklaşım (1985) adlı çalışma ise, Türkiye’deki kadın konusunu doğru­dan Kemalizm ile ilişkilendiren görüşe eleştiri getirmiştir.
*980’lerde ortaya çıkan en önemli alanlardan diğeri de, İslam ve feminizm iliş­kisidir. Bir yanda İslamcılık, kendi feminist kadınlarını yaratırken, bir yandan da daha “seküler” olan araştırmacılar bu görüşü eleştirmişlerdir.
*Epistemoloji: Yunanca’daki bilgi ve bilim terimlerinden türeyen ve bilimin bilgisi anlamına gelen bu terim, bilginin hangi koşullarda, kimlerden ve kimler tarafından edinilddiğini sorgular. Feministler, tarih boyunca sözü edilen bilginin, ismi konmaaksızın, erkek bilgisi olduğunu ve eril bir ideoloji tarfından üretildiğini belirttirler.
Ancak, bunun yerine koydukları “kadın bilgisi” ise olduça tartışmalı bir konudur; çünkü, kadın bilgisi ile hangi kadının kast edildiği (sınıfsal, ırksal ve etnik farklılıklar göz önüne alındığında) muğlak hale gelmektedir (Kolmar ve Bartkowski, 2005 [2000]: 45).
*Kadın Çevresi: 1983 başlarında Somutta kadın sayfası çıkarmaya başlayan kadınlar, Mart 1984’te artık bunun yetersiz olduğunu, feminizmi kendi oluşturacakları yapılar aracılığıyla tartışmanın zamanı geldiğini düşünerek Kadın Çevresi’ni kurmuşlardır (Koçak 2007).
*Feminist Dergi: Daha çok kendilerine radikal feminist diyen kadınlar tarafından çıkarılıyor olsa da, bu kadınlar hareket içinde diğer kadınla ortak davranmışlardır (Koçak 2007). Daha sonra Kadın Çevresi’nden ayrılan bir grubun çıkardığı Sosyalist Feminist Kaktüs, teorik olarak Feminist Dergiyi çıkaran kadınlardan ayrılmıştır. Kaktüs’ü çıkaran kadınlar, özellikle sosyalist kadınlara hitap etmek istediklerinden, dergi adında “sosyalist” sözcüğünü kullanılmıştı (Sirman, 1989: 21; Savran, 2005b: 121).
*Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi: İngilizce kısaltmasıyla CEDAW, Birleşmiş Milletler Genel Meclisi tarafından 18 Aralık 1979 tarihinde ilan edilen sözleşme. Özellikle kadın ticaretinin önlenmesi ve kadın haklarının dünya çaıpında yaygınlaştırılması. CEDAW’da Türkiye’yi Feride Acar temsil etmektedir.
1990 Sonras> (III. Dalga) Kadın Hareketi
*1990 sonrasında gelişen feminist hareket III. Dalga Feminizm olarak adlandırıl­maktadır.
*Türkiye’de feminizm, daha çok Türk feminiz­mi olarak okunmuş ve Kürt kadınlarının feminist talepleri de yeteri kadar değer­lendirilememiştir.
*Kürt feministler 1996-2000 yılları arasında Roza, Jujin ve Jinı Jiyan 1998 adlı dergileri yayınlamışlardır.

KADIN HAREKETLERİNİN KARŞILAŞTIRMALI DEĞERLENDİRİLMESİ
I. ve II. Dalga Kadın Hareketleri
*I.Dalga ve II. Dalga kadın hareketleri kıyaslanırsa en temel benzerlikler her iki ha­reketin de eğitimli, kentli ve orta sınıf kadınlardan gelmesi, her iki hareketin de be­lirgin bir lider çıkaramamış olması, her iki harekette de organizasyonun küçük gruplarca gerçekleştirilmesi ve her iki hareketin de merkezi bir yapıdan yoksun ol­ması yer almaktadır.

*II.ve III. Dalga Kadın Hareketleri
II. Dalga ve III. Dalga feminizmleri temel olarak değerlendirmek gerekirse, II. Dal­ga hareket içinde mutlak eşitlik vurgusu bulunması, III. Dalga içinde de farklılık­ların değerinin altının çizilmesi temel fark olarak belirtilebilir.

*KAMER: 1997 yılından beri Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin 23 ilinde kadının insan hakları konusunda çalışan bir kadın örgütü.

AKADEMİDE FEMİNİZM;
*İlkin sivil alanda başlayan ve bir aktivist kadın hareket içinde gelişen feminist hareket 19901ı yıllarda akademide görülmeye başlanmıştır.
*Kadın çalışmalarının 1990’larda açılması, Türkiye’de 1970’ler ve 1980’lerde ar­tan kültürel politikaların ve değişimin bir sonucudur.
*1990’larda üniversitelerde kadın çalışmaları ile akademide feminist kuram ve metoda doğru ciddi bir yönelim başlamıştır.
*Serpil Sancar’ın da belirttiği gibi, “akademik feminizmin kendini tanımlama sürecinde ortaya çıkan bir akademik alan olarak kadın çalışmaları’nm ilk “sa­hipleri çoğunlukla, feminist hareketten gelen aktivist kadınların akademisyen ol­masıyla ortaya çıkan bir öncü kuşaktı”

Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Çahşmaları;
*1990’ların başından itibaren kurulmaya başlanan Kadın Çalışmaları Merkezleri ya da Kadın Çalışmaları Bölümleri ile feminist düşünce akademiye taşınmış ve kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının yapılması konusunda önemli bir zemin yarat­mıştır.

Erkeklik Çalışmaları;
*2000’li yıllarda, 19901ı yılların feminizminin heteroseksist olduğunun eleştirisi ya­pılmış, heteroseksüellik ve homoseksüellik konuşulan gündeme gelmiştir. Yine bu yıllarda cinsellik konusu da toplumsal cinsiyet çalışmaları içinde ele alınmıştır.
*An­tropolog Matthew Guttman, yeni cinsiyet çalışmalarında “erkeklik” teriminin kulla­nımları üzerinde dururken bu kavramı dört farklı gösterge alanını belirlemektedir:
1. Erkek kimliği
2. Erkeklik
3. Erkeksi nitelikler
4. Erkeklik rolleri

Hegemonik erkeklik:
Hegemonik erkeklik, küçük bir grubun erkeklik oluşumlarını, ideallerini ve pratiklerini nasıl yönettiği ve bunları dayattığıyla ilgilidir. Hegemonik erkeklik diğer erkek ve kadınları etkisi altına alsa da, onlar tarafından değiştirilebilir. Hegemonik erkeklik kavramı, bundan yaklaşık olarak 25 yıl önce Connel tarafından ortaya konduğunda, erkekler, toplumsal cinsiyet ve toplumsal hiyerarşiler üzerinden bir tanımlama getirmiş ve Carrigan, Connell ve Lee tarafından sistematize edilmiştir (Connell ve Messerschmidt, 2005: 830; Connel 1995). Örneğin erkeklik, Batı toplumunda heteroseksüellik, evlenme, otorite ve fiziksel güç ile ilişkilendirilmektedir. Doğu toplumlarında ise daha çok “onur” kavramı üzerinden yürümektedir.

*Türkiye’de erkeklik konusunda ilk kuramsal çalışmalar arasında, Deniz Kandi- yoti’nin Müslüman toplumlarda erkeklik paradoksları üzerine yaptığı çalışma (1994) önemli bir yer tutmaktadır.
*Kandiyoti, 2000’li yılların başında medyada gö­rünürlük kazanan transseksüelleri, toplumsal cinsiyet ideolojisi ve özellikle de ka­dınların ikincil durumları bağlamında değerlendirmiştir.
*Arus Yumul’un Türkiye’deki erkeklik durumlarını değerlendiren çalışması da önemlidir (1999). Alan araştırmasına dayalı, feminist bir çerçeveden gerçekleştirilmiş bir baş­ka erkeklik konulu çalışma ise Serpil Sancar’ın 2009 yılında yayınladığı Erkeklik: İmkansız İktidar: Ailede, Piyasada ve Sokakta Erkekler adlı çalışmasıdır.

Queer ve Queer Teori;
*Türkçe’de tam oturmuş bir karşılığı da bulunmayan “queer” sözcüğü İngilizce – Türkçe sözlüklerde, daha çok “acayip,” “garip,” “homoseksüel,” “sahte,” “tuhaf,” “yadırganan” gibi farklı anlamlar karşılığında kullanılmakta; ayrıca “terso” sözcüğü bazı gruplarca “queer” yerine kullanılmaktadır. Bu sözcüğe homofobi karşıtı bu­luşmalardaki bazı oturumların metinlerinde, bazen başlık olarak rastlamak müm­kündür.
*Cinsel Yönelim ve Cinsel Kimlik: Cinsel yönelim, bireyin hangi cinsiyete/cinsiyetlere yönelik cinsel ve/veya duygusal hisler beslediğini ifade ederken, cinsel tercih, bireyin tercihen yaptığı bilinçli bir edimi ifade eder. Eşcinsellik, heteroseksüellik, biseksüellik birer cinsel yönelimdir. Genel yargının aksine iradi bir “tercih” değildir ve değiştiri temeyeceği kabul edilir.

LGBTT Hareket;
*Türkiye’de 1990’larda önem taşıyan ve akademi dışında gelişen LGBTT (Lezbi­yen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transseksüel) hareketi sivil toplum örgütleri fe­minizm içinde ve ötesinde önemli bir dönüm noktası yaratmıştır.
*Türkiye’de ilk gey ve lezbiyen dergi çıkaran Kaos GL, Pembe Üçgen İzmir Eşcinsel Kültür Grubu sayılabilir.

*Transseksüel: Kendisini karşı cinsten biri olarak tanımlayan kişi. Kişi erkek olduğu halde kadın olmayı isteyebilir, kadın olduğu halde erkek olmayı isteyebilir. Ancak transseksüel, daha çok ruhsal eğilimler için belirleyici bir kelimedir. Kişinin davranışlarından çok iç dünyasında kendisini karşı cinsten biri gibi görmesi, hissetmesidir. Bu yüzden transseksüel bireyleri dış görünüşlerinden belirlemek söz konusu değildir. Transseksüellik cinsiyete dair kimliği ifade eder; bireylerin cinsel yönelimi ile alakası yoktur.

*Transgender: Her hangi bir cerrahi müdahale geçirmiş ya da geçirmemiş kadın veya erkeklerden biyolojik cinsiyetine ve görünümüne bir şekilde müdahale edenlerin tamamını kapsayacak şekilde, İngilizce bir tanımlama olup Türkçe’deki travesti ve transseksüel tanımlamalarının ikisini de kapsar.

*Homofobi: Genel anlamıyla eşcinsellere ilişkin olumsuz duygu, tutum ve davranışlar olarak tanımlanır. Homofobi, kişisel bir korku ve irrasyonel bir inanç olmanın çok ötesinde kültür ve anlam sistemleriyle, kurumlar ve toplumsal geleneklerle ilişkili olarak ele alınması gereken politik bir alanda oluşan, gruplar arası bir sürece işaret eder. Homofobi, daha bireysel (kişilik, benlik algısı, bilişsel yapılar vb.) süreçlerin de etkilediği, eşcinsellerin ve biseksüellerin bir dış grup olarak kavramsallaştırılması sonucunda oluşan ve belirli stereotiplerin eşlik ettiği bir gruplar arası ilişki ideolojisi olarak görülebilir. Homofobik ideoloji kendiliğinden kişisel bir özellik olarak değil, belirli bir sosyo-kültürel bağlam içinde oluşur. Kültürel ve bireysel koşullar ve süreçlere dayalı bütün köklerine rağmen pek çok toplumsal psikolog, homofobinin ırkçılık ve seksizm (cinsiyetçiIik) bağlantıları içinde anlaşılabileceğini düşünür. Homofobi bu anlamda seksizm in önemli bir uzantısıdır .

YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER ARA SINAV SINAMA 50 SORU

ÜNİTE 1

1. Aşağıdakilerden hangisi toplumsal değişme süreci¬nin özelliği değildir?
a. Toplumsal değişme kaçınılmazdır.
b. Toplumsal değişme genelde planlanmadan or¬taya çıkar.
c. Toplumsal değişme tartışmalı bir süreçtir.
d. Toplumun kurumlan değişen değerleri taşır.
e. Yasaların değişmesi insan psikolojisini değiştirir.

2. Aşağıdakilerden hangi kuramcı toplumsal değişme¬yi insan zihninin olgunlaşmasına bağlamıştır?
a. Karl Marx
b. Max Weber
c. Herbert Spencer
d. Auguste Comte
e. Talcott Parsons

3. Durkheim’a göre toplumsal değişmeyi etkileyen en önemli etmen aşağıdakilerden hangisidir?
a. Kapitalizm sayesinde özgürleşen iş gücü
b. Toplumsal iş bölümü
c. Düşüncelerin kültürel birikim sağlaması
d. Bireylerin toplumsal eylemleri
e. Kolektif bilincin gelişmesi

4. Toplumsal değişmeyi açıklamak için kullanılan sistem modeline göre “sosyal süreç” kavramı neye işaret etmektedir?
a. Bir toplumda üretim araçlarının gelişmesine
b. Bir toplumda süreç içinde ortak mülkiyetten özel mülkiyet sahipliğine geçişe
c. Bir toplumdaki sosyal aktörlerin örgütlenmeleri sürecine
d. Bir toplumda makro, orta ve mikro düzeylerde ortaya çıkan değişimlere
e. Bir toplumdaki insan sayısının çoğalmasına

5. Aşağıdakilerden hangisi modern toplumun bir özel¬liği değildir?
a. Modern toplumun siyasal örgütlenme biçimi ulus devlettir.
b. Bireyler günlük yaşamlarını aynı zaman ve me¬kânda geçirirler.
c. îş gücünün özgürleşmesi önemli bir ölçüttür.
d. Hesaplanabilirlik ve standardizasyon söz konu¬sudur.
e. Bireyleri kontrol altında tutan denetim sistemleri vardır.

6. Aşağıda küreselleşmeye ilişkin verilen önermelerden hangisi yanlıştır?
a. İnternet sayesinde bilgi akışı hızlanmıştır.
b. Siyasi planda ülkeler arasında ilişkiler gelişmiştir.
c. Gerek toplumlar, gerekse toplumlardaki sosyal gruplar arasında eşitlik artmıştır.
d. Dünya piyasası bir para piyasasına dönüşmüştür.
e. Bir bütün olarak dünya bilinci yoğunlaşmıştır.

7. Weber’e göre Batı uygarlığı ötekileştirdiği diğer uy-garlıklardan üstündür. Neden?
a. Batı uygarlığında hiç çocuk emeği kullanılma¬mıştır.
b. Batı uygarlığında toprak sahiplerinin iktidarına son verilmiştir.
c. Batı uygarlığında endüstri devrimi gerçekleşmiştir.
d. Batı uygarlığında akılcılık (rasyonalite) gelişmiştir.
e. Batı uygarlığında sosyal hareketlilik mümkündür.

8. Dünya kapitalist sistemi kuramının temel önermesi aşağıdakilerden hangisidir?
a. Her yeni kurulan devlet küresel siyasette yer al¬mak zorundadır.
b. Sistemin merkezindeki ülkelerin gelişmiş olma¬sı çevredeki ülkelerin sömürülmeleri yüzün- dendir.
c. Çevredeki ülkelerin kültürel miraslarını koruya-bilmeleri sistemin dengede kalması için önemli¬dir.
d. Küresel popüler kültür ulusaşırı göç sayesinde merkezden, çevre ülkelere yayılmaktadır.
e. İnsan hakları kavramı küresel düzeyde yaygın- laşamamıştır.

9. Neoliberal ideoloji küreselleşme ile eş anlamlı ol¬masa da küreselleşme sürecini hızlandırmıştır. Aşağı¬daki ifadelerden hangisi bu önermenin doğru nedeni değildir?
a. Sermayenin avantajlı bulduğu ülkelere akışını teşvik etmiştir.
b. Azgelişmiş ülkelerde kamu yatırımlarını özen-dirmektedir.
c. Çok uluslu şirketlerin ulus devletler gözetimin¬de palazlanmasını sağlamıştır.
d. Sosyal hakların kısıtlanmasını önererek ucuz iş gücü kullanımını desteklemiştir.
e. işçi haklarını koruyan sendikal örgütlenmeleri yasaklamıştır.

10. Sassen’in önerdiği “dünya kentleri” kavramı küre¬selleşme açısından hangi durumu ifade etmemekte¬dir?
a. Bu kentlerdeki ticari faaliyetler düzensiz göçü etkilemektedir.
b. Bu kentlerde küresel ekonomiyi kontrol eden kişiler siyasi kontrolden uzaklaşmıştır.
c. Dünya kentleri yatırım açısından çekim merkezi haline gelmiştir.
d. Dünya kentlerinde gelir dağılımı giderek eşit- lenmektedir.
e. Dünya kentlerinin işlevleri dünyadaki yerlerine bağlı olarak dönüştürülmektedir.

ÜNİTE 2
1. Toplumsal hareketlerin temelinde yatan davranış tü-rü hangisidir?
a. Kolektif davranış
b. Panik Davranışı
c. Reform Hareketi
d. Kalabalık hareketleri
e. Barış hareketi

2. Hangisi kolektif davranış için söylenemez?
a. Hazırlıksız ve planlanmayan davranışlardır.
b. Grup etkinliğidir.
c. Egemen kültürün norm ve değerlerini zorlayıcı
niteliktedir.
d. Kurallara bağlı değildir.
e. Kurumsallaşmış davranıştır.

3. Aşağıdakilerden hangisi kolektif davranış türlerin¬den değildir?
a. Kalabalık
b. Çeteler
c. Ayaklanmalar
d. Devrimci Hareketler
e. Çılgınlık

4. Aşağıdakilerden hangisi modern anlamda toplumsal hareketlere örnek olarak verilebilir?
a. Çevreci ya da yeşil hareket
b. Çin hanedanlıklarını yıkan köylü isyanları
c. Kürtaj karşıtı ya da savunucusu hareketler
d. Hayvan hakları hareketleri
e. Barış hareketleri

5. Hangisi toplumsal hareketin tanımlarında görülen ortak noktalardan değildir?
a. Şiddeti benimsemiş oluşu
b. Kolektif, birlikte davranış oluşu
c. Değişim yönelimli hedeflerin bulunması
d. Kurumsal kolektif davranışın varlığı
e. Belli bir düzeyde örgütlenmenin bulunması

6. Hangisi toplumsal hareket türlerinden değildir?
a. Devrimci hareketler
b. Kalabalık hareketleri
c. Reformcu hareketler
d. Kurtarıcı hareketler
e. Alternatif hareketler

7. Aşağıdaki şıklardan hangisinde toplumsal hareketin üç aşaması doğru verilmiştir?
a. Başlangıç-Hazırlık-Toplanma/Birleşme-Kurum- sallaşma
b. Problemin ortaya çıkması-Kurumsallaşma-Çö- zülme
c. Hazırlık-Toplanma/Birleşme-Değerlendirme
d. Liderlerin ortaya çıkması-Örgütlenme-Kurum- sallaşma
e. Hazırlık-Kurumsallaşma-Toplanma/Birleşme

8. Kötü hava koşullarına karşı koymak, yaşlı ve engel-lilerin gönüllü katılımı, baskıya direnç, gösterişli feda-kârlık, bağış ve yardım davranışları MBSB hareketlerin¬den hangisini ifade etmektedir?
a. Makul olma
b. Birlik
c. Sayı
d. Bağlılık
e. Örgütlenme

9. Bir toplumsal hareketin katılımcılarının, hareketin başarısı için gerekli olan, belirli düzeyde siyasal ve eko-nomik kaynaklara sahip olmaları gerektiğini savunan kuram hangisidir?
a. Kolektif Davranış
b. Yeni Toplumsal Hareketler
c. Kaynak Hareketliliği
d. Göreli Yoksunluk
e. Rasyonel tercih

10. Arzular, fırsatlar,sınırlılıklar ve rasyonalite bağla-mında toplumsal hareketlerin oluşumunu açıklayan ku-ram hangisidir?
a. Rasyonel Tercih
b. Kolektif Davranış
c. Yeni Toplumsal Hareketler
d. Kaynak Hareketliliği
e. Göreli Yoksunluk

ÜNİTE 3

1. Aşağıdakilerden hangisi eski toplumsal hareketler-dendir?
a. işçi hareketi
b. Yeşil hareketi
c. Yeni barış hareketi
d. New Age hareketi
e. Nükleer karşıtı hareket

2. 1960’larda toplumsal hareketlerde yaşanan dönü¬şümle ilgili olarak hangisi söylenemez?
a. Endüstri sonrası topluma uygun hareketler orta¬ya çıkmıştır.
b. Sınıf analizine dayalı Marksist yaklaşım toplum-sal hareketi açıklamada yetersiz kalmıştır.
c. Sınıf çatışmasını esas alan işçi hareketleri çoğaldı.
d. Kimliği öne çıkaran hareketler görülmüştür.
e. Toplumsal hareketler nitel ve nicel olarak hızla artmış ve çeşitlenmiştir.

3. 1960’larda toplumsal hareketleri kökten değiştiren süreci başlatan ve dönemin sembolü olan öğrenci hare-ketleri nerede ortaya çıkmıştır?
a. Çin
b. ABD
c. Almanya
d. İngiltere
e. Fransa

4. Hangisi yeni toplumsal hareketleri tanımlamak üze¬re kullanılan kavramlardan değildir?
a. Yeni politikalar
b. Kolektif eylem
c. Yeni popülizm
d. Neo-romantizm
e. Antipolitik

5. Hangisi yeni toplumsal hareketlere yön veren yeni paradigmanın özelliklerinden değildir?
a. Geleneksel sağ sol bölünmesinin reddi
b. Enformel, devamsız, ortama bağlı ve eşitlikçi ey-lem biçimleri
c. Yeni orta sınıfın gelişimi ve küçük burjuvazi
d. Çatışma alanının ekonomik alandan kültürel ala-na kayması
e. Ekonomik büyüme

6. Yeni toplumsal hareketler tanımlamasını ilk olarak kullanan kimdir?
a. Alberto Melucci
b. Manuel Castells
c. Alaine Touraine
d. Claus Offe
e. Charles Tilly

7. Hangisi yeni toplumsal hareketler yaklaşımına yö-neltilen eleştirilerden değildir?
a. Kimi eski hareketlerin de özerklik ve kimlik ta-leplerini vurgulaması
b. Yeni ve eski toplumsal hareketler ayrımının ön-yargılara dayanması
c. Hareketlerdeki çeşitliliğe karşın tanımlamaların tekçi olması
d. Endüstriyel toplum değerlerinden kaynaklanması
e. Başlangıçtaki kapsamının genişletilmesi ve çok farklı hareketleri kapsaması

8. Aşağıdakilerden hangisi yeni toplumsal hareketlerin özelliklerinden değildir?
a. Ekonomik çıkarlara dayalılık
b. Ortak ideolojiye bağlılık
c. Performans, uygulama bakımından ademi mer-keziyetçilik,
d. Katılımcılık
e. Yenilikçi ve teatral olmaları

9. Yeni toplumsal hareketlerin aktörleri bakımından hangisi söylenemez?
a. Yüksek düzeyde kültürel farkındalık sahibidirler.
b. Sınıf bilincine sahiptirler.
c. Kültürel yönelimlidirler.
d. Bütün biçimleriyle otoriteye karşı dururlar.
e. Kendilerini içinde bulundukları hareketlerin ko-nusundan yola çıkarak kodlamaktadırlar

10. Touraine’in yaklaşımı açısından hangisi söylene¬mez?
a. Toplumsal hareketler post-endüstriyel toplum modeli üzerine yapılandırılır
b. Toplumsal hareket bir toplumsal duruma tepki değildir
c. Toplumsal hareket kurulu düzene meydan oku-yan bireyin davranışıdır
d. Toplumsal hareket politik sistemde konumlana-bilmek için bir araya gelmiş bireylerin rasyonel davranışlarıdır.
e. Toplumsal hareketler kimlik yönelimlidir.

ÜNİTE 4

1. Hangisi toplumsal hareketlerde kimlik olgusunun merkezi bir rol oynamasına yol açan etkenlerden de¬ğildir?
a. Çoklu kimliklerin yaygınlaşması
b. Post-modern toplumda kimliklerin dönüşüme uğraması
c. Küreselleşme
d. Farklı kimliklerin toplumda kabul görme talep-lerinin ortaya çıkması
e. Endüstri devrimi

2. Kimlik konusundaki ilk kuramı geliştiren ve kimliği, sosyal bilimlere sokan sosyal psikolog kimdir?
a. Erikson
b. Mead
c. Berger
d. Piaget
e. Touraine

3. Kimliğe ilişkin olarak aşağıdakilerden hangisi söy-lenemez?
a. Kimlik karmaşık bir yapıdır.
b. Kimlik bireysel süreçlerle oluşur.
c. Kimlik dinamik bir süreçtir.
d. Kimlik toplumsal bir olgudur.
e. Kimlik geniş anlamda bireyin bütün özellikleri¬ni kapsar.

4. Yeni toplumsal hareketler ve kimlik bağlamında han¬gisi söylenemez?
a. Yeni toplumsal hareketler eski hareketlerde de var olan kimlikleri yansıtır.
b. Yeni toplumsal hareketler kimliklerin dönüşü¬me uğraması sonucunda ortaya çıkmıştır.
c. Yeni toplumsal hareketler ile kimlik arasında et-kileşim söz konusudur.
d. Yeni toplumsal hareketlerin oluşumunun temeli kimlik arayışıdır.
e. Yeni toplumsal hareketler farklı kimliklerin ka¬musal tanınma taleplerini yansıtır.

5. Toplumsal hareketleri kimlik yönelimli paradigma temelinde açıklayan yaklaşım hangisidir?
a. Katma Değer
b. Göreli Yoksunluk
c. Rasyonel Tercih
d. Kaynak Hareketliliği
e. Yeni Toplumsal Hareketler

6. 1960’ların sonunda kimlik ile toplumsal hareket ara-sındaki ilişkiye dikkat çeken ve kolektif kimlik arayışı¬nın modern toplumun fakirleştirdiği etkileşime karşılık olarak ortaya çıktığını savunan otorite kimdir?
a. Bloom
b. Turner
c. Klapp
d. Erikson
e. Calhoun

7. Hangisi kimliğe dayalı toplumsal hareketlere örnek olarak verilemez?
a. 19.yy. işçi hareketleri
b. Feminist hareketler
c. Etnik azınlık hareketleri
d. Eşcinsel hareketleri
e. Çevreci hareketler

8. Kolektif kimlik bakımından hangisi söylenemez?
a. Kolektif kimlik, üyelik, sınırlar ve grup için ey¬lemlere ilişkin olarak üzerinde anlaşılmış bir ya¬pıdır.
b. Kolektif kimlik, sınıf, din, cinsel tercih gibi ko¬nulara ilişkin olarak bir grubun ortak algıları ifa¬de eder.
c. Kolektif kimlik, bir gerçekliğin toplumsal inşasıdır.
d. Kolektif kimlik, örgüt ve harekete atfedilmiş kim¬liğin gerçekliğinin nesnelleştirilmesidir.
e. Kolektif kimlik, bütün olarak kişisel özelliklerle ilişkilidir, biyolojik kalıtım ve toplumsal yaşamın etkileşimiyle inşa edilir.

9. Toplumsal hareketlerde kimliğin boyutları nelerdir?
a. Bireysel kimlik, toplumsal kimlik, kamusal kimlik.
b. Güçlendirme açısından kimlik, strateji olarak kimlik, hedef olarak kimlik.
c. Kolektif kimlik, kamusal kimlik, hedef kimlik.
d. Ulusal, siyasal, etnik kimlik.
e. Melez kimlik, azınlık kimliği, hareket kimliği.

10. Toplumsal hareket ile kimlik ilişkisinin boyutların-dan olan ve bireylerle kolektif kimliklerin bağlantılan- dıkları, bireyin kendilik algısı ve çıkarlarıyla uyumlu hale geldiği süreçleri ifade eden boyut hangisidir?
a. Kimlik krizi
b. Kimlik çakışması
c. Kolektif kimlik
d. Kimlik inşası
e. Bireysel kimlik

ÜNİTE 5

1. Erkekler tarafından belirlenen toplumsal organizas¬yon biçimi aşağıdakilerden hangisidir?
a. Oligarşik sistem
b. Anaerkil (matriyarkal) sistem
c. Ataerkil (patriyarkal) sistem
d. Eşitlikçi sistem
e. Anarşizm

2. Aşağıdaki feminist yaklaşımlardan hangisi toplumsal cinsiyetin kültürel bir terim olarak ortadan tamamen kaldırılmasına yöneliktir?
a. Sosyalist feminizm
b. Muhafazakar feminizm
c. Liberal feminizm
d. Radikal feminizm
e. Birinci dalga feminizm

3. Türkiye’de ilk dalga kadın hareketi ne zaman başlamıştır?
a. 1800’lerin ortası
b. 1700’lerin ortası
c. 1920’ler
d. 1960’lar
e. 1980’ler

4. Radikal feministlere göre kadına nasıl bir tavır alın-
malıdır?
a. Kadın olmak kutlanmalı
b. Kadınlardan korkulmalı
c. Kadınlardan nefret edilmeli
d. Kadınlar gizli kalmalı
e. Kadınlar ezilmeli

5. “Kadın doğulmaz, olunur,” sözü kime aittir?
a. Mary Wollstanecraft
b. Simone de Beauvoir
c. Margaret Mead
d. Şirin Tekeli
e. Yıldız Ecevit

6. Aşağıdakilerden hangisi 1990’larda yayınlanmaya başlanan bir dergidir?
a. Kaktüs
b. Somut
c. Feminist Dergi
d. Pazartesi
e. Hanımlara Mahsus Gazete

7. I. Dalga ve II. Dalga kadın hareketleri kıyaslanırsa aralarındaki en büyük benzerlik hangisi olarak adlandı-rılabilir?
a. Her iki hareket de küçük gruplarca organize edilmiştir.
b. Her iki hareket de belirgin bir lider çıkarama¬mıştır.
c. Her iki hareket de devlet tarafından desteklen-miştir.
d. Her iki hareket de eğitimli, kentli ve orta sınıf kadınlardan gelmiştir.
e. Her iki hareket de merkezi bir yapıdan yoksun-dur.

8. Aşağıdakilerden hangisi erkeklik çalışmaları olarak adlandırılan alanın çalışma konuları arasında sayıla-maz?
a. Prostat kanserine bağlı ödemelerin sağlık sigor-taları bağlamında ele alınması
b. Erkek çocukları büyütürken onlara oyuncak ye¬rine silah, kamyon, ya da “action man” gibi fi¬gürlerin verilmesinin gelişimleri üzerine etkisi
c. Spor salonlarında kas geliştirmeye gelen erkek-lerinin bedenlerini nasıl değiştirmek istedikleri
d. İlkel toplumlarda erkekleri savaşmaya teşvik eden nedenlerin araştırılması
e. Erkeklerin hastalık ve sağlık kavramlarına ver-dikleri sosyo-psikolojik tepkilerin belirlenmesi

9. Yoksulluğun kadınlaşması kavramı ilk olarak kimin tarafından kullanılmıştır?
a. Bora
b. Kalaycıoğlu ve Rittersberger-Tılıç
c. Kümbetoğlu
d. Ecevit
e. Pierce

10. Dünya genelinde kadınlar, erkeklerin kazandığı her 1 Dolar’a karşılık olarak 73 cent kazanmaktadır. Bu du-rum toplumda refah ve güç alanlarındaki eşit olmayan dağılımı göstermektedir. Cinsiyetler arasındaki eşitsizliğe verilen ad aşağıdakilerden hangisidir?
a. Yoksulluğun kadınlaşması
b. Toplumsal cinsiyetin tabakalaşması
c. Birincil cinsel özellikler
d. İkincil cinsel özellikler
e. Toplumsal çürüme

ÜNİTE 1 CEVAP ANAHTARI

1. e Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Değişme Süreci¬nin Özellikleri” konusunu gözden geçiriniz.
2. d Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Değişme Ku¬ramları” konusunu gözden geçiriniz.
3. b Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Değişme Ku¬ramları” konusunu gözden geçiriniz.
4. d Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Değişme Ku¬ramları” konusunu gözden geçiriniz.
5. b Yanıtınız yanlış ise “Modernite ve Modernleş¬me” konusunu gözden geçiriniz.
6. c Yanıtınız yanlış ise “Küreselleşme Olgusunun Özellikleri” konusunu gözden geçiriniz.
7. d Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Değişme Ku¬ramları” konusunu gözden geçiriniz.
8. b Yanıtınız yanlış ise “Küreselleşme Kuramları” konusunu gözden geçiriniz.
9. b Yanıtınız yanlış ise “Küreselleşme Kuramları” konusunu gözden geçiriniz.
10. d Yanıtınız yanlış ise “Küreselleşme Kuramları”konusunu gözden geçiriniz.

ÜNİTE 2 CEVAP ANAHTARI

1. a Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareket ve Kolektif Davranış” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
2. e Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareket ve Kolektif Davranış” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
3. d Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareket ve Kolektif Davranış” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
4. b Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareketlerin Tarihsel Gelişimi” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
5. a Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareketin Kavramsallaştırılması” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
6. b Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareket Biçimleri” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
7. a Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareketin Nitelikleri ve Aşamaları” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
8. d Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareketin Nitelikleri ve Aşamaları” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
9. c Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareket Kuramları” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
10. a Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareket Kuramları” bölümünü yeniden gözden geçiriniz

ÜNİTE 3 CEVAP ANAHTARI

1. a Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareketlerde Yaşanan Dönüşüm” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
2. c Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareketlerde Yaşanan Dönüşüm” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
3. e Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareketlerde Yaşanan Dönüşüm” bölümünü yeniden gözden geçiriniz.
4. b Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketler Anlayışının Gelişimi” bölümünü yeniden göz¬den geçiriniz.
5. e Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketler Anlayışının Gelişimi” bölümünü yeniden göz¬den geçiriniz.
6. c Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketler Anlayışının Gelişimi” bölümünü yeniden göz¬den geçiriniz.
7. d Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketler Yaklaşımına Yönelik Eleştiriler” yeniden göz¬den geçiriniz.
8. a Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketler Anlayışının Gelişimi” bölümünü yeniden göz¬den geçiriniz.
9. b Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketlere İlişkin Kuramsal Yaklaşımlar” bölümünü ye-niden gözden geçiriniz.
10. d Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketlere İlişkin Kuramsal Yaklaşımlar” bölümünü ye-niden gözden geçiriniz.

ÜNİTE 4 CEVAP ANAHTARI

1, d Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketler ve Kimlik” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,
2, a Yanıtınız yanlış ise “Kimlik Kavramı” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,
3, b Yanıtınız yanlış ise “Kimlik Kavramı” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,
4, a Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketler ve Kimlik” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,
5, e Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketler ve Kimlik” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,
6, c Yanıtınız yanlış ise “Yeni Toplumsal Hareketler ve Kimlik” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,
7, a Yanıtınız yanlış ise “Kimliğe Dayalı Toplumsal Hareketler” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,
8, e Yanıtınız yanlış ise “Toplumsal Hareket Bağlamın-da Kimlik” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,
9, b Yamtımz yanlış ise “Toplumsal Hareket Bağlamın-da Kimlik” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,
10, d Yanıtmız yanlış ise “Toplumsal Hareket Bağlamın-da Kimlik” bölümünü yeniden gözden geçiriniz,

ÜNİTE 5 CEVAP ANAHTARI

1. c Yanıtınız yanlış ise “Feminizmin Batıdaki Tarihçesi” bölümünü gözden geçiriniz.
2. d Yanıtınız yanlış ise “Feminizm İçinde Feminizmler” bölümünü gözden geçiriniz.
3. a Yanıtınız yanlış ise “Türkiye’de Kadın Hareketi” bölümünü gözden geçiriniz.
4. a Yanıtınız yanlış ise “Feminizm İçinde Feminizmler” bölümünü gözden geçiriniz.
5. b Yanıtınız yanlış ise “Fransız Feminizmi” bölümünü gözden geçiriniz.
6. d Yanıtınız yanlış ise “1980 Sonrası (II. Dalga) Kadın Hareketi” bölümünü gözden geçiriniz.
7. c Yanıtınız yanlış ise “Kadın Hareketlerinin Karşılaştırmalı Değerlendirilmesi” bölümünü gözden geçiriniz.
8. a Yanıtınız yanlış ise “Erkeklik Çalışmaları” bölümünü gözden geçiriniz.
9. d Yanıtınız yanlış ise “Yoksulluk” bölümünü gözden geçiriniz.
10. b Yanıtınız yanlış ise “Yoksulluk” bölümünü gözden geçiriniz.

 

KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ

Posted: Ekim 29, 2012 in Uncategorized

KÜLTÜR SOSYOLOJİSİ DERS ÖZETİ 1-12 ÜNİTELER

ÜNİTE 1

KÜLTÜRÜN ÖNEMİ;

İNSANI AYIRICI TEMEL UNSUR OLARAK KÜLTÜR;
İnsanın diğer canlı türlerinden nasıl ayrıldığı, diğerlerine benzemeyen niteliklerinin neler olduğu, felsefenin olduğu kadar, modern öncesi çağlarda dinsel öğretilerde, modern çağlardaysa biyoloji, antropoloji, sosyoloji, psikoloji gibi farklı bilimsel disiplinlerde uzun süre tartışılmıştır. Değişen toplumsal koşullar, gelişen teknolojik olanaklar, bu tartışmanın yeni boyutlarını önümüze çıkarmaktadır. Bununla birlikte, insanın ayrıcalığını tanımlamak, belli temel ölçütler açısından mümkündür. Özellikle kültürle ilgili tartışmalarda, insanın yegâne kültür üreticisi olduğu söylenebilir. Bu durum, karmaşık sinir sistemine sahip oluşunun doğal sonucu olan ‘kendi varlığı üzerine düşünebilme’ yetisini insana kazandırmıştır. Zaten kültür, böyle bir düşünme becerisinin sonunda ortaya çıkan bir simge üretme etkinliğidir. Doğayı olduğu gibi kabul etmek yerine onu, kendi varlığını anlamlandırma yönünde dönüştürme arzusu, sadece insana özgüdür. Bu dönüştürme etkinliklerinde biriken bilgi ve ürünler, kültür adını verdiğimiz, insanlık belleğinden kuşaklar ötesine iletilir.

İnsan Türünü Diğerlerinden Ayıran Temel Özellikleri;
*Dünya’nın yaklaşık dört buçuk milyar (4.500.000.000) yaşında olduğu, farklı disiplinlerdeki çeşitli araştırmalarla ortaya çıkmıştır.
*Tek hücreli ve ilkel yaşam biçimleri, on milyonlarca yıl Dünya gezegeninin yegâne canlıları olmuşlardır. Dünya’mn bu eski tarihine bakıldığında, karmaşık canlıların (sürüngenler ve memeliler) oluşumu, görece yeni bir süreçtir (yaklaşık 230 milyon yıl önce). Memelilerin en gelişkin kolu olan, en karmaşık sinir sistemine sahip primatların yeryüzündeki varlığı, ancak 65 milyon yıl olarak ifade edilebilecek kadar yenidir.
*Uygarlık adını verdiğimiz üst düzey ve karmaşık yaşam örgütlenmelerinin ortaya çıkışı yalnızca 5000 yıllık bir süreci kapsamaktadır.
*Türkçe’de uygarlık olarak tanımladığımız insan toplulukları örgütlenmesi, Avrupa dillerinin birçoğunda civilisation sözcüğüyle karşılanır.
*“kent” anlamına gelen Latince “Civitas” kavramından türemiştir. Nitekim aynı kavram Arapça’da Medeniyet ve Medine (hem genel anlamda kent hem şu an Suudi Arabistan sınırları içinde bulunan Medine kenti) ilişkisinde açıkça görülür.
*Kent, avcı-toplayıcı ya da hayvancılıkla geçinen toplulukların yeri değildir. Kent yaşamı, belli bir yerde sabit kalmayı gerektiren üretim ilişkilerine bağlıdır. Düzenli tarım, istikrarlı ticaret ve daha ileriki aşamalarda sanayi, kentin varlık nedeni olmuştur.
*Üretilen, depolanan ve ticarete konu olan tarım ürünlerinin hesabını tutma zorunluluğu, yazının icadını tetikleyen en temel unsurdur.
*Yazının icadı, insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Zira insanın üretimi, üretimine kattığı anlam, bu anlamlar etrafında örgütlenen toplumsal yaşam, bunların simgeler düzeyindeki soyutlamaları, hep yazı sayesinde kayda geçirilmiş, bu şekilde kuşaklar boyu taşmabilmiştir.
*Her ne kadar kültürün üretimi ve birikimi kent yaşamı ve yazının ortaya çıkışıyla belirgin hale gelmişse de kültür kavramının tarihi çok eskilere dayanmaktadır.
*Sanatsa, simgeleri taşımada en önemli etkinlik olarak, çağlar boyunca çeşitli biçimlerde var olmuştur. İnsanı diğer türlerden ayıran özelliği, uzun süre zekâ olarak tanımlanmıştır.
*Zekâ ve işlevleriyle ilgili birçok tanımın yapılarak insanın ayırt edilmesi, çeşitli güçlükler içermektedir. Kuşkusuz zekâ, insanda en üst düzeye ulaşan bir sinir sistemi işlevidir. Ancak; zekânın varlığı, insanın biricikliğini açıklamamaktadır. Sadece insanın daha gelişkin bir zekâya sahip olduğu iddia edilebilir. İnsanın başka hiçbir türde var olmayan ayırıcı özelliği, zekânın kullanılışına bağlı olarak simge üretme becerisidir.
*insan türü, birikim, aktarım ve dönüşümü gerçekleştirebildiği için kültür üretir.
*Kültür, bir toplumda bütünleşmeyi sağlayan en temel unsur olarak kabul edilebilir.

İnsanların Kendi Varoluşunu Sorgulayabilme Yetisi;
*İnsanın simge üretme nedenlerinin başında, kendi varlığının farkında olması gel­mektedir. Bunun anlamı, insanın, kendisini ‘kendisini düşünen’ bir canlı olarak dü­şünebilmesidir.
*Bugüne kadarki bilimsel bilgi­lerimiz, bu yetinin, başka hiçbir türde mevcut olmadığını göstermektedir. Öyleyse insan, kendi varlığını, sadece ontolojik (kendi bedeninde biyolojik var oluş durumu ve buna bağlı olan kendini benzerlerinden ayırt etme potansiyeli; örneğin ken­dini besleme, tehlike karşısında savunma, vb.) düzeyde değil, aynı zamanda, bu var oluşa kendine özgü bir anlam katabilme yetisi düzeyinde de deneyimler.
*Paleolitik Çağ’da mağaralara duvar re­simleri yapmaktan, Antik Çağ’da devasa anıt ya da tapmaklar inşa etmeye, siyasi fi­kirlerini bir kitapta toplamaktan sevgilisinin adını bir ağaç gövdesine kazımaya ka­dar her insan eylemi, aslında bir ölümlülüğe direnme çabasıdır. Ölümsüzlüğü, biyolojik ömrün ötesinde eserler vererek, simgeler üreterek ara­ma çabası, kültür olgusunun en temel varlık nedenidir. Zira kültür, doğanın dışın­da insanın, onu dönüştürerek ürettiği her şeyin toplamı olarak da tanımlanabilir.
*Pelolitik Çağ: insanlık tarihinin çok büyük bir kısmını kaplayan, günümüzden iki milyon yıl öncesinden 10.000 yıl öncesine kadar olan zaman dilimi. Yontma veya Eski Taş Çağı da denilen bu süreç, çağdaş insanın ataları olan Homo Neanderthal ve Homo Sapiens türlerinin birlikte varolduğu bir tarihsel dönemdir, insanların alet yapmaya, teknolojiyi geliştirmeye Paleolitik’te başladıkları çeşitli kanıtlarla ortaya konmuştur.
*Rene Descartes (1596­1650): Orta Çağ’ın din- merkezli skolastik felsefesinden kopuşun önemli halkalarından biri olan Fransız düşünür Descartes, modern felsefenin kurucu büyük filozofları arasında yer alır. Avrupa’da Aydınlanma düşüncesinin, insanın merkez alındığı bir düşünce sistematiğinin öncülirindendir. Felsefede olduğu kadar matematik ve ilahiyat alanlarında da yenilikçi fikirleriyle, Avrupa’da 16. yüzyıldan itibaren yaşanan büyük dönüşümün düşünsel yol açıcılarından olmuştur.
*Rene Descartes, var olmanın ön koşulunu, var olmanın bilincine bağlamıştır.
*Descartes’m ünlü deyişi “düşünüyorum öyleyse varım’’ (cogito ergo suni), işte bu kendi üzerine düşünebilme yetisini ifade eder.
*Descartes’a göre, in­san, kendisini (kendi varlığını) bir dış göz gibi görebilen, kendisine dışarıdan bakabilen bir canlıdır.
*Tarım toplumlarında, kâdir-i mutlak (gücü her şeye yeten) bir Tanrı imgesi ve ona bağlı bir insan topluluğu söz konusudur.
* Modern düşüncenin temelini oluşturan sekülerleşme; Dünya’nın, varlığın, insa­nın bu oluş içindeki amacının, mutlak ve değişmez Tanrı iradesinden, yanlışlana­bilir ve değişken insan aklının egemenliğine geçmesi anlamına gelir.
*Modern Çağ, bir yandan insanı dinin ve cemaatin boyunduruğundan kurtarmış, diğer yandan, sor­gulanmaz hakikat fikrinin getirdiği bütüncül yaşayışın dışında, onu, sürekli olarak bireyliğini en iyi şekilde ifade etmek zorunda olduğu hareketli bir düzene tâbi kıl­mıştır.
*Modern Çağ, kapitalizmin yükse­lişi kadar, sanatta ve bilimde son derece hızlı bir gelişmenin gözlemlendiği, kültür ve estetik olgularının çok incelikli ürünlere dönüştüğü bir aşama olarak görülür. İnsanın varlığına atfettiği anlamları simgelere dönüştürme çabası, özünde bir ölüm­süzlük isteğidir; farklı biçimlerde de olsa bütün çağlarda gözlemlenen bir olgudur.

Varlığı Kodlama ve Ölümsüzlük Arayışı Olarak Kültür;
*İnsanın kendini, dışarıdan bir gözle ayrı bir varlık gibi görebiliyor oluşu, onun ge­lişkin bir sinir sistemine sahip olmasıyla yakından ilgilidir.
*Birincil ve ikincil toplumsallaşma süreçleri:Bireyin doğumundan ölümüne kadar olan süreçte, topluma uyum göstermesini sağlayan toplumsal norm ve değerlerin öğrenilmesidir. Birincil toplumsallaşma genellikle bireyin ilk çevresi olan ailede gerçekleşir. ikincil toplumsallaşma ise bireyin kendi çevresinden uzaklaşıp (örneğin okula gitmek gibi), geniş toplumsal ve kurumsal ilişkiler içine girmesi ile gerçekleşir. Birincil toplumsallaşma bireyin doğumundan erişkin olana kadar geçen zamanı kaplarken, ikincil toplumsallaşma ömür boyu sürer.
*ayvan davranışı, temel yaşamsal gü­dülerin tatminine yönelik eylemlere dayanır (beslenme ve türün devamını sağla­ma). İnsan davranışıysa, her ne kadar yaşamsal işlevlere dayalı olsa da bu düzey­de kalmayıp, varlığını anlamlandırma çabasıyla çeşitlenen ve karmaşıklaşan bir ifa­deye dayalıdır.
*Etkileşim konusu, toplumbilimsel kuramlarda da önemli yer bulmuştur. Max Weber (1864-1920), Georg Simmel (1857-1918) gibi Alman düşünürlerinin esin kaynağı olduğu bir grup toplumbilimsel yaklaşım, etkileşimi, toplumsalın temeli hatta yegâne varoluş durumu olarak kabul etmiştir.
*A.B.D.’de yirminci yüzyıl baş­larından itibaren şekillenmeye başlayan bir toplumbilim anlayışı insanı, sürekli et­kileşen, bu etkileşimlerden simge değişimi sağlayan, böylece toplumsal olguların oluşumunda bireysel düzeyde söz sahibi olan bir konuma yerleştirmiştir.
*Etkileşimci okulun (simgesel etkileşimcilik), kuramsal çıkış noktasını teşkil eden, insanın kendi eylemini anlamlandırma, benzerlerinin ürettiği anlamları sim­gesel düzeyde değiş-tokuş edebilme yetisi, sadece çağdaş toplumlara özgü bir du­rum değildir. Esasen bu simge üretme etkinliği, varoluşu sorgulamanın doğal bir sonucu olarak, çok eski çağlardan beri insan aklını meşgul etmiştir.
*İnsanlık belleğinin bilinen en eski kurucu anlatısı Gilgameş (Gılgamış) Destanı’dır.
*Fransız antropolog Claude Levi-Strauss, “ölülerin adının kaybolması” olgusundan söz ederek, her top­lumun ölüler dünyasıyla yaşayanların dünyasını bir şekilde hem ayırmak, hem on­ları belli bir ilişki düzenine tâbi kılmak için sistemler inşa ettiklerinden bahseder.

KÜLTÜRÜN BİLEŞENLERİ;
*Kültür, iç içe geçmiş, birbirlerine işlevsel ve tarihsel bağlarla bağlanmış bile­şenlerden oluşur. Kültürün temelinde bir toplumun varlık ve evren konularındaki açıklama şemalarını oluşturan inançlar vardır. Bu inançlar, belli toplumsal alışkan­lıkları, sorun çözme yordamlarını biçimleyerek değerlen oluştururlar. Toplum dü­zeninin sağlanması, değerlerin yaptırım gücü kazanmaları, norm haline gelmele­riyle olur.

Evreni Açıklama Şemalar Olarak Mitler ve İnançlar;
* Evrenin ve varlığın belli bir şekilde açıklanması, aslında, o topluluğu oluşturan bireylerin üretim ilişkilerine dair ipuçlarını da barındırır. Ör­neğin; çok-tanrılı anlayıştan tek tanrı fikrine geçiş, önemli ölçüde, tarım toplumlarımın geçirdiği yapısal değişikliklerle yakından ilgilidir. Düzenli, büyük miktarda ve yeterince çeşitli tarımsal üretim, beraberinde göreli bir refahı da getirmiştir.
*Evrenin ve varlığın belli bir şekilde açıklanması, aslında, o topluluğu oluşturan bireylerin üretim ilişkilerine dair ipuçlarını da barındırır.
*Her toplum, kendi örgütlenme biçiminin cinsinden bir inanç sistemi geliştirir. Bu sistem, insa­nın temel varoluş sorularına doyurucu yanıtlar vermek zorundadır. İnsanın bu so­rularına, tatmin edici yanıtları en başarılı şekilde veren inanç sistemi, en fazla ku­rumsallaşmayı sağlar.
*Belli bir kültürel özellik, üzerine inşa edildiği açıklama şemaları doğrultusunda anlam kazanır.

Toplumsalı İnşa Eden Ölçütler Olarak Değerler;
*İnsan eylemleri, iyi-kötü, doğru-yanlış, âdil olan olmayan, hakkaniyet-haksızlık gibi ölçüler ekseninde somutlaşırlar. Köklerini inançlardan alan değerler, bu somutlaşma eğiliminin bir sonucudurlar. Toplu ya­şam, ister tanıdıklardan oluşan küçük grup düzeyinde (aile, arkadaş, meslektaş grupları) olsun, ister karmaşık örgütlü yapılar olsun (büyük cemaatler, sanayi top­lumu, küresel toplum), var kalmak ve düzen içinde varlığını sürdürebilmek için, daima doğruyu, iyiyi, güzeli tanımlayan değerlere yaslanmak zorundadır. Bu ne­denle iki kişinin özel ilişkisinde bile, belli kurucu değerlere ihtiyaç duyulur.
*Değer­ler sayesinde toplumun bireyleri, doğrudan iletişime gerek kalmadan eylemlerin anlamlarını üretir, algılar, paylaşır ve yeniden üretirler. Değerler, sadece kalan ve değişmeyen unsurları değil, değişmeye dair olanları da harekete geçirirler. Örne­ğin; bayramlarda büyükleri ziyaret edip el öpmek doğru ve makbul bir davranış olarak kabul ediliyorsa, bu yönde değerlerin genel kabul görüyor olmasındandır. Ancak, toplumsal değişme, değerlerin de değişmesi anlamına gelir.
*Bireyselliğin öne çıktığı, modern-kapitalist bir düzenle bütünleşen bir top­lumda, dinsel kökenli bayramlar, artık geleneksel uygulamaların tekrar edildiği zamanlar değil, git gide bireysel tercihler doğrultusunda dinlenme ve farklılık arayışının (tatil yapma ihtiyacı) gerçekleştiği vesileler haline gelirler.

Adalet ve Ahlâka Dair Ölçütlerin Kurumsallaşmış Hali Olarak Normlar;*
Her ne kadar ge­leneğin egemen olduğu toplumlarda, geleneklerle taşman değerler, cemaat yaşa­mını ayrıntılarıyla düzenleme ve bireylere kendini güçlü bir şekilde dayatma özel­liğine sahiplerse de toplumsal düzen, ancak kurumsallaşmış kurallarla ayakta du­rabilir. Hele karmaşık ve modern toplumlarda, değerler ve gelenekler, tek başları­na baskı unsuru olamazlar. Modern yaşamda gelenekler, çoğu zaman uyulması ter­cihe bağlı seçenekler ya da alışkanlıklar olarak yaşanır. Değer ve geleneklerin so­mut kurallara dönüşmesi, normların belirginleşmesiyle olur. Norm, en basit tanı­mıyla yaptırımı olan toplumsal kuraldır. Adalet ve ahlâk, bu normların şekillenme­sinde rol oynayan değerlerin, kurumsal anlamda izdüşümleridir. Normlar, yazılı ol­mak zorunda değildirler. Bir kuralın norm sayılabilmesi için, toplumsal düzeyde bir baskı unsuru olabilmesi, ona uyulmadığı takdirde de olumsuz bir karşılığı ol­masıdır. Buradaki olumsuzluk, kuşkusuz toplumsal anlamda kabul görmüş yapılar, roller ve statülerle ters oranlı bir tepkinin ortaya çıkmasıdır.

Doğayı Dönüştürme Yordam, Araç ve Bilgileri Olarak Teknoloji;
*İnsanın kendi eylemlerine anlam atfetmesi, doğayı bu yönde dönüştürmesine yol açar. Doğa, bu bağlamda bir simge üretme kaynağıdır. Ancak bu üretimlerin çok büyük kısmı, maddî koşulların somut anlamda değişikliğe uğratılmasıyla olur. Bu doğayı dönüştürecek bilgi, beceri ve gereçlerin varlığını gerektirir.
*Alman filozof Martin Heideg- ger’in (1889-1976) ünlü deyişiyle ifade edersek, “teknoloji hiç teknik bir olgu değildir”
*Mezopotamya da icat edilen yazı, o bölgede ve o tarihsel koşullarda kil tabletlere sert metal ya da ahşap kalem uçlarıyla bastırılarak yazılmıştır. Aynı dönemdeyse Mısır’da, papirüs kağıdı geliştirilmiş ve bitkilerden elde edilen mürekkeple yazı yazılmıştır. Her iki kültür bağlamı, kendi maddî koşullarıyla sınırlandıkları için (Mezopotamyada daha ziyade kil, Mısırda ise papirüs bitkisi daha çok bulunduğundan) farklı teknik donanımlar geliştirmişlerdir.
*Kültürün maddî koşulları, teknolojinin gelişimini yakından etkilemekte, ayrıca farklı toplumların farklı inanç ve değerleri, teknik nesne ve uygulamaların evrimini belirlemektedir.
*Teknoloji, kültürün vazgeçilmez bir parçasıdır; çünkü, bizatihi kültür üretmek, doğayı belli bilgi, yordam ve araçlarla dönüştürmek demektir.

Kültür Üretiminin Soyut Temsilleri Olarak Simgeler;
*İnançlardan teknolojiye uzanan süreç, kültürün soyuttan somuta uzanan boyutunu ortaya koymaktadır. Bu sürecin sonunda ortaya çıkan somut ürünler (obsidyen taşından yontulmuş bıçak, papirüs kağıdı, kil tablet, ok ve yay, radyo, uzay mekiği, facebook, vb.) kültürün en çok görünür hale geldiği biçimlerdir. Bununla birlikte kültür, sadece bu somutlaşmış nesne ve kullanımlar düzeyinde kalmaz; bu üretimlerin soyut temsillerini de içerir.
*Kültür sonucunda ortaya çıkan üretimler, onlara dair söylem, fikir, değer ve yargıların soyut temsillere dönüşerek, her bir somut üretimin kendisi yerine, onun yerine geçen daha evrensel ve dolaylı göndermeleri haline gelirler.İşte bu soyut temsillere simge adı verilir.
*Simgeler bir topluluğun ortak kurucu unsurları olabileceği gibi (millî bayrak), iki kişi arasındaki özel bir iletişimin başkaları tarafından anlaşılmayacak bir anlam taşıyıcısı da olabilirler (örneğin; geniş bir kitlenin dinlediği moda olmuş popüler bir şarkının iki âşık arasın¬da, özel bir ânı simgeleyen anlamı gibi)
*Simgelere yüklenen anlamlarda özel ve geçici değişmelere neden olabilir (örneğin, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra, A.B.D.’de pek görülmeyen türde bir milliyetçilik dalgasının geçici olarak yükselmesi). Simgeler, yalnızca temsil etme işlevini yüklenmezler; aynı zamanda gizem yaratırlar.
*Her türlü dinsel etkinlik ve örgütlenme, yoğun bir simgesel anlatımı gerektirir.
*Özellikle gizli tarikat, örgüt, dayanışma grubu gibi toplumsal oluşumlar, gizliliklerini sürdürebilmek, ama en önemlisi, bu gizlilikten bir iktidar yapısı üretebilmek için, bol miktarda simgeyi sır ve gizem taşıyıcısı haline getirirler.
*Giyim kodları, sadece nasıl örtündüğümüzü değil, kişiliğimizi nasıl toplumsal anlamda ortaya koyduğumuzu gösteren simge sistemleridir.
*Sırrın, toplumsal bağın oluşumunda oynadığı rol, Georg Simmel (1857¬1918) tarafından irdelenmiştir.
*Simmel’e göre, modern dünyada ilişkiler kurumsallaştıkça, ötekiler hakkında bildiklerimiz azalır; sır, genel bir norm haline gelir.

Toplumsal Bağın En Genel Kültür Alan Olarak Dil;
*Simgeler, belli bir çeşitlilik ve değişme arz etseler de ortak yaşamı sürdürmek için, bazılarının genel nitelikte olması gerekir.
*Dil, kültürün belli bir toplumsal düzeyde varlığını koruyabilmesi için vazgeçilmez önemde bir simge sistemidir.
*Bütün kültür olgularında olduğu gibi, dilde de iyi, doğru, güzel, anlamlı gibi temel ölçütler, sadece birer toplumsal oydaşma (konsensus) me¬selesidir.
*Fransız dilbilimci Emile Benveniste (1902¬1976), insanın dil içinde bir özne haline gelebileceğini savunur.
*Dil, sadece bir araç değil, içinde etkileşime girilen, biçimlenilen, toplumsal olanla bağlantının kurulduğu, anlamların karşılaştığı bir çeşit mekândır. Dildeki değişmeler, bir kültürü oluşturan diğer unsurlardaki değişmeleri de ifade ederler.
*Dil, sadece işlevsel olarak çalışan bir olgu değildir; aynı zamanda iletişimsel süreçte yeni anlamlar üretilmesini, mevcut kavram ve ifadelerin, hatta kimi zaman kuralların değişken¬lik kazanmasına yola açan etkileşimlerin oluşmasını sağlayan bir düşünsel zemindir.
*Dilin çeşitliliği, aynı zamanda, bir dil sisteminin içinde (örneğin Türkçe), işlevsel, yöresel, ideolojik, cinsiyet, meslek, yaş ya da toplumsal sınıf konumuna bağlı, hatta iki kişi arasında çok özel bir bağlamda kullanılan düzeylerle de ortaya çıkar.

ÇAĞDAŞ DÜNYADA TEKNOLOJİNİN KÜLTÜR BİLEŞENLERİ İÇİNDEKİ AYRICALIKLI KONUMU;
*Teknoloji, kültürü somut ürünler olarak ortaya koymak için, gereken bilgi ve yordamların toplamına verilen addır.
*Türkçe de yaygınlıkla “bilgi toplumu’’ ya da “bilgi çağı’’ terimlerinin kullanıldığını görmekteyiz. Oysa İngilizce veya Fransızca’da “information” olarak ifade edilen kavram, “bilgi” kavramının karşılığı değildir.
*Bilgi, insanın öznelliğinin süzgecinden geçerek, ken¬dine ait kıldığı bir özel bilme durumudur. Oysa enformasyon (eski dilde “malumat”), herkese aynı şekilde ulaşan bir çeşit ham ve seyreltilmiş bilgidir.
*Finans kapitalizmi, fizikî olarak üretilen malların değişimi¬ne değil, sanal değerlerin dünya ölçeğinde dolaşımına dayalıdır. Borsada menkul kıymetlerin spekülatif bir şekilde değer kazanmaları ya da kaybetmeleri, bu dolaşımın sonucudur. Finans kapitalizmi, aynı zamanda çok hızlı bir dolaşımın maddî koşullarını gerektirir. Fizikî anlamda dolaşım için ulaştırma olanakları, sanal anlamda dolaşım içinse enformasyon kanallarının son derece akışkan bir yapıya sahip olması gerekir.
*Teknoloji, kendisini, toplumsalın yegâne gerçek kaynağı olarak dayatmaktadır. Zaten teknoloji, sadece yordam ve gereçler değil, aynı zamanda teknik hakkındaki meşrulaştırıcı bir söylem yani bir ideolojidir. Bu ideolojik özelliği, teknolojinin toplumsal yaşamda tasavvurunda üç yönlü bir algılama yaratır: (1) Toplumsal ilişkinin neredeyse bütünüyle teknoloji sayesinde var olabileceği fikri. (2) Teknolojinin bir değer içermediği, sadece işlevsel nedenlerle var olduğu, dolayısıyla kullanmanın doğal ve kaçınılmaz olduğu vurgusu. (3) Teknolojinin, teknik nesneler ve onların tüketiminden ibaret olduğu varsayımı. Bu üç boyutlu algılama, teknolojinin, gündelik yaşamı saran söyleminin başlıca özelliğidir.

ÜNİTE 2

KÜLTÜR KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİMİ

Kültür: Antropolojik Yaklaşımlar;
*Kültür, sosyolojinin ve antropolojinin en önemli kavramlarından biri olmasına rağ¬men yine başta sosyoloji ve antropoloji olmak üzere genel olarak sosyal bilimlerin en belirsiz, karmaşık ve tartışmalı kavramlarındandır. Antropolog Alfred L. Kroeber ve Clyde Kluckhohn, 1952’de derledikleri Kültür: Kavramların ve Tanımların Eleştirisi başlıklı kitaplarında kültürün 164 ayrı tanımı olduğunu belirtirler. Ünlü Kültür kuramcısı Raymond Williams da (1983), kültür kavramına dair 164 farklı tanım olduğuna dikkat çekerek, ‘kültür’ün Ingiliz dilindeki en karmaşık iki-üç kavramdan birisi olduğunu belirtir.
*Kültür terimi, Latince Colere fiilinden türetilmiş olan Cultura’dan gelir. Bu fiil, ekip biçmek anlamındadır. Kültür terimi de On sekizinci yüzyıla kadar toprağı ıslah etme ve ürün yetiştirme/ekme gibi çoğunlukla tarımla ilgili anlamlara sahiptir.
*Cultura, onyedinci yüzyıla kadar Fransa’da işte bu anlamıyla kullanılmıştır, İnsan zekâsının oluşumu ve geliştirilmesi anlamında ise ilk kez Voltaire kullanmıştır, Buradan Kultur olarak Almanca’ya geçip 1793’de Alman Dili Sözlüğü’nde bu anlamıyla yer almıştır,
*Williams (1983), kültür teriminin ancak On yedinci yüzyıl sonunda toplumsal yaşamdaki değişmelerle birlikte anlam ve içeriğinin değişmeye başladığını belirtir,
*Kültürün, on sekizinci yüzyılda, toplumsal değer ve davranış biçimlerini ifade eden “toplumsal”a dair bir anlama bürünmesinde ise şüphesiz Aydınlanma düşüncesinin önemli bir rolü vardır.
*Öncesinde tarımsal etkinliklere dair “yetiştirme,” “ıslah etme” anlamında kulla¬nılmakta olan kültür terimi, artık insan zihninin geliştirilmesi, gelişme süreci, bu sürecin araçları ve zihnin gelişkin durumu gibi anlam katmanlarını içeren bir anlam evrenine bürünür.
*Williams’ı izleyerek, kültür olgusunun üç anlam katmanı olduğunu belirtebiliriz, i- Genel bir entelektüel, tinsel ve estetik gelişim süreci (uygarlık/medeniyet anlamında); ii-Entelektüel ve sanatsal etkinlik pratikleri (yüksek kültür anlamında) ve iii- Bir grubun ya da bir dönemin yaşam biçimi olar kültür, Burada kültürün “medeniyet” anlamındaki kullanımına özellikle dikkat çekebiliriz,

KÜLTÜR: ANTROPOLOJİK YAKLAŞIMLAR;
*Antropolojinin, özellikle de sosyal antropolojinin en önemli kavramı olmasına rağmen, antropolojinin kavramları arasında tanımlanması en güç olanı yine kültür kavramıdır. Belki de, kültürün antropolojik tanımlarının sayısı antropologların sayısından fazladır.
*Kültürün antropolojik tanımı, sosyal antropolojinin kurucusu kabul edilen ve Antropolojide Evrimci yaklaşımın ilk temsilcisi olan Edward Burnett Tylor’un (1832¬1917) 1871de yapmış olduğu, kültürün “bilgi, inanç, ahlâk, hukuk, gelenek ve in¬sanın bir toplumun üyesi olarak edindiği her türlü yetenek alışkanlıkları içeren karmaşık bir bütün” şeklindeki tanımına büyük ölçüde dayanır ve bu kültür tanımı uzun yıllar rakipsiz kalmıştır.

Evrimci ve Tarihselci Yaklaşımlar;
*İlk kültürel evrimciler evrimsel kuramları kültüre uygulamışlardır, Evrimciliğin ilk ve en önemli temsilcilerinden biri olan Edward B, Tylor (1832-1917), aynı zamanda antropolojinin konusunun kültür olduğunu belirten ilk bilim insanıdır.
*Kültürel evrimi aklın ilerleyişi olarak değerlendiren Tylor’a göre, ilkel/vahşi olanla uygar olanı bir diğerinden ayı¬ran en önemli nokta, uygar olanların hurafeleri terk ederek aklı ve onun ürünü olan bilimi benimsemeleridir.
*Tylor’a göre kültür insan davranışının edinilmiş öğesi olarak görülse de, kültür alanının yalnızca edinime indirgenemeyeceği genel olarak kabul görmektedir.
*Sosyal antropolojinin kurucusu olarak da kabul edilen Tylor’un yapmış olduğu meşhur kültür tanımı, “Bir dönemin ya da bir toplumsal grubun yaşam biçimi” olan kültürün antropolojik tanımının da temelini oluşturur ve yalnızca insanlığın kültüre sahip olduğuna işaret eder, Bu oldukça “geniş” tanım, kültürün günlük yaşamın “üstünde” değil, aksine yediden yetmişe herkesin günlük hayatının “içinde” olduğunu vurgular.
*Yüksek kültür olarak kültür tanımı “kültür” ve “toplum”u yete¬rince birleştiremeyen “dar” bir tanım olarak kabul edilirse, “tüm bir yaşam biçimi” olarak kültürü tarif eden antropolojik tanımının da kültürü fazla genişlettiği, kül¬türle toplumu çok fazla birleştirdiği söylenebilir.
*1930’larda Radc-liffe-Brown gibi tanınmış antropologlar kültürü “belirsiz bir soyutlama” olarak ni¬telendirirken, 1970’lerin yapısalcı antropologları ve sosyologları kültürün varlığını inkâr etmeseler de, onu sosyal değişmenin nedeni değil sonucu kabul etmişlerdir.
* Evrimci yaklaşımın diğer bir önemli ismi Lewis Henry Morgan’dır (1818-1889). Morgan Eski Toplum (1871) kitabında toplumların teknolojik gelişme düzeylerine göre farklılaştığını ve kültürel evrimin teknolojik gelişmeyle birlikte gerçekleştiğini vurgulayarak kültürel evrimi üç ana evreye ayırır: Avcı-toplayıcılığın hâkim olduğu ilk evre yabanıllık evresidir. Yerleşik hayata geçiş, hayvanların evcilleştirilmesi ve çömlekçiliğin gelişmesiyse ikinci evre olan barbarlık evresinde gerçekleşir. Son evre olan uygarlık evresine ise yazının keşfedilmesiyle geçilir. Morgan’ın bu görüşü/sınıflandırması, bütün dünya müzelerinde ilk, orta ve “taş devri”ne ait sergilerde ya da paleolitik çağ insanlarına, “Yeni Taş Devri” ya da Neolitik çağ insanları¬na ilişkin sergilerde, ilginç bir biçimde, hâlâ sürdürülmektedir.

Yayılmacılık (Difüzyonizm);
*Bir kültürün değişmesinde en önemli etkenin diğer kültürlerin maddi ve manevi öğelerinin o kültüre girmesi olduğunu belirten yayılmacılık, insanlık tarihinde birkaç çekirdek bölge olduğunu ve kültürel öğelerin bu merkezlerden çevreye yayıldığını savunur.
*Teknolojik gelişmenin her kültürde kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini, kültür içinde özgün buluşların kendi başına ortaya çıkışının çoğu zaman mümkün olmadığını öne süren yayılmacılık, başka kültürlerden almanın ise genel bir kural olduğunu ifade eder. Yayılmacı okulun ortaya çıkmasında müzecilik etkili olmuştur.
*Yayılmacı okul Almanya’da gelişmiştir.

Franz Boas: Tarihsel Tikelcilik/Özgücülük ve Kültürel Görecilik;
*Başlangıçta yayılmacı yaklaşımı benimsemiş olsa da Tarihsel Tikelci/Özgücü yaklaşımın mimarı, modern Amerikan kültürel antropolojisinin babası olarak kabul edilen, Amerikalı antropolog Franz Boas’tır.
*Her bir kültürün nasıl geliştiğinin ayrı ayrı incelenmesi ge¬rektiğini zira her kültürün kendine özgü ve ayrı bir tarihi olduğu görüşü tarihsel özgücü yaklaşımın temel tezidir. Bu nedenle kültürel göreciliğin kurucularından biri olduğu görülen Boas bu doğrultuda evrimci okula karşı en güçlü kuramsal tezin de mimarlarındandır.
*Yirminci yüzyıl antropolojisinin şekillenmesinde önemli bir rol oynamış olan Boas’a göre kültür, “bir topluluğun toplumsal davranışlarının bü¬tün ifadelerini, bireylerin içinde yaşadıkları grubun alışkanlıklarından etkilenen tepkilerini ve bu alışkanlıkların belirlediği insan etkinliklerini” içerir.
*Tylor’a göre kültür insan becerilerinin bir birikimiyken, Boas, her birimizin taktığı bir “kültürel gözlük” benzetmesini önerir.
*Kültürel göreciliğin önemli bir mimarı olan Boas ve öğrencileri için, diğer kültürleri tamamen kendi değerlerimizi ölçüt alarak değerlendirme eğilimi olan etnikmerkezcilikle (etnosentrizm) ve ırkçılıkla savaşmak antropoloji disiplinin temel misyonudur.
*Biyolojik Irk: Biyolojik olarak ırk, alt türleri açıklamak için kullanılan bir kavramdır ve Homosapiens, yani bizim türümüz için alt tür yoktur. Bizim türümüz içinde bir popülasyonun diğerinden farkı bile yumuşak geçiş gösterir, keskin farklılıklar yoktur. Bu nedenlerden dolayı, antropologlar ırkın biyolojik olarakiçi b oş bir kavram olduğunu, insanlar için geçerli olmadığını ve insanlar için kullanılamayacağı ortaya koymuştur.
*Boas ve öğrencileri için, etnik-merkezcilik ve ırkçılıkla savaşmak antropoloji disiplinin te- fi yİ mel misyonudur.

Kültürel Çeşitlilik, Etnik-Merkezcilik ve Kültürel Görecilik;
*Bizimkinden faklı hayat tarzları, bizim kültürümüzden oldukça farklı kültürler olduğunu biliyoruz. Yaşadığımız topraklardan uzak coğrafyalarda, başka dilleri konuşan, farklı dinlere mensup ve çok değişik yaşam biçimlerine sahip milyarlarca insan yaşıyor. Sadece bizden binlerce kilometre uzakta, başka ülkelerde değil; yaşadığımız şehirde, aynı mahallede, hatta oturduğumuz apartmanda da bizden farklı giyinen, konuşan ve bizimkinden açık olarak farklı yaşam biçimlerine sahip insanlar görüyoruz. Bu durum insan olmanın farklı yollarının olduğunu, gündelik yaşam içinde bizimkinden farklı davranış biçimleri ve hayat tarzları olduğunu bize hatırlatır. Belki daha da önemlisi, bu gözlem sadece dünyada ya da başka bir coğrafyada değil, bir ülkede ve aynı toplum içinde bile tek bir kültürün değil, farklı kültürlerin olduğunu karşı çıkamayacağımız şekilde bize gösterir.
*Bireyin kendi kültürel değerlerini ön plana alarak başka kültür¬leri kendi kültürünün değer sisteminden değerlendirerek yargılaması etnik-merkezcilik olarak adlandırılır.
*Etnik-merkezcilik sıklıkla kendi kültürünü yüceltme ve başka kültürleri küçümseme, ötekileştirme ya da aşağılama düzeyinde kendini gösterir. Bu nedenle, etnik merkezciliğin hiç de masum olma¬dığı, aksine heterofobi (farklılık korkusu/düşmanlığı), zenofobi (yabancı korku¬su/düşmanlığı), islamofobi (İslam korkusu/düşmanlığı), homofobi (eşcinsel düşmanlığı), şovenizm ve daha önemlisi ırkçılık ile çok yakın bir ilişki içinde olduğu belirtilebilir.
*Kültürel görecilik ya da kültürel rölativizm, başka kültürleri kişinin kendi kültürünün değil, o kültürün bağlamı içinde görmesi ve değerlendirmesi düşüncesidir.

Kültür-Kişilik Ekolü;
*Psikoloji yönelimli bir bakış açısıyla her toplumun kendi karakteristik kişiliğini ürettiğini savunan Benedict, kültürün, onu yaratanların ortak kişiliklerinin bir yansıması olduğu görüşünü ortaya atmıştır,
*Benedict, başyapıtı sayılan Patterns of Culture’da (Kültür Örüntüleri) (1934), kül¬türün ardındaki başlıca yaratıcı gücün toplumsal ve yapısal bir etmen olmaktan çok “duygusal ve estetik” bir güç olan “bütünleşme” olduğunu belirtir,
*Benedict, kültürler arasındaki farklılıkların bireyler arasındaki farklılıklara benzediğini öne sürer.
*Benedict bu bütünleştirici öğeye “kültürel kümelenme” (cultural confi- guration) adını verir.
*İnsanlar, kültürlenme yoluyla mensubu oldukları kültürün hâkim kişilik tipi kalıbına dökülürler.
*Kültürlenme: Bireyin içine doğduğu kültürü anneden, aileden başlayarak diğer toplumsal kurumlar aracılığıyla öğrenme sürecidir.

İşlevselcilik ve Malinovvski;
*Bronislaw Malinowski (1884-1942)’nin geliştirdiği işlevselci okul toplumun bütün unsurlarının, o toplumdaki bireylerin kültürel olarak tanımlanmış gereksinimlerini karşıladıkları için işlevsel olduğunu savunur.
*Bronislaw Malinowski, bütün insanların bazı biyolojik ve psikolojik gereksi-nimlerinin ortak olduğunu ve bütün kültürel kurumların esas işlevinin bu gereksinimleri karşılamak olduğunu vurgular.
*Malinowski bütün kültürlerin karşılamak zorunda olduğu üç temel gereksinim düzeyini şöyle belirlemiştir:
1.Beslenme ve cinsellik gibi biyolojik gereksinimler.
2.Eğitim ve hukuk gibi araçsal gereksinimler.
3.Din, sanat gibi bütünleştirici gereksinimler.
*Malinowski, temel (biyolojik) gereksinimleri ve kül¬türel karşılıklarını şöyle sıralamaktadır.

Biyolojik Gereksinim
1-Metabolizma
2-Üreme
3-Bedensel rahatlık
4-Güvenlik
5-Hareket
6-Büyüme
7-Sağlık

Kültürel karşılık
1-Beslenmesistemi
2-Akrabalık
3-Konut
4-Korunma ve savunma
5-Faaliyetler ve iletişim sistemleri
6-Eğitim
7-Hijyen

*Malinowski’ye göre eğer antropologlar bir kültürün bu gereksinimleri karşılama yollarını çözümleyebilirlerse, kültürel özelliklerin kökenine de ulaşabilirler.

Yapısal-İşlevselcilik ve Radcliffe-Brown;
*İngiliz antropolog Alfred Reginald Radcliffe-Brown (1881-1955), yapısalcı-işlevselci olarak bilinen düşünce okulunun kurucusudur,
*Radcliffe-Brown ve onu izleyenler bir toplumun her gelenek ve inancının, o toplumun yapısını sürdürmeye dönük belirli bir işlevi olduğuna inanır.
*Radcliffe-Brown bir toplumun tek tek üyelerinden farklı olduğu fikrini Durkheimdan almıştır.
*Radcliffe-Brown’a göre, antropoloji bireysel eylem üzerinde yoğunlaşmak yerine onları yöneten yapıya ulaşmalıdır.
*Yapısalcı-işlevselci yaklaşım, antropologların toplumları ve kültürlerini sistemler olarak çözümlemelerine ve çeşitli parçaları arasındaki karşılıklı ilişkileri incelemelerine yol açmıştır.
*Radcliffe-Brown toplumsal davranışın evrensel yasalarını ortaya çıkaramamıştır.

Yapısalcılık ve Claude Levi-Strauss;
*Yapısalcılığa göre kültür, temelde yatan evrensel bir düşünce kalıbının ürünü olarak görülür.
*Bu yaklaşıma göre antropologların görevi, insanların bu süreci başarmasının temel ilkelerini açıklamak ve altta yatan kalıpları ortaya çıkarmaktır.
*Yapısalcılık, toplumsal görüngülerde toplumsal yapı adı verilen ve yalnızca bir model kullanımıyla anlaşılabilecek gizli bir boyutun varlığını kabullenmektedir.
*İnsanlar için doğal dünyanın, insan kavrayışının ötesinde bir gerçekliğinin olmadığının kabulü, yapısalcılığın doğal dünyanın nesnel olarak varolmadığını öne sürdüğü anlamına gelmemektedir.
*Claude Levi-Strauss (1908-2009), insan aklının, algıladığı toplumsal dünyayı temel bilgi parçacıklarına ve zihinsel kategorilere ayırarak bir düzen oluşturduğunu savunan yapısalcı antropolojinin en önemli ismidir.
*Levi-Strauss, aklın yapısının fikir, simge ve mitosları, genellikle zıt ya da ikili kategorilerle nasıl örüntüler halinde örgütlediği üzerinde durur.
*En büyük karşıtlık ise “kendilik” ve “başkaları” arasındadır; bu karşıtlık, kültürün de bağımlı olduğu simgesel iletişimin ortaya çıkması için gereklidir. İletişim, karşılıklı bir değiş tokuştur; malları olduğu gibi eşlerin değiş tokuşunu bile kapsayabilir. Ensest tabusu işte bu nedenle, böylesine köklü olan “kendilik” ve “başkaları” karşıtlığından kaynaklanır.

Çatışmacı ve Uyarlanmacı Yaklaşımlar;

Yeni Evrimcilik
*Amerikalı Antropolog Leslie White (1900-1975) ile AvusturyalI arkeolog Gor- don Childe (1892-1957) Yeni Evrimciliğin önemli temsilcileridir.
*Leslie White, The Science of Culture (Kültür Bilimi) başlığıyla 1949 yılında ya-yınlanan kitabında kültürü en önemli bileşeni teknoloji olan bütüncül, dinamik ve simgesel bir sistem olarak tanımlar.
*White, Marx’ın izinde, toplumsal ve kültürel görüngülerin üç düzlemde ele alınması gerektiğini savunur. Temel düzlem teknolojiktir ve toplumdaki değişme süreci bu düzlemde baş göstermektedir. İkinci düzlem, aile, hukuk, devlet gibi kurumların dâhil olduğu sosyolojik düzlemdir ve toplumun teknolojik temeliyle ideolojisi arasında dolayımı oluşturmaktadır.
*White, toplumsal evrimin entropiyi (rastlantısallı- ğı) azaltarak ilerlediği fikriyle, kültürün enerji-tutan bir sistem olduğu kuramını bir¬leştirerek kültürel karmaşıklığın ve gelişmenin nedenlerini anlamaya çalıştı

Kültürel Ekoloji Yaklaşımı;
*Julian Steward (1902-1972) da kültürel evrim ile ilgili olmakla birlikte, ondan farklı olarak, kültürlerin çevreleriyle olan etkileşimini vurgulamış ve kültü¬rel sistemlerin çevresel uyarlanma yoluyla evrimi üzerinde odaklanmıştı, Steward’ın bu çalışması kültürel ekoloji adı verilen yaklaşıma yol açmıştır,
*White, evrimcilerin insan kültürü üzerinde bir bütün olarak odaklanması ve genel yasaları teşhis etmesi görüşündeydi.
*Steward ise bu yasaları keşfetme yaklaşımının, tam da belirli kültürel sistemlerin mevcut gelişimiyle değil de, soyut olarak kültürle uğraştığı için başarısız kaldığını savunmuştur.
*Steward, kültürel ekoloji için üç temel düzey öne sürmüştür, i- Kültürün teknolojisi ve çevresi arasındaki karşılıklı ilişki çözümlenmelidir, Kültür, insanlar yiyecek ve barınacak yer sağlarken elindeki kaynakları ne derecede etkili kullanabilmek¬tedir? ii- Kültürün teknolojisiyle ilişkili davranış kalıpları çözümlenmelidir, Kültürün üyeleri, yaşamları için gereken işleri nasıl yerine getirmektedir? iii-Bu davranış kalıpları ve kültürel sistemin diğer öğeleri arasındaki ilişki belirlenmelidir.

Marksist Antropoloji;
*Marksist antropoloji, toplumsal değişmeyi açıklamak için, bir toplumun ayırt edici unsur ve çelişki dizileri üzerinde durur. Bu yaklaşım çevre ile kültürel evrim arasındaki ilişkide, toplumsal sistemlerin dönüşmesine yol açacak ilişkileri önemli görür.
*Marksist antropologlar da, Marx gibi, üretim tarzı ve ilişkilerinin toplum ya da kültürlerin ya¬pı ve gelişimlerini belirleyen birincil etken olarak görür.
*Marksist antropologlar, bu anlamda, kültürün içindeki üretim ve dağıtım araçlarının nasıl şekillendiğine, nasıl değişme geçirdiğine odaklanırlar.
*Marksist antropologlar siyaset ile iktisat arasında doğrudan ve tek yönlü bir belirlenim ilişkisini öne sürmenin kaba bir maddecilik olduğunu vurgularlar.
*Yapısal Marksizm, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Marksist antropolojisinin hâkim paradigmasını oluşturmuştur.
*Marx, Engels, White ve Steward’m fikirlerinin daha da geliştirilmesi, kültürel maddecilik adı verilen bir perspektife yol açmıştır.
*Kültürel maddecilik yaklaşımı fikir, değer ve dinsel inançları çevresel koşullara uyarlanma araçları olarak görür. Bu görüşün en önemli temsilcisi Marvin Harris (1927-2001), kültürel uyarlanma üzerindeki maddi sıkıntıları vurgular.

Simgeci/Yorumsamacı Antropoloji;
*Yorumsamacı antropolojiyle özdeşleştirilen Clifford Geertz (1926-2006), her kültürün göreceli olarak ele alınması gerektiğine dair Boas’ın yaklaşımını geliştirmiş ve genel davranış örüntülerine ulaşmaktansa, her kültürün ayrıntılı bir tablosunun çizil¬mesine önem vermiştir.
*Geertz, kültür ile toplumsal yapının aynı görüngünün farklı soyutlamaları olduğu, bu nedenle toplum¬sal yapının sosyologlara bırakılarak antropologların sadece kül¬türle ilgilenmesi gerektiğine dair Parsonscu vurguyu paylaşmıştır.
*Simgeci veya yorumsamacı (ya da hümanist) antropoloji olarak adlandırılan yaklaşımını Geertz ilk kez Interpretation of Cul- tures (1973) (Kültürlerin Yorumlanması) adlı kitabında ortaya koyar.
*Geertz, araştırmalarında insanlara kendi yaşamlarını anlattırarak sadece antropologun imgeleminin nesneleri olarak sunmaktan kaçınmıştır.

Feminist Antropoloji;
*Eril-merkezcilik: Toplumsal örgütlenmede erkeği ve onun toplumsal rollerini merkeze alarak davranma ve tutum geliştirme eğilimidir.
*Antropolojide feminist düşüncenin tohumları yirminci yüzyılın ilk yarısında El- sie Clews Parsons, Alice Fletcher, Phyllis Kaberry ve Margaret Mead gibi kadın antropologlar tarafından atılmıştır,

Margaret Mead;
*Franz Boas ve Ruth Benedict’in öğrencisi olarak lisans eğitimini Columbia Üniversitesinde tamamlayan Mead, 24 yaşında bir doktora öğrencisi olarak ilk büyük alan araştırmasını yaptı, Büyük Okyanus’ta bir ada olan Samoa’da gerçekleştirdiği araştırmasının amacı, ergenlerin geçirdiği biyolojik değişikliklerin toplumsal, psikolojik ve duygusal gerginliklerle dolu olduğu kuramını sınamaktı, Farklı bir ifadeyle, Mead, ergenliğin evrensel olarak gerilimli olmayabileceğini; davranış ve değerler kültürden kültüre farklılık gösteriyorsa, ergenlik deneyiminin de farklı olabileceğini düşünüyordu,
*Ergenlik döneminin gerginlik dönemi olmak zorunda olmadığını ve buna kültürel koşulların neden olduğunu vurguladı: “Ergenlik zorunlu olarak bir gerilim ve baskı dönemi değildir; onu böyle kılan kültürel koşullardır,” Ergenlik veya eril¬lik gibi bir “yaşam olgusu”nun farklı biçimler alabileceğini göstermekle Mead, bazen “insan doğası” olarak sorgusuzca kabullenilen şeyin kültürel bir ürün olabileceğini göstermiştir,
*Biyolojinin yazgı olduğunu düşünmekten kaçınmak gerektiğini en güçlü vurgulayan Mead olmuştur.
*Mead’in 1928 tarihli söz konusu çalışması, aynı zamanda psikolojik antropolojinin (kültür ve kişilik) başlangıcı olarak kabul edilir.
*Mead’in feminizm ile antropoloji arasındaki köprünün inşasına ve genel olarak feminist düşünceye iki düzeyde yaptığı katkı önemlidir, Birincisi antropolojide hep doğal (biyolojik) kabul edilegelen kadınlık ve erkeklik rollerinin kültü¬rel/toplumsal olduğunu ortaya koyarak toplumsal cinsiyetin kültürel inşası mefhu¬munu geliştirmiştir. İkincisi ise, feminist projeye bir kültürel alternatif göstermiştir.

ÜNİTE 3

Toplumbilimsel Bir Olgu Olarak Kültür;

BÜTÜNLEŞTİRİCİ ÖĞELERİN KAYNAĞI OLARAK KÜLTÜR

Toplumsal Öğelerin Uyumlu Bütünlüğü: İşlevselci Yaklaşım;
*Toplumbilimin kurucuları arasında yer alan, pozitivizm ve işlevselciliğin savunucularından Emile Durkheim, bir toplumda kültüre işaret eden ortak değerler, düşünceler, ahlâki bilinç ve duygusal yaşamdan söz ederken kolektif bilinç kavramım kullanır.
*“Toplumsal İşbölümü’’ (De la division dit travail sociale) eserinde, dayanışma tür¬leri üzerinden, basit toplumlarla sanayi toplumları arasındaki farklılıklara işaret eder. Birbirine benzeyen, aynı işleri yapabilen bireylerin mekanik dayanışması ilkel toplumlara özgüyken farklılaşma, uzmanlık ve yüksek işbölümüyle organik dayanışma, sanayi toplumlarmda görülmektedir.
*Durkheim’a göre, artan işbölümü, daha fazla bireysel özgürlük ve mutluluğa yol açmakla birlikte, eylem üzerinde geleneksel ve kültürel denetimlerin güçsüz- leşmesi sebebiyle bozulmaya ve anomi olarak adlandırılan düzenleme yokluğuna yol açtığını savunur.
*“Durkheim, Dinsel Yaşamın Temel Biçimleri’’ (Les fonnes elementaires de la vie religieuse) eserindeyse toplumsal bütünleşme süreçlerini açıklamak için, din üzerine incelemeler yapmıştır.
*Durkheim, bütün dinlerin kutsal olan (sacre) ile kutsal olmayan (profane) ayrımı etrafında şekillendiğini belirtirken kutsal olanın, özellikle dinsel törenlerde tabular, ritüeller aracılığıyla inanç dizilerinin simgeler üzerinden, kültürün bileşenleri olarak sayılan toplumda paylaşılan duygular, ahlâki değerler üzerine yoğunlaşma sağlayarak, ortak kimlik ve aidiyet hissini güçlendirdiğini vurgulamıştır.
*Durkheim’ın işlevselci bakış açısına, “Simgesel ve Yorumsamacı Antropolo¬jinin temsilcilerinin kültür analizlerinde de rastlanmaktadır. Örneğin; Victor Turner, toplumsal dayanışmanın, ritüeller ve simgelerin, topluluğu bütünleştirici gücü üzerinden, kültürün ve toplumsal düzenin yeniden üretimine katkıda bulunduğunu savunur.
*Mary Douglas ise özellikle bir topluluktaki temizlik ve kirlilik kavram¬ları üzerine olan algı ve inançların, kültür örüntüsüyle doğrudan ilgili olduğunu savunur.
*19. yüzyılın ilk yarısında, Fransa’da devrim sonrası yeniden yapılanma çalışmaları sırasında, toplumbilime yön veren isimlerden Frederic Le Play (1806-1882) “Science Sociale” okulunun kurucularından olup, toplumlarda dengeyi, barışı ve sabitliği sağlamak için, uyulması gereken temeller üzerinde durmuştur. “Avrupa İşçileri” adlı eserinde, aile monografilerine dayanarak, aile sınıflama sistemi kurmuştur. Buna göre, ataerkil aile tipinde malların bir kuşaktan ötekine, kök aile tipinde sadece vâ¬ris olarak seçilen çocuğa parçalanmadan geçtiğini açıklar.

Bir Sistem Olarak Kültür: Yapısalcı Yaklaşım;
*Talcott Parsons, maddi güçlerle kültür arasındaki ilişkiyi, birleşik görgül dün¬yanın analitik düzeyleri (analytical levels of a unified empirical world) üzerinden kavramsallaştırmaktadır. “Toplumsal Eylemin Yapısı” (The Structure of Social Acti- on) (1937) adlı yapıtı, kültür sosyolojisi alanında, insan failinin rasyonel aktör mo¬delleri açısından büyük önem teşkil eder.
*Parsons, insan eyleminin, normatif bir yapıya sahip olduğu, idealler ve ortak bilinçten de etkilenerek, bireyi güdümlediğini savunan iradeci eylem modelini (voluntaristic model of action) çizmektedir.
*Parsons, geliştirdiği amaçlar, araçlar, şartlar, normlar ve çaba olmak üzere, beş temel birim edimine dayalı, çokboyutlu insan eylemi modelini çizer.
*. Parsons’a göre, kısmen rol beklentilerini belirleyerek, insanlara, birbirleriyle iletişi¬me geçme ve kendi eylemlerini eşgüdümleme olanağı sunan sistem, “Kültürel Sistem”dir. Kültürel sisteme yönelik, başlıca üç etkinlik alanı bulunmaktadır. Bunlar; bilişsel simgeler dünyası (ör: matematiksel denklemler, finansal raporlar), anlatım¬la ilgili simgeler (ör: sanat, müzik) ile ahlâki standartlar ve normlardır.
*Parsons’ın sistemler kuramının en karmaşık hali “The Social System” ve “Toward a General Theory of Action” eserlerinde geliştirilen AGIL modelidir.
*Parsons’çı yaklaşımda kültür, toplumsal düzeni sürdürmede normlar, değerler ve simgesel süreçleri kapsaması açısından büyük öneme sahiptir.
*Yapısalcı toplumsal sistem yaklaşımının bir başka temsilcisi Robert K. Mer- ton’dır. “Sosyal Yapı ve Anomi” (Social Structure and Anomie) adlı eserinde, bütünleşmenin sağlanabilmesi için, norm ve değerlerin taşıdıkları önem, kültürel hedefler ve kurumsal araçlar üzerinde durulmaktadır.
*Merton, toplumsal yapılar arasındaki ilişkileri düzenlemede açık ve gizil işlev¬ler olmak üzere bir ayrım yapmıştır. Açık işlevler, örgütlerin açıklanan amaçları ve görevlerini, gizil işlevlerse örgütlerin faaliyetlerinden doğan sonuçları ifade etmektedir.
*Kültür konusunda, bütünleştirici bakış açısı üzerinden kavramsallaştırmalar yapan Merton, bilimin kültürel amacının yarar sağlayan yanından ziyade, doğru ve iyiye götürmesi oranında değerlendirildiğini savunur.
*. Weber’in teorilerinde, Alman hermenötik perspektifinin temsilcilerinden Wilhelm Dilthey ile Kant ve Hegel’in idealizmine rastlamak mümkündür.
*Dilthey, Geisteswissenschaften (insani bilimlerin) hermenötik yöntemiyle Naturwissenschaften (doğa bilimlerinin) gözleme ve deneye dayalı metodu arasındaki farklılığa dikkat çeker.
*Dilthey, sosyal görüngülerin kültürel bakış açısıyla incelenmesi gerektiğini savunurken kültürü, güçlü ve özerk bir alan olarak ortaya koyar.
*Weber, Dilthey’den yararlanarak, kültür kavramının da yer aldığı tüm toplumsal çö¬zümlemelerinde Verstehen (anlama) yaklaşımını savunmuştur .
*Weber’in kültür kuramına en önemli katkılarından biri de, modern kültürün bir unsuru ve doğal bir getirisi olarak rasyonelleşme kavramını ortaya koymuş olmasıdır.
*. Weber, “Protestan Etiği ve Kapitalizmin Ruhu” yapıtında, kapitalizmin ortaya çıkışında dinsel inançların rol oynadığını belirterek, materyalist gö¬rüşlere karşı çıkar.

Semiyolojik ve Post-Yapısalcı Kültür Analizi;
*Yapısalcılıkta kültürle dil bir¬birine benzeyen paralel kavramlar olarak ele alınmaktadır.
*Yapısal dilbilim, dilin, sözcükler ve sesler gibi mikro-öğelerde meydana gelen bir sistem olarak kavranıp analiz edilebileceği fikrine dayanmaktadır.
*Yapısalcı yaklaşımda asıl odak, bireysel insan failinin bilinci ve üstün niteli¬ği değil, kültür sisteminin rolü ve kültür sistemi çalışmalarıdır.
*İsviçreli dilbilimci Ferdinand de Saussure’e göre dilbilim, toplumsal yaşamın bir parçası olarak simgelerin rollerini ve doğasını inceleyen bilim dalının, semiyolojinin (göstergebilim) dallarından yalnızca biridir.
*Gösterge, gösteren (akustik imge ya da yazılı işaret) ve gösterilenden (kavram) oluşur. Gösteren ve gösterilen arasındaki ilişki sabit ya da zorunlu değil, keyfi ve nedensizdir; toplumsal uylaşımların sonucu oluşmaktadır.
*Semiyotik kültür modelini savunan önemli isimlerden biri Fransız düşünür Roland Barthes’tır. Dilbilim ve kültürel araştırma arasındaki yakın ilişkiyi, gösteren Csignifiant) temsil işini yapan şeyle, gösterilen (signifie) temsil edilen şey ya da kavram üzerinden yapılandırır.
Barthes, Fransız kültürünü ve gündelik yaşamını çözümleyen dergi yazılarının derlemesi olan Çağdaş Söylenler (Mitolojiler) adlı eserindeyse semiyotik yaklaşımla kültür içindeki işaretlerin asla masum olmadığı¬nı, aksine ideolojinin yeniden üretimin karmaşık ağlarını yansıttığını savunur.
*Post-yapısalcı kültür kuramcılarının etkilendiği en önemli isimlerden biri de Claude Levi-Strauss’tur.
*Kültür sistemlerinin kendi kuralları ve işleyiş mantığı oldu¬ğunu ortaya koyan Levi-Strauss, kültürün bütünüyle kavranmasının, açık anlamlar ve kişisel deneyimlerin görünür düzeyinin ötesinde aranmasıyla mümkün olabile¬ceğini savunur.
*Levi-Strauss, kültür üzerine en ilginç çalışmalarından birini antropoloji alanında vermiştir. “Akrabalığın Temel Yapıları” (Les structures elementaires de la parente) eseri, akrabalığın batı-dışı toplumlarda toplumsal örgütlenmenin temelinde yer alması sebebiyle evlilik çeşitleri, akraba isimlendirmeleri, akraba-temelli klan örgütlenmeleri, yerleşim biçimleri, mülkiyet sahipliğiyle aile ilişkileri üzerinedir.
*Levi-Strauss’u ön plana çıkaran, kültürel sistemlerin kendi kendini sürdürebilen özelliğine dikkat çe¬kerek, kültürün özerk bir alan oluşunu ortaya koymuş olmasıdır.
*Post-yapısalcı yaklaşımın en önemli temsilcisi Michel Foucault, kültürü, iktidar, bilgi ve söylem kavramları üzerinden inceler.
*Saussure’ün etkileri, söylemin derininde bulunan özü belirten episte- me kavramını kullanmasında görülür.
*Foucault’ya göre, egemen iktidar ve disipli- ner iktidar, sapkının normalleşmesine yönelik cezaları içerirken biyo-iktidar biçi¬mi, modern devlette cinsellik ve arzu kavramlarının yalnızca bastırılması ya da san¬sürle değil, onları harekete geçirerek denetime alınmasını içeren birleşik bir söy¬lemdir. İktidarın bu hegemonik etki alanını kılcal damarlara benzeterek tüm nüfus üzerinde yayılan bir ağa benzetir.

ÜNİTE 4

Kültür Olgusunun İdeolojik Kullamımları;
İNDİRGEYİCİ, SAFLAŞTIRICI BAKIŞ AÇISI;
*İdeolojinin sosyolojik açıdan ele alınmasının en önemli yanı, fikirle toplumsal ya¬pı ve toplumsal eylemler arasındaki bağın ortaya konulmasıdır.
*Bir toplumda, be¬lirli bir sınıfın ya da belirli bir sosyal grubun davranışlarına yön veren siyasal bir öğreti olarak ideoloji, kültürel bir düşünce formunu ifade etmektedir.

Kültür ve Egemen İdeoloji Eleştirisi: Marksist Bakış açısı;
*Karl Marx’a göre, sanayi toplumlarında kültür, egemen ideoloji olarak işlemekte¬dir.
*Marksist anlamda ideolojinin maddesel görüngülerinden biri olarak metâ fetişizm kavramı, kapitalist pazar siste¬minde yer alan metâların, baskın ideoloji tarafından, arzu nesneleri haline sokul¬ması sonucu değişim değerinin, kullanım değerinin önüne geçmesiyle gerçekleşir.
*Marksist ideolojinin en önemli kavramlarından biri olan ya¬bancılaşmayla bireyin; doğal, toplumsal, kültürel çevresine olan uyumu, çevresi üzerindeki denetimin azalmasıyla ortaya çıkan çaresizlik ve yalnızlık durumu an¬latılmaktadır.
*Marx’ın sınıflı toplum ve kapitalist sistem bağlamında, yöneten sınıfla yönetilen sınıf ilişkisinden temellenen ideolojisinin gücü, kültür, ekonomi ve ikti¬dar alanlarını sistematik biçimde ilişkilendirme becerisinde yatmaktadır.
*Marksist bakış açısıyla ideoloji, içinde sınıf mücadelesinin verildiği bir alandır.
*Kültür kavramının ideolojik kullanımının en belirgin örneklerinden biri, Fran¬sız Marksist düşünür Louis Althusser’in Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA) kavra¬mında ön plana çıkmaktadır.
*Althusser’e göre, devletin kapitalizmin yeniden üre¬timine olanak sağlamada kullandığı iki tür sistemi vardır. Birincisi Devletin Baskı Aygıtları (DBA); hükümet, ordu, polis, mahkemeler, hapishane gibi zorlayıcı gü¬cü kullanan kurumlan ifade eder. İkincisi Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA), eği¬tim, din, aile, siyaset, sendika, haberleşme, basm-yayım içerir.
*Antonio Gramsci ve onun hegemonya kavramında dikkat çekmektedir. Hegemonya kavramı kısa¬ca devletin ve yönetici sınıfın, sivil toplum içinde fikirleri düzenleme yetisidir.
*Gramsci’nin tanımladığı he¬gemonya kavramını, eşitsizliği güçlendiren ve eleştirel düşünce girişimlerinin önü¬nü kesen ideolojinin bizzat yaşadığı hâkim kültürel motifler olarak değerlendirmek mümkündür.

İdeolojik Anlamda Ulus-Devlet Kavram>: Kültürel Homojenleşme ve Asimilasyon;
*Yirminci yüzyıl dünya siyasi tarihi temel olarak iki dünya savaşıyla şekillenmiş¬tir. Özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, coğrafi sınırları belirli bir kara parçası üze¬rinde, bayrak ve dil birliği gibi simgesel birleştirici öğelerle ortak kültür söylemine dayalı, homojen bir halk yapısıyla tanımlanan ulus-devletler, gerçek ve ideal olanla maddi ve maddi olmayan arasında mekânsal ve zamansal düzenleme ve temsillerle oluşturulmuş ideolojik yapıdır.
*Ulusal kültür kavramının pek çok içeriği vardır. İlk olarak, bilim, teknik, edebiyat, felsefe, sanat alanlarında üretilmiş kültürel ürünler bütünüdür. İkinci olarak, ulusal ölçekte idari, ekonomik ve dinsel kurumsallıklar bütününe işaret eder. Üçüncü olaraksa bir toplumdaki bireylerin davranışları doğrudan göz¬lemlendiğinde açıkça görülebilen, tüm üyeler tarafından ortak paylaşılan davranış¬lar bütünüdür.
*Asimilasyon bir dönüşme devinimi olup, kendi kendine de¬ğil, çevre tarafından yeniden şekillendirilme eylemidir. Tarihselliği bir anlamda dışlayarak, evrensel sürece dâhil edilip, sosyal yaşamın tüm boyutlarını içeren bir bilincin inşası olarak, birbirine benzetmek anlamına gelmektedir.
*Asimilasyon kültürler arası değişim ya da kültürel yayılmadan farklı olarak modern bir olgudur.

İdeolojik Tabanlı Kültürel Gerilim: Dünya Sistemleri ve Medeniyetler Çatışması;
*Kapitalizmin bir dünya sistemi halini alması, burjuva kültürünün kendi düşünsel ve maddi temellerini sağlamlaştırıp, ideolojik olarak hegemonik hale getirilmesi, ekonomik, siyasal, düşünsel ve bilimsel alanlarda kendini hissettirmiştir.
*Yeni dünya düzeni değerlendirmesiyle ilgili olarak, Samuel Huntington “Mede¬niyetler Çatışması’’ kavramıyla uluslararası ittifakların kurulmasında, medeniyetlerin belirleyici olacağı, bu sebeple olası çatışmaların, medeniyetler arasında gerçek¬leşeceği görüşünü savunmaktadır.
*Huntington, kimlik ve medeniyet unsurlarının ön plana çıkarak, yirmibirinci yüzyıl uluslararası ilişkiler ve politika arenasında rol oynayacağını belirtir. Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapı¬lanması eserinde, bu konuya haritalarla açıklamalar getirmektedir.1920’li yılların profilini çıkardığı ilk haritada, dünya ekonomi politiğinin kolonileşmeyle şekillen¬diğini, Batı tarafından yönetilenler ve Batı’dan bağımsız olanlar ayrımıyla açıklar¬ken ikinci haritada, 1960’lı yılları Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği ile ABD çevresinde konumlanan ülkelerin oluşturduğu, iki kutuplu dünya üzerinden ide¬olojik farklılaşmaya işaret etmektedir.
*Huntington, özellikle bu üçüncü dönemden sonra, uluslararası ittifaklarda belirle¬yici unsurun politik ideoloji kavramından medeniyet kavramına kaydığını belirtir.
*Huntington tezini açıklamak için, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından çözü¬len Yugoslavya örneğini vermektedir.
*İdeolojiyi, bir fikir sistemi olarak kültürü, kapitalist dünya ekonomisinin belir¬sizlikler ve karşıtlıklar içeren sosyo-politik sisteminin getirilerinden biri olarak de¬ğerlendiren Immanuel Wallerstein’a göreyse bu tarihsel sistemin karşıt fikirleri içinde kültür, merkezi ideolojik savaş alanı konumundadır.
*Wallerstein’a göre, kapitalist dünya ekonomisi, bir dünya sistemi olduğundan, evrensel ideolojilerin yansıması kolaylıkla görülebilir.
*Yirmibirinci yüz¬yılda evrensel zaman ve ölçü birimlerinin kullanılıyor olması, bilimsel evrenselliğe işaret etmektedir.
*Günümüzde sayıları yaklaşık 150 olarak alınabilecek ve va¬roluş amaçları bu evrensel kuralların geçerliliğini sınırlamak olan egemen devlet¬ler bulunmaktadır.
*Wallerstein’a göre, sistemdeki ikinci önemli boyut, kapitalist dünya ekonomisi¬nin tarihsel genişlemesinin, ilk olarak Avrupa merkezine oturtularak batılılaşma¬nın modernleşmeyle bir tutuluyor olmasıdır.
*Sistemin üçüncü önemli boyutu, işçi sınıfını az paraya daha çok çalıştırmak, sermaye birikimini dur¬maksızın artırmak yolunda gerekli ideolojik motivasyonu sağlayabilmek için, eşit¬sizliğin kaçınılmaz olduğu gerçeğinin üstünü örterek, pazarın rekabetçi yapısında, diğer grupların sahip olduğuna sahip olabilme şansının sunulmasıyla gerçekleştiri¬liyor olmasıdır.

ÇOĞULCU VE DEĞİŞKENLİĞİ ÖNCELEYEN BAKIŞ AÇISI;
Kültür ve İdeoloji Kavramlarına Postmodern Yaklaşım;
*Küreselleşme terimi, özellikle 1980’lerin başından itibaren, öncelikle ekonomik bo¬yutu ön plana çıkan, iş gücünün, sermayenin ve mal piyasalarının, çok-uluslu şir¬ketler (ÇUŞ) ile birlikte, uluslararası nitelik kazanmasını ifade etmektedir.
*Haberleşme uyduları, bilgisayar ve internet gibi teknolojik boyutlarıyla iletişim devrimi niteliğinde Enformasyon Çağı’na geçiş, özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında, dünyadaki siyasal çizgiyi denetim altında tutmaya yönelik Birleşmiş Milletler gibi dev ulusal örgütler, pek çok devleti içeren NATO gibi ulus- aşırı paktlar ve günümüzde de etkin gücünü koruyan Avrupa Birliği gibi ulus-aşırı birlikler, uluslararası iş bölümü, git gide artan iş göçü olgusu, uluslararası ticareti düzenleyen anlaşmalar, GATT ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar, küreselleş¬menin açılımları olarak uluslararası kültürel akımları belirleyici unsurlardır.
*Küreselleşmenin önemi, insanların kimlik anlayışlarını, mekân ve mekânla iliş¬ki içerisinde olan benlik deneyimlerini nasıl etkilediği, kültürü oluşturan unsurlar etrafında gelişen ortak anlayışlar ve değerler üzerindeki etkilerini nasıl değişmeye uğrattığı incelendiğinde ortaya çıkmaktadır.
*Küresel pazarın sınır aşan bir medeniyet ürettiği, küreselleşen blue-jean, kolalı içecek ve spor ayakkabı markalarını örnek göstererek, tüketici zevk ve tercihlerinin giderek birbi¬rine benzeyerek birleşmesi iddiasına dayanır
*Appadurai, hem ulusların kendi içinde, hem uluslararası planda yaşadığı sosyo-kültürel küreselleşmeyi, beş farklı grupta topladığı mekânlar üzerinden analiz etmektedir. Buna göre, etno-mekân (ethnos- cape), göçmenler, turistler, mülteciler, sürgündekiler, işçiler gibi hareket halindeki bireylerden oluşan grupların oluşturduğu mekânı ifade ederken medya-mekân (mediascape), enformasyonun elektronik olarak üretildiği ve yayıldığı gazeteler, televizyon, radyo istasyonları, film stüdyoları gibi mekânları belirtmektedir.

Sınırların Sorgulanması ve Küresel İdeolojiler;
*Küreselleşme kavramı, her ne kadar bütünleştirici yapıyı ön plana çıkarır görünse de bu bütün olma durumu, görünürde kalan çoğulculuk ilkesi göz önünde bulun¬durulduğunda, indirgemeci ve tek tipleştirici bir boyuta da sahiptir.
*Ulf Hannerz, bu durumu, dünya kültürünün, çeşitli yerel kültürlerin birbirleriyle olan iç içe geçmiş ağ bağlantısı ve belirli bir kültürün, belirli bir anakaraya bağlı olmadan gelişebilmesiyle açıklamaktadır.
*Kimlik, kültür ve ideolojilerin sorgulandığı eksende, küresel kültürle yerel kültürün etkileşimini ifade eden, Türkçe’de küyerel olarak da söylenebilen glokalizasyon kavramı, küresel olmadan yerel olamayacağı, aynı şekilde yerel olmadan da küresel olanın var olamayacağına dikkat çeker. İlk kez Japon iş dünyasında, küreselleşme anlamına gelen dochakuka kelimesi 1980’lerde kullanılmıştır.
*“Global düşün yerel davran” (Think global act local) sloganıyla harekete geçen küresel eğilimler, özellikle pazarlama stratejileri olarak tezahür etmektedir.
*Ritzer tarafından kullanılan kavram, Amerikan hızlı yiyecek restoran zinciri McDonalds’ın, hazır yiyecek alanında geliştirdiği standartların tüm dünyada kullanılıyor ve tüketiliyor olmasını ifade etmektedir.

İdeolojik Yanılsamalar ve Popüler Kültür;
*Küresel kitle kültüründe üretim, kitle iletişim araçlarının egemenliğinde bulun¬maktadır. Popüler kültür ve eğlencenin üzerine kurulu ideolojinin yeniden inşası, ulusal sınırların ötesine geçen, erişimin en kolay olduğu televizyon uydu yayıncı¬lığı ve reklâmlar üzerinden gerçekleşmektedir.
*Popüler kültüre getirilen en erken eleştiriyi Neo-Marksist disiplinler-arası eleşti¬rel kuramlarıyla kültürü, ideolojik bir mücadele alanı olarak analiz eden Frankfurt Okulu düşünürlerinde görmek mümkündür.
*Okulun önemli temsilcilerinden Theo- dor Adorno’nun çözümlemelerine de girmiş 2. Dünya Savaşı’nda kullanılan kültür stratejilerinin, Nazi dönemi Almanya’sında şahit olduğu, Goebbels’in propaganda bakanlığının gözetimi altında üretilen popülist kitle kültürünün, Nazim’in yükseli¬şinde etkisinin büyük olduğu bilinmektedir.
*Kitle kültürü eleştirisinin öne çıkardığı en önemli kavramlardan biri de Frankfurt Okulu düşünürlerinden Theodor Ador- no ve Marx Horkheimer tarafından yazına kazandırılmış bir kavram olan, kültürel ürün üretimi ve dağıtımı yapan medya şirketlerini kapsayan kültür endüstrisidir.
*İdeoloji, değerler ve kanaat yaratmak, popüler kültürün mekanizmaları aracılığıyla gerçekleştirilirken gösterge ve simgelerin pe¬şinden koşan bir tüketici davranışı modeli yaratılmakta, sözde farklılık ve ayrıca¬lıklara dayalı kimlik inşasıyla tüketimin, her alana yayılması sağlanmaktadır.

ÜNİTE 5

Kültür ve Gelenek

GELENEK KAVRAMI;
*Gündelik hayattaysa gelenek, genellikle geç¬mişe ait pratik ve değerlere işaret eden bir sözcük olarak kullanılmaktadır.
*Glassie, gelenek sözcüğünün kafa karıştırıcı ve zengin bir kavram olduğunu belirterek, onun sadece geçmişle değil, bugün ve gelecekle ilgili olduğuna dikkati çekmektedir.
*Gelenek sadece geçmişle değil, bugün ve gelecekle ilgili bir olgudur.
*Glassie çalışmasında, “gelenek”in üç zamanlılığım; ele aldığı nesneler sanat ürünleri ve bu sanatların ustalarıyla yaptığı görüşmelerle somut bir biçimde göster¬mektedir.
*Eski bilim anlayışına göre, “gelenek, insanların yerine ey¬lemde bulunan bir üst-organizma gibi görülüyordu, dolayısıyla günümüz sosyal bi¬liminde bu kavrama pek sıcak bakılmamaktadır.”
*Organizmacılık ve organizmacı yaklaşım: Toplumsal dünya ile onun kurum ve işlevlerinin canlı bir organizmaya benzetilmesi yaklaşımı. Gerçekte organik olmasalar da “şeyleriorganik bir bütün olarak” gören ve değerlendiren bilim anlayışı ve öğretilir.
*İkili Karşıtlık (lar):Birbirlerini tümüyle dışlayan terimler ya da kavramlar arasında bulunan, hiçbir şekilde ortadan kaldırılması olanaklı olmayan karşıtlık durumu. Bir kavramın anlam ve tanımının neredeyse sadece karşıtıyla birlikte düşünülmesi hali. Salt birbirlerine karşıtlıklarıyla birbirlerinden ayırt edilen ikili terimler için kullanılır.

Gelenek Kavramı ve Geleneği Tanımlama Sorunu;
*Gelenek, Latince tradere sözcüğünden gelmektedir (Özbudun, 2003: 331 ve Willi- ams, 1988: 318) ve “aktarmak, vazgeçmek ya da devretmek anlamlarını taşımaktadır.
*Traditio bir şeyin aktarıldığı sürece, traditum ise aktarılan şeye” göndermede bulunmaktadır.
*Özbudun, tradere sözcüğünün aynı zamanda “bir şeyi saklaması için birine vermek anlamında” kullanıldığını ifade etmektedir.
*Traditio denildiğinde,
a.birine verilen
b.“armağan”ı alan kişinin, verene karşı yükümlülük olarak iyi muhafaza etme¬si gereken
c.değerli olan bir şey anlaşılmaktadır.
*Oxford Sözlüğü gelenek için, “âdet ve inançların kuşaktan kuşağa aktarılması” ve “uzun süredir yerleşmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan âdet ve inançlar” tanımlarını vermektedir.
*Cambridge Sözlüğü’nde “belirli bir toplum veya gruptaki insanların çok uzun süredir sahip oldukları belirli bir inanç, ilke veya ha¬reket tarzı” tanımını görmekteyiz.
*Meriam-Webster Sözlüğü geleneği, “âdet haline gelmiş düşünme, eylem veya davranış” örüntüleri olarak açıklamaktadır.
* Açık kavram: Felsefeye Wittgenstein’ın (1889-1951) getirdiği bu kavram, yeni anlam ve yorumlara olanak tanıyan, dolayısıyla sürekli olarak geliştirilebilir kavramlar için kullanılmaktadır. Bir kavramın açık kavram haline getirilmesi, kimi kez çelişkili anlam ve durumlar içerse de kavramın ve o konudaki düşüncenin derinleştirilmesi imkânını tanır.
*Kalıntı ve kültürel kalıntı:Antropolojiye Sir Edward Burnett Tylor’un (1832¬1917) kazandırdığı “kalıntılar” kavramı, günümüzde bizim için anlamsız görülen ve işlevlerini yitirmiş birtakım uygulamaların geçmişin “kalıntıları” olduğu görüşüne dayanmaktadır.
*Seymour-Smith, gelenek kavramının antropolojideki kullanımının “belirli bir topluluk içinde toplumsallaşma yoluyla bir kuşaktan diğerine aktarılan inanç, adet, değer, davranış, bilgi ya da uzmanlık örüntüleri”ne karşılık geldiğini belirtmektedir.
*Gross’a (1992) göre, bir olgunun “gelenek” olarak nitelenebilmesi için; en az üç kuşak boyunca sürüyor/tekrar ediyor olması, açık bir biçimde olmasa da bir değer yargısını taşıması, yani yaptırımcı/kural koyucu olması ve geçmişle şimdiki zaman arasında devamlılık duygusunu vermesi gerekiyor.
*Özbudun’un da Hobsbawm’a dayanarak ifade ettiği gibi, “tam da geçmişin ‘meşrulaştıncı’ okuma¬sı nedeniyle, yeni kurum ve davranış biçimlerinin, ‘icat edilen’ geleneklere” dayan¬dırıldığını unutmamamız gerekir.
*Toplumlarm uzun bir geçmişe dayandığını sandığı ve gelenek olarak gördüğü pek çok pra¬tik aslında görece olarak yakın dönemlere ait “icatlar”dır.

GELENEK VE MODERNLİK;
*Geleneksel kavramının önemli bir güçlü¬ğü genellikle modern ve modernlikle karşıtlık içinde düşünülmesinden kaynakla¬nmaktadır.
*Sosyolojinin ‘modern’ toplumu açıklamayı hedefleyen ‘modern’ bir disiplin ola¬rak kuruluşu, büyük oranda kendisinin ürettiği modern geleneksel ayrımı ve kar¬şıtlığı yoluyla mümkün olmuştur.
*Geçiş toplumları: Yirminci yüzyılın ortalarında öne çıkan bu görüşe göre, Türkiye ve benzeri toplumların birtakım sorunları ve çelişkileri yaşamaları, onların hem geleneksel hem modern unsurları bir arada taşımalarından kaynaklanmaktadır. Bu görüşe göre, geçici olan bu durum, onların tam anlamıyla modern toplumlara dönüşmeleriyle sona erecektir.
*Gelenek, özellikle modernlikle karşıtlık içinde kullanıldığında, eski, zamam geçmiş ya da geçmekte olan, hükmü ve değeri kalmamış bir şeyden söz edilmek¬tedir
*Geleneksel olarak adlandırılan tüm pratikler aslında modern olarak düşünülen uygulama¬larla iç içedir.
*İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen Gelenek¬ten Çağdaşa: Modem Tiirk Sanatında Kültürel Bellek sergisi İstanbul Modern müzesi tarafından kitaplaştırtarak yayınlanmıştır. Gelenekten Çağdaşa – Modern Tiirk Sanatın¬da Kiiltürel Bellek kitabında Bedri Rahmi Eyüboğlu, Erol Akyavaş, İsmet Doğan, İnci Evi- ner, Selma Gürbüz, Ergin İnan, Balkan Naci İslimyeli, Murat Morova ve Ekrem Yalçındağ’ın çalışmalarını görebilirsiniz.

Geleneksel Toplumlar;
*Sosyolojide ve genel olarak sosyal bilimlerde, “geleneksel toplum” olarak adlandı¬rılan toplumlar, ekonomik etkinliğin tarıma dayandığı, yüz yüze ilişkilerin ve “ge¬leneksel düşünce ve değerlerin” ön planda olduğu, uzmanlaşmanın daha düşük düzeyde görüldüğü, iş bölümünün esas olarak cinsiyet ve yaşa dayandığı kentleş¬memiş toplumlar olarak görülmektedir.
*Robert Redfield (1897-1958), “kır toplum- ları” olarak kavramsallaştırdığı bu toplumlar ile kentleşmiş toplumlar arasında ay¬rım yapmaktadır.
*Redfield, kır toplumlarının kültürünü “küçük gelenek,” kentli toplumlarm (özellikle yönetici sınıfın) kültürünü ise “büyük gelenek” olarak adlan¬dırmaktadır.
*Avcı ve yiyecek toplayıcı gruplarından on dokuzuncu ve yirminci yüzyılın sanayileşme öncesi Avrupa toplumlarına kadar pek çok top¬lum, geleneksel toplum kategorisi içine alınmıştır. Aynı zamanda çeşitli Asya top- lumları ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu pek çok Ortadoğu toplumu da böyle tanımlanmıştır.

BİR MÜCADELE ALANI OLARAK GELENEK;
*Geleneğin bir bütün olduğu ve tümüyle ‘benzer’ bir gruba dayandığı düşüncesi, geleneğin yaratıcı, taşıyıcı ve aktarıcısının insanlar olduğunu unutturmasının (Öz- budun, 2003: 330) yanı sıra, onun farklı toplumsal gruplar arasında bir mücadele alanı olduğu gerçeğini görmemizi engellemektedir. Özbudun, bunu şöyle açıkla¬maktadır: “Gelenek kuşkusuz ki insanlar tarafından yaratılmakta, taşınmakta, aktarılmaktadır;
*Toplumsal gruplar arasında gele¬nek yaratmada mücadele ve rekabetin olduğunu görebiliriz. Bu konuda geleneğe ilişkin dilin ve anlatının analiz edilmesi önemli ipuçları verebilir.
Burada bir mücadele alanı olarak gelenekten şunlar kastedilmektedir.
1.Geleneğin verili bir durum olmadığı, dolayısıyla özcü bir anlayışa dayandı- rılamayacaği;
2.Geleneğin yaratıcılarının insanlar olduğu ve bu nedenle geleneğin kendi ba¬şına özne sayılamayacağı;
3.Geleneğin belli bir yerde ortaya çıkan, değişmeyen bir olgu ve durum olmadı¬ğı, geleneklerin sürekli olarak dönüştürüldükleri ve yeniden yaratıldıkları;
4.Geleneğin toplumu oluşturan farklı kesimlere eşit mesafede ve tarafsız ol¬madığı;
5.Tek bir geleneğin değil, pek çok geleneğin olduğu ve bunların da birbiriy- le her zaman tutarlı olmadığı;
6.Geleneğin sadece geçmişe ait olmadığı, daha çok bugüne ve geleceğe iliş¬kin düşünce ve uygulamalar olduğu;
7.Farklı kesimlerin ve sınıfların belli gelenekleri sahiplenme, benimseme ve yaratma mücadelesi içinde oldukları;
8.Geleneklerin, belli bir zamanda toplumsal ilişkiler içinde oluşturuldukları ve bu nedenle de tarihsel oldukları.

GELENEK, TARİH VE MEŞRUİYET;
*Geleneğin meşrulaştırıcı yönüne baktığımızda “gerek değer yargısıyla yüklü yaptırımcı yönü gerekse geçmişle kurduğu ilişki ona, yetkesel bir rol yüklemekte onu, alıcı kuşa¬ğın davranışlarını “meşrulaştırıcı” kılmaktadır.
*Eisenstadt’a göre “gelenek salt bir süreğen¬lik simgesi hizmetini görmekle kalmamakta, yaratıcılığın ve yeniliğin meşru sınır¬larını belirlemektedir ve meşruluklarının başlıca ölçütüdür.
*Geleneğin simgesel boyutunun, kendisinden önce gelen meşruiyetin simgeselliğini yıkan özellikle bir yenileştirici güç olması önemli değildir”geleneği gelenek yapan” şeyin, “aktarıcı kuşağın aktarımı değil, alıcı kuşağın, onu değerli bularak kabul etmesi” olduğunu düşünmektedir (Özbudun, 2033: 332). Bu durum ge¬leneğin her zaman bir “ayıklanmaya” tâbi tutulduğunu ifade etmektedir.

GELENEKLER, ÂDET VE ÖRFLER;
*Özbudun; geleneğin âdetten, yaptırımcı ve kural koyucu özellikleriyle ayırt edile¬bileceğini, âdetin da¬ha az müdahale edici olduğunu belirtmektedir.
*Âdet, geleneğe benzer bir biçimde, süreğenlik duygusunu oluşturmakta ve geçmişi şimdiki zamana taşımaktadır.
*Örfler, bir toplumdaki “ahlak ve terbiye standartlarını belirleyen temel ku¬ralları” oluşturmaktadır.
*Örf ve benzeri top¬lumsal normlarda önemli bir dönüşüm, toplumsal tabakalaşma ve devletin ortaya çıkışıyla yaşanmıştır.

Bir Örnek: “Geleneksel Kültürümüz”;
*“Geleneksel kültürümüz” tamlamasında, açık olmayan ancak güçlü bir biçimde varlığını hissedebileceğimiz bir öznenin olduğunu görebiliriz. Bu nedenle bu iki kavramın buradaki örnekte olduğu gibi yan yana kullanılmasının zorluklarından biri; kimin, nereden ve ne zamandan söz ettiğini anlamaktaki güçlükten kaynak-lanmaktadır.
*“Geleneksel kültürümüz” betimlemesiyle, “örnekleri giderek azalan” kültürel pratik, örüntü ve nesneleri belirtmiş olabiliriz. Örneğin; “geleneksel dokumaları¬mız,” “geleneksel el ürünlerimiz,” “geleneksel çini sanatımız” gibi.

Gelenekçilik;
*Oryantalizm: Şarkiyatçılık ya da Doğubilimi olarak da adlandırılan Oryantalizm, Doğu toplumlarının ve kültürlerinin incelendiği Batı kökenli ve merkezli araştırma alanlarına verilen ortak isimdir. Oryantalizm, Doğu’ya ilişkin önyargıların ve ideolojik bakış açısının hâkim olduğu düşünce ve araştırma alanları aracılığıyla değer yüklü bir Doğu imajı oluşturur.
*Farklı alan ve çevrelerde ayrı anlamlar yüklenerek kullanılan gelenekçilik kavramı, en fazla karşılaştırmalı din çalışmaları, dinler tarihi, din felsefesi, Hıristiyan teoloji¬si ve İslam ilâhiyatı vb. kaynaklarda öne çıkmaktadır

Geleneksel Bilgi ve Deneyim;
*Gerek gündelik yaşamda, gerek sosyal bilimlerde, daha özel olarak, sosyoloji ve antropolojide, geleneksel bilgi ve deneyimin daha somut bir biçimde kullanımları¬nı görebileceğimiz yerlerin başında, “geleneksel mutfağımız ve yemeklerimiz”, “geleneksel tıp ve tedavi yöntemleri”, “geleneksel giysiler”, “geleneksel meslek ve zanaatlar”, “geleneksel ilişkiler ve ilişki ağları”, “geleneksel üretim tarzları” ve “ge¬leneksel uygulamalar” gibi örnekler gelmektedir.
*Geleneksel bilgi alanları olarak düşünebileceğimiz, belli meslek ve zanaatlara ilişkin etnografik çalışmalar, çeşitli nesnelere, yani maddi kültüre ilişkin inceleme¬ler, bir yandan “geleneksel bilgi ve deneyime” ilişkin önemli bilgiler barındırırken bir yandan da yukarıda belirtilen bilgi alanlarının karşıtlığını yıkıcı örnekler sun¬maktadır.
*Hobsbawm, top- lumların, uzun bir geçmişe dayandıklarını sandıkları pek çok geleneğin, aslında yakın dönemlere ait “icatlar” olduğuna işaret etmektedir.

KÜRESELLEŞME VE GELENEK;
*Küreselleşmenin tanımlanmasındaki tartışmaların ve güçlüklerin bir kısmı ikti¬sadi ve kültürel küreselleşme arasındaki bağlantıların kurulmasında ortaya çıkmak¬tadır.
*Özbudun’un vurguladığı gibi, “küre¬selleşme” üzerine çalışmaların en fazla sorun taşıdıkları yerlerden birini kültür ile bağlantılı olanlar oluşturuyor.
*Genel olarak bakıldığında içinde bulunduğumuz dönemde küreselleşme kavramının, bir dizi reto¬riği barındıran, güçlü bir “söylem” alanı olma özelliği gözlemlenebilir.

ÜNİTE 6

Kültür, Bilgi ve Toplum;

BİLGİNİN DEĞİŞEN ANLAMI;
*Bilgi en genel tanımıyla bilenle bilinen arasındaki ilişkidir.
*Epistemoloji, bilgi felsefesi anlamına gelip, bilginin ne olduğu, kaynağı, mümkünlüğü sorusuyla ilgilenirken bilgi sosyolojisi, bilginin sosyal yorumuyla meşgul olur.
*Felsefe tarihinde “bilgi nedir?” problemi, Sofistlerle başlamıştır. Onlara göre bil¬gi önceden var olan ve bulunması gereken bir şey değildir. İnsan bilgiyi, hakikati tıpkı varlıkta olduğu gibi bizzat kendisi kurar ve üretir. Bilgiyi kendi yararı ve ihti¬yaçları doğrultusunda şekillendirir.
*Ünlü Sofistlerden biri olan Protago- ras’a göre, bilgi bilen kişinin yaşama bakış açışı tarafından şekillenerek, bilenin ürünü olarak, onun sınırlandırılmasıyla karşımıza çıkar .
*Platon’un bilgi anlayışı onun varlık anlayışıyla iç içe geçmiştir. Her ikisi de Platon’un, Devlet isimli eseri¬nin altıncı kitabında yer alan meşhur “bölünmüş çiz¬gi” benzetmesiyle bir çizelgeyle ifade edilir.
*Duyulur tarafın en altında imgeler, gölgeler, yansımalar yer alır ve bunlara ilişkin bilgi sadece tahmin (eikasia) düzeyindedir. Bunun hemen üzerinde canlı varlıklar, bitkiler, insan yapımı nesneler, yani doğa ve sanat alanı yer alır ki buna ilişkin bilgi inanç (pistis) düzeyindedir. Tahmin ve inanç gerçek bilgi (episte¬me) değildirler, sadece sanı (doxa) düzeyinde kalırlar.
*Bilgiyi İdealar Dünya’sma ait olarak görmese bile, mutlak ve evrensel olarak ta-nımlayan bilgi anlayışı Aristoteles’te de görülmektedir. Aristoteles’e göre herşeyin an¬cak ilk nedenini bildiğimizi düşündüğümüzde, onu bildiğimizi söylediğimize göre (Aristoteles, 1996: 87) bilmek, ilk nedenleri bilmektir.
*Ortaçağa gelindiğinde, bu bilgi tanımına teolojik yoldan ulaşılmaya çalışılmak¬tadır. İmanla aklı yani imanla bilgiyi uzlaştırma olarak tanımlanan Skolastik düşün¬ce, belli sınırlar ve ilkeler içinde düşünmektedir. Kilisenin ileri sürdüğü dogmalar, felsefe ve bilgi açısından yorumlanarak dinsel-bilimsel bir sistem haline getirilmiş¬tir
*Yeniçağda ise Rene Descartes (1596-1650) ile birlikte, bilgi akıl sahibi varlık olarak insanla doğayı karşı karşıya koyan özne-nesne ilişkisine dayalı olarak ta¬nımlanır
*Yeniçağın, işte bu doğa bilimci bilgi kuramına karşı, onsekizinci yüzyılda G.Vİ- co ile başlayan, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda D.G. Herder ve Alman Tarih okuluyla devam eden ve nihayet W.Dilthey ile doruk noktasına ulaşan tinsel-tarih- sel-kültürel temelli bir bilgi kuramı karşımıza çıkmaktadır.
*G.Vİco’ya (1668-1744) göre, doğa bilgimizin nesnesi olamaz.
*Dilthey’a göre, “Locke, Hume, Kant’ın tasarladıkları bilen öznenin damarlarında, katıksız bir düşünme etkinliği olarak hiç de gerçek kan dolaşmaz; tersine, bu bilen öznenin damarlarında, katıksız bir düşünme etkinliği olarak aklın imbikten geçirilmiş özsuyu dolaşır.”
*Dilthey “yaşam dünyasından söz eder. Bu “yaşam dünyası’’ insanlara özgü inanç, eğilim, değer, norm, idea gibi kuralların tümü yani toplumsal gerçekliğin bir ifade¬sidir. Bilgi bu toplumsal gerçeklikte ortaya çıkmaktadır.
*Dilthey için, “Bizim ger¬çeklik hakkmdaki tasarım ve bilgimizin en önemli yapıtaşları, kişisel yaşamın bir¬liği, dış dünya, dışımızdaki bireyler, onların zaman içindeki yaşamları ve bu ya¬şamların birbirlerine karşı etkileridir ve tüm bunlar, ancak insanın bütüncül oluşu¬mundan yola çıkılarak açıklanabilir’’
*Dilthey, ne ilkçağın varlıksal bilgi anlayışı, ne ortaçağın imana da¬yalı bilgi anlayışı ne de Yeniçağın doğa bilimci ve mutlak akılcı bilgi anlayışını ka¬bul etmiştir. Onun ortaya koyduğu başka bir bilgi kuramıdır. Bilgi sadece doğa ile sınırlı kalmayıp, tinsel-tarihsel-kültürel temelde ele alınmalıdır. İşte bu nedenle do¬ğa bilimlerinin yanı sıra tin bilimlerinden söz eder.
*Condorcet (1743-1874)’ye göre, bilgi toplumsal bir niteliğe sahiptir (Armağan,1974: 101). St. Simon (1760-1825)’a göre, bilgi toplumsal değişmenin ürünüdür. Örneğin; hastalıklar arttığı için tıbbi bilgi genişlemektedir. Sosyolojinin kurucusu olarak kabul edilen A.Comte (1798-1857)’a göre de toplum¬sal yapı tipleriyle bilgi arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Yine K.Marx (1818- 1883)’a göre, bilgi ekonomik altyapı, üretici kuvvetler ve üretim ilişkileri arasındaki karmaşık bir diyalektiğin sonucunda ortaya çıkmaktadır (Armağan,1974: 108).
*bilgi sosyolojisinin de kurucusu olarak kabul edilen, W.Jerusalem (1854-1923), E.Durkheim (1858-1917), L.Levy-Bruhl’da genel olarak bilginin top¬lumsallığından söz etmektedirler.

KULTUR KATMANLARI;
Hartmann’a göre gerçek dünya birlikli bir oluş değil, ayrışık, bir cinsten olma¬yan, katmanlardan kurulmuş bir yapıdır. Hartmann bu yapıyı dört katmana ayırır.
1.Anorganik katman: Cansız nesnelerden oluşur. Bu katmanla fizik ilgilenir.
2.Organik katman: Canlı varlıklardan oluşur. Bu katmanla biyoloji ilgilenir.
3.Ruhlu varlıkların oluşturduğu katman: Bu katmanla ruhbilimi ilgilenir.
4.Bilinçli varlıkların oluşturduğu tinsel katman: Bu katmanla kültür fel¬sefesi ilgilenir.

*Hartmann’a göre, bu katmanlar içiçe geçmiş değillerdir ancak, birbiri üzerine bir evin katları gibi sıralanmışlardır. Birinci katmanın dördün¬cü katmana ihtiyacı yoktur ancak, dördüncü katmanın zeminde duran katmana ihtiyacı vardır.
*Hartmann’a göre, bilgi kuramı artık nesneleri nasıl meydana getiriyoruz sorusuyla değil, kendi başına var olan nesneler nasıl oluyor da bilgi nesnesi haline geliyor sorusunu ele almalıdır

Gurvitch’e göre bu katmanlar sabit ve mutlak olmayıp, hareket halinde dinamik bir karaktere sahiplerdir. Gurvitch bunları dıştan içe doğ¬ru on ayrı şekilde ifade eder
1.Ekolojik ve Morfolojik Yüzey: Doğal ve teknik ortam olan bu tabaka top¬lumsal olguların demografik ve coğrafi temelini oluşturur. Maddi bir nitelik gösteren bu tabaka insan etkinliklerine sahne olduğu için toplumsaldır.
2.Toplumsal örgütler ya da örgütlenmiş üst yapıların oluşturduğu taba¬ka: Gurvitch bu katmanı şöyle ifade eder: “Örgütler önceden az ya da çok katı şemalar içinde saptanmış bazı modellere göre, merkezileştirilmiş, sıra¬lanmış, düzenlenmiş ve önceden var olan toplu davranışlardır” (Gurvitch, aktaran: Armağan: 1974: 158). Bu tanıma göre kültür, duygu, bilgi, inançlar ve ideolojiler toplumsal örgütlenmenin sonucudur (McCarthy, 2002: 38).
3.Toplumsal Örnekler: Bunlar az çok standartlaşmış ve beklenen kolektif davranışlardır. Örneğin; giyim tarzı, terbiye kuralları, yemek tarzı, eğitim vb.
4.Örgütlenmiş üstyapıların dışında kalan ve belli bir düzenliliğe sahip kolektif davranışlar: Bu tür toplumsal davranışlar, toplumsal örneklerden sonra yer alırlar ve aynı zamanda toplumsal örneklerin gerçekleşmesine hiz¬met ederler. Örneğin; hukuki ve idari usuller vb. gibi
5.Toplumsal rollerin atkıları: Belirli toplumsal çerçevelere bağlı olarak olu¬şan bu tabaka örgütlenmiş üstyapıların dışında kalan ve belli bir düzenliliğe sahip kolektif davranışlarla kolektif tutumlar arasında yer alır. Bu katman toplumsal yapıların ve çerçevelerin yeniden yaratılmasında etkili olur.
6.Toplumsal Tutumlar: Gurvitch’e göre, toplumsal tutumlar zümreleri, grup¬ları, sınıfları ve toplumları belli bir yönde, belli bir şekilde tepki göstermeye iten eğilimlerdir. Bu eğilimler, bir yandan toplumsal rollere, bir yandan da toplumsal simgelere bağlı olarak şekil bulurlar.
7.Toplumsal Simgeler: Toplumsal simgeler, belli bir gerçeği, kısmen de ol¬sa, ifade eden işaretlerdir. Örneğin; dil, üniformalar ve totemler bu anlam¬da birer simgedir.
8.Yaratıcı ve Yenileştirici kolektif davranışlar: Davranışlarda beklenme¬yen, önceden kestirilemeyen öğeler en yüksek noktaya eriştiklerinde, yara¬tıcı ve yenileştirici olurlar. Bu tür toplumsal davranışlar var olan toplumsal
düzeni sarsmaya, parçalamaya ve devirmeye yönelen davranışlardır. Örne¬ğin; savaş ve devrim zamanında rastlanan davranışların büyük bir kısmı bu tür davranışlardır,
9.Toplumsal fikir ve değerler: Gurvitch’e göre her türlü toplumsal tutum ve davranışın ardında, daima toplumsal fikir ve değerler dünyası bulunur. Fakat tutum ve davranışlar olmadan bu fikir ve değerleri anlamak mümkün değildir.
10.Toplumsal zihinsel haller ve psişik edimler: Gurvitch’e göre, zihinsel haller ve psişik edimler toplumsal gerçeğin en iç tabakasını oluştururlar. Gurvitch’in deyimiyle, “zihinsel haller kendi kendilerini aşmayan psişik ve bilinç görünüşleri; psişik ya da zihinsel eylem ve muhtevalara iştirak ederek kendi kendini aşan şiddetli bilinç görünüşleridir” (Gurvitch, aktaran: Arma- ğan,1974: 159). Örneğin; toplumsal algılar, toplumsal acı ve sevinçler, top¬lumsal zihin halleri, toplumsal yargılar, toplumsal tercihler, toplumsal seçim¬ler vb. toplumsal psişik edimlerdir. Gurvitch’e göre bu, tabaka bilgiler siste¬mini oluşturur.

*Bu katmanların aynı zamanda kültürün de katmanlarını oluşturduğunu söyle¬mek, kültür öğelerini çok geniş bir biçimde ele aldığımızda, bu paralelliğin hiç de yanlış olmadığını bize gösterir. Zira kültür öğelerini şöylece sıralamak olanaklıdır.
1.Demografik taban: Her kültür, çok çeşitli insan gruplarından, birliklerin¬den oluşan bir demografik tabana dayanır.
2.Dil: Demografik olarak kümeleşmiş insan grupları arasındaki temel iletişim formudur.
3.Ekonomi: Toplumun yaşaması ve doğal ihtiyaçlarının karşılanması için başvurulan araçsal ve ilişkisel düzenlerin tümüdür.
4.Bilim ve Teknik: Doğal çevreyi insan ve toplum yararına dönüştürmek üzere başvurulan düşünce, yöntem, üretim tarzları ve organizasyon araçla¬rının tümünü oluşturur.
5.Tarih: Bir kültürün geleneklerle oluşan formudur.
6.Din: Bir kültürün gelenekle gelişen, fakat diğer geleneklere göre daha kalı¬cı ve sürekli olan doğaüstü inanç formlarının tümüdür.
7.Sanat: Bir kültürün dil, ses, renk gibi araçlarla ve mekana biçim verme edimleriyle gerçekleştirdiği biçim verici ve ifade edici etkinliklerinin tü¬müdür.
8.Devlet ve Siyaset: Toplumsal yaşamın, tüm kültür öğelerini gözeten bir tutumla grup ve sınıflar arasındaki güç dengelerine göre dıştan düzenlen¬miş formudur.
9.Felsefe: Öbür kültür öğelerinin tümünden beslenen, ama aynı ölçüde bu öğelere göreli olarak en az bağımlı, kuşatıcı ve organize düşünce etkinlikle¬rinin tümüdür.

BİLGİ SİSTEMLERİ;

Bilgi Türleri;
1. Dış dünyanın algısal birliği
2. Toplum, grup, biz, başkası bilgisi
3. sağduyu bilgisi
4. Gündelik bilgi
5. Teknik Bilgi
6. politik bilgi
7. bilimsel bilgi
8. felsefi bilgi
9. Sanatsal Bilgi
10. Dinsel Bilgi

Bilgi Şekilleri;
Yine Gurvitch’e göre, incelediğimiz bu bilgi türleri ağırlıkları değişen ikili beş bil¬gi şeklinden oluşmaktadır.
1. Mistik bilgi ve rasyonel bilgi: Mistik bilgiyle rasyonel bilgi arasındaki ay¬rım onların doğrulanma olanaklarıyla ilgilidir. Mistik bilgi doğrulama olana¬ğından yoksunken akla dayanan rasyonel bilgi, doğrulanabilir ya da yanlış¬lanabilir. Mistik bilgi daha çok ilkel toplumlarda ağır basarken toplumların gelişmesi ve doğaya egemen olmasıyla rasyonel bilgi ağır basmaya başla¬mıştır.
2.Ampirik bilgi ve kavramsal bilgi: Dış dünyanın algılanmasıyla oluşan bil¬ginin şekli ampirikken, kavramlar kullanarak bilgiyi şekillendirense kavram¬sal bilgidir. Felsefi bilgi, politik bilgi daha çok kavramsal bilgiykense günde¬lik bilgi ampirik bilgidir. Ancak bu iki bilgi şekli birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılmazlar. Örneğin; bilimsel bilgi hem ampirik, hem de kavram¬sal bilgi şeklindedir.
3.Pozitif bilgi ve spekülatif bilgi: Pozitif bilgiyle spekülatif bilgi arasındaki ayrım daha çok bilginin olgulara dayanıp dayanmasıyla ilgilidir. Pozitif bilgi olgulara dayanırken spekülatif bilgi olgusal değil varsayımsal, hayal gücüne dayalı yani kurgusal olabilir. Aslında çoğu kez pozitif bilgi spekülatif bilgi-ye dayalı olarak ortaya çıkmıştır. Pozitif olarak adlandırılabilecek bilimsel bilgide ve teknik bilgide de spekülatif faktörün önemi büyüktür.
4.Simgesel bilgi ve Gerçek bilgi: Burada simgesel bilgi, simgelerle dolaylı olarak ifade edilen bilgiyken gerçek bilgi dolaysız ifade edilen bilgi şeklidir. Örneğin; matematiksel bilgi simgeselken, teknik bilgi, gerçek bilgiyi ifade eder.
5.Bireysel bilgi ve kolektif bilgi: Her bilgi türünün içerisinde hem bireysel, hem de kolektif öğeler yer alır ama, bu öğelerin ağırlığına göre bireysel ve kolektif olarak adlandırılırlar. Örneğin; gündelik bilgi daha çok kolektif bir nitelik taşırken teknik ve bilimsel bilgi bireysel kalabilir.

BİLGİ DERECELERİ;
Gurvitch top- lumları on tipe ayırır:
1.Teolojik ve Karizmatik Bünyeli toplumlar (Eski Mısır ve Hitit Krallığı gibi).
2.Patriarkal toplumlar (Roma’nın ilk devirleri).
3.Feodal toplumlar (Ortaçağ Batı Avrupası).
4.Kent-Devletleri’nin egemen olduğu toplumlar (Antik siteler).
5.Kapitalizmin doğmasına yol açan toplumlar (XVII ve XVIII’inci yüzyıl Avrupası).
6.Demokratik-Liberal toplumlar (Gelişmiş rekabet kapitalizmi).
7.Güdümlü toplumlar (Örgütlenmiş kapitalizm).
8.Tekno-Bürokratik temele dayanan Faşist toplumlar
9.Kolektivist Devletçilik İlkelerine dayanan planlı toplumlar.
10.Çokçu kolektivist devletçilik ilkelerine dayanan planlı toplumlar

*Teolojik-Karizmatik Bünyeli toplumlarda bilgi türleri önem sıralarına göre şöyle derecelendirilebilir.
1.Teknik bilgi: Tanrı-krallar bu bilgiyi karizmatik niteliklerini güçlendirmek için kullanırlar.
2.Dış dünyanın algısal bilgisi: Dinsel ve mitolojik bilgiyi içine alan bilgi türü, bu toplumlarda ikinci derecede önemlidir. Toplumsal yaşamın örgütlen¬mesinde bu bilginin önemi büyüktür.
3.Politik bilgi: Bu bilgi daha çok karizmatik liderin çevresini oluşturan idareciler, askerler arasında gelişmiştir.
4.Gündelik bilgi: Çeşitli sosyal grupların niteliklerine bağlı olarak değişen bu bilgi türü dördüncü sırada yer alır.
5.Bilimsel bilgi: Bu toplumlarda bilimsel bilgi çok sınırlı bir grubun tekelinde olup, geri kalan kesim için önemli sayılmamaktadır.

*Örgütlenmiş ve Güdümlü Kapitalist Bünyeli toplumlar da bilgi sıralaması şöyle yapılabilir.
1.Teknik bilgi: Bu tip toplumlarda öncelikli olarak teknik bilgi yer alır. Zira bu bilgi diğer bütün bilgi türlerini etkilemiş, bunların gelişmesinde önemli rol oynayan faktör haline gelmiştir. 
2.Politik bilgi: Her ne kadar teknik bilginin etkisinde kalsa da politik bilgi aynı zamanda teknik bilgiye yön vermesi açısından büyük bir önem taşı¬maktadır.
3.Dış dünyanın algısal bilgisi: Teknolojinin kanatları altında bu bilgi de önemlidir. Çünkü; algılarımız da radyo, televizyon gibi kitle iletişim araçla¬rıyla değişmektedir.
4.Felsefi bilgi: Bu tür toplumlarda felsefi bilgi bilimsel bilgiyle iç içe geçmiş olsa da onu, bilimsel bilgiden ayırarak bu sıralamanın içerisinde tutmak ge¬rekir.
5.Gündelik bilgi: Teknik ve politik bilginin etkisi altında olan bu tip toplum¬larda önemli sayılabilir. Örneğin; belli zamanlarda ve belli konularda bir ka¬muoyu oluşturularak bir baskı gücü oluşturabilir.

ÜNİTE 7

Kültürün Toplumsal Simge Üretme Özelliği: Kalıcı ve dönüştürücü Öğeler

İLETİŞİM, ANLAM VE GÖSTERGELER

İletişim kavramı, yaşamın her alanında karşımıza çıkan, herkes tarafından bilinen ancak, çok az kaynağın doyurucu biçimde tanımlayabildiği bir insan etkinliğidir. Tüm bu iletişim biçimleri göster¬geler ve kodlar içerir. Göstergeler, kendilerinden başka bir şeye gönderme yapan eylemler ya da yapılardır; bir başka deyişle anlamlandırma yapılarıdır. Kodlar, için¬de göstergelerin düzenlendiği ve göstergelerin birbirleriyle nasıl ilişkilendirilebile- ceğini belirleyen sistemlerdir. Bu gösterge ve kodlar başkalarına aktarılmakta ya da başkaları için hazır hale getirilmektedir. Göstergeleri, kodları, iletişimi aktarma ya da alımlama, bir toplumsal ilişkiler pratiği olarak görülebilir.

İletişim araştırmalarında iki temel yönelim göze çarpmaktadır. Birinci okul, ile¬tişimi, iletilerin aktarılması süreci olarak görür. İletiyi gönderen, alıcıların nasıl kodlama yaptığı, kod çözdüğü, aktarıcıların iletişim kanallarını ve araçlarını nasıl kullandığı üzerinde durur. İletişimi, bir kişinin, diğer bir kişinin tutumu ya da dav¬ranışı üzerinde, bir etki yaratma süreci olarak görür; dolayısıyla süreç odaklıdır. İkinci okul, iletişimi anlamların üretimi ve değişimi (mübadelesi) olarak nitelendi¬rir. Anlamların üretilmesinde, iletilerin ya da metinlerin, insanlarla nasıl etkileşime geçtiğiyle ilgilenir. Bir başka deyişle metinlerin, kültürümüz içindeki rolü üzerinde durur. Bu okul için iletişim araştırması, metin ve kültür araştırmasıdır. Bu süreçte temel araştırma yöntemiyse göstergebilimdir. Göstergebilim, toplumsal etkileşimi, bireyi, belirli bir kültürün ya da toplumun bir üyesi olarak inşa eden etkileşim bi¬çimi olarak tanımlar.

Göstergebilim, dikkatini öncelikle metne yöneltir, “alıcı” terimi yerine (fotoğraf ve resimde dahi) “okur” terimini tercih eder. Çünkü; “okur” terimi çok daha önem¬li bir etkinliği ifade eder. Ayrıca, okuma öğrenilen bir şeydir. Diğer bir deyişle, okuma, okurun kültürel deneyimi tarafından belirlenir.

Anlamlandırma, Mit, Simgeler

Anlamın yazar, okur ve metin arasında, bir müzakere süreci olduğunu öne süre¬rek, bu etkileşimli anlam düşüncesinin çözümlenebileceği sistemli bir modeli ge¬liştiren kişi, bir dilbilimci olan ve daha ziyade cümlenin biçiminin cümlenin anla¬mını nasıl belirlediğiyle ilgilenen kuramcı Ferdinand de Saussure’ün takipçisi olan Roland Barthes’tır. Barthes, anlamlandırmanın iki düzeyi üzerinde durur: Anlam¬landırmanın birinci düzeyi düzanlamdır

Yananlam, göstergenin, kullanıcıların, duygularıyla ya da heyecanlarıyla ve kültürel değerleriyle buluştuğunda meydana gelen etkileşimi betimlemektedir. Düzanlam, fotoğraf makinesinin doğrultulduğu nesnenin, film üzerindeki, mekanik bir yeniden üretimidir. Yananlam ise bu sürecin insani boyu¬tudur: Çerçeve içine neyin dâhil edileceğinin, odağın, ışığın, kamera açısının, fil¬min kalitesinin seçimidir. Bir başka deyişle düz anlam, neyin fotoğraflandığıdır; yananlam ise nasıl fotoğraflandığıdır.

Göstergelerin ikinci düzeyde işleyişine ilişkin olarak Barthes’ın ortaya koyduğu üç yoldan ikincisi, mit aracılığıyla olandır. Mit bir kültürün, gerçekliğin ya da doğa¬nın bazı görünümlerini açıklamasını ya da anlamasını sağlayan bir öyküdür. İlkel mitler; yaşam ve ölüm, insan ve tanrılar, iyi ve kötü hakkındadır. Bizim çağdaş mit¬lerimiz erillik ve dişilik, aile, başarı, Kemalizm, bilim vb. ile ilintilidir. Barthes’a göre mit, bir şey üzerinde fikir yürütmek, onu kavramlaştırmak ya da anlamanın kültürel yoludur. Barthes miti, birbirleriyle ilişkili kavramlar zinciri olarak düşünür

Barthes, mitlerin ana işlevinin, tarihi doğallaştırmak olduğunu ileri sürer. Bu iş¬lev, mitlerin aslında belirli bir tarihsel dönemde egemen olmayı başarmış toplum¬sal sınıfın ürünü olduğu gerçeğine işaret etmektedir. Mitlerin yaydıkları anlamlar bu tarihi beraberinde taşırlar. Ancak mit olarak işleyebilmeleri için yaydıkları an¬lamların tarihsel ya da toplumsal değil, doğal olduğunun vurgulanması gerekmek¬tedir. Mitler kendi kökenlerini, siyasal ya da toplumsal boyutlarını gizlerler

Bir nesne, toplumsal uzlaşım ve kul¬lanım aracılığıyla başka bir şeyin yerine geçmesini olası kılan bir anlam kazandığın¬da simge haline gelir. Rolls-Royce, zenginliğin bir göstergesi ve sahibinin toplumsal konumunun bir simgesidir.

Bu noktada simge ile işaret arasındaki farka da dikkat çekmek gerekir. İşaret, toplum içinde kullanılmakla beraber, anlamı nötr (değeryüksüz) olan bir soyutlaş- tırmadır. Asfalt yolun üzerinde otomobille giderken hayvanların, birden bire otomobilin önüne çıkma olasılığı karşısında, uyarı mahiyetinde yol kenarına çer¬çeve içine bir inek figürü konulması, bir “işaret”tir. Bu ineğin yerine geçen “inek”le eşanlamlı bir simgedir. Ancak kızıl bayrak bir “işaret” değil, bir “simge”dir. Bu bay¬rağın beraberinde getirdiği birçok karışık ve farklı yönlere uzanan çağrışımlar söz konusudur. Kimileri için bu bir sevinç ve heyecan vesilesidir; kimileri içinse hüz¬nü çağrıştırır. Millî bayrak bir övünç, sevinç ve katılım simgesidir. Toplumsal ya¬şam içerisinde kullandığımız “parti,” “ilericilik,” “din,” “Kıbrıs” gibi sözcüklerin bü¬yük bir bölümü “simge” tipindedir. Bununla birlikte, işaret niteliğini taşıyan kimi sözcükler de zaman zaman “simge” olarak karşımıza çıkabilir: “emek,” “toprak,” “deniz,” “ufuk” gibi.

KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR VE POPÜLER KÜLTÜR

Kültürel çalışmalardaki “kültür” kavramı estetik anlamdan çok, siyasal anlamıy¬la tanımlanmaktadır. Aynı şekilde, bu çalışmaların konusu (nesnesi öznesi) dar an¬lamıyla estetik mükemmeliyet ya da estetik, düşünsel ve ruhsal gelişim süreci ola¬rak ifade edilen kültür değil gündelik yaşamın konusu (metin) ve uygulaması (pra¬tik) olarak ele alınan kültürdür.

Kültürel çalışmalar, siyasal açıdan ele aldığı kültürü, bir “çatışma ve mücadele alanı” olarak görür. Bu bakış açısına göre kültür, ayrıca gündelik yaşamdaki toplumsal ilişkilerin üretimi ve yeniden üretimi sürecinde anahtar rol oynar. Kültürü bu bakış açısıyla ele alan başlıca kuramcı Stuart Hall (1932-…)’dur. Hall popüler kültüre yaklaşımını şu şekilde ortaya koyar: “Kültür, bir ittifak ve direniş arenasıdır. Kısmen de olsa, hegemonyanın ortaya çıktığı, güven¬ce altına alındığı yerdir. Bununla birlikte kültür, sosyalizmin ve sosyalist kültürün, yalnızca basitçe ifade edilebileceği bir alan değil aynı zamanda üzerine tesis edile¬ceği yerlerden biridir. Popüler kültürün önemi de bundan kaynaklanır.”

Marksizm ve İdeoloji

Kültürel çalışmaların günümüzde Marksizm’e dayandırılmakta olduğu görülür. Marksizm, kültürel çalışmaları iki ana boyutta ele alır. Bu bakış açısına göre, bir kültürel konu (text) ve uygulamanın (practice) kavranabilmesi için bunların, top¬lumsal ve tarihsel üretim ve tüketim koşulları içerisinde analiz edilmesi gerekir. Fa¬kat kültür, her ne kadar belirli bir tarihsel süzgecin ve toplumsal yapının üzerine kurulmuş olsa da bu yapı, tarihin basit bir yansıması olarak algılanamaz. Kültürel çalışmalar, kültürün, yapıyı oluşturan öğelerden biri olduğu, tarihi şekillendirdiği konusunda ısrarcı bir tavır sergilemektedir. Hall’un da açıklamış olduğu gibi med¬ya, yansıttığı şeylerin oluşumunda ve yapılanmasında etkin bir rol oynar. Bu, tem¬sil söyleminden bağımsız olarak, var olan bir dış dünyayı, “ora”yı ifade etmez. “Orası” kavramını oluşturan şey, bir bakıma onun nasıl yansıtıldığıdır. Bir başka deyişle, kültürel konular, tarihe basit bir biçimde ayna tutmakla kalmaz, aynı za¬manda onun süreçlerinin ve uygulamalarının birer parçası olurlar. Bu nedenle bu konular, yansıttıkları (ideolojik) çalışmalardan ziyade, yaptıkları (ideolojik) çalış¬malarla incelenmelidir.

. Hiç şüphesiz ideoloji, kültürel çalışmalardaki te¬mel kavramlardan biridir. İdeolojiyle ilgili birçok farklı tanım bulunsa da Hall’un tanımı, bunlar arasında kültürel çalışmaların içeriği açısından, en çok başvurulan olmuştur. Hall, ideolojik mücadele sürecini açıklayabilmek amacıyla Antonio Gramsci’nin (1891-1937) “hegemonya” kavramı çerçevesinde “eklemlenme (arti- culation) kuramını” geliştirmiştir (Hall burada “eklemlenme” sözcüğünü hem “ifa¬de etmek”, hem de “katılmak” anlamıyla kullanmıştır). Hall’a göre kültürel konu ve uygulamalar, dil üretimindeki niyetin ne olduğu bağlamında bir sefere dair, bütün hepsi için, garanti edilen anlamla birlikte kayda geçirilmezler . Anlam, her zaman eklemlenme eyleminin bir sonucudur. Eklemlenmeyse dilin “kullanımı sırasındaki üretimin” etkin bir sürecidir. Bu sürecin eklemlenme olarak adlandırılmasının ne¬deni, anlamın ifade edilmesinin zorunluluğudur. Ancak bu ifade ediş, belirli bir söylem içerisindeki belirli bir bağlam (context) ve belirli bir tarihsel anda gerçek¬leştirilmelidir. Bu açıdan ifade, her zaman bağlamla ilintilidir. Kültürel konu ve uy¬gulamalar “çok vurguludur” (multiaccentual); bir başka deyişle, farklı bağlamlar¬da, farklı politikaları amaçlayan farklı kişiler tarafından, farklı vurgularla telaffûz edilebilirler.

POPÜLER KÜLTÜRÜN SİMGESEL DİNAMOLARI: KALICI VE DÖNÜŞTÜRÜCÜ BİÇİMLER

Televizyon: Görsel İletişimin Şifrelenmesi ve Deşifre Edilmesi

Yirminci Yüzyıl’ın ikinci yarısının baskın popüler kültür biçimi olan televizyon, hiç şüphesiz, dünya üzerindeki boş vakit etkinlikleri içerisinde, en revaçta olanıdır. Medya üretiminin zamanı, anlamlar ve düşüncelerle tamamen kuşatılmıştır: Üre¬timin rutin yapısıyla ilgili kullanım bilgisi, tarihsel olarak tanımlanmış teknik bece¬riler, profesyonel ideolojiler, kuramsal bilgi, tanım ve varsayımlar, izleyiciyle ilgili varsayımlar, bu üretim yapısı aracılığıyla programın çerçevesinin oluşturulması. Te¬levizyonun üretim yapıları, televizyon iletişimini ortaya çıkarsa da kapalı bir sistem oluşturamaz. Bununla birlikte konuları, davranışları, olayları, personeli, izleyicilerin imajını, gündemi belirlerler; diğer kaynaklara dayanarak “durum değerlendirmele¬ri” yaparlar. Kendilerinin ayırt edici rol oynadıkları daha geniş sosyo-kültürel ve po¬litik yapı içinde, diğer dağınık oluşumların altını çizerler. Böylelikle medya uzman¬ları, “işlenmemiş” toplumsal olayın iletişimde nasıl kodlanarak simgeselleştirileceği- ni belirlerler. Anlamlar görsel iletişim şeklini aldıkları zaman, dilin ve iletişimin res¬mi kuralları baskındır; bu anda ileti çokanlamlılığa (polysemy) açıktır.

İzleyicinin şifrelenmiş anlamı çözümlediği üçüncü zamanda, ağırlıkta olan yine, dünyaya çeşitli açılardan (ideolojilerden) bakma sürecidir.

John Fiske (1939-…), bu doğrultuda, kültürel ekonomide izleyicinin üretici olarak gücünün çok fazla olduğunu ileri sürer. Bunun nedeni, anlamların, finan- sal ekonomide, zenginliğin işlediği şekliyle kültürel ekonomide işlememesidir. Çünkü; kültürel ekonomideki ürünler, finans alanındakiler gibi üretimden tüke¬time doğru düz bir hat üzerinde ilerlememektedirler. Üstelik kültürel ekonomi¬de, gerçek bir üretim tüketim ayrımı yoktur. Bununla birlikte, üreticinin ürettiği şeyin ne sonuç vereceğini kestirememesi de izleyicinin (tüketicinin) bir anlamda gücünü ortaya koymaktadır. Bu belirsizlikleri dengeleyebilmek için, kültür en¬düstrisi, ürünlerin repertuvarını yükseltip seyirci çekmeye çalışmaktadır. Buna karşın seyirci, Fiske’nin “semiyotik gerilla savaşı” (semiotic guerilla warfare) ola¬rak adlandırdığı (terim Michel de Certeau’dan (1925-1986) almtılanmıştır) taktiği uygulamaktadır. Bir başka deyişle kültür endüstrisi, izleyicileri tüketici olarak içi¬ne almaya çalışırken, izleyiciler de sık sık televizyon metnini (ürününü) kendi menfaatleri doğrultusunda ele almaktadır.

Sinema: Görsel Kültür ve Mit

Sinema üzerine yürütülen çalışmalar sonucunda geniş çaplı kuram ve analiz yön¬temleri üretilmiştir. Bu doğrultuda filmler, film yapımının değişen teknolojisi açı¬sından incelenmiş, kültür endüstrisinin başlıca katalizörlerinden biri olarak eleşti¬rilmiş, belki de en önemlisi ulusal kimlik ve bireysel öznel bakışın şekillenmesin¬de temel bir unsur olduğu için sürekli tartışılmıştır.

Dünyayı algılama ve kavramsallaştırma biçimimiz, konuştuğu¬muz dile ve edindiğimiz kültüre bağlıdır. Kültürel analizin bir biçimi olarak yapı¬salcılık, Saussure’den iki temel fikir almıştır. Birincisi kültürel metin ve pratikleri oluşturan temel ilişkiler (anlamı mümkün kılan dilbilgisi gibi); ikincisi, anlamın, daima temel yapı aracılığıyla uygulanan seçme ve bütünleştirme işlemi arasındaki etkileşimin sonucu oluştuğu düşüncesidir. Dolayısıyla, yapısalcılığın görevi, anlam üretimini (söz – parole) yönetecek belirgin kurallar ve düzenler (dil – langue) oluş¬turmaktır. Fransız antropolog Claude Levi-Strauss (1908-2009) da benzer bir biçim¬de, ilkel “mit” analizinde, mitlerin geniş heterojenliği altında homojen bir yapının var olduğunu iddia eder. Bir başka deyişle, mitler de diller gibi işlemektedirler. Levi-Strauss’a göre bütün mitler, toplum içinde benzer sosyo-kültürel işlevlere sa¬hiptirler. Amaçları, dünyayı açıklanabilir kılmak, onun sorun ve çelişkilerini, sihir¬li bir biçimde çözmektir

Lacan’ı yapı¬salcılıktan ayıran asıl nokta “arzu” kavramıdır. Arzu belirli ve sabit simgelenenin (öteki, gerçek olanın) arayışı sürecidir. Arzuda ben ile öteki arasındaki boşluğu dol¬durmak, eksikliğimizi gidermek olanaksızdır. Lacan, “L’objetpetit a” (küçük a nes¬nesi) tâbiriyle zaman içindeki, hayalî bir âna işaret etmek suretiyle var olmayan var¬lığa kavuşmak için sonsuz arayışa işaret eder.

Laura Mulvey’in (1941-…) film üzerine yürüttüğü kuramsal çalışmaları, Lacan’ın yapısalcılık-sonrası psikanalizinin, film eleştirisine uygulama çabasını temsil eder. Mulvey, böylelikle popüler sinemanın “erkek bakışını” (malegaze), nasıl yarattığı¬nın analizini yapar. Bu sistemdeki kadın imgesi iki türlüdür: Erkeklerin cinsel ar¬zularının nesnesi ve erkekler için hadım edilme (castration) tehdidinin işareti. Ay¬rıca Mulvey’e göre, popüler sinema, görsel eğlencenin iki çelişkili biçimini yarat¬mıştır. İlkinde bakmanın, izlemenin zevki vardır; bu süreçte diğer insanları nesne olarak görür ve onların “kontrolcü göz”ü oluruz. Popüler sinemadaki görsel eğlen¬cenin ikinci biçimiyse izleme zevkini, onun narsisist yönü içinde geliştirmektir. Bu noktada Mulvey, Lacan’ın “ayna evresi” kavramından faydalanarak, çocuğun ego¬sunun oluşumuyla sinemada özdeşleşme zevki arasında bir benzerlik olduğunu açıklamaya çalışır. Bir başka deyişle nasıl çocuk, kendini aynada yanlış tanıyorsa, izleyici de kendini, ekran karşısında yanlış tanımaktadır.

Popüler Müziğin Ekonomi Politiği

Frankfurt Okulu’nun öncülerinden olan Theodor W. Adorno’nun (1903-1969) yaptığı çalışmalar, hem kitle kültürünün en sistemli analizlerinden birini teşkil eder, hem müzik endüstrisinin seri üretim ürünlerini önemli ve gerekli olarak gö¬renlere karşı etkili bir mücadele noktası niteliğindedir. Adorno’ya göre pop müzik standartlaştırılmıştır; mekaniktir. Müzik endüstrisi, bu standartlaştırma işlemini giz¬leyebilmek için, Adorno’nun “sahte-bireyselleştirme” olarak adlandırdığı sürece bağlanır. “Hit” şarkıların standartlaştırmasının amacı, dinleyicilerin aynılaştırılma- sıdır. Sahte-bireyselleştirme, dinleyiciye, şu anda dinledikleri şarkıların, onlar adı¬na çoktan dinlenildiğini ya da önceden sindirildiğini unutturmak suretiyle onları, aynı çizgide tutar. Adorno’nun ikinci savı, popüler müziğin edilgen dinlemeyi ya¬rattığıdır. Kapitalist düzen altında çalışmak sıkıcı olduğundan, işten kaçma gerek¬sinimini yaratır; çok enerji gerektirmeyen bir sığınma alanı olarak pop müzik gibi oluşumların peşinden gidilir. Adorno’nun üçüncü savıysa popüler müziğin “top¬lumsal bir çimento” işlevi olduğudur.

Müzik endüstrisinin, ürettiği ürünlerin kullanım değerini belirlediği varsayıl¬maktadır. En olumlu durum, tüketicinin kendisine sunulanı edilgence tüketmesi, en olumsuzuysa tükettiği müzik türü tarafından ideolojik olarak yönlendirilen bir birey olmasıdır. Bir şeyin nasıl üretildiği, onun tüketim biçimini de belirlemekte¬dir. Müzik endüstrisi genel anlamıyla kapitalist bir etkinliktir.

daima, ürünün değişim değeri (ekonomik değeri) ile kullanım değeri (kül¬türel değeri) arasında bir fark bulunmaktadır. Müzik endüstrisi, bunlardan ilkini de¬netim altına alabilmekte, ancak ikincisini yaratanın tüketiciler olduğu görülmekte¬dir

Popüler müzik kültürüyle ilgili kültürel çalışmalar, tam anlamıyla Stuart Hall (1932-…) ve Atholl Douglas (Paddy) Whannel’ın (1922-1980) çalışmasıyla başlar. Onlara göre, pop müzik endüstrisinin, masum gençleri sömürdüğü görüşü fazlaca indirgemecidir noktada gençlerin amacı, yetişkinlerle ara¬larına bir mesafe koymaktır. Onlara göre giyim tarzı, küçük popüler bir sanattır ve belirli bir çağdaş tavrı ifade etmektedir.

Alt-kültürel müzik dinlemek belki de müziğin en aktif biçimde tüketimidir. Mü¬ziğin tüketimi, alt-kültürün kendini diğer toplum üyelerinden ayırarak, kimliğini ge¬liştirdiği ve kültürel olarak kendisini yenilediği araçlardan biridir. Bu nedenle bir müzik parçasını tüketmek, dünyada varolmanın bir yoludur.

. David Riesman’a göre, topluluğun gerçek ya da hayalî olması önemli değildir. Önemli olan müziğin, ortaklık ve topluluk hissi uyandırmasıdır. Bu topluluk tüketim hare¬keti içinde yaratılır. Bu grupların, kültür endüstrisi tarafından yönlendirildiğini ifade eden genel görüşe karşı, kültür kuramcısı Paul Willis (1950-…) kendi kültürlerinin oluşumunda etkin rolleri olduğunu iddia etmektedir

TÜKETİM KÜLTÜRÜ VE TÜKETİM ÜRÜNLERİNİN TOPLUMSAL VE SİMGESEL KULLANIMLARI

Jean Baudrillard (1929-2007), tüketim toplumunun, var olmak için, nesnelere gereksinim duyduğunun altını çizmekte¬dir. Ürün bolluğunun yoğunlaşması, yalnızca daha fazla ürünün tüketimi ya da sonsuz bir tüketim arzusuyla sonuçlanmaz; nesnelere duyulan şiddetli bir gerek¬sinimi ve en önemlisi de ona bağlı değerler sistemini doğurur. Romans ideolojisi, bir arayışın etrafında oluşturulmuş öykülerdir

Bu öykülerde “aşk” her şeyin çözümü olarak sunulur. Aynı şekilde tüketim de biz¬lere bir şeylerin eksik olduğu duygusunu aşılar. Hayatımızın geri kalan bölümünü, hayalî alandaki bütünlüğü yeniden yakalama çabasıyla harcamaktayız. Anne bede¬nindeki bütünlük duygusuna geri dönmek için sonsuz bir arayış içindeyiz. Ancak yapabildiğimiz, başka objelerle, tecrübelerle bu duyguyu ikâme etmektir (Yer De¬ğiştirme Stratejisi). Tüketim ideolojisi, bu alternatif yer değiştirme stratejilerinden biri olarak görülür. Bu ideolojinin yaptığı, tüketimin (tıpkı “aşk” gibi) tüm sorunla¬rı çözebileceğine, bizi yeniden “tamlık,” “bütünlük” durumuna ulaştıracağına dair söz vermektir. Belki de bu, John Fiske’nin, Avustralya’daki bir hediyelik eşya dük¬kânında gezinirken bulduğu kartın, verdiği mesaja benzemektedir: “Yaşamak için çalış, sevmek için yaşa, alışveriş için sev; böylece göreceksin ki… eğer yeteri kadar alışverişyapabilirsen, asla aşk için çalışmak zorunda kalmayacaksın.”

Mal ve Hizmetlerin Simgesel Anlamları

İnsanlar, yoksulluk durumlarında bile, ürünleri satın alırken onların yalnızca kulla¬nım değerlerini değil, kendileri için ne anlama geldiğini, hangi mesajları taşıdıkları¬nı göz önünde bulundururlar.

1. Tüketim daima bir anlamlar sistemini kapsar

2. İnsanlar özgül yaşam şekilleriyle ilişkili olarak, tüketimin birbirleriyle eklem¬lenen belirli kültürel biçimleriyle kültürü, toplumsal ilişkileri ve etkileşimleri yeniden üretirler.

Simgesel Tüketim

Tüketim kalıpları, farklı sınıflandırmalar ve kategoriler tarafından yapılandırılan toplumsal düzenin bir haritasını oluştururlar. Bu düzen çerçevesinde mal ve hiz¬metler, toplumsal bağların ve ahlâki yapıların bir parçası olarak tüketilir ve müba¬dele edilir

Örneğin; Douglas, her toplumda nakit ve armağan vermenin, ne zaman kabul edilebilir olduğuna ilişkin bir ayrım yapıldığı¬na dikkat çekmektedir:

“Hastanedeki teyzenize çiçek göndermenizde bir sorun yoktur, ama çiçeklerin tutarı kadar bir parayı “kendine çiçek al” diyen bir mesajla göndermek asla kabul görmez; birisine yemek ya da içecek ısmarlamanızda bir sorun yoktur, ama bir ye¬meğin ya da içeceğin parasını önermek hoş karşılanmaz

ÜNİTE 8

SANATIN ÜRETİMİ

Tarihsel ve toplumsal bir ürün olarak sanat yapıtını, içinde üretildiği topluma hâ¬kim olan iktidar ilişkilerinden bağımsız düşünemeyiz. Koşullar tarih boyunca farklılık göstermekteyse de sanat, her dönemde gündelik yaşamla, ekonomik ilişkiler ağıyla ve egemen ideolojiyle etkileşim içinde olmuştur. Yirminci yüzyılın başlarında, teknolojinin ve kitle iletişim araçlarının gelişimi, kitle kültürü olarak değerlendirilen ve piyasa koşullarına tâbi yeni bir kültürel bi¬çim oluşturmuştur. Bu kültürel biçim, yüzyılın ilk yarısında büyük ölçüde olumsuz bir bakış açısıyla eleştirilmiş, 1960’lardan itibarense, popüler kültür ürünlerini kut¬sayan bir anlayış ortaya çıkmıştır

KOLEKTİF ÜRETİM ALANI OLARAK SANAT ETKİNLİĞİ

Sanat kavramı, günümüzde son derece geniş bir estetik üretim alanına işaret et¬mektedir: Çağdaş sanatların, yukarıda örneklendiği türden, gündelik nesneleri kul¬lanan yerleştirme uygulamalarından, beden üzerinde yapılan estetik müdahale¬lerle gerçekleşen vücut sanatına (body art0 kadar genişleyen bir alandır.

Sanatın, bugün anladığımız anlamda bağımsız bir estetik olgu olarak ortaya çıkışı, pek çok sanat tarihçisine göre Rönesans döneminde, Shiner’e göreyse on sekizinci yüzyılda gerçekleşir. Ondan önce yaklaşık iki bin yıllık bir dönemdeyse sanat, zanaatle neredeyse ayrılmaz durumdadır.

İnsanlıkla başlayan erken dönemde sanatın, son¬raki dönemlerde taşıdığı türden estetik kaygılardan uzak olduğu varsayılmakta¬dır. Bu dönem sanatın toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğu, sanatsal etkinliğin, özellikle dini etkinlikten ayrılamayacağı bir dönemdir.

Erken dönemde sanat etkinliğinin önemli bir belirleyicisi sanatın (özellikle mü¬zik ve dansın), pek çok durumda, kolektif bir eylem olarak ortaya koyulmasıdır. İnsanın toplu halde yaşadığı, ancak bu şekilde hayatta kalma şansına sahip oldu¬ğu avcı toplayıcı dönemde, bugün “sanat” olarak tarif ettiğimiz eylemler, bu kolek¬tif yaşam biçiminin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ortaçağ’da, hatta sanatın zanaatten ayrıldığı düşünülen Rönesans döneminin başlarında bile resim ya da heykel, bir tek sanatçıdan ziyade bir lonca ya da atöl¬yede usta ve çıraklar tarafından ortaklaşa üretilen kolektif bir ürün görünümünde¬dir.

Siyasi ve Ekonomik Güç İlişkilerinin Sanat Üretimine Etkisi

Ekonomik ve siyasi güç ilişkileri, tarih boyunca, sanatçının yaşamını sürdürebilme¬si, ürün verebilmesinde belirleyici rol oynamıştır. Modern devlet öncesinde sanat¬çı, ihtiyaç duyduğu maddi desteği aristokrasiden (soylu sınıf), kiliseden, burjuva (kentsoylu) sınıfından almak durumundaydı. Bu noktada, siyasi ve ekonomik iktidarın, yüzyıllar boyunca, sanata patronluk eden bu ayrıcalıklı kurum ve toplumsal sınıfların elinde bulunduğunu hatırlamak gerekir.

Bugün “yüksek sanat”ın en belirgin örneklerinden biri olarak görülen opera sanatının ilk örneği, bu ailenin bir üyesi olan Maria de Medici ile Fransız Kralı IV. Henri’nin düğün törenleri için eğlence müziği olarak bestelenmiştir.On yedinci ve on sekizinci yüzyıllar boyunca soylu sınıfın, kilisenin ve gide¬rek burjuvazinin sanata desteği sürerken sanat ürünleri, büyük ölçüde sipariş üzerine üretilmekteydi. ¬

Fransız toplumbilimci Pierre Bourdieu (1930-2002), on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında sanatçının, dev servetlere sahip, ancak kültür birikiminden yoksun sanayici ve tacirlere, önceki dönemlerden farklı bir biçimde bağımlı olduğunu ile¬ri sürer.

Günümüzde Sanat Destekçileri

sanat eleştirmeni, küratör, galeri sahibi ve koleksiyonerler gibi aktörler, hangi türde sanat yapıtlarının ser¬gileneceğine, hangilerinin makbul olduğuna karar vererek, daha üretim aşama¬sında, sanatçının yaratıcılığı üzerinde bir tür etki oluşturabilmektedirler. Aynı piyasa koşulları yazarlar, müzisyenler ve sanatın diğer alanlarında ürün veren pek çok sanatçı için geçerlidir.

Günümüzde sanatın başlıca maddi destekçileri büyük şirketler ve devlettir. Mo¬dern devletin kuruluşu, sanatın desteklenmesinin devlet tarafından, kültür politika¬larına bağlı olarak, kurumsal bir biçimde yürütülmesini beraberinde getirir

SANAT ÜRETİMİNDE KÜLTÜR ENDÜSTRİSİNİN GÜCÜ VE ÖNEMİ

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Frankfurt Okulu düşünürleri, özellikle Theodor Adorno (1903-1969) ve Max Horkheimer (1895-1973), kültür endüstrisi kuramıyla kapitalist üretim ilişkilerinin, kültürü bir endüstri, kültür ürünleriniyse metâ haline getirdiğini öne süren eleştirel bir yaklaşım ortaya koyarlar:

Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi yaklaşımı, sanatın üretiminden çok, kit¬leler üzerinde yarattığı etkiyle ilgilidir. Bu bağlamda endüstri sözcüğü de üretim sürecinin endüstriyelleşmesini değil, kültürel bir ürünün standartlaşmasını, dağıtım tekniklerinin rasyonelleştirilmesini anlatmak amacıyla kullanılmıştır

Standartlaşmaya Dair

Adorno’nun kitle kültürü ürünlerinin standartlaşmasına ilişkin temel örneğini, kul¬lanılan müzikal altyapı, çalgılar, şarkı söyleme biçimi, hatta şarkı sözleri ve görsel imaj (kıyafetler, video klipler vs.) açısından, birbirinden çok az farklılık gösteren popüler müzik oluşturur. Adorno 1941 yılında yayımlanan “Popüler Müzik Üzeri¬ne” adlı makalesinde, üç tespitte bulunur: îlki, popüler müziğin standartlaşmış ol¬duğudur: Her ayrıntının bir bütünlük kurgusuna hizmet ettiği bir senfonik eserden farklı olarak, popüler müzik parçalarının mekanik yapısı, bir parçada kullanılan bir ayrıntının kolaylıkla bir diğerine uyarlanabilmesini sağlar. Bu standartlaştırma, din¬leyiciyi tektipleştirmeye yönelik bir uygulamadır. Oysa dinleyici, bunun farkına varmaksızın, kendi bireysel tercihlerini yaptığına inanır. Adorno’nun ikinci sapta¬ması, sürekli tekrar öğesini kullanan popüler müziğin, dinleyiciyi pasif bir konuma iterek, yaratıcılıktan uzaklaştırması, farklı bir dünya tahayyülünü olanaksız kılma¬sıdır. Bu açıdan popüler müzik, yukarıda bahsedildiği gibi, gündelik çalışma tem¬posundan sahte bir kaçışa hizmet eder. Adorno, üçüncü olarak da, popüler müzi¬ğin sosyo-psikolojik işlevinin müziğin tüketicilerinin, yine müzikteki tekrar ve ri¬tim unsurlarının etkisiyle gündelik yaşamın düzenine, fiziksel olarak uyum sağla¬malarını kolaylaştırmak olduğunu ileri sürer.

Sanat Ürününün Yeniden Üretimi ve Kopyalanması

Walter Benjamin’e (1892-1940) göre, özgün sanat ürünü, üretildiği zaman ve mekâna özgü bir tarih- sellik taşır. Bir sanat ürününün, en yetkin yeniden üretimi (kopyası) bile aslının, üretildiği zaman ve mekân içindeki özel konumundan, tarihsel tanıklıktan yoksun¬dur. Sanat yapıtının kutsallığını kaybetmesi, Benjamin’in deyişiyle “kutsal törenlerin asalağı olmaktan kurtulması”, sanatın toplumsal işlevinde köklü bir değişiklik yaratır; onu bir defa¬ ya mahsus olmaktan çıkartır ve güncelleştirir. Benjamin, bu noktada, yeniden üre¬timin sanat ürününü hem zedelediğini, hem de ona bir kolektifleşme potansiyeli kattığını ileri sürerek, karamsar bir bakış açısı sunan Adornodan ayrılır.

POPÜLER KÜLTÜR ÇALIŞMALARI

Kültürel Çalışmalar: 1960’lı yıllarda, Britanya’da, özellikle Birmingham Çağdaş Kültürel Çalışmalar Merkezi çevresinde gelişmeye başlayan, kültürü disiplinlerarası bir bakış açısıyla inceleyen alan.

İzleyici odaklı med¬ya araştırmaları, 1960’lı yıllarda görülmeye başlayan kültürel çalışmaların mer¬kezinde yer almıştır.

Kültürel Çalışmalar, kitle kültürünün ele almışında popüler olana değer atfet¬mesi açısından, Frankfurt Okuluyla karşıt bir konuma yerleşir. Bu alana giren ça¬lışmalarda kültür, yalnızca ekonomik altyapı tarafından belirlenmez; aynı zaman¬da, kültürün alımlayıcıları tarafından şekillendirilen, dinamik bir yapı gösterir.

OZGURLEŞTIRICI VE STANDARTLAŞTIRICI GÜÇLER ARASINDA SANAT

Internet Sanatı: Internet’i temel araç olarak kullanan ve video sanatında olduğu gibi, konusunu da kullandığı mecradan alan; internet, internet kültürü, teknoloji- toplum ilişkileri gibi konuları irdeleyen kültürel üretim şeklidir. Pek çok örneği, internet kullanıcılarının müdahaleleriyle yapıtın nihai halinin değiştirilmesine açıktır.

İnternet, sadece denetime direnen, geçici deneyimler sunan, ticarileşmeye kar¬şı serbest paylaşıma olanak tanıyan bir alan değildir; aynı zamanda yeni bir eko¬nomik pazar oluşturur, küresel kültürel değerlerin ve kimliklerin, üretilerek payla¬şıldığı kültürel bir mekândır. Bu bakımdan internetin, sanat üretimi ve paylaşımı açısından sunduğu özgürlük alanının, küresel sermayenin dikkatinden kaçmadığı, internetin tüketicinin eğilimlerini izlemek ve yönlendirmek açısından, bir araç ola¬rak kullanıldığı da bir gerçektir.

ALT-KÜLTÜR

Alt-kültür, en genel anlamda, egemen kültür içinde, bazı genel kültürel normla¬ra uyum göstermekle birlikte, kendilerine özgü davranış kalıpları geliştiren grup¬ları tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Bunlar, etnik, dinsel, cinsel azınlıkların oluşturduğu topluluklar olabileceği gibi, ortak değerler çevresinde bir araya gelen gruplar da olabilirler.

Müzik, alt-kültür grupları için temel değerlerin yansıtıldığı, kolektif bir üretim ve tüketim alanıdır. “Alt-kültürel müzik dinlemek, belki de müziğin, en aktif biçim¬de tüketimidir. Müziğin tüketimi, bir kültürün, kendini diğer toplum üyelerinden ayırarak kimliğini geliştirdiği ve kültürel olarak kendini yenilediği araçlardan biri¬dir” (Storey, 2000:121-122).

Kadınlar, genel olarak, geniş bir toplumsal kesimi ifade ediyor olsalar da stan¬dart sanat tarihi içinde, bir azınlığı oluşturmaktadırlar. Bu bakımdan, kadın duyar¬lılığını vurgulayan sanatçılardan oluşan grupların, erkek-egemen sanat dünyasına bir başkaldırı olarak ortaya koydukları sanatsal tepkiler de alt-kültürlerin sanatsal etkinlikleriyle aynı çerçevede değerlendirilebilir.

ÜNİTE 9

SANATIN ALIMLANMASI VE TÜKETİMİ

Alımlanma: Bir sanat ürününün duyusal ve düşünsel şekilde algılanması ya da deneyimlenmesidir. Alımlanma ile söz konusu ürünün değerlendirmesini birbirine karıştırmamak gerekir. Elbette alımlama ve değerlendirme birbirinden bağımsız değildir, hatta değerlendirme alımlamanın bir uzantısıdır. Ancak değerlendirmede sanat ürünü bilgisel ve kavramsal bir düzen içinde bir incelemenin nesnesi iken alımlamada bireylerin sanat ürününe karşı öznel yaklaşımları önemlidir (Yetişken, 1998).

Kültürel Sermaye: Sosyolog Pierre Bourdieu’nün ortaya koyduğu bu kavram, daha çok orta ve üst sınıf ailelerin çocuklarına aktardıkları, dil, uygun sosyal ilişki tarzları gibi okul ve eğitim kurumlarından edinilemeyen değerleri ifade eder.

Sanatın üretimi gibi, alımlanması ve tüketimi de semboller, fikirler, değerler, an¬lamlar içeren bir insan etkinliğidir

SANAT ÜRÜNÜNÜN ÇOĞUL ANLAMLARI

Kültürel Sermaye ve Kimliğin Etkisi

Toplumsal yapının en küçük birimi olan birey, sanat ürününün alımlanmasın- da ve anlam dünyasının oluşturulmasında birincil belirleyicidir. Her birey, sanat ürünleriyle bilinçli ya da bilinçsiz olarak ilişki içindedir ve bu ilişkinin niteliğine bakılmaksızın sanat ürününün anlam havuzuna katkıda bulunur. Kuşkusuz her bi¬reyin sanat ürünüyle kurduğu ilişki biriciktir. Tüm insani etkinliklerimiz toplumsal bir ortamda gerçekleşmekte ve toplumsal düzen tarafından belirlenmekteyse de hiçbir birey toplumunun değerlerinden, kalıp yargılarından bağımsız değildir ve birey, sanat ürünüyle ilişkisini toplumun bu yargıları çerçevesinde şekillendirir.

Kimlik, bireyin ya da grupların varlıklarını tanımlayarak kendilerini diğerlerinden farklılaştıran ya da benzeştiren nitelikleridir.

zamansal ve mekânsal aynılık sağlansa bile aynı toplum içinde farklı konumlarda bulunan bireyler, sanat ürünlerini niteleyen ortak sıfatla¬ra son derece farklı hatta karşıt anlamlar ve değerler yükleyebilir. Farklı durumla¬rı yaşayan, farklı dürtülere açık ve bunları farklı şekilde biçimlendiren insanlar, do¬ğal olarak farklı müzikleri dinler, farklı tablolara bakar, sonunda farklı değer yar¬gılarına sahip olurlar (Bourdieu, 2006). Dolayısıyla bir sanat ürününün çoğul an¬lamlara sahip olması kaçınılmazdır.

Birey ve sanat ürünü ilişkisinin tek taraflı olduğu düşünülmemelidir. Bireyin sanat ürününe anlam ve konum eklediği kadar, sanat ürünü de bireye anlam ve konum ekler. Bu geri etki nedeniyle sanat ürünleri bireyin kimlik inşasının en önemli yapıtaşlarmdandır.

üretim ilişkileri ya da ticaret ve tüketim¬de görülen farklılıklardan doğan toplumsal sınıflar, öznel bakış açıları, kültür ve davranış kalıpları geliştirerek sınıf bilincine ulaşıyorsa (Clark-Lipset, 2009: 287) içinde sanatın üretim, tüketim ve alımlanmasımn etkin olmadığı toplumsal sınıf yok demektir. Bu sınıflar birbirlerini ayıran bilince ulaştıklarına göre, sanat ürünle¬rini kaçınılmaz olarak farklı alınmayacaklardır.

İdeolojinin ve Toplumsal Sınıfların Etkisi

Antonio Gramsci’nin (1891-1937) hegemonya kavramı, konuya biraz daha farklı bir bakış açısı getirir. Buna göre egemen sınıflar, diğer sınıflara ait zannetti¬ğimiz pek çok fikrin gerçek sahipleridir.

Yüksek Kültür ve Aşağı Kültür: Kültür çalışmaları, eleştirel kuram ve sosyolojide kültür ürünlerini, alımlayan grubun eğitim düzeyi, ekonomik üstünlüğü ya da yoksunluğu temelinden hareketle sınıflandırmada kullanılan kavramlardır.

Endüstrinin Etkisi

Sosyolog Jean Baudrillard (1929-2007), tüketimin sembol ve göstergelere dayalı ol¬duğunu, anlamın bu sembol ve göstergeler sisteminde oluştuğunu, satın alman malların bir kimlik duygusu yarattığını savunur. Benzer şekilde Judith Williamson da pek çok insanın bilinçli olarak seçtiği anlamın, ürettiklerinden çok tükettikleriy- le oluştuğunu söyler.

Sanat ürününün endüstriyle birleşmiş bu biçimi, en büyük eleştiriyi kültür en¬düstrisi kavramıyla Frankfurt Okulu’nun üyelerinden alır. Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiğinde (1947) ilk kez kullanılan kavramın, hiçbir şekilde kitlenin üretimiyle ilgili olmadığının altını çizer

Üzerinde durulması gereken esas nokta, endüstriyel organizasyonların tüketici konumundaki bireylerin hangi ihtiya¬cını karşıladığıdır. Adorno için bu ihtiyaç, mekanikleşmiş emek süreciyle baş ede¬bilmek ve ondan kaçmak isteyen kişilerin aradığı eğlencedir. Birey, kendine ait bir düşünce üretmeye gerek duymadan, emeksiz bir boş zaman ihtiyacmdadır; en¬düstri, sanat ürününü daha çok tüketilmesi için sadeleştirir, daha geniş bir kitleye ulaşmak için sanat ürününün alımlanmasında harcanacak emeği minimuma indi¬rir. Endüstri, insanla ancak müşterisi ve çalışanı olarak ilişki kurar (2009)

Küreselleşmenin Etkisi

ön¬celikle küreselleşmenin üç boyutlu bir süreç olduğu ifade edilmelidir:

Dünya finans piyasalarının ve serbest ticaret bölgelerinin yükselişi, mal ve hizmetlerin dolaşım alanının genişlemesi, ulusötesi şirketlerin büyümesiyle belirlenen ekonomik küreselleşme.

Uluslararası örgütlerin ulus-devletlerin üzerine konumlanmasıyla belirlenen politik küreselleşme.

Bilginin, gösterge ve sembollerin akışı ve bu akışa tepkilerle belirlenen kül¬türel küreselleşme (Smith, 2007: 308-309).

Küreselleşme, bir ekonomik yapıyı nitelemek için kullanıldığında birbirine bağ¬lı ya da bağımlı ulusal ekonomilerden oluşan bütünü ifade eder. Kapitalist ekono¬minin büyüme ve gelişme eğiliminin 1970’lerde tıkanması, ekonomik etkinliğinulus-devletlerle belirlenen sınırlarının genişletilmesi, sonra da bu sınırların ortadan kaldırılması gerektiği fikrini doğurdu. Ekonomik etkinlik alanının genişlemesi, ser¬mayenin coğrafi sınırlara bakılmaksızın hareket edebilmesi anlamına geliyordu

Ekonominin, sınırların ortadan kaldırılmasına duyduğu ihtiyaç bir bakıma fark¬lılıkların ortadan kaldırılması talebidir. Bu talep, toplumsal olarak da türdeşliği be¬raberinde getirebilir: Marshall McLuhan’m 1960’larda ‘küresel köy ya da George Ritzer’in ‘McDonaldlaşma’ olarak tanımladığı bir türdeşlik halidir.

Endüstriyel olarak örgütlenmiş ve pazarını dünyanın büyük bir kısmı olarak be¬lirlemiş ürünler göz önünde bulundurulduğunda alımlama ve tüketimin büyük oranda türdeş olduğu düşünülebilir. Bu tür ürünlerin genel içindeki hiyerarşik ko¬numu da az çok aynıdır. Ölmeden önce görmeniz gereken 10 film ya da En iyi 50 film gibi listeler, herhangi bir coğ¬rafi ve toplumsal ayrım gözetilmeksizin oluşturulur. Üstelik bu listeler kimi zaman internet ortamında oylanarak ortaya çıkar. Yani bu listeleri oluşturanlar, o internet sitesine erişme imkanı olan herhangi bir toplumun üyesidirler.

Kanon: Diğer ilkelere esas oluşturacak nitelikte temel kabul edilen ilke (Demir- Acar, 2002: 232).

popüler müzik ikonları ve onların ürünleri, dünyanın pek çok ye¬rindeki genç nüfusu benzer şekilde etkiler; böylece toplumsal farklılıkların üzeri¬ne çıkarak, benzer anlam dünyalarına sahip olurlar. Ancak endüstriyel olmadığı varsayılan ürünlerde de alımlamayı etkileyen küresel kanonlar vardır.

Bu kanonlar sayesinde hem eski döneme ait hem de yeni ürünler, anlam dün¬yalarını oluşturacak bir belirleyiciliğe kavuşur.

SANAT ETKİNLİĞİNİN BİÇİMLERİ

Görsel Sanatlar

Genel olarak görsel sanatları, görsel olarak algılanan ve maddi varlığını uzun süre koruyan sanatlar olarak tanımlayabiliriz. Alan; resim, heykel, seramik ve mimari gi¬bi oldukça eski zamanlardan bugüne ulaşan dallar kadar, yerleştirme çalışmaları (enstlasyon), video-art gibi yeni biçimleri de kapsar.

, görsel sanat ürünlerinin, döneminin en varlıklı, İtalyan ailesi Mediciler tarafından manevi ve dini bir arınma aracı olarak kullanıl¬masından yola çıkarak, on beşinci yüzyıl Avrupası’nın ayrıcalıklı sınıflarının ya¬şamlarına ve değer yargılarına dair çıkarımlar yapılabilir. Daha da ileri giderek yir- mibirinci yüzyılda yaşayan pek çok iş adamının ve şirketin tablo koleksiyonlarına sahip olması, kültür ürünüyle ekonomik yatırımın nasıl birleştiğine dair bilgi suna¬bilir.

Edebi Sanatlar

Malzemesi ve aracı dil olan, bugün şiir, öykü ve roman biçimlerinde karşımıza çı¬kan edebi sanatların yazıyla başladığını düşünmek yanlış olur. Yazının olmadığı ve aktarımın sözlü gelenekle sağlandığı dönemlerde hikâye ya da masal anlatıcılığı, şiir düzme ve şiirsel konuşma gibi biçimler bugünün edebi sanatlarının atalarıdır. Öyle ki, edebi sanatların en eski örneklerinden biri olarak kabul edilen Gılgamış Destanı’nm kahramanı Gılgamış, milattan önce yirmiyedinci yüzyılda yaşamıştır. Ancak destanın yazılı olduğu tabletler milattan önce yedinci yüzyıla aittir (Gard- ner-Maier, 1985: 4). O halde Gılgamış’m öyküsü, yazıyla sabitleninceye dek sözlü olarak aktarılmıştır. Bu gibi öyküler, usta ozanların ağzından, tanrısal bir esinlen¬meyle kuşaklar boyu binlerce kez anlatılmıştır (Thomson, 1998: 78).

Antik çağlarda ozanın tanrısal bir esinlenmeyle ürün verdiği, bu nedenle de şi¬irin sanatla ilişkisi olmadığı görüşü hâkimdi.

on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da, edebi sanatla¬rın büyük isimleri bu ayrıcalıklı sınıfların üyeleriydi: İngiliz soyluları Lord George Gordon Byron, John Keats ve Percy Bysshe Shelley’siz İngiliz şiiri, Victor Hugo’suz Fransız şiiri, Aleksandr Puşkin’siz Rus şiiri düşünülemez (Claudon, 1999: 190).

Sahne Sanatları

Sahne sanatları kolektif doğalarıyla tarih boyunca düşünürlerin ilgisini çekmiş, bu ürünlerin toplumsal yapının yansımalarını taşıdığı kabul edilmiştir. Gerçekten de her dönemin toplumsal yapısı, o dönemin sanat ürünleriyle sabitlenmiştir. Ör¬neğin; William Shakespeare’in (1564-1616) Venedik Tacirindeki on yedinci yüzyı¬lın toplumsal sınıflarını ya da Gotthold Ephraim Lessing’in (1729-1781) Emilia Ga- lott/sindeki Aydınlanmacı fikirleri görmemek neredeyse imkansızdır.

Bütün bu sanatlar içinde çalgısal müziğin ayrı bir yeri vardır çünkü sözel dil ve görsel olanaklardan faydalanmaz. Üstelik müzik, kayıt altına alınmadığı sürece bel¬li bir zaman ve mekânda vardır. Müziğin o zaman ve mekândaki varlığı, hem din¬leyici hem de müzisyen için tekrarlanamaz bir deneyimdir. Aslında Nietzsche’nin müziğe özel bir konum atfederken bahsettiği tamamlanmamışlık hali de (bkz. Say¬fa 9) bunu vurgular. Dolayısıyla müziği tanımlayabilirsiniz ama bu tanım müziğin aktardığı anlamı içermez (Cook, 1999: 17).

Küreselleşme ve Sanat Etkinliği

Sosyal Medya: Sosyal medya, web tabanlı ve mobil teknolojilerin interaktif iletişime imkân veren ortamları için kullanılan bir kavramdır. Bu kavramı endüstriyel ya da geleneksel medya araçlarından ayıran özelliği, teknolojik altyapıya sahip herkesin sistemin üretim ve tüketim bölümlerine kolaylıkla uyum sağlayabilmesidir.

ÜNİTE 10

TÜRKİYEDE KÜLTÜR OLGUSU

Tarihsel Çerçeve

. Osmanlı İmparatorluğu’nun yüksek öğretim kurumu olan Darülfünun’da ilk sosyoloji kürsüsünü kuran Ziya Gökalp’in (1875-1924), hem sosyolojinin hem de Cumhuriyet’in kuruluş dönemi politikalarının parçası olması ve kültürün, bu süreç¬te politik bir misyon yüklenmesinin nedenleri de burada aranmalıdır.

Ziya Gökalp, sınıf bilincinin ulusal bilinçten sonra ortaya çıktığı görüşünü Fran¬sız sosyolog Emile Durkheim’dan (1858-1917) alıyordu. Gökalp, endüstrisi, sınıf bilincine sahip toplumsal grupları olmayan Osmanlı İmparatorluğu için, olguları salt ekonomik ilişkilerle açıklamayan Durkheim’ın düşünce biçiminin daha elveriş¬li olduğunu düşünüyor, çözümün merkezi ve ulus-devlet yapılanması temelinde olduğunu savunuyordu.

Cumhuriyet’in kuruluş dönemi, kendi açısından en önemli üç kavramı, Batılı¬laşma, uluslaşma ve çağdaşlaşma arasında aradığı dengeyi Gökalp’in kültür ve uy¬garlık tanımlarında buldu. Gökalp’e göre hem kültür, hem de uygarlık, toplumsal hayatı içine almasına rağmen birbirlerinden farklıdır. Ona göre uygarlık, yöntem aracılığıyla ve bireysel iradeyle oluşan toplumsal olguların bir toplamıdır ve ulus- lararasıdır; bu haliyle ithal edilebilir bir eğilim gösterir. Buna karşın kültür, bir ulu¬sun kendine özgü varlıklar toplamıdır. Gökalp, kültür ve uygarlık arasındaki ayrı¬mı iki örnekle vermeye çalışır. Bütün Avrupalı uluslar için ortak bir Batı uygarlığın¬dan söz edilebileceğini, fakat bu uygarlığın içinde birbirinden ayrı ve bağımsız bir İngiliz ya da Alman kültürü olduğundan bahseder, bu farklı kültürlerin aynı uygar¬lık çizgisinde buluşabileceğini savunur.

Kültür ve uygarlığın bu şekilde ayrılması Gökalp’e özgü bir yaklaşım değildir. Kültür kelimesi tarih boyunca üç temel kapsamda algılanmış ve kullanılmıştır. Eti¬molojik kökeni ‘kırsal emek’ olan kültür, önceleri ‘terbiye’ kelimesiyle karşılanırdı. On dokuzuncu yüzyıl başlarmdaysa Aydınlanma düşüncesinin ruhuna uygun ola¬rak ‘uygarlık’ kelimesiyle eşanlamlı hale gelmiştir. Nihayet on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, uygarlığın bir değer atfetme terimi olarak giderek daha az makul bu¬lunmasıyla kültürün, toplumsal yaşamı daha fazla niteleyebildiği görüşü hâkim olur. Uygarlık, ulusal farkları önemsemezken, kültür bunları vurgular hale gelir (Eagleton, 2005: 18-20) gibi Gökalp, toplumsal yapıları sınıfsal ayrımlar üzerinden yorumlayan Alman düşünce ekolünün, Osmanlı toplumu için geçerli olmadığını düşünüyordu.

Hangi toplumsal tabakalaşma ölçütüyle saptanırsa saptansın, ortaya çıkan sonuç, halkın ve halk dışında kalanların türdeşlik göstermediğidir. Osmanlı’nın bir impa¬ratorluk olduğu ve halkının zaten türdeş olmadığı düşünülürse bu tür bir sınırlama yapmak zorlaşır. Oysa türdeşlik, yirminci yüzyılın başlarında ulus kavramının te¬melini oluşturmaktaydı.

MODERNLEŞME SÜRECİNDE KÜLTÜRÜN KONUMU VE ÖNEMİ

Modernleşme, geleneksel olarak iki temel bakış açısıyla irdelenir: Birinci bakış açı¬sına göre modern Batıdır, modernleşmeyse diğer ülkelerin Batılı modellere yak¬laşması ve Batılı kurumları kendi ülkelerinde tesis etmesi anlamına gelir. Diğer ba¬kış açısına göre modernleşme, kurumsal düzeyde Batılılaşma şeklinde yaşansa bi¬le bu yönde bir kültürel modernleşmeden söz etmek mümkün olmayabilir; kültü¬rel farklılıklar, tek tip bir modernleşmenin önüne geçebilir (Keyman, 2009: 41)

Türkiye özelinde düşünüldüğünde, modernleşmenin ipuçlarının Tanzimat Dö- nemi’nden itibaren, yani kabaca Tanzimat Fermanı’nın ilan edildiği 1836dan itiba¬ren görülmeye başladığı kabul edilir. Bunun en önemli nedeni kuşkusuz gelenek¬sel Osmanlı devlet ve toplum yapısının Batı kurumlarıyla sentezlenme çabalarının Tanzimat Dönemi’nde görece yoğunlaşmasıdır

Batı, ilk olarak kendini, teknoloji alanındaki üs¬tünlüğüyle kabul ettirmiş ve gücü Osmanlı’ya karşı sürekli kazanan ordusuyla iliş- kilendirilmiştir. Bu nedenle de Batı’nın, Osmanlı devletinde ilk etkilediği kurum ordu olmuştur (Tekelioğlu, 1995: 161). Osmanlı padişahı II. Mahmut döneminde Yeniçeri Ocağı’mn kapatılıp yerine Batı modelinde bir ordu kurulması, ordunun simgesi Mehter müziğinin de kaldırılmasına neden olmuştu. bandonun yerleştirilmesi için sa¬rayda görevlendirildi. Bu durumu, salt bir ordu modeli değişimi olarak görmek mümkün değildir. Aksine Batı modelinde bir ordunun kurulması, kurumsal ve top¬lumsal olarak ciddi bir yöneliş ve anlayış değişmesine işaret eder. Öyle ki askeri alanda Batı’nın gerisinde kalan, bu nedenle savaşlarda başarısız olan ve sürekli toprak kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, kurumları ithal ederken başka bir deyiş¬le uygarlığı ithal ederken kültürel olguları da ithal etmeye başlıyordu. Nitekim Tan¬zimat Dönemi’ne gelindiğinde Osmanlı hanedanının üyeleri, Paşa rütbesini kazan¬mış Donizetti’den müzik dersleri almaya başlayacak, tanınmış besteci ve piyanist Franz Liszt konserler vermek üzere İstanbul’a gelecek, Naum Tiyatrosu açılarak operalar sahnelemeye başlayacaktı. Bütün bunlar kurumsal değişimlerin, gelenek¬sel kültür yaşamı üzerinde dikkat çekici bir şekilde etkili olduğunu gösterir.

Cumhuriyet’in ulus-devlet temelinde inşa edilmesi, ulusu oluşturan unsurları tanımlamayı gerektiriyordu. Ulusun kapsam ve sınırları belirlenirken kültür, önemli bir bileşen ve gösterge olarak kabul edildi. Nitekim henüz Kurtuluş Sava¬şı devam ederken toplanmaya başlayan eğitim kongrelerinde ulusal kültür, ulu¬sal müzik, ulusal dil ve edebiyat gibi maddelerin ele alınması, Cumhuriyet’in ku¬ruluşunda bu olguların ne denli önemli kabul edildiğinin; salt devlet yapısı ola¬rak değil, devletin niteliğini belirlemek için kültürün önemli bir bileşen olarak görüldüğünün göstergesidir.

dil ile ulusal kimlik arasında bir ilişkinin olduğu düşüncesi, on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı aydınları tarafından sıkça dile getirilmiştir. Nite¬kim 1908’de İstanbul’da kurulan Türk Derneği, bu çalışmaların yirminci yüzyıl baş¬larında örgütlü hale geldiğini gösterir. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde dil ve tarih konusundaki örgütlenmenin Cumhuriyet dönemine aktarıldığını söylemek mümkündür. Nitekim derneğin üyelerinin, daha sonra Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’nda görev almaları, Cumhuriyet dönemi çizgisinin belirlenmesinde önemli rol oynamıştır. Her iki kurum da ulus olma bilincini güçlendirecek çalışma¬lar yapmış, bu bilincin tarihsel arka planını hazırlamaya çalışmıştır

KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA TÜRKİYE’DE KÜLTÜR YAŞAMI VE OLGULARI

Modern kültürün merkezinde küreselleşme, küreselleşmenin merkezinde de kül¬türel pratikler yatar. Yine de bu ifade, küreselleşmenin modern kültür deneyimle¬rinin tek belirleyicisi olduğu ya da küreselleşmenin bugünü açıklamak için tek ba¬şına yeterli gelen bir anahtar kavram olduğu anlamına gelmemelidir.

Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloğu’nun çöküşüyle pek çok alanda ama özel¬likle kitle iletişim alanında başı çeken ülkenin Amerika Birleşik Devletleri olması, Amerikan kültür kodlarının dünyaya bir ölçüde egemen kılınmasını sağlamıştır. Amerikan kültüründe yemek, müzik, sinema, kısacası bir yaşam tarzını belirleyen bütün elemanlar, bugün değişik coğrafyalarda pek çok insanın yaşamının da ele¬manlarıdır

Kültürel farklılığın ve kaynaşmanın en belirgin olduğu alandan, yani dilden ör¬nek vermek gerekirse, İngilizce’nin giderek dünyanın ortak dili haline gelmesiyle, ona özgü değer yargılarının ve sembollerin de başka kültürlere aktarıldığını söyle¬mek mümkündür

Türkiye’de yaklaşık yüz yıl önce egemen yaban¬cı dil olan Fransızcadan Türkçe’ye, pek çok kelime girmiştir. ‘Ancak Fransızca’da ol¬mayan, Fransızcaya benzeyen başka sözcükler de icat edilmiştir. Sosyetik bunlardan biridir. Bunların mizahi bir amaçla üretildiği bellidir. Ama atmasyonda bu amaç iyi¬ce belirginleşir’ (Belge, 2008: 20)

Toplumların, egemen unsurları benimserken, bu unsurların içine kattıkları ya da onlara karşı geliştirdikleri yerellik, küreselleşme tartışmalarının en karmaşık ya¬nını oluşturur. Küresel kültür türdeşleşirken aynı zamanda yerelleşmesi, pek çok farklı şekilde yorumlanmaktadır

Küreselleşme çağında mekânın uğradığı bir başka değişme, zaman tarafın¬dan yok ediliyor olmasıdır. Zaman-mekân sıkıştırılması olarak adlandırılan bu durum, uzaklıkları aşmak için harcanan fiziksel zamanın kısalmasıyla, uzaklık¬ların azalması duygusunun ortaya çıkması ve mekânsal uzaklıkların değişmesi anlamına gelir.

ÜNİTE 11

KÜLTÜR, KÜLTÜREL HAKLAR VE TOPLUMSAL KİMLİKLER

GİRİŞ: KISA TARİHSEL ARKAPLAN

Bütün dünya Berlin Duvarı’nm 1989 yılında yıkılmasından ve iki Almanya’nın bir¬leşmesinden sonra, daha önce karşılaşılmamış bir durumla yüzleşmek zorunda kaldı. Bu olayın öncesinde iki kutuplu dünyanın güç merkezlerinden biri olan Sov¬yet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) önemli dönüşümler geçiriyor, Perestroy- ka (yeniden yapılanma) ve Glastnost (açıklık/şeffaflık) sözcükleri Rusça bilmeyen toplumların gündelik dillerinde bile adeta sıradan sözcükler halini almaya başlı¬yordu.

Kültür, kimlik ve kültürel haklar gündelik hayatımızda sıkça karşılaştığımız, etrafında kavgalar verdiğimiz, ama anlamları konusunda çok derinlemesine dü¬şünmediğimiz üç kavramdır. Her birini tek tek tanımlayarak başlayalım.

Tanım Çabası: Kültür ve Kimlik

Önce kültür: Batı dillerinden 15. Yüzyıldan beri “culture” biçimiyle süregelmiş bir kavram. Yabancı dillere âşinâ olanlarımızın tarım anlamındaki agriculture, sebze zerzevat yetiştirmek anlamındaki horticulture sözcüklerinden bilebilecekleri tanı¬dık bir yüz; çok kabaca, bir şeylerin ekilip büyümesini gözetmek niyetine kullanı¬lıyor. Kültürün Türkçe karşılığı olarak bu nedenle “ekin” sözcüğü önerilmiştir.

“Ne kadar kültürlü bir adam” dediğimizde ne yapıyoruz? Zerzevat yetiştirmek¬ten söz etmediğimiz kesin. “Kültürlü adam” sözünü sarf ederken, kültürün ikinci anlamını kullanıyoruz: Böyle derken kastımız, “ince zevklerden tat alabilmesine el¬verecek bir donanımı olan kişi” olsa gerek. Kültür, bu kullanımda güzel sanatlara, zevke, “ince ruhluluğa” gönderme yapar. Bildiğimiz gibi, klasik sosyolojik tanımın¬da ise kültür, “bir insan topluluğunun paylaştığı maddi, manevi değerlerin bütünü¬ne verilen addır”. Amerikan antropolojisinin babası ya da modern antropolojinin kurucusu sıfatlarıyla anılan Franz Boas’ın kültür, bir insan topluluğunun paylaştı¬ğı maddi, manevi değerlerin bütününe verilen addır şeklindeki -biraz daha uzun¬ca tanımının sadeleştirilmiş hali diyebileceğimiz- bu tanımı aynı zamanda kültürün antropolojik tanımı olarak da anılabilir.

Artık kültür, alış-veriş süreçlerin¬den, karşılıklı etkileşim dinamiklerinden oluşan bir zemin olarak tanımlanıyor. Kültür, bizim de kullanacağımız çerçevede “bireylerin anlam üretimleri, tüketimle¬ri ve de esasen değiş tokuş girişimlerinden oluşan etkinlikler bütünü” olarak algı¬lanıyor.

KİMLİK

“Biz” dediğimiz noktadaki haliyle kimlik bir özdeşleşme operasyonu içeriyor. Televizyonda milli futbol karşılaşması naklen yayınlanırken milyonlarca kişinin ay¬nı duygularla heyecanlandığını adeta duyumsuyoruz; toplumsal kimlik bize ait bir şey değildir. Tam tersine, biz o kimliğe aitiz. Gönüllü bir sahiplenme bu. Beni aşanın beni içine aldığını kabullen¬me, bir aidiyet beyanı ve talebi.

Kimlik ve Aidiyet

Claude Levi-Strauss’un bize öğrettiğine göre, insan türünün, dünyanın neresinde olursa olsun inşa ettiği kültürlerin istisnasız hepsi temel bir özellik gösteriyor: Bütün kültürler “ikili karşıt¬lıkların” (binary oppositions) oluşturduğu dokular üretiyorlar. Kültür hemen her yerde, çiğ-pişmiş, aydınlık-karanlık, doğal olan-doğal olmayan, batı-doğu, uhrevi- dünyevi, beyaz-siyah, eril-dişil ve benzeri gibi sizin de bir durup düşünseniz on- larcasmı üretebileceğiniz ikili karşıtlıklar üzerinden kuruluyor.

Kimlikler tasa¬rım katına aittir. Yani tasavvurlarımızda kurulurlar. Bir başka ifade ile, zihinsel olu¬şumlardan söz ediyoruz. Elbette bu tasavvurlar maddi ilişkiler içinden ürüyorlar. Sonra tasavvurlarımızda kurgulanıyorlar. En sonunda dönüp yaşanan maddi ilişki¬leri biçimlendiriyorlar. Tekrarlayalım. Maddi toplumsal ilişkiler tasavvur dünyasın¬da kimliklerin kurulmasının temelini hazırlıyor; kimlikler tasavvur dünyasında iki¬li karşıtlıklar oluşturacak şekilde inşa ediliyorlar; oluşan kimlik haritası dönüp kay¬naklandıkları maddi toplumsal ilişkileri biçimlendiriyorlar.

Oysa toplumsal kimliğe dair yazılıp çizilenlerin çoğu kimliklerin hep öze da¬yandıkları iddiası üzerine kurulu. Literatürün çoğunluğu kimliği hem özsel olarak tanımlıyor hem de toplumdaki bireye sadece tek bir kimlik biçilebilirmiş gibi ba¬kıyor. Sanki her tarafta ya doğulu ya da batılı, eşcinsel ya da karşıcinsel, Müslü¬man ya da gayrimüslim olmaktan ibaret bireyler dolaşıyor. Bir birey eşittir bir kimlik. Yaşanan hayat bu denklem üzerinden açıklanmaya çalışılıyor. Bu alışkan¬lık, ulus-devletin hükümranlığını oturtmasından sonra tebâları için çıkarttığı ve herkese sadece bir adet olarak verdiği kimlik kartıyla ilgilidir. Zihinlerimiz de bü¬rokrasinin mantığı ile çalışmaya alışmış. Birbirimize “senin kimliklerin neler?” di¬ye soranımız yok. “Sen kimsin?” diye soruyoruz. Soru böyle olunca yanıt da tek kimlikli oluyor.

Devlet bu göstergelerin bir ka¬rışımı olan kimlik kartını bize sunarak şunu demiş oluyor: “Ey bu kartı taşıyan ki¬şi, sen özet olarak on bir haneli bir rakamsın; bu rakamın açılımında ya evli olabi¬lirsin ya bekâr, ya İslam dininden olabilirsin ya başka bir dinden, ya kadın olabi¬lirsin ya erkek…” Bir başka ifadeyle devlet gri alanlara, çoklu kimlik anlayışlarına, seçme ya da tercih haklarına müdahale edebilen bir meta-aygıttır. Kimlik kartı zo¬runluluğu bulunmayan toplumlar olabildiği gibi (örneğin Birleşik Krallık) bu işi sa¬dece sosyal güvenlik numarasına indirgeyen toplumlar da bulunduğunu (örneğin Amerika Birleşik Devletleri) belirterek bu bahsi kapatalım.

Teknik deyimiyile, aidi¬yet stratejileri mi geliştirmektedir? Kuşkusuz evet. Her iki örnek de gösteriyor ki mo¬dern yaşamda kimliklerimiz akışkan ve ötekilerle sürekli müzakere halindedir. Ken¬dimizi kim olarak hissettiğimizi belirleyen, bizim içimiz değil, dtşımızdakilerdir. Bizi biz kılan dışarıdakilerin eylem ve edimleridir. Ötekilerle karşılaştıkça “biz” ortaya çı¬kıyoruz. Dolayısıyla, modern dünyada, bir kimlikten değil, aidiyet stratejilerinden bahsetmek daha doğru olur. Şimdi, bizim burada üzerinde durduğumuz kimliklerin kamusal alanda görünürlüğü olan kimliklerden ibaret olduğunu aklımızdan çıkart¬mayalım. Sorgulamamızı sürdürürken bu nokta hep aklımızın bir kenarında durmalı.

KÜLTÜREL HAKLAR VE FIRSAT EŞİTLİĞİ

Unutmayalım-hoşlanalım ya da hoşlanmayalım-bilinen bütün toplumlar bağırlarında çelişkiyi ve çatışmayı ba¬rındırıyorlar. İşte bizim kimliklerimiz de bu gerilim ortamında varlık buluyor. Farklı bir ifadeyle, kültür bir dizi ikili karşıtlık taşıyor; ama bu ikili karşıtlık çiftlerinin ba¬zıları gelip kimliğin üzerinde gelişeceği verimli toprağı temin ediyor.

Fırsatlara erişimde hangi ‘çift’ bakımından eşitsizlik yaşanıyorsa, o çift “kimlik doğurganı”dır. Verimli toprak özelliği o tür çiftlerde etkili oluyor. Örneğin bir top¬lumda keller ile saçlılar, kısa boylular ile uzun boylular, geniş ailede yaşayanlar ile çekirdek ailede yaşayanlar arasında toplumun sunduğu fırsatlar (yani, eğitim, gelir, iş, sağlık hizmeti, güvenlik, emeklilik, saygınlık, ün, şan, ve benzerleri) bakımından bir eşitsizlik yoksa; o toplumda keller-saçlılar, kısalar-uzunlar, geniş aileciler-çekir- dek aileciler temelinde toplumsal kimlik belirginleşmesi yaşanmıyor. Böylesi ikili karşıtlıklar varolmaya devam ediyor ama toplumda bir sorun oluşturmuyor.

Tersine, bir ülkede kuzeyde yaşayanlar-güneyde yaşayanlar, falanca etnik kö¬kenden gelenler-filanca etnik kökenden gelenler, şu din mensupları-bu din men¬supları vb. arasında fırsatlar anlamında eşitsizlik yaşanıyorsa; o zaman bölgesel, et¬nik ve dinsel toplumsal kimlikler belirginleşiyor ve çelişkilere, çatışmalara neden olabiliyor. Bu durumda gözlemlerimize falanca etnik kimlik mensupları ile filanca etnik kimlik mensupları arasında çıkan çatışma, kuzeylilerin isyanı, bu dinden olanların ibadet haklarında kayıplar gibi olgular takılabiliyor.

Sosyal bilimlerin öznesi ve nesnesi önemli ölçüde örtüşür. Bir başka ifade ile, din sosyolojisi çalışan bir sosyolog, bir dinsel inanç sahibi olabilir, aile kurumu ile il¬gilenen bir bilim insanının bir ailesi vardır, ulus-devlet ideolojisi ile ilgili kitap ya¬zan bir kişi aynı zamanda ulus-devlet yurttaşıdır. Bu durum çerçevesinde yapılma¬sı gereken, siyasal tutumumuzun, kişisel aidiyetlerimizin ya da bireysel inançları¬mızın sosyolojik analizlerimize müdahil olmayacağı bir epistemolojik duruş yaka¬lamaktır. Bunun ilk adımı, bu tip kişisel pozisyonları yok saymak değil, tam tersi¬ne, bunların varlığı ve yaptığımız işe karışma olasılığı konusunda bilinçli olmak, analizlerimize bu etkeni de dâhil etmek olsa gerek.

Türkiye’yi boydan boya kat eden toplumsal kimlik fay hatlarına değinmeden önce bir noktanın daha altını çizmemiz lazım. Burada tartıştığımız toplumsal kim¬likler ve bu kimliklerin oluşturduğu çatışma topografyası içinde sıkça duyduğumuz bir kavram var: Tolerans, ya da Türkçesi ile “hoşgörü”. Çoğu kere siyasal aktörle¬rin, kanaat önderlerinin, eğitimcilerin dilinden işittiğimiz “hoşgörü kültürü” söyle¬mini kısaca değerlendirmek gerekir. Bize göre “hoşgörü” aslında tam da yukarıda anlatmaya çalıştığımız ve çatışmaya dönme potansiyeli taşıyan ikili karşıtlıkların di¬liyle uyum içinde bir kavramdır.

Demokrasi ve Kültürel Haklar ya da Türkiye’yi Kat Eden Fay Hatları

Belli ki Türkiye toplumunu kat eden birinci fay hattı/ikili karşıtlık ekseni ya da toplumsal kimlik çifti, zengin-fakir. İkincisi, erkek-kadın. Üçüncüsünü siz söyleyin, Türk-Kürt olsun mu? O zaman bir dördüncüsü, kentte yaşayanlar-köyde yaşayan¬lar. Beşincisi, kent merkezindekiler-varoştakiler. Altıncısı, belki de Sünniler-Alevi- ler. Yedincisi, dinin toplumsal yaşamdaki yerinin artmasını isteyenler-istemeyen- ler. Herhalde bir de sekizinci eksen için sermaye sahipleri-emekçiler diyebiliriz. Değerlerde değişmeyi olumlu karşılayanlar-muhafazakârlar karşıtlığını dokuzuncu eksen olarak koymamıza fazla itiraz eden olmaz. Onu da koyalım. Batılı-doğulu karşıtlığına ne dersiniz? Burada da bir gerilim yatmıyor mu? Yanıtınız evetse, onun¬cu ekseni de koydunuz. İsterseniz son olarak on birinci fay hattı ile bu işi kapata¬lım. On birinci eksen olarak sağcı-solcu ayrımını koyalım haritamıza.

Görünen o ki, Türkiye toplumunu en azından on bir adet toplumsal kimlik kar¬şıtlığı boydan boya kat ediyor. Bunların kimisi coğrafyadan kaynaklanıyor. Kimisi inanç, kimisi de sosyo-ekonomik temellidir. Ama hepsinin ortak özelliği eksenin iki ucunu oluşturanlar arasında fırsatlara erişimde eşitsizlikler olması, hak mağdu¬riyetleri bulunması, ya da bu kimliklere sahip çıkanların böylesi bir eşitsizlik ve mağduriyet yaşandığına dair inanç beslemeleridir. On bir eksen bir arada kimi kez buluşarak, kimi kez mücadele ederek bizim “kültür hayatımız” dediğimiz şeyi oluş¬turuyorlar. Hayata dair soluduğumuz bütün anlam parçacıkları bir biçimde bu kar¬şıtlıkların içinden, arasından ya da üzerinden türüyor.

Toparlarsak iddiamız şu:

1. Kültür, toplumsal kimliklerin karşılaşmasından ibarettir;

2. Toplumsal kimlik dediğimizse, çatışmalarımızın ete kemiğe bürünmesidir;

3. Kimliklerimiz sabit değil, sürekli değişme halindedir;

4. Her birimiz tek bir kimlik kuşanmıyoruz, bir sürü kimlik arasından bazıları¬nı seçip kimliksel stratejiler geliştiriyoruz;

Bu saptamaların doğal sonucu olarak, kültür bir defaya özgü olarak tanım¬lanamıyor kültürün tanımı akışkan ve değişkendir.

Yeni Bireycilik

Şimdi biraz daha açalım: Yeni bireyciliğin içeriğini, onu ortaya çıkartan dinamikle¬ri burada uzun uzadıya anlatmak için yerimiz yok. Ama 19901ı yıllardaki neo-libe- ralizmin bu yeni bireyciliğin uca taşınmış ifadesi olduğunu söylersek meramımızı izlemek kolaylaşır. Ülkemizde, özellikle, Turgut Özal’la birlikte başlayan yeni ikli¬mi hatırlayalım. Türkiye, Özal’la birlikte bir “değerler fırtınasına” girmişti. Köken¬leri Cumhuriyetin de gerisine uzanan bazı temel değerler sarsıntıya uğramıştı. Bu sarsıntının odağında birey-toplum ilişkisinin kendi içindeki dinamikleri yer alıyor¬du. Sarsıntı, siyasal yelpazenin hem sağındakileri, hem de solundakileri ayrı ayrı ve apansız yakalamıştı.

Özal’lı yıllara dönelim. Özal’ın etkisi siyasi tercihler düzleminden çok, siyasal kültür düzleminde yaşandı. Özal oylardan çok zihniyetleri yerinden oynattı. Düz bir siyasal figür olmanın ötesine geçti, birey-toplum ilişkisini herkese sorgulattı. Bu sorgulama Batı’da erken başlamıştı. Batı, Louis Dumont (1983) gibi kimi yazarlara bakılırsa, Ortaçağ’ın sonundan bu yana zaten hep bireyi vurgulayan bir toplum fel¬sefesine sahip olmuştu. 1970’lerle birlikte işte bu vurgu ikinci bir ivme kazanmaya başladı. “Ben” büsbütün öne çıktı. “Ben”in haklarının saygı görmesi, “ben”in taşı¬dığı değerlerin, özelliklerin herkesinkilerle eşdeğerde tutulması talebi giderek da ha yüksek sesle ifade edilir oldu. Bu taleplere bir diğeri daha eklendi. “Ben kılı¬ğımla, yaşam tarzı tercihlerimle, değerlerimle sizden farklıyım; ama beni bu farklı¬lığımla birlikte sizinle ‘eşdeğerli’ olarak tanıyın, kabul edin”, diyen söylem ağır ba¬sar oldu.

Dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de ulus-devlet, yurt¬taşları katındaki etnik, dinsel, milliyetsel farklılara yaslanan merkezkaç eğilimleri yumuşatırken en çok modernleşmenin tek taşıyıcısının kendisi olduğu savma baş¬vurmuştu. Geniş kitleler devletin vaatlerini kendi talepleri olarak içselleştirmişti. Yüzyıl biterken, ulus-devletin meşruiyetini üzerinde temellendirdiği yapılardaki çöküntü görünür hale geliyordu. Şimdi merkezkaç eğilimler yavaş yavaş bırakılan boşluğa gelip yerleşiyorlardı.

Bu yeni stratejiler yollarını Cumhuriyet’in başından bu yana geçerli olan resmi yurttaşlık kodu içinde çiziyorlar. Cumhuriyet, başından beri yurttaşlık kategorisinin içini tanımlarken siyasal bütünlüğe ait olmayla yetinmemiş, siyasal yurttaşlığı ulu¬sal/etnik kültürün bir parçası yapmayı amaçlayan kültürel yurttaşlığa doğru zorla¬mıştır. Bu tutum tepkileri de artırdı. Bu tepkiler bir dizi karşı-tepkiyi harekete ge¬çirdi. Şimdi yüzyıl sona erdi, yeni bir yüzyılın içinde ilerliyoruz. Bu çağda “farklı kimliklerin baskıya uğradığı bir ortamda, yurttaşlık olgusu etrafında biçimlenmesi gereken hak iddialarının kültürel talepler doğrultusunda ifade edildiğine” tanık oluyoruz (Üstel, 1999).

Kökenlerini geçmişte bulan bu kimlik arayışlarının yanına günün içinden filiz¬lenen, daha uçucu, yeni kimlik öbekleri eklendi. Kentlerde, gençlik katında, duy¬gudaşlığa dayalı, örneğin aynı müziği dinlemekten, aynı mekânları paylaşmaktan ileri gelen, daha çok yaşam tarzına dayalı yeni kimlik grupları biçimlendi. Gelge- lelim, bu yeni arayışların çoğunda sosyo-ekonomik parametrelerin koyduğu çerçe¬venin dışına çıkılıyor. Söz alanlar, dile gelenler kendi tariflerini kültürel zeminde üretiyorlar.

Dikkat edelim: Feministler de, eşcinseller de, tesettürlüler de, hatta Kürtler bile öncelikli taleplerini ekonomik pastadan daha fazla pay almak üzerine kurmuyor¬lar. Öncelikle kendilerinin ötekilerle eşdeğerde olduğunun kabul edilmesini isti¬yorlar. Farklılıkları ile “tanınmak”, saygı görmek istiyorlar; bir nihai mercinin yüce gönüllülüğüne bağlı olan “hoşgörü”nün peşinde değiller. Bu aşamadan sonra el¬bette pastadan alınan pay kendiliğinden büyüyecek; gelgelelim bu ikinci adımın meselesi. Kimlik inşasmdaki yapı taşları değerler, anlamlar havuzundan geliyor. Yani, kültür dediğimiz alandan devşiriliyor

“Çok genel çizgileriyle insan haklarının hem nitelikleri hem de oluşum tarihi bakı¬mından üç aşamadan geçtikleri söylenebilir. Birinci aşamada, burjuvazinin aris¬tokrasi karşısında yükselmesiyle ortaya çıkan Fransız Devrimi’nin İnsan ve Yurttaş Haklan Bildirisi’nin getirdiği daha çok bireyi devletten koruyucu, özgürlük hakkı, mülkiyet hakkı, yaşama hakkı, kişi güvenliği, düşünce, söz, yazı ve vicdan özgürlük¬leri gibi klasik hak ve özgürlükler gelişmiş ve kurumsallaşmıştır. Birinci aşamadaki hakların toplumdaki kişilere eşit fırsatlar sağlamadığı ve refahı yaygınlaştırmadığı ortaya çıkmıştır. Bu da kişisel haklardan toplumsal haklara geçiş gereksinmesini ya¬ratmıştır. 1917’de yaşanan Sosyalist Devrim, 1929 krizi sonrasındaki gelişmeler so¬nucunda refah devleti kavramının gerçekleşmesine paralel olarak, çalışma, sosyal güvenlik, çalışanların örgütlenebilmesi, sağlık, eğitim, konut vb. gibi sosyal haklar kurumsallaşmıştır. İnsan haklan günümüzde de gelişmesini ve çeşitlenmesini sür¬dürmektedir. Bu, insanlığın gelişmesinin doğal bir sonucudur. Bugün, dayanışma hakları denilebilecek üçüncü aşama haklar oluşmaktadır.”

Kolektif yanı ağır basan bu hakların kimliklerle en fazla ilgili olanı kültürel haklardır. Kültürel hakların başında da anadil hakkı gelmektedir. Bu, yurttaşların anadillerini kullanma ve geliştirme hakkı şeklinde özetlenebilir. Bilindiği gibi bu husus Avrupa Birliği tarafından adaylık başvurusunda bulunan ülkelerin önüne Kopenhag kriterlerinin bir parçası olarak konmuş ve ülkemizde de yoğun tartış¬malara yol açmıştır. Tartışmalar yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Örneğin Fran¬sa, hukuksal ifadesini Avrupa Konseyi’nin Bölgesel Diller ve Azınlık Dilleri Şar¬tı’nda bulan bu hakkı benimseme konusunda uzun süre ayak direnmiş ve nihayet 1999’da 98 maddeli bu şartın sadece 39 maddesini kabul ettiğini belirterek anlaş¬maya imza atmıştır.

, “Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçeler”in bulunduğunu tescil ediyor ve televizyon ile radyo yayınlarında bu dil ve lehçelerin kullanılabilmesinin, bu dillerin öğretilmesinin bir hak niteliğin¬de olduğunu vurguluyor. Bu hakkın kullanılmasının ne şekilde olacağı ayrı ve sı¬kıntılı bir konu olarak önümüzde duruyor. Yine de, 1 Ocak 2009 tarihinde yayına başlayan TRT-6’nın (TRT Şeş) Kürtçe yayınıyla, en azından devlet eliyle ve somut olarak yıllardan beri adeta bir tabu niteliğinde olan bir kültürel hakkın önündeki engel ortadan kaldırılmış oldu.

2010 yılının Ekim ayında yaptığı bir ko¬nuşmada, Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in sözlerinde buluyoruz: “Alman¬ya’da çokkültürlü bir toplum kurma girişimi büsbütün başarısızlığa uğramıştır… adına ‘multikulti’ denen ve insanların yan yana mutlu bir biçimde yaşamaları kav¬ramı işlememiştir. Göçmenlerin entegre olmak için daha fazla şey yapmaları ge- rekiyor-Almanca öğrenmek dâhil.” Benzer başarısızlık deklarasyonlarını Fransa bağlamında da görmekteyiz.

Her şeye rağmen, dünya demokrasi kültürlerinin 2000’lerin ilk çeyreğinde ulaştığı nokta hayal kırıklığı olarak görülmemelidir. Kanımızca ulaşılan bu nok¬ta, demokrasinin hiçbir zaman mükemmel ve tek bir düşünsel tarifle sabitlenebi- lecek bir sistem olmadığına dair içgörünün doğruluğunu gösteriyor. Demokrasi hep daha iyi bir sistem özlemi ve bu sistem için durmaksızın çaba gösterme ira¬desi olarak tanımlanamaz mı?

ÜNİTE 12

KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE KÜLTÜR KARŞILAŞMALARI VE YENİ BİLEŞİMLER

Küresel ekonomiyi, dünya ekonomisinden ayıran şey, iletişim ve ulaştırma teknolojilerinin gelişmesiyle parça başına üretimin dünya ölçeğinde yapılıyor olmasıdır (Castells, 1996: 92). Aynı zamanda bizim için yeni olan, küre- selliğin, bugün içinde yaşadığımız dünyayı tanımlama çabasında başlıca toplumsal olgulardan birisi olmasıdır

Rudolf Hilferding (1877-1941) ve Rosa Luxemburg (1871-1919) gibi düşünürler, kapitalizmin doğasında bir dönüşüm olduğunu fark etmişler ve bu dönüşümü çözümlemeye çalışmışlardır. Burada söz konusu olan, kapitalizme dönemsel krizlerinden çıkma olanağı veren yaşamsal bir özellik olan esnekliktir. Finans kapitalizmi olarak da adlandırılan bu yeni ekonomide, artık üretilen metânın doğası değişmiştir.

Ekonominin artı değerini oluşturan üretimin nesnesi, sanayi kapitalizminde ol¬duğu gibi somut metâ üretimi olmaktan çok, esnek pazarın koşullarına uyum sağ¬layan varsayımsal bir üretimdir. Birinci Dünya Savaşı’nm bitiminden itibaren, bir ülkenin zenginlik göstergesinin, altın rezerviyle doğru orantılı olması esası ortadan kalkmıştır. Eğer banknot, o ülkenin altın rezervinin bir temsili değilse neyin temsi¬lidir? Para artık sanal bir değerdir ve piyasadaki dolaşımı temsil eder; çünkü, kârlı¬lık dolaşımla sağlanır. Bu dönemde, ürettiği temsilî değer üzerinden kârlılık geti¬ren bankacılık, sigortacılık, borsa, reklâmcılık gibi yeni sektörler ortaya çıkmış, pa¬ra aracılığıyla maldan çok hizmet ve finansal değer satın alınmaya başlanmıştır. Bu durumda ekonominin zemini daha kaygan ve akışkan bir hal almıştır; çünkü, fi¬nansal değerler spekülasyona açıktır.

Finans kapitalizmi: Kapitalist üretim biçiminin XX. yy’ın başları itibariyle gelişmiş olan bu safhasında üretim, kaynağını sanayiden değil, varsayımsal değerlerlerin işlenmesi olan finansal hareketlilikten alır.

Fordist üretim biçimi: Fordizm de denilen bu üretim biçimi, Henry Ford tarafından 1908 yılından itibaren kullanılmaya başlaya S bir çalışma organizasyonudur. 1973 Petrol Kriziyle birlikte yerini daha esnek bir organizasyon olan neo-liberalizme bırakmıştır.

Eğer küresel ölçekli bir ekonomiden bahsediyorsak, burada ekonomiyi ayakta tutan hız, esneklik ve bilgi akışıdır. “Esnek birikimde emek süreçleri, işgücü piyasaları, ürünler ve tüketim ka¬lıpları bakımından esnekliğe dayanır” (Harvey, 1997: 170).

Kültür Endüstrisi

Kültür endüstrisi, XX. yy’m ilk yarısında Frankfurt Okulu düşünürlerinden Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno tarafından Marksist altyapı-üstyapı ilişkilerine referansla kavramsallaştırılmış bir olgudur. Kavram, geniş anlamıyla kültür ürünle¬rinin endüstrileşmesi, ekonomik kârlılık esasıyla yaratılması, sanayileşmeyle birlik¬te kültür ve sanat ürünlerinin metâlaşması olgusunun altını çizer.

Theodor W. Adorno bize, asıl sanat ve temsili sanat ayrımından bahseder (Ador¬no, 2001: 160). Asıl sanatta sanatçı, eserinin izleyici üzerindeki etkisini düşün¬mez; aksine, sanat eseri onun biricikliğinin bir ifadesidir. Temsili sanat izleyicinin esere ne tepki vereceği düşünülmeden yaratılamaz. , Theodor W. Adorno bu ürünlerin, bu ürünleri talep eden kişileri çocuklaştırdığım öne sürer. Ki¬şi çocuklaştıkça, kültür endüstrisi tarafından yönlendirilmesi giderek daha kolay hale gelir. Görüldüğü üzere, söz konusu olan kültür ürünlerini sunan ve talep edenler arasında karşılıklı bir uzlaşma vardır. Fakat bu uzlaşmayı sağlayanın, kül¬tür endüstrisinin bizzat kendisi olduğu unutulmamalıdır.

Görüldüğü gibi, kültür endüstrisi kavramı, altyapının (ekonomi), üst yapıyı (ör¬neğin kültür) belirlediği Marksist analizden yola çıkarak, kültür üretimi üzerinde dur¬muş ve dönüşen ekonomik yapının kültür ürünlerini nasıl etkilediğini sorgulamaya çalışmıştır. Ekonomide küreselleşme olgusu, aynı zamanda kültür ürünlerinin de kü¬reselleşmesine yol açmış ve ortak beğeni standardını küresel bir düzleme taşımıştır.

Küresel Düzlemde Standartlaşmış Kültür Ürünleri

George Ritzer’in Mcdonaldslaştırma (Ritzer, 2001: 198¬218) dediği bu olgu, dünyanın hemen hemen her yerinde var olan bu restoranın, yeme içme beğenileri dışında da tüm kültürel pratiklerin standartlaşması anlamına gelir. Bu durumun diğer örneklerini kot pantolon, tişört, kola gibi kültürel ürünle¬rin dünyanın her yerine, hatta kasaba ve köylere kadar yayılması oluşturur.

Küresel Kültür Üretimi Düzeninde Popüler Kültürün Önemi

Popüler kültür sözcüğü, her ne kadar halkın kültürü, bir bakıma o toplumda ya¬şayan insanların yapıp ettikleri anlamına gelse de, kavram olarak, bunun büyük öl¬çüde zıddı bir anlama tekabül eder. Zira popüler kültür, o toplumda yaşayan bi¬reylerin oluşturduğu ortak bir yapma/bilme düzleminin ifadesi olmaktan çok, biz¬zat kültür endüstrisi tarafından işlenen kültürel ürünler bütünü olarak görülebilir. Popüler kültürün ortaya çıkışı, belli teknolojilerin ortaya çıkışıyla eş zamanlıdır. Örneğin; matbaa tekniklerinin gelişmesi ve gazetenin yaygınlaşmasıyla birlikte, ga¬zetelerde yayınlanmaya başlayan XIX. yy. romanları, ilk popüler kültür ürünlerin¬den birisi olarak kabul edilebilir.

kitlenin beğenisi, tek tek bireylerin kararma bırakılamayacak kadar yaşamsal bir öneme sahip olduğundan, sürekli olarak yön¬lendirilir. Bu yönlendirme, büyük oranda, bildik olanın tekrarını beğeni ölçütü ola¬rak sunar.

Pop Müzik

Daha önce de ifade edildiği gibi, popüler kültür ürünü olan pop müziğin de temel özelliği, dinleyiciye bildik olanı tekrarlıyor olmasıdır.

çünkü, bildik olanın tekrarlanması bize güven verir. Popüler müzikte belirli seslerin belirli aralıklarla tekrarlanması, aynı zamanda müziğin basitleşmesi, fakat daha da önemlisi standartlaşması anla¬mına gelir. Bu standartlaşma piyasa açısından üretilecek olan pop müzik ürünü¬nün öngörülmesi ve bu sebeple kolay pazarlanması demektir. Eğer ses kaydediliyorsa müzik, yalnızca o anda icra edilen bir eser olma özelliğini kaybeder. Ses kaydı, eserin bir¬çok kişiye ulaşabilmesini sağlar. Böylece bir tür demokrasi söylemi üreterek kop¬yalanan sesin kültür endüstrisi tarafından işlenildiği söylenebilir. Walter Ben- jamin’e göre, sanat eserinin mekanik olarak yeniden üretilebiliyor olması, ona yer¬yüzündeki biricikliğini kaybettirmiştir (Benjamin, 1936). Böylece özgün üretimin, her zaman kopyasından daha değerli olduğu düşüncesi değişmeye başlamış, bu açıdan kültür üretimi tarihselliğini de kaybetmekle karşı karşıya kalmıştır. Çünkü; mekanik yeniden üretim, özgün üretimin bir kopyası olma özelliğinden sıyrılarak, özgün üretimden bağımsız hale gelmiştir. Kopyanın, özgününden daha değerli ol¬ması ve kitleye kolayca ulaşabilmesi durumu, biricik olanın standartlaşması nede¬niyle, sanatın hâlesini yitirmesine (Benjamin, 1936: 4)

Bugün artık video-klipler, ilettikleri şarkının anlamını yansıtmak, onunla an¬lamlı bir bütün oluşturmak zorunda değillerdir. Aksine, bir video-klipten bekle¬nen, dinleyici kitlesi için en iyi görsel kuşatmayı sağlamasıdır.

Televizyon Yayınları ve Sinema

. İzleyici için çekici olan televizyon program¬ları, bu özellikleriyle bireyin hayatında bir takım atıf şemaları oluştururlar. Bu atıf şemaları, Theodor W. Adorno’nun steorotyping (Adorno, 2001: 171-176) olarak ifade ettiği bir takım gerçek olmayan olay ve karakterlerin karşıtlıklar halinde su¬nularak tekrarlanmasıyla bireylerin kendi yaşamlarına dair anlamlandırmalarını şekillendirir. Steorotiplerin yarattığı karşıtlık durumu, her türlü olayda karşıt iki tür davranış biçimini, iki tür olma halini vurgular. Bu durumda iyi-kötü, güzel-çir- kin, zengin-fakir, çalışkan-tembel, aklı bir karış havada olgun gibi tipler karşımı¬za çıkar. Böylece gündelik yaşamın çeşitliliği izleyiciye yansıtılmaz. Başta televiz¬yon olmak üzere, her türlü popüler kültür ürünü, bu ürünlerin temellendiği gün¬delik yaşamın basitleştirilmesi ilkesi nedeniyle izleyici ve dinleyici için önemli bir açıklama şeması oluşturur.

Bu duruma bir başka örnek de haber programlarıdır. Bir toplumda haber değe¬ri taşıyan gelişmeler, bizlere sevindirici ya da üzücü, yatıştırıcı ya da korkutucu ol¬maları üzerinden aktarılır. Fakat, haberin kendisinin, bu özellikleri taşıyor olması, televizyon yayını için yeterli değildir. Asıl olan, televizyonun bu haberleri nasıl dö¬nüştürdüğü, iyiyi nasıl daha iyi, korkuncu nasıl daha korkunç hale getirdiğidir. Bu amaçla her bir haber için, o habere uygun müzikler seçilerek, izleyici tepkisi ga¬rantiye alınmaya çalışılır. Tıpkı diziler ve yarışmalar gibi, haberler de bir kurgu öğesi haline gelmiştir. Böylece kurgu, onu izleyen bireylerin yaşam deneyimleri¬nin önüne geçerek, gerçeklik algısını yönlendirir, doğrularımızı yeniden inşa eder.

Gerçekliğin yeniden inşa edilmesi, bir anlamda gerçekliğin yeniden kurgulan¬ması sayesinde olur. Bu noktada kurgu, gündelik yaşamın gerçekliğini, onu bir açıklama çerçevesi olarak kullanma eğilimi gösteren izleyici için, gerçekten daha gerçek, Jean Baudrillard’ın değişiyle hipergerçek (Baudrillard, 1976: 110-118) bir alana taşır. Çünkü; yukarıda verdiğimiz haber örneğinde olduğu gibi, yaşanan kor¬kutucu bir gelişme, medyanın çarpan etkisine mâruz kalmadığında, aslında sönük bir olay olabilir.

Hipergerçeklik: Bu kavram, günümüzde gerçekliğin dayanağının fizik gerçekliği aşarak inşa edilebilir bir şey olabileceğini vurgular Fizik gerçekliğin herhangi bir düzeydeki temsili, gerçekten daha gerçek olarak algılanabilir

Gösterge değeri: Baudrillard, günümüz toplumlarında gerçeklik algısının, fizik gerçekliğin sınırlarını aşmasına referansla, göstergenin, bir nesneyi işaret etmediği (göstermediği), fakat yalnızca kendisini gösterdiğini söyler. Bu durumda, bir nesnenin değerini belirleyen, kendisinden başka bir şeyi temsil etmeyen göstergeler arasındaki hiyerarşidir.

Sosyolojik kavramlarla açıklaya¬cak olursak, söz konusu olan, bir tüketim nesnesine dönüşen televizyon yayınları¬nın, Marx’ın kullanım değeriyle değişim değeri arasında kurduğu ilişkiden bir adım öteye gidilmesidir. Bu noktada Jean Baudrillard gerçekten daha gerçek olarak kur¬gulanmanın değerini salt göstergeden aldığını vurgulayarak, Karl Marx’ın analizine gösterge değeri kavramını ekler (Baudrillard, 1972: 256-260).

Sonuç olarak diziler, haberler, yarışma programlarıyla bir popüler kültür ürünü olan televizyon yayınları, pazarlanabilir olma kaygısıyla toplumsal gerçekliği daha farklı yansıtarak bireyleri, standartlaştırılmış bir takım yayınlarla karşı karşıya bıra¬kırlar. Bu standartlaşmaya maruz kalan birey de hayata dair açıklama çerçeveleri¬ni bu türden yayınlar üzerine oluşturma eğilimi gösterir.

Bireysel ve Etkileşimsel Karşılaşmalar

İletişim teknolojilerinin gelişmesi ve kitlelerin erişimine açık hale gelmesiyle bu¬gün, insanların birbirleriyle olan etkileşimleri giderek artmaktadır. Özellikle inter¬net kullanımının yaygınlaşması bireyin, kendi talepleri ve arzuları doğrultusunda yeni insanlarla tanışmasına, farklı etkinlikler içine dâhil olabilmesine, dünyayı ken¬disi gibi anlamlandıran diğerleriyle karşılaşmasına ve bunun sonucunda, kendisi¬ne yeni toplumsallaşma alanları kurmasına olanak sağlamaktadır

Aynı zamanda, sanal ortam bireyin zaman ve mekânın sınırlarını aşmasını mümkün kılar. Sanal ortamda söz konusu olan za¬man anlıktır; şimdiki zamanda yaşanır ve tamamen bireyin kendi zaman algısıyla kurulur. Örneğin; bu sayede coğrafi uzaklık nedeniyle belki hiçbir zaman karşılaş¬mamızın mümkün olamayacağı insanlarla aynı sanal ortamı paylaşabilir, onlarla et¬kileşim haline geçebiliriz.

Yerelliklerin Açığa Çıkışı ve Yeni Bileşimler

Tüm teknolojik ilerlemeler, kapitalizmin dönüşümü, devletin merkezi rolünü kay¬betmesi, küresellik deneyimi, günümüz toplumlarında bireylerin kendi kimlik inşa süreçlerindeki taleplerini dile getirmelerini teşvik etmektedir. Küreselleşme dene¬yiminin mümkün kıldığı bu kimlik inşa sürecinde aynı zamanda Etzioni’nin vurgu¬ladığı direnen kimlik (Etzioni, 1993) kavramsallaştırması, günümüz toplumlarını anlamada çok önemlidir. Buna göre direnen kimlik, toplulukların ve cemaatlerin ortaya çıkmasını mümkün kılar. Böylelikle bu cemaatler mevcut kurumsal, gele¬neksel, ideolojik baskılara karşı direniş gösterirler

Bunun yanı sıra, yerelliklerin açığa çıkması tüketim alışkanlıkları da dönüştür¬müştür. Bugün yeme-içme, giyinme, barınma ihtiyaçlarının küresel standartların dı¬şına çıkıp yerel kültürlerin etkisi altına girdiğini görmekteyiz. Hazır ya da hızlı tüke¬tim ürünlerinin karşısında konumlanan bölgesel yemekler, kebap çeşitleri, yerel tat¬lılar gibi yiyeceklerin daha çok tercih edilir olması karşısında, hazır gıda endüstrisi¬nin de bu yerellik talebini karşılamak için ürünlerini çeşitlendirdiğini görmekteyiz.

STANDARTLAŞTIRICI GÜÇLERLE DİRENİŞ GÜÇLERİNİN EKLEMLENMESİ OLARAK KÜRESEL KÜLTÜR BİLEŞİMLERİ

Standartlaştırıcı güçlerle direniş güçlerinin iç içe geçmesi, birbirine eklemlen¬mesi ve sonuç olarak, birbirlerini dönüştürmesi söz konusudur. Kısacası küresel¬leşme, bu iki olgunun sürekli çatışma halinde olmasına sebebiyet verir. Bu bağ¬lamda Zygmunt Bauman küreselleşmeyi, modern bireyin mâruz kaldığı kaçınılmaz bir olgu olarak tanımlar. Bütünleşme/parsellenme, küreselleşme/yerelleşme, ayrı- calıklılık/mahrumiyet, özgürlük/kısıtlanma, servet ve yoksulluk birbirlerini tamam¬layan süreçler olarak karşımıza çıkmaktadır (Bauman, 2006: 81). Öte yandan bu durum, standartlaştırılmış küresel kodların, bu kodların oluşu¬munda söz sahibi olamayan toplumsal gruplarca kolaylıkla kabul edileceği anla¬mına gelmez. Söz gelişi A.B.D.’de egemen kültüre karşı olarak gelişen hip-hop, bir etnik grubun kendisini ifade etme biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı şekil¬de hip-hop müzikle birlikte, sınıfsal bir hip-hopçu giyim tarzı gelişmiştir. Ancak bu alt-kültürün, zamanla küresel dolaşıma girmesiyle hip hop, karşı duruş olmak¬tan çıkmış, kültür endüstrisinin bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda, kültür endüstrisinin, her türlü karşı kültürü kendi içine çekerek, kültür piyasasının bir parçası haline getirmesi mümkün görünmektedir. Bunun haricinde kültürel kod¬ların, iletişim teknolojilerinin de gelişmesiyle hızlı bir şekilde dolaşıma girmesi, bi¬reyde enformasyona karşı tepkisizlik hissi yaratabilir; çünkü, günümüzde birey, bir enformasyon bombardımanıyla karşı karşıyadır. Bireyin payına düşen, ya önü¬ne gelen enformasyonu olduğu gibi kabul etmek ya da buna karşı kendi alterna¬tif kodlarını geliştirmektir. Simmel’in modern kültür için geliştirmiş olduğu bezgin¬lik davranışı (Simmel, 1969: 47-60) kavramının, bugünün dünyası için de geçerli olduğunu, bireyi, direniş stratejilerinden alıkoyduğunu söylemek de mümkündür.

AİLE SOSYOLOJİSİ

Posted: Ekim 29, 2012 in Uncategorized

AİLE SOSYOLOJİSİ DERS ÖZETLERİ 1-10 ÜNİTELER

ÜNİTE 1

AİLE SOSYOLOJİSİNDE FARKLI KURAMSAL YAKLAŞIMLAR VE NEDENLERİ

SEMBOLİK ETKİLEŞİMCİ YAKLAŞIM
Psikolojik gelenek içinde gelişen bir sosyloji ekolü olarak da adlandırılan bu kuramsal yaklaşımın tarihsel analizi onun epistemolojik olarak Amerika’da yaygın kabul gören pragmatizm içinde geliştiğini göstermektedir.

üzere bazı kavramlardan yaralanarak yaşanan değişimleri görmek mümkündür.

1. Duygusal Doyum;

Sembolik Etkileşimciler, 20. yüzyılın başlarından bu yana aile dayanışmasının temellerinde ortaya çıkan önemli değişmeleri gözlemişlerdir. örneğin eş seçiminde artık giderek kişilik özellikleri önem taşımaya başlamıştır. Eşler arasında duygusal tatmin beklentisi giderek yükselmiştir. Ayrıca bu eğilime bağlı olarak mahremiyet talebi de artmaya başlamıştır.

2. Aşk Sembolü;
Kadın veya Erkek olarak sahip olunan aşk veya ilgi görme/gösterme sembolleri de evliliğin yükünü ağırlaştırmaktadır. duygusal tatmin olabilmek için talep edilen gerçekçi olmayan beklentilerin karşılanmaması hüsranla sonuçlanmakta ve eşler birbirlerini suçlamaya başlamaktadır.

3. Çocuğun Anlamı;
Tüm dünyada çocukluk ile ilgil görüşlerde köklü değişmeler ortaya çıkmıştır. Bazı aile tarihçilerine göre ortaçağdaki aile yapısında çocuk ve erişkinler arasında kesin farklar bulunmazdı ve çocuklar birer küçük erişkin olduğu kabul edilirdi. O dönemlerde henüz ev ve işyeri ayrımı fazla olmadığı için erkek çocuklar aile işinde çıraklık ederken, kızlar da ev işlerinin yanı sıra eşlik rolünü öğrenirlerdi.

4. Ebeveynliğin Anlamı;
Çocukluk ve erişkinliğe geçiş konusundaki değişmelerin ebeveynliğin anlamı ile ilgili değişmelerle yakından ilişkisi bulunmaktadır. Günümüzdeki ebeveynler sadece ilgi ve şefkat göstermekle kalmamakta, çocukların sahip olduğu potansiyeli en yüksek düzeye ulaştırmaktan da sorumlu tutulmaktadır.

5. Evlilik Rolleri;
Geçmiş kuşaklarda anne-baba veya karı koca olarak eşlerin ev, iş ve çocuklarla ilgili konularda sınırları çizilmiş sorumlulukları bulunurken, günümüzde belirsizlikler artmıştır. Kadın ev dışında çalıştığında ev işleri ve çocukların bakımı konusunda kocasından veya aile büyüklerinden destek beklemektedir.

6. Seçenekleri Algılama;
Aile ve Evliliklerde ortaya çıkan pek çok değişmelere yol açan faktörlerin biri de giderek artan sayıda kadının ev dışında çalışmaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır. Kadınların geçimlerini kazanmaya başlaması, onların ilk kez mutsuz olan evliliklerini sürdürme zorunluluğu karşısında seçeneksiz olmadıklarını görmelerine yol açmıştır.

7. Boşanmanın Anlamı;
Daha önce hiçbir şekilde kabul edilemez bulunan ve hatta ahlaki düşüklük veya başarısızlık olarak görülen boşanmanın anlamı değişmeye ve daha kabul edilebilir bir durum olarak algılamaya başlamıştır. ABD’de nitekim bir asır önce sıfır olan boşanmanın yılda bir miyone çıktığına dair istatistiksel bilgiler bulunmaktadır.

8. Yasal Değişiklikler;
Boşanma yasasının bizzat kendisi sembolik olarak boşanmayı teşvik edici olmuştur. Daha önce zina ve benzeri koşullara sıkıca bağlanan boşanmalarda artık bu koşulun aranmaması ve geçimsizliği boşanma için yeter koşul olarak görülmesi boşanmaların artmasında önemli rol oynamıştır.

Sembolik etkileşimci yaklaşım evliliklerin boşanma ile sonuçlanmasını sembollerdeki değişme ile açıklamaya çalışmaktadır. İnsanların boşanma ile ilgili düşüncelerinin değişmesi, evlilikten tatmin olma, aşk, çocuk, anne-baba, karı koca rollerindeki değişmeler evli çiftler üzerinde önemli baskılar yapmaktadır.

Sembolik etkileşimci yaklaşımın aile konusundaki görüşlerinin daha iyi anlaşılması için başka örnekler vermek de mümkündür. Henslin boşanma konusunda ayrı olarak erkeğin ev işleri yapması durumunu da incelemiştir. ona göre, eğer kadın ve erkeğin ev işleri yapması durumunu da incelemiştir. ona göre, eğer kadın ve erkek birbirine yakın gelirlere sahipseler ev işlerinde daha eşitlikçi bir paylaşım beklenir. ancak işin aslına bakılırsa, diğer erkeklere göre daha fazla ev işi yapsalar da adil bir paylaşım sergiledikleri söylenemez. Bu bulgu şaşırtıcı bir durumdur. Hatta işten çıkarılan kocaların çoğunun ev işi yapmayı azalttıkları gözlenmiştir.

Jessie Bernard (1972) da, boşanma eşiğine gelmiş, anlaşmazlık içindeki eşlerin çocukların sayısı, evlilik öncesi tanışıklık ve nişan süresi, evlendiklerinde kaç yaşında oldukları, ilk çocuklarının ne zaman olduğu, cinsel yaşamları, ev işlerin aynı evde iki ayrı aile gibi yaşadıklarını gösteren klasik bir çalışmadır.

İşlevselci/Fonksiyonalist Yaklaşım
Genel olarak sosyolojide modernist çerçevede en yaygın olarak kullanılan makro yaklaşım “Yapısal İşlevselcilik” olarak da anılan yaklaşımdır. Bu yaklaşım toplumu birbiri ile ilişkili parçaların görev yaptığı bir sistem olarak görür. Örneğin Amerikalı ünlü sosyoloğ T.Parsons toplumun koruyucu, bütünleştirici, yönlendirici ve uygulayıcı alt sistemlerden oluştuğunu savunur. Aile de bu bağlamda toplumun bütünlüğünü sağlayan bir kurumdur.
İşlevselciliğin tarihsel olarak kökeni Auguste Comte ve onun pozitivist felsefesine kadar uzanır. ilk olarak Fransız devrimi sonrası dağılma konumuna gelen toplumda birlik sağlamak amacıyla A. Comte ve daha sonra sanayileşmenin yarattığı “kuralsızlık/anomi” ve ahlaki bunalımların çözümü için “organik danayışmayı” arttırmak denge ve istikrarı yeniden tesis etmek üzere E. Durkheim tarafından geliştirilen görüşlere dayanır. Durkheim’e göre, toplumu oluşturan parçalar işlevlerini gördüklerinde toplum normal konumdadır. Buna karşılık organlar görevlerini yapamaz durumda iseler bu “anormal” veya “hastalıklı/patolojik” durumdur. işlevcililk açısından organizma olarak yapıya hem de onu oluşturan parçaların işleyişine bakmak gereklidir.
İşlevselci Yaklaşımın önemli isimlerinden biri de R.Merton’dur. O, organik benzetmeler üzerinde fazla durmaz ve onun yerine işlevler ve çeşitleri üzerinde çalışır. Merton işlevselliği, toplumun dengede kalmasına hizmet etme koşuluna bağlar. Sistemin dengede bulunmasına hizmet etmeyen işlevler de bulunduğunu belirleyen Merton bunlara “işlevsel olmayan” sonuçlar adını verir.
Klasik işlevciliğin biyolojik analoji yaparak bir sosyal evrim kuramına sahip olduğunu da belirtmek gerekir. çünkü A.Comte ve onun ünlü “Üç Hal Yasası” dahil bazı sosyloğlar topluma ve sosyal bilimlere en uygun model olacak bilimin biyoloji olduğunu düşünmüşlerdir.

İşlevcilik ve Aile
Temel görüşleri paralelinde işlevselciler için aile daima toplumun temeli olarak görülür. ayrıca toplumdaki değişmelere bağlı olarak aile yapısında da değişmeler olduğu kabul edilir. örneğin parsons (1960)’a göre, sanayi öncesi toplumda, aile temel üretim birimi olduğundan ve emek yoğun üretim yapıldığından, günümüzde daha yaygın olan ve anne baba evlenmemiş çocuklardan oluşan “çekirdek aile” yerine “geniş aile” ye ihtiyaç vardır.

Aile konusunda işlevselci yaklaşıma dayanarak çalışma yapmak yaygın bir gelenektir. çünkü aile modern sanayi toplumunun ürettiği sorunlara karşı kurumsal emniyet supabı işlevi görmektedir. ayrıca cinsellik aile yolu ile düzeltilmektedir.

Sanayi toplumunda, küçük ailenin yer değiştirmesi, bir bölgeden diğerine göç etmesi pratik olarak daha kolaydır.

T.Parsons’a göre toplumlar değişip sanayileştikçe, teknoloji yoğun üretim ve ailenin üretim birimi olmaktan çıkarak tüketim birimi haline dönüşmesine bağlı olarak da geniş aileye ihtiyaç azalmıştır. bunun yerine daha küçük ve hareketlilik / göç kabiliyeti fazla olan, üyelerinin belli becerilere sahip olduğu ailelere ihtiyaç artmıştır. Üretkenlik esasında sanayi öncesi toplumun ayrıcalıklı statüye sahip sınıfları da değişmiştir.

T.Parsons’ın 1950 yıllarda ABD’nın Ortabatı bölgelerinde beyaz, orta sınıf ve kasaba ailesine yönelik gözlemlerinin sınırlıkları her türlü eleştireye açık olmakla birlikte halen belirli çerçevede önemini korumaktadır.

Ekonomik Üretim;
Sanayi öncesi dönemde aile ekonomik bir ekipti. Temel ihtiyaçları karşılamak bir çok aile için çok güçtü ve aile üyeleri yaşamlarını sürdürebilmek için üretimde işbirliği yapmak zorundaydılar. Türkiye’de kırda tarımsal faaliyetlerde üretken olan kadınlar, kentte bu olanağı bulamamaktadır.

Çocukların Toplumsallaşması
Geniş ölçekte ortaya çıkan ekonomik değişmeler karşısında diğer güçlenen bir kurum olarak devlet, ailenin pek çok işlevlerini üstlenmeye başladı. örneğin okullar açarak daha önce ailenin sağladığı eğitim işlevini üstlendi ve böylelikle onların toplumsallaşmasında da sorumluluk aldığını gösterdi. çocukların okula gönderilmesini yasal zorunluluk haline getirerek, uymayan aileler cezalandırıldı.

Yaşlı ve Hasta Bakımı;
Yasalarla kurulan tıp fakülteleri ve hastaneler aracılığıyla kurumlaşan tıp güçlenmiştir. buna bağlı olarak da artık hastalar ev yerine hastanede bakım görmekte ve tedavi edilmektedir.

Eğlenme/Dinlenme;
Ailelerin gelir düzeyi yükseldikçe ev yerine eğlenme ve dinlenme için başka mekanlara gitme oranı da artırmıştır. Eskiden evdeki imkanlarla sağlanan eğlencelerin yerini bedeli ödenerek alınan hizmetler almaya başlamıştır.

Üyelerin Cinsel Denetimi
Diğer konularda olduğu gibi bu konuda değişmeler olmuştur. Geleneksel olayarak cinsel ilişki sadece evlilikte meşru görülürken, bu eğilimde de eskiye göre oldukça fazla zayıflama baş göstermeye başlamıştır.

Üreme/Çoğalma
Yüzeysel olarak bakıldığında ailelerin işlevleri arasında dokunulmayan tek konu çocuk sahibi olmadır. Hatta ABD’de tek ebeveynli ailelerin çoğunda çocuk bulunduğu ve evlenmemiş kadınların tüm doğumların %40’nı yaptıkları düşünülürse, üreme işlevinin hiçbir zaman sona ermeyeceği söylenebilir.

Türkiye’de çocuk sahibi olmak önemsenmektedir. Sağlık Bakanlığı çeşitli projelerler aile planlanması hizmetlerini ülkenin her yerinde ücretsiz olarak sunmaktadır. istendiği zaman istendiği sayıda çocuk sahibi olmak için kamusal hizmetlerin yaygın olmasına rağmen, geleneksel/kültürel ve ideolojik engeller yüzünden halen ailelerin çoğu bakabileceğinden daha fazla sayıda çocuğa sahip olmakla birlikte, nüfus artış hızında yaşanan düşmeler bu konuda bazı değişmeler olduğunu göstermektedir.

Radikal Psikiyartlar;
Son olarak 1960’lardan bu yana aile konusunda ortaya çıkan bir diğer yakşımdan söz etmek mümkündür. Bu yaklaşımın ilk bakışta sosyolojinin içinde yer alması garip görünse de geniş bir çerçevede mümkün görünmektedir. Nitekim Abbott göre 1960’ların savaş yerine Aşk ve Barış Hareketi ile birlikte insanlar bir çok kurum, örgüt ve işleyişte değişiklik talebinde bulunmaya başladılar. Klasik geleneksel tıp da en çok eleştirilenler arasındaydı.

Cooper ve Ronald Laing’e göre erişkin kişiliklerin çekirdek ailede istikrar kazandıkları yönündeki işlevselci görüş kesinlikle hatalıydı. onlara göre, aile tam aksine erişkinlerde istikrarsızlık yaratmaktaydı. Çekirdek aile kimliklerin birbiriyle rekabet ettiği ve güç oyunlarının oynandığı kazandı.

Cooper ve Ronald Laing özellikle psikiyatri alanında eleştiri yapanların başını çekmektedirler.

Çatışmacı Yaklaşım;
Sosyal bilimlerde çatışmacı yaklaşım ve kuramlar, toplumdaki gruplar ve sınıflar arasındaki sosyal, siyasi ve maddi eşitsizlikler üzerinde vurgu yaparak mevcut sosyopolitik sistemi eleştirirler. Çatışmacılar özellikle sınıflar arasındaki güç mücadelesi ve birbirine tarihsel olarak karşı olan hakim ideolojiler üzerinde dururlar.

İşlevselcilerin toplumu ahenk içinde bir bütün olarak görmelerinin aksine çatışmacılar, toplumun birbiriyle kıt kaynaklar için çatışan gruplardan oluştuğunu kabul ederler. Dıştan bakıldığında birlik ve beraberlik içinde görülen ilişkilerin ardında bir güç mücadelesi olduğunu savunurlar. Çatışmacı yaklaşım ve modernist kuramlara ve makro düzeyde yapısal analizlere dayanır.

Çatışma kuramı çoğu zaman Marksizm ile düşünülür. Marx’ın felsefesi Diyalektik Materyalizm olarak anılırken; sosyolojisine “Tarihsel Maddecilik” denilir.

Karl Marx Avrupayı dönüştüren sanayi devrimini gözetleyerek çatışma kuramını geliştirmiştir.

Modern çatışma kuramının kurucusu C.W. Mills’e göre, ilk aşamada sosyal yapılar birbiriyle çıkar ve kıt kaynaklar için çatışan insanlar aracılığıyla yaratılır. Daha sonraki aşamada ise çıkar ve kaynaklar, insanlar tarafından yaratılan yapının yüceltilerek “şeyleştirilmesi”nden toplumdaki güç ve kaynakların eşitsiz dağılımından etkilenir.

Çatışmacı Yaklaşım ve Aile;
Ralf Dahrendorf çatışmanın “otorite” içeren her ilişkide söz konusu olabileceğini savunur.

Lewis Coser’da Marx’tan farklı olarak, çatışmanın aralarında yakın ilişki bulunan herkes için söz konusu olduğunu savunur.

Yapısal İşlevcilik gibi Çatışmacı yaklaşımda modern ve makro bir yaklaşım olarak benzer bazı özelliklere sahiptir. çünkü çatışmacı yaklaşımda temel oluşturan Marksizm de yapısalcı kuramdır.

Marksistlere göre modern toplumda ailenin rolünü anlamak istiyorsak, onun kapitalizm içinde nasıl işlev gördüğüne ona ne tür katkıda bulunduğuna bakmamız gerekir. İşte bu yönden her iki yapısalcı yaklaşım arasında benzerlik olduğu iddia etmek mümkündür. Ancak Çatışmacı Yaklaşımın vurgusunu sanayileşme yerine kapitalizm olduğu hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir.

Marksizme göre toplumlarda biri alt yapı diğeri ise üst yapı olmak üzere ikili bir model bulunur. Bu bağlamda ekonomik alt yapı (kapitalizm) istisnasız diğer tüm üst yapı kurumları gibi aileyi de belirler.

Goldthorpe ve Nuffield’ın belirttikleri gibi ailenin işlevi çocuklarını kendisi gibi eğiterek gelecekte yerini alacak yedek ucuz işgücünü yetiştirmektir. Aksi taktirde kapitalizmin varlığını sürdürmesi mümkün değiltir.

Çatışmacı Yaklaşımın aile incelemelerinde nasıl uygulanacağı konusunda açıklık getirmek isteyen Henslin göre çatışmacılar ABD’de boşanma oranlarının neden yüksek olduğunu açıklarken ilk olarak temel eşitsizliklerden hareket ederler. çünkü toplumda kadınlar erkeklerin eğemenliği altında istismar edilmektedir. Bu bağlamda çatışmacılar evliliği toplumdaki eşitsiz erkek egemen ilişkinin muhafazasını temin eden bir araç olarak görürler. Bunun ötesinde kadının bir mülk olarak bir erkekten diğerine, diğer bir ifade ile babadan kocaya geçtiğini iddia ederler.

Abbort(2010) ise, hem işlevselcilik hem de çatışmacılık tarafından artık günümüzde her toplumda çekirdek ailenin yaygın/baskın olduğunun iddia edilmesine karşılık hiçbir zaman farklı aile yapılarının olabileceğinden söz edilmesini eleştiri konusu yapar. ayrıca her iki yaklaşımın da ailenin kendisinden beklenen işlevleri tam anlamıyla yerine getirdiğini varsaydıklarını; oysa ailenin başka işler yapabileceğinin de düşünülmesi gerektiğine işaret eder.

Marksizmin aileye ilişkin açıklamaların sürekli ekonomik işlevle sınırlaması genel bir eleştiri konusudur.

İşlevselciler toplumun ihtiyaçlarının aileyi belirlediğini savunurken, çatışmacılar kapitalizmin aileyi belirlediğini iddia ederek aşırı genelleme yapmış olmaktadırlar.

Çatışmacı Yaklaşım makro düzeyde ve çoğu zaman tarihsel karşılaştırmalar yaparak aile konusunda incelemeler yapar. Problem edindikleri konuların başında sınıf mücadelesi ve güçlü sınıfların işsizliğe ve evsizliğe nasıl baktığı gelir. Örneğin Amerika’da Afrika kökenlilerin neden daha fazla işsiz olduğunu sorgular. hükümet politikalarını eleştirirler.

İşlevselci Yaklaşımda çoğu zaman ailenin olumlu yönlerine vurgu yaparak pembe bir tablo çizmesi, boşnma ve istismarları ihmal etmesi nedeniyle eleştirilmektedir. Kaldı ki üyelerin her birinin aileden sağladıkları yarar aynı derecede olmayabilir. Kadın ve erkeğin konumları farklı olabileceğinden eleştirel olmakta yarar vardır. Ayrıca gerek işlevselci gerekse çatışmacılığın her ikisini de determinist olması da dikkat çekmektedir.

Feminist Yaklaşım;

İlk olarak Feminizm hem işlevselcilerin olumlu görüşlerini hem de çatışmacıların görüşlerine eleştirel bakar. Bu eleştirinin altında tek fakat önemli bir neden yatar ki o da erkek eğemenliği demek olan “ataerkilliktir”

Tüm Feminis kuramlar aileyi ataerkil bir kurum olarak görürler, bu konuda aralarında oldukça önemsiz farklar bulunur.

Aileyi ataerkil olarak görmek ise oldukça kapsamlıdır. Örneğin Feministler işlevselcileri ailenin tüm üyelerine sağladığı olanakların ya da çıkarların eşit olduğunu iddia ettikleri için eleştirirler.

Feministler ayrıca işlevselci yaklaşımın toplum cinsiyet farklarına ilişkin görüşlerinde çelişki ve belirsizlik olduğunu iddia eder. İşlevselcilerin toplumsal cinsiyet rollerinin doğal ve değişmez olarak görmelerini sorgularlar.

Feministlere göre toplumsal cinsiyet rolleri kültürel olarak öğretilerek aktarılırlar ve bu yüzden değiştirelebilirler.

Feministler Marksist aile görünüşlerini de toplumsal cinsiyete kapalı ya da görmezden gelen tutumları yüzünden eleştirirler.

Feminizm genel anlamda sosyolojiye de eleştirel bakar. Sosyolojiinin toplumsal yaşam hakkında yanlı görüşlere sahip olduğunu savunur.

Feministlere göre aile sadece kapitalizmin ihtiyacı olan emeği üreterek onu destekleyen birim olmanın ötesinde ataerkliliği de yeniden üreten birimdir. Diğer bir ifade ile aile hem kapitalizmin hem de ataerkliliğin emniyet supabıdır. Kapitalist sistemde kadın hem yedek emek gücünü üretir hem de piyasanın ucuz emek ihtiyacını karşılar. Aksi taktirde aynı işi yapan kadına erkekten daha az ücret nasıl ödenebilir.

Markxist Feminizm;
Bu kuram hem Feminist hem de Marksist görüşlerin bir karışımıdır. Feminist erkek eğemenliğinin kapitalizmin bir sonucu veya özel mülkiyeti koruyan kapitalizmin yol açtığı bir durum olarak görülürse de bu konu tartışmalı bir konudur.

Marksistler tarafından aile yaşamı ve evlilikte kadının sömürüldüğü kabul edilmekle birlikte, bunun ailenin kadın üzerinde etkisinden çok, aile ile kapitalizm arasındaki ilişkiden kaynaklandığının ileri sürülmesi önemlidir. Marksist kavramları kullanmakla birlikte kadının sömürüsünü aile yaşamının anahtar özelliği olarak görmektedirler.

Radikal Feminizm;
Radikal Feministler ataerkilliği kültürün bir sonucu olarak görürler. Ataerkillik demek, kadın rollerini doğal karma ve olarak görerek aile aracılığıyla kültürel olarak aktarılmasına yardımcı olmak demektir.

Çok sayıda radikal feminizm olmasına rağmen olanları diğer feminizlerden ayıran iki temel özellik vardır. Bunlardan ilki kadınlar tarafından kadınlar için geliştirilmiş olmasıdır. Bu yüzden mevcut yaklaşımlar ve gündem ile uzlaşmaya gereksinim duymazlar. ikinci temel özellikleri, kadınların baskı görmesini, hükmetmenin en evrensel ve en temel biçim olarak görmeleridir.

Ataerkil ideoloji kadını ikincil ve zayıf cins olarak görere ev işi ve çocuk yetiştirme rolüne indirger, Ataerkilik farklı toplumsal yapılarda kültürel değerler ve inançların bir sonucu olarak görülebilir. Kültür toplumsal yapının bir parçasıdır; ancak, Marksistlerden farklı olarak sadece ekonomik ihtiyaçlarla belirlenemez, Ataerkillik bu nedenle farklı toplumsal yapılarda farklı biçimlerde ortaya çıkabilir.

Liberal Feminizm
Liberal feminizm iki temel savından biri “erkekle eşitlik” ise, “kadının özgürlüğü” dür. Onlar için kamusal alanda çalışmak çok önemlidir. Çalışma yaşamında eşitlik, aile yaşımında eşitlik ve son olarak sosyal hayatta eşitlik sağlanmalıdır. Aile içindeki geleneksel işbölümü kadının çalışmasının en büyük engelidir. Kapitalizm gelişmesi ve yeterli istihdam olanağının sağlanması ile aile dönüşüme uğrayacaktır.

Liberal Feministler yasal değişikliklerle ailede ve toplumda kadının konumun iyeşebileceğini savunur. 1970’lerin eşit işe eşit ücret getiren eşit fırsatlar yasasını savunurlar.

Sosyalist Feminizm;
Kamusal ve özel alan kavramlarını özellikle vurgulayan sosyalit feministler, radikal feministlerden farklı olarak ataerklilik yerine kapitalizm üzerine egilimleriyle dikkat çekerler. Onlara göre kapitalizm kadını “özel” erkeği de “kamusal alana” yerleştirmiştir. Savran’a göre kapitalizm, kadını özgürleştiriyor gibi görünürken, aslında bunun tam aksini yaptığı için, kadının özgürleşmesi ve kurtuluşu ancak sosyalizm ile mümkündür.

Sosyalist Feministlere göre özel alan siyasaldır. Bu söyleme görei özel bir kurum olan aile içindeki kişiliklerin özel ilişkilerin, diğer bir ifade ile mahram sayılabilecek konuların tümü politik boyutlara sahiptir. Özel alan yani aile, kadının ezilmişliğinin, ikinciliğinin ortamını hazırlayan bir kurumdur. Önerilen ise, aile ilişkilerinin de siyasal alan içinde görülmesidir.

Postmodernizm;
Sosylojide son yıllarda önem kazanan postmodernizmin henüz aile sosyolojisi literatüründe çok fazla etkisi bulunduğundan söz edilemez. Modernizmin romantik ideallerinin toplumsal sorunları çözememiş olması, çok sayıda çocuğun yoksulluk ve sefalet içinde doğması ve büyümesi eleştirilen temel kaynağıdır.

ÜNİTE 2

AİLE, EVLİLİK, AKRABALIK VE HANE

EVLİLİK VE TÜRLERİ

Evliliğin Tanımı;
Giddens evliliği şu şekilde tanımlamaktadır. Evlilik; iki yetişkin insan arasındaki, toplum tarafından tanınan ve onaylanan bir cinsel birlik olarak tanımlanabilir.

Modern toplumlarda iki insanın cinsel birlikteliğinin tanınması ve meşrutiyetinin sağlanması resmi nikah aracılığıyla sağlanmaktadır.

Evliliğin eğlence, tören ve şölenler yapılarak kutlanması da iki insanın birlikteliğinin kültürel düzeyde kabullenişini ortaya koyar.

Evlilik, kadın ve erkeğin birlikteliğinden oluşan her türlü yetki ve sorumluluğu paylaşması ve meşrulaştırmasının toplumsal kurallar çerçevesinde kabul görmesidir.

Bazı toplumlarda bir erkek bir den çok kadınlar evlenir buna çok karılılık(polygyny) denir. Bazı Toplumlarda da kadın birden çok erkekle evlenir buna da çokkocalılık(poliandry) denir.

Evlilik Türleri;
Evlilik ve aile çeşitlerini beş başlık altında sınıflandırabiliriz. Evliliklerin bu sınıflandırması ilk olarak, oturalan yere göre; ikincisi, eş sayısına göre; üçüncüsü ise eşin seçildiği gruba göre; dördüncüsü, otorite ilişkilerine ve beşinci soy ve secereye göre yapımaktadır.

1. Oturulan yere göre evlilik;
Matrilokal, Patrilokal ve Neolokal olmak üzre kendi içinde üçe ayrılmaktadır. Erkeğin kadının ailesinin evinde oturmasına(içgüveylik) matrilokal, Kadının erkeğin evinde oturmasına Patrilokal, Kadın ve erkek ailelerinin yanında kalmazlar ve onlardan ayrılarak kendilerine ayrı ev açmaları durumuna Nelokal denir.

2. Eş sayısına göre evlilik;
Monogami tek eşle evlenme anlamına gelmektedir. Poligami de çok eşle evlenme anlamına gelmektedir. Poligami kendi arasında Poliandri ve Polijini olmak üzere ikiye ayrılır. Poliandri; bir kadının birden çok erkekle evlenmesidir, en çok Tibet ve Alaska’da görülür. Polijini; Bir erkeğin birden fazla kadınla evlenmesidir. En çok Afrika, Orta Doğu’nun bazı bölgelerinde bu evlilik türü görülür.

3. Eşin seçildiği gruba göre evlilik;
Akraba arası yapılan evliliğe endogami yani içevlilik denir. Kadın ya da erkeğin evleneceği kişiyi üyesi olduğu grubun dışından seçmesine ekzogami yani dışevlilik denir.

4. Otorite ilişkilerine göre;
Evlilikte kocanın üstünlüğüne patriyaki (ataerkil) denir. Evliliklerde kadınların üstüğüne de matriyaki(matriarchy) denir.

5. Soy ve derece ilişkilerine göre;
Patriliniyal sistemde mirasın paylaşımı baba sosyunun üstünlüğe, matriliniyal sistemse ise mirasın bölümüşümü ana soyunun üstünlüğü ağır basmaktadır. Bilateral sistemde her iki taraf mirastan eşit hak alması öngürülmektedir. Patriliniyal sistemde anaya soyundan gelen kişiler, matriliniyal sistemde ise baba soyundan gelen kişiler akraba olarak kabul edilmezler.

AKRABALIK VE DAYANIŞMA;

AKRABALIK; Evlilik yoluyla veya kan bağıyla oluşan insan ilişkilerine verilen addır.
Akrabalık sistemi;
Birey ve gruplar arasındaki ilişkilere,
Anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişkilere,
Kardeşler arasındaki ilişkilere,
Evli eşler arasındaki, biyolojik ilişkilere dayanmaktadır.

Akrabalık Kurumu;
Anne, baba ile çocuklar arasındaki ilişkileri,
Büyükanneler, büyükbabalar ve torunlar arasındaki ilişkileri,
Kuşaklar arası siyasi ilişkileri,
Evlilik biçimlerini,
Oturma yerini,
İnsanların birbirlerine hitap biçimlerini,
Miras biçimlerini belirler.

Babasoylu toplumlarda kadınların bütün hakları evlenene kadar babalarının, evlendikten sonra da kocasının üstüne geçmektedir.

Anasoylu toplumlarda ise kardeş grubu daha önemlidir. Bu toplumlarda miras annenin erkek kardeşinin kız kardeşin oğluna, yani dayıdan yeğenine geçmektedir.

Soy Kuramına göre, “toplumlarda akrabalık sistemlerinin varoluş nedeni hak ve görevlerin dağıtılmasıdır”.
İttifak Kuramı ise, “gruplar arasında evlilikle kurulan bağları düzenleyen kuralların nasıl ortaya çıktığıyla ilgilenir.

Akraba evliliğinin baba soyundan ( amca ve hala çocukları) gelmesi paralel yeğen evliliği, anne soyundan ( dayı ve teyze çocukları) gelmesi çapraz yeğen evliliği denir.

HANE VE HANE ÇALIŞMA STRATEJİLERİ;

HANE; aynı evde aynı çatı altında veya yaşama mekanında oturan hepbirlikde düzenli olarak yemek yiyen ve gelirlerini paylaşan insanlar için kullanılan kavramdır.

Hane çalışma stratejileri bilinçli veya bilinçsiz, üstü veya örtülü olsun hanede yaşayan bireyler arası işbölümünü anlatan bir kavramdır.

EVLİLİKLERDE GÖRÜLEN DEĞİŞİMLE

Geleneksel olarak evlilik yetişkin bir kadın yetişkin bir erkek arasında yasal geçerliliği olan bir ilişki biçimidir.Bu ilişki biçiminde karşılıklı hak ve yükümlülüklerin yerine getirilmesi beklenir.

Birlikte Yaşamak;
Birlikte yaşama, bir çiftin evli olmadan cinsel bir ilişki içinde yaşaması olarak tanımlanmaktadır. Birlikte yaşamak bir “deneme evliliği” olarak görülmektedir. Evlilik öncesi deneme aşaması olarak isimlendirilen birlikte yaşama, hesaplı ve planlı bir şekilde gerçekleşmez.

Komün Yaşam Biçimleri;
Aileye yönelik eleştiriler farklı yaşam modellerinin oluşmasına neden olmuştur. Aileye karşı getirilen yeni komünal yaşam biçimleri hayata geçirilmişdir. Giddens 19. yüzyılda bir çok düşürün aileye karşı ortak veya komün yaşam tarzlarını önerdiğini belirtmektedir.
19. Yüzyılda Amerika’da New England’da hayata geçirilen ONEİDA topluluğu ve İsrail’deki KİBBUTZ topluluğunu komünal yaşam tarzlarına örnek olarak verebiliriz.

ONEİDA TOPLULUĞU :Dinsel inançlar temelinde kurulan bir yapıydı. Bu toplulukda yaşayan her erkek her kadınla evli sayılmakda, toplulukda yaşayan her çocuğun anne ve babası bütün kadın ve erkeklerdi.

KİBBUTZ TOPLULUĞU: Kibbutzlarda çocuklarının bakımı topluluk üyelerin sorumluluğundadır, sanki tek bir ev bir aile gibidir. Bu toplluklarda mülkiyet çocuk bakımı ve yetiştirilmesi ortaktır.

EŞCİNSEL AİLELER;
Eşcinsel kavramı aynı cinsten olan kişilerle cinsel birliktelik yaşayan veya aynı cinse eğilim duyulan kişileri anlatmak için erkek eşcinsellere gay , kadın eşcinsellere lezbiyen denmektedir.

BOŞANMA;
İnsanların evlenmesi gibi boşanması da sosyolojik bir olaydır. Özkalp boşanmayı tarflardan birinin veya her ikisinin kendi arzusu ile toplumda geçerli norm ve adetlere göre evlilik birliğinin sona ermesidir. Marshall ise hukuksal olarak kurulmuş bir evliliğin yine resmi yasalar nezdinde ortadan kalkması olaak boşanmayı tanımlamaktadır.

*Abbott ve arkadaşları boşanma eğilimin artmasını genel olarak şöyle açıklamaktadır.
*Boşanmanın geçmişe göre yasal olarak kolaylaşması,
*Bireysel ideolojinin yaygınlaşması,
*Romantik aşk ideolojisi hem kadının hem de erkeğin beklentilerini yükseltmekte ve evlilikte beraber cinsel ve sevgiye dayalı tutkunun bitmesi boşanmayla sonuçlanmaktadır.
*Boşanma toplumsal olarak daha kabul edilebilir hale gelmiştir.
*Günümüzde evliliklerin, özellikle de çocuk sahibi kadın ve erkeğin dışarıda çalıştığı hanelerde; çok daha stresli hale geldiği belirtmektedir.
*Kadınların gelir getiren işlerde çalışması ve maddi açıdan bağımsızlaşması da boşanmaları kolaylaştırmaktadır.

Boşanmanın bireysel nedenleri arasında erken yaşda yapılan evlilikler, evlilik süresi ve evlenme kararının alınmasındaki hatalar yer almaktadır.

Boşanmanın yapısal nedenleri ise ekonomik koşullar kadının ekonomik bağımsızlığını kazanması ve evlilik ve boşanma konusunda değişen değer ve tutumlar yer almaktadır.

TEK EBEVEYNLİ AİLELER;
Çocuğu ile birlikde yaşayan ve reisi kadın olan ailelerin sayısı gittikçe artmakdadır.Bu ailelerin sayısın artış nedenleri ise boşanma veya ayrılma, evlilik dışı doğumlar, kadının kocasının ölümesidir.

Gelir sahibi kentli kadınlar arasında tek anne olmayı seçme eğilimi daha fazladır. Türkiyede boşanma oranının artmasına rağmen tek ebeveynli haneler görülür değildir.

BEKAR KALMA;
Toplumda bekar sayısının artmasının nedenleri insanlar erken yaşta evlenmek yerine daha geç evlenmeyi tercih etmeleri, boşanma oranlarının artması ,eşleri ölen yaşlı nüfus sayısının artması bekarların sayısını artırmakdadır.

Peter Stein; yaşı yirmi beş ile kırk beş yaş arasında olan altmış bekar insanla yaptığı araştırmanın sonuçları bekar kalma algısını ortaya koyması açısından önemlidir. Bu araştırmaya göre görüşülen kişiler;
*Bekar olmanın kariyer için önemli bir fırsat ve yararlı olduğu;
*Bekar olmanın çeşitli cinsel deneyimlere fırsat verdiğini,
*Bekar olmanın özgürlük ve özerklik olduğunu düşünmektedir.

ÜNİTE 3

TÜRK TOPLUMUNDA AİLE YAPISI;

Kişinin çevresiyle ilk teması doğumla katılmış olduğu aile grubu içinde başlar .Çocukla aile üyeleri arasında başlayan bu etkileşim sürecine “Toplumsallaşma” denir. Toplumsallaşma ile kişinin içgüdüleri toplumdaki hakim değer yargıları ve davranış kalıpları içine yerleştirilir.

Aile “Ana baba çocuklar tarafından kan akrabalarından oluşan ekonomik ve toplumsal bir birliktir”. Özellikle bu tanım modern ve topluluklardaki ailelerin yetişkin üyeleri açısından ele alınınca geçerliliği artmakdadır. Çünkü bu birlik eşlerin açıkça belirttikleri amaçlarını gerçekleştirmek üzere bir araya gelmelerinden oluşmaktadır. Eşlerin çocuk sahibi olmalarıyla daha kapsamlı bir anlam taşıyan aile aynı zamanda çocukları topluma hazırlayan küçük bir topluluk modelidir.

AİLENİN ÖZELLİKLERİ, GÖREVLERİ VE AİLE TİPLERİ

*Toplumsal düzeyde meyadana gelen değişmeyi aileyi iki ayrı yönde etkilemişdir. Birinci aile dışında yeni bir takım sosyal kurumların meydana gelmesi ve ailenin görevleri yüklenmesi nedeniyle görevlerin farklılaşması, ikincisi de toplumsal sorunlar ailenin iç dinamiğini etkileyerek aile iç sorunlara yol açmasıdır.

*Ailenin evrenselliği devamlılığı ve sosyal yapıda çekirdek özellik taşımasının yanında aile üyelerinin sorumlulukları üyeler arası ilişkilerin duygusal bir temele dayanıyor olması şekillendirme özelliği ve kurallarla çevrili olması gibi hususlar her aile tipinde görülen yaygın özelliklerdir.

*Her aile tipinin paylaştığı kaçınılmaz olan bazı temel görevler vardır. Bunlar biyolojik,psikolojik ve ekonomik görevlerdir. Biyolojik ve psikolojik görevler aile dışında gelişen yeni kurumlar tarafından yerine getirilmemektedir. Ailenin sürekliliğin sağlanması ve varlığının korunması duygusal ilişkilerin sağlıklı bir biçimde gerçekleşmesi konularında geçerli bir çözüm bulunamamıştır.

*Aile, sosyal ilişkilerin en küçük ve en temel birimi olarak hem işlevleri hem biçimleri hem ekonomik faaliyetleri hem de aile içindeki liderlik konumları itibariyle değişime uğramaktadır. Özellikle kırsal alandan kentlere göç eden tarımsal yapıdan kopan kadının iş güç biçimlerinde ve emeğinin değerlendirilme sürecinde ortaya çıkan değişikler aile içi ilişkileri yakından etkilemektedir.

*Bugün aile kendini etkileyebilecek iki temel sorun ile karşı karşıyadır. Birincisi toplumsal değişmelere paralel olarak çıkan toplumsal dinamizmin aileye olan etkisi, ikincisi ise doğrudan ailenin iç mekanizmasında ortaya çıkanaksaklıklar.Toplumsal dinazmin etkisi ailenin yapısına değil görevlerine yöneliktir.

Büyük Aile : Kırsal alanda yaşayan tarımla geçimini sağlayan akraba bağları kuvvetli aile adının önem ifade ettiği erkeklerin karar almada ön planda olduğu geleneklerine bağlı aile tipidir.

Küçük Aile: Kentsel alanda yaşayan hanehalkı sayısı sınırlı sanayi ticaret ve hizmet sektöründe çalışan akrabalık bağlarının görece önemini yitirdiği geleneksel yaşam tarzından uzak olan aile tipidir.

GEÇİŞ AİLESİ:
Türkiyede aile tiplemelerinde gerek kasaba gerekse gecekondu ailesi geçiş ailesi olarak kavrallaştırılmakdadır .Bilindiği üzere sanayi öncesi toplumlara geleneksel sanayileşmekde olanlarada geçiş toplumu denilmekdedir. Bu bağlamda ailede geçiş ailesi olarak kabul edilmekdedir .Çünkü toplumlar sanayileşme ve kentleşme sürecine girdiklerinde toplumsal yapıları hemem hemen bütünüyle değişime uğramakdadır.Geçiş ailesi büyük aile özelliklerini koruyan ancak beklenti ve umutlarıyla küçük aile özelliklerini özümsemeye çalışan özgün bir kimlikle varlığını sürdürmekdedir .Bu aile bir taraftan kır ailesinin alışkanlıkları, tutumları ve değer yargılarıyla çevrili diğer taraftan kent yaşantısının etkisinde kalan bir aile tipidir.

GECEKONDU AİLESİ:
Türkiyenin gündemine 1950 sonrasında giren ve 80’li yıllardan itibaren kendini iyice hissettiren 90’lara vardığında ise artık ülkenin sosyal siyasal ekonomik yapısın doğrudan etkileyebilecek ölçülere varan gecekondulaşma günümüzde hem nicel hem nitel büyüklüğü ile başlı başına bir sorun alanı olmuştur. Endüstriyel iş yaratma kapasite ve örgütlemesini tam anlamıyla gerçekleştirememiş gelişmekde olan göç yolula kabul ettiği kırsal nüfusu özümsemekde güçlük çekmekdedir.

İşgücünün değişmesi ve çeşitlenmesi ile birlikte kentsel kurumlardan yararlanma artmaktadır.

*Gecekondu ailesinde işgücüne katılımın genellikle fabrika ve imalahatna işçiliği, küçük girişimcilik, hizmet sektörü ve marjinal kesimde yoğunlaştığı görülmektedir.
* Evde pazar için üretim olayı hemen hemen yok denecek yok kadar azdır. Taksitle alış-veriş tüketim sürecinde başvurulan yaygın bir alışkanlık haline gelmiştir.
* Gecekondu ailesinin %70’nin hanehalkı kolaylıklarına sahip olduğu görülmektedir.
* Çalışkan kesimin üçte ikisinin sosyal güvenceye sahip olması kentlileşme sürecinin önemli adımlarından bir tanesidir.
* Gecekondu ailelerinin sosyal bakımdan da kentlileşme sürecinin içine girdikleri özellikle aile içi ilişkilerde eğitim düzeyi yükseldikçe kadının statüsü ve karar verme süreçlerine katılımında artış gözlenmektedir.
* Akrabalık, hemşerilik ve komşuluk ilişkileri yoğun ve güçlüdür.
* Başlık parasına “karşı bir tutum” geliştirildiği ve aile planlamasına olumlu bakıldığı gözlenmektedir.
* Gecekondu ailesinde dayanışma sürmekte ve çözülme göstermektedir.
* Akrabalık dayanışması gecekondu ailesinin en güçlü yanıdır.

Aile toplumun yüreğindeki en küçük demokrasi birimidir.

BERDER AİLESİ;
Güneydoğu Anadolu’da rastlanan bu aile tipinde kız ve oğullarını evlendiren aileler arasında anlaşmazlık ve geçimsizlik çok olmaktadır. Özellikle kızlarına iyi muamele yapılmıyorsa gelinlere de huzur verilmez. Ayrıca evlendirilen çiftlerden birinin ölümü ya da boşanma nedeniyle ayrılması diğer çiftin ilişkilerini de etkilemektedir. Bu bakımdan oldukça karışık sorunlara sahip bir aile şeklidir.

Evlenebilecek yaşlarda hem kız hem de oğlu bulunan iki ailenin karşılıklı olarak kız ve oğullarını evlendirmeleriyle kurulan aile şekline berder ailesi denilmekdedir.

Başlık sorununa çözüm yolu getiren diğer iki tip evlenme biçimi de Anadolu’nun çeşitli bölglerinde görülmektedir.

1. LEVİRAT (Yenge ile evlilik ) Kocası ölen kadının kayınbiraderiyle evlenmesidir.

2. SORORAT(Baldız ile evlilik) Karısı ölen kocanın baldızıyla evlenmesidir.

Türkiyenin Doğu ve Güneydoğu Bölgelerinde ender olmakla beraber kayınpeder gelin evliliğine de rastlanmakdadır. Adıyaman ilimizin dağ köylerinde bu uygulamaya rastlandığı söylenmektedir. Genellikle varlıklı ailelerde görülen bu evlenme tipleri miras bölünmesi önlemek, gelin için ödenmiş başlığın değerlendirilmesi yani gelinin insan gücü olarak üretimdeki katkısını devam ettirmek amacıyla yapılmakdadır.

TÜRKİYE’DE AİLENİN GENEL GÖRÜNÜMÜ;
*Türkiyede 1990 yılı itibariyle 57 milyon nüfusun %59.1 kentsel alanda %40.9 kırsal alanda yaşamakdadır.

*2000 sayım sonuçlarına göre 68 milyon nüfusun %64.9 kentlerde, %35 kırsal alanda yaşadığı ve nüfus artış hızının da 18.28 olduğu saptanmıştır.

*2010 adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre 74 milyon nüfusun %76.3 kent, %23.7’si de kırsal alanda yaşamaktadır.

Verilerden son on yılda Türkiye genelinde nüfus artışı hızının azalmasına rağmen kırsal alandan kentsel alana göçün devam ettiği anlaşılmakdadır.

TÜİK’in 2010 verilerine göre Türkiye’de 15 ve üzer yaş grubun işsiz oranı %11.9’dur. 15 yaş ve üzeri kadınlarda işsizlik oranı %13, aynı yaş grubu erkeklerde ise 11.4’tür. 15-24 yaş arası kadınlarda işsizlik oranı %23, erkeklerde ise %21’dir.

Türkiye’deki ailelerin eğitim durumuna bakıldığında ise ailelerin 1935’ten bu yana eğitime verdikleri önemin giderek arttığı gözlenmektedir. 1935’lerde okur-yazarlık oranı %19.2 iken, 1960’larda % 39.5, 1970’de % 56.2 ve 80’li yıllarda % 77.4’e yükselen bu oran 1990 nüfus sayımında %80.4’e, 2000 de ise %87.3’e ulaşmıştır. Kadın okur yazarlık oranı %80.6 iken bu oran erkek nüfusta %93.8’dir.

Okul çağındaki kadınlardan okuma yazma bilmeyenlerin toplam nüfus içindeki oranı %4.7 iken erkeklerin %1.1’dir. dolayısıyla okuma-yazma bilmeyen kadınların erkeklere göre yaklaşık beş kat daha fazladır. Okuma-yazma bilmeyenlerin toplamı içerisinde ise %82’si kadın, %18’i erkektir.

Ailenin ekonomik açıdan bir üretim birimi, sosyal açıdan toplumun temel taşı, biyolojik açıdan toplumun sürekliliğini sağlayan bir konumda olduğu düşünülürse, ailenin bu işlevlerini sağlıklı bir biçimde yerine getirebilmesinde ekonmik gereksinimlerinin karşılanması ve aile üyelerinin soyal güvenlik garantilerinin sağlanmasının ne denli önemli olduğu anlaşılır.

Birleşmiş milletler Genel Konseyi, 8 Aralık 1989 ve 44/82 sayılı kararıyla, 1994 yılı Uluslararası Aile Yılı olarak ilan etmiştir. Aile yılı ilan edilirken Konsey, temel etkinliklerin, ailelere toplum içindeki sorunluluklarını kavramları için destek vermek, sorunların ortaya konulmasına yardımcı olmak ve çözüm aramak, temel insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde kadın ve erkek arasındaki eşitlik fikrinin desteklenmesi, eve ait sorumluluk kadar her iki cins için istihdam olanaklarının eşit paylaşımı gibi konuların gümdemde tutulması için ilke kararı almıştır.

TÜRK KADINI VE ÇAĞDAŞLAŞMA
Geleneksel toplumlarda cinsler arası işbölümünün kesin oluşu kadına sadece “evinin kadını ve anası” olma sıfatını vermiştir.
Erkek ise, “evin ekmeğini getiren” her işte son sözü söyleyen ve zihinlerde otorite kavramıyla birlikte düşünülen bir tip olarak algılanmıştır.

Kadının toplum içinde yerini alma çabaları ekonomik gücüyle doğrudan ilişkilidir. Bu durum özellikle toplumların sanayileşme ve kentleşme süreci içine girmeleriyle belirgin hale gelmiştir.İş bulmak üzere kente göç geçim sıkıntısı kadının da dışrıda çalışmak zorunda olması ilişki ve alışkanlıkları geleneksellikden uzaklaştırmışdır.Ancak henüz bu çabalar kadını yıllardır toplum içinde alışılagelen konumundan kurtaramamıştır.Özellikle cinsler arası üstünlük yarışı günlük yaşamın her kesitinde kendini var kuvvetiyle duyurmaya başlamışdır.Bu belirgin durum evde aile üyeleri arasında iş alanında amir memur ve patron işçi ilişkilerinde açıkça gözlenmektedir.Kısaca eşit olmayn bir yapılanma söz konusudur.

Türk kadını tarihsel açıdan üç önemli dönem geçirdiği gözlenmektedir.
1. islamiyet’in kabulünden önceki dönem,
2. islamiyet’in kabulünden sonraki dönem,
a. Tanzimat’a kadar olan Osmanlı dönemi,
b. Tanzimat dönemi,
c. Kurtuluş Savanış ve Cumhuriyet dönemi,

İSLAMİYETİN KABULÜNDEN ÖNCEKİ DÖNEM;
İslamiyetin kabulünden önce türk toplumunda kadın ve erkeğe eşit değer verildiği ve bu durumun üretim alanına da yansıdığı, çini işlemeciliği, halı-kilim dokumacılığı gibi sanat eserlerindeki yazılı kaynaklardan da açıkça anlaşılmaktadır. Öte yandan Ziya Gökalp’in çeşitli yayınlarında da Türklerde kadın ve erkeğe eşit değer verildiğine dair kanıtlar sergilenmektedir.

İSLAMİYETİN KABULÜDEN SONRAKİ DÖNEM;
OSMANLI DÖNEMİ; Osmanlı döneminde 1453 İstanbulun fethi kadın yaşamında bir dönüm noktası olmuşdur. 1453’den önce kadın erkek ayrılığı pek yoktu,Türklerin çoğu tek eşliydi. İmparatorluk sonrası Bizanslılardan harem kurumu örnek alınarak çok eşlilik gündeme gelmişdir. 16. yy’dan sonra kadınlar yaygın olarak peçe kullanmaya başladılar. Yine bu dönemde Türk kadınıkentlerde sağlık hizmetlerinde ticaret ve ev hizmetlerinde çalışmışlardır.

TANZİMAT DÖNEMİ; 19.yy’da başlayan batılılaşma hareketi kadınları da bir çok yönden olumu etkilemişdir. İlk değişim eğitim alanında olmuşdur. Kızlara eğitim veren okular açılmış kadın yazar ve öğretmenlerinde artış olmuşdur. Bilinlenen kadınlar ilk kadın örgütünü kurmuş ve 1869 İleri adlı bir kadın dergisi çıkarmışlardır .Şeriat yaşamının yumuşatılması ve kadın erkek eşitliği konusunda Ziya Göalp’ın önderliğinde çeşitli çalışmalar yapıldı . 1917 Aile Hukuku Kararnamesi de dönemi için oldukça ileri sayılabilecek bir yaklaşım içeriyordu. Nikah devlet memuru önünde yapılmaya başlanmış kadına boşunma hakkı sağlanmış kadınların üniversiteye kabulü devlet dairelerinde çalışması bu yıllarda başlamıştır.

KURTULUŞ SAVAŞI DÖNEMİ: İzmir’in ve İstanbulün işgali türk kadınınıda harekete geçirmiş zamanın İlerici Kadınlar Derneği bir direniş mitingi gerçekleştirmişdir. Anadolunun kırsal kesimlerindeki köylü kadınlar cephane taşıyarak yaralıların bakımını üstlenerek yurdun yabancı işgalinden kurtarma mücadelesinde aktif rol onamışlardır. Atatürk özellikle Türk kadınının içinde bulunduğu durumu Türk ailesinin sorunlarını bir toplumbilimci yaklaşımıyla gözlemiş ve Türk kadınının toplum içinde gerekek sosyoekonomik yerini alması be bu konuda ortaya çıkan sorunları bertaraf etmek üzere çaba saf etmişdir. Latin harflerinin kabulü okuma yazma seferberliği medreslerin kapatılması ilköğretimin zorunluluğu gibi uygulamalar toplum yaşamına girmesine olanak vermiştir. İlk kez kadın Atanın nikahında bir arada olmuşdur. Bu konuda yasal değişikler 1926 Medeni Kanunun kabul edilmesiyle gerçekleştirilmişdir. 5 Aralık 1934 ise 1924 Anayasasının ilgili maddesindeki sadece erkeler ibaresi kaldırılarak nüfusun ikinci yarısını oluşturan kadınlarada ülkeyi yönetmek için aday olabilme ve oy verme olanağı sağlandı. 1961 ve 1982 A nayasaları da kadın erkek ayrımını ortadan kaldırıcı bir biçimde hazırlanmışdır .Bugün hukuksal açıdan kadınların erkeklerle eşitliğini engelleyen pek az neden kalmışdır. Öte yandan yasaların öngördüğü bir çok açık ve kesin hükme rağmen kadınlarımız pe az bir kısmının sahip oldukları bu haklardan yararlandıkları görülmekdedir. Ülkemizde ilköğrenim zorunlu olmasına karşın okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüksektir ve ilköğretimi bitirenler ise orta öğrenime devam etmemekdedir. Toplumumuzda kız çocuğa harcanacak emek ve para boşa gidecektir düşüncesiyle hareket eden baba sayısıda azınsanmıyacak düzeydedir.

Türkiyede kadını yaşadığı ortam bakımından 4 grupda toplamak mümkündür.

1) Köylü kadın : kırsal kesimde yaşayan aile işletmesinin üretimine tüm gücüyle katılır.Ancak üretimde harcadıkları emek hiçbir zaman değerlendirilmez .

2) Kasabalı kadın : kırsal kesimde yaşayan kadına bakılarak daha kapalı bir yaşam sürmekdedir.Bu tutuculuğun sebebi ev işlerine bağımlı kalmasıyla açıklanabilir.

3) Gecekondulu kadın : her ne kadar geleneksel alışkanlıklarını sürdürmek istiyorlarsada kentsel yaşamada ayak uydurmak çabası görülmekdedir.

4) Kentli kadın :büyük bir kısmı ev kadını olmakla beraber bu kesimde çalışan kadın sayısı artmakdadır.

Kadınların çoğunlukda olduğu kamusal hizmetler idari hizmetler eğitim sağlık sınırlı sayıda avukatlık hizmetleridir.Kentsel alanlarda refah seviyesinin yüksek olan kategorisinde yer alan kadınlar diğer gruptaki kadınlara göre daha fazla sosyal güvenlik kapsamında yer almakdadır. Bu kapsamda olmayan kadınların yüzdesi Doğu bölgesinde %84 ,Güneydoğu Anadolu da ise % 87 dir.Kariyer olarak siyasetle ilgilenen kadın sayısı giderek azalmışdır. Bu ilgisizliğin temelinde kadın erkek eşitsizliği sorunu yatmakdadır.İlk defa 8 Mart 1857 Newyorkta dokuma işçisi kadınları kadının özgürlük mücadelesini başlatmışdır sorunları dile getirmişdir bu nedenle 8 mart dünyada kadınlar günü olarak kutlanır.Öte yandan kadının toplum hayatından uzaklaştırılma politikası çeşitli şekillerde belirmektedir.Kadınlarımız giyim konusunda da son on yılda büyük gerileme olmuşdur.Türkiyede çarşaf baş örtüsü ile dolaşanların sayısının artması çağdaş giyim konusunda tartışmaların sürmesi genç kızlarımızı yasalarla töreler arasında bir açmaza sürüklemiştir.

ÜNİTE 4

AİLE, KADIN VE DOĞA

GELİŞMİŞ ÜLKELERDE EKOFEMİNİST BAKIŞ AÇISINDAN AİLE, KADIN, DOĞA İLİŞKİNİN TEMELLERİ

Gelişmiş ülkelerde ekofeminist bakış açısı aile, kadın, doğa ilişkisinin temelini üç farklı biçimde açıklar. Birincisi kadın, doğa ilişkisindeki ikili sömürünün temelleri kadının psiko-biyolojisinde bulunmaktadır. İkincisi kadın-doğa ilişkisinin temelleri ataerkillik tarafından tarihsel ve toplumsal süreçler içinde oluşturulmuştur. üçüncüsü ise kadın-doğa ilişkisinin temelleri ve ikili sömürüsü kadının biyolojik özelliklerinden kaynaklanmakla birlikte, tarihsel ve toplumsal süreçler içinde oluşturulmuştur.

Ekofeministler kadın sorunlarıyla çevre sorunları arasında ilişki kurarlar. Çevre sorunlarını kadın sorunları ve kadınların kurban edilmesi olarak görürler. Çünkü kadınlar zehirli atıklar ve kirlilik nedeniyle hastalanırlar aç kalırlar, kıtlık ve kuraklık yaşarlar, ölürler, doğurganlıkları tehdit altındadır. Üstelik kadınlar ne kadar madur olurlarsa olsunlar çocukların hastaların ve yaşlıların bakım ve desteklenmesinden sorumludur.

Ekofeminizm içindeki birinci ayrım, kadınların erkeklerden farklı psikolojik ve biyolojik özelikleri olduğunun vurgulanmasıdır. Kadın ve doğa arasında kurulan yakınlığın temelinde, kadın psikolojisi ve biyolojisinin farklılığı bulunmaktadır. ikinci ayrım içinde yer alan ekofeministler kadın-doğa yakınlığının ataerklilik tarafından tarihsel ve toplumsal süreçlerde oluşturduğunu savunurlar. üçüncü ayrımsa her iki yaklaşımdaki temel zıtlıklar arasında köprü oluşturmaya çalışılmasıdır.

Kadının Psikobiyolojik Özellikleri, Tinsellik ve Ataerkillik;
Ekofeminizm içinde yer alan bu bakış açısına göre kadınların kendilerine özgü şefkat, fedakarlık, şiddet, karşıtlığı, dayanışma, duygusallık, tinselliğe önem verme gibi psikolojik özellikleri ve yaşam üretme kapasiteleri, ataerkillik tarafından doğa ile özdeşleştirilerek her ikisi de tahakküm altına alınmıştır. Kadınlara ait olarak ele alınan şefkat, fedakarlık ve duygusallık gibi özellikler, kadının aile içerisinde taşı¬ması gereken nitelikleri olarak ele alınır.

Doğum, ölüm, yaşam, tinsellik birbirlerinden ayrı kavramlar değildir. Bir bütün oluştururlar. İnsan dışındaki varlıklar, hatta yeryüzü, gökyüzü, toprak gibi cansız olarak kabul edilen varlıklar da bu bütünün bir parçasıdır. Cansız ve ‘sessiz’ kabul edilen yeryüzü, bu bütünün bir parçasıdır ve fiziksel, tinsel, zihinsel, duygusal, dişi bir varlıktır. Dünya bizim Annemiz, Büyükannemizdir. Dünya varlığını, yaşam verdiği hayvanlar, bitkiler, ürettiği mineraller, mevsimler ve meteorolojik görüngü¬lerle ifade eder. Yeryüzü, doğa sessiz değildir. Bunu anlamak için yalnıca bakmak ve dinlemek yeterli olacaktır

Kadın-Doğa İlişkisinin Maddi Temelleri, İdeolojik Yapılanma ve Toplumsal Süreçler;
Bu yaklaşımı benimseyen Ekofeministler, kadın-doğa yakınlığında, kadınların er-keklerden farklı biyolojik ve psikolojik özellikleri olduğunu kabul etmezler. Kadın ve doğanın ikili sömürüsünün maddi temellerini ortaya koyabilmek için ideolojik yapılanmaları ve toplumsal süreçleri incelerler. Kadının psiko-biyolojik özellikleri¬ne vurgu yapan Ekofeministlerin geleneksel cinsiyet rollerini pekiştirici yaklaşımlarını eleştirirler. Bu ayrımda yer alan Ekofeministlerin yeryüzü tinselliği, tanrıça tapınması arayışları Ekofeminizmi irrasyonalite kaynağı haline getirmektedir. Böylece demokrasi; aklı, doğayı bilimsel olarak anlamanın getirdiği özgürlük göz ardı edilmektedir. Ayrıca kadın ve doğanın ikili sömürünün kaynağını, Batı kültüründe görmek, kadınların bu kültürel mirasın dışında kalmasını kabul etmek anlamına gelmektedir. Üstelik Ekofeminizmin doğum, besleme, çocuk ve yaşlıların bakımına önem vermesi tehlikelidir. Çünkü; geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini ve kalıplarını pekiştirir. Bu kalıplar kadınları, potansiyellerini tam olarak gerçekleştirmeye çalışan varlıklar olarak değil, yalnızca besleyen, büyüten varlıklar olarak dondurur.

İkinci ayrımda yer alan Ekofeministlere göre, Batı düşünce geleneğinde ve Feminizmde kullanılan ikili mantık, diğer bir deyişle insan doğa, kadın erkek ilişkisinin birbirinin zıttı İkililer olarak algılanması pek çok soruna neden olmaktadır. Sorunların altında yatan en önemli neden insan kimliğinin doğanın dışında yapılandırılmasıdır.

Biyolojik Farklılıklar ve Toplumsal Süreçler
Mellor’a (1992: 251-254) göre, ataerkil işbölümü, toplumda kadınlara, insan va-roluşunun temel şartlarını yaratma sorumluluğunu yüklediğini, kadınların erkeklerle ve birbirleriyle olan ilişkilerinin ırk, sınıf ve kültürlere göre değiştiğini, ancak kadınlara yüklenen bu temel sorumlulukların ortak kadın deneyimini oluşturduğunu söyler. Kadın işleri hem bireylerin, hem de toplumun var olması için gereklidir, para kazanmak için yapılmaz. Kadın işlerine insan yaşamının anlam kazanması için ihtiyaç vardır. Bu işler sağlık, yiyecek ve sevgi için asgari standartları sağlar. Kadın işlerini mutlaka kadınların yapmasını gerektiren bir içgüdü yoktur. Yalnızca işleri herhangi birinin yapması toplumun bütününün devamı için gereklidir. Kadınların toplumsal yaşamdaki birincil sorumlulukları, biyolojilerinde genetik olarak saklı değildir. Kadınlar yaşam verir ve besler ancak, kadınların yaşam verme kapasitesi toplumsal bağlamdan öylesine etkilenir ki kadınların ‘doğal’ olarak fedakar, sevgi dolu ve destekleyici olup olmadığı konusu tartışmaya açılmaz. Biyoloji gerçektir ama, değiştirilemez kader değildir. Kadınlar doğurur ama, bunu çok farklı toplumsal bağlamlarda, farklı tutum ve sonuçlarla yaparlar. Ayrıca erkeklerin tümü kadın işlerinden kaçmaz. Önemli olan şey, erkek egemen toplumda, böyle bir durumu varsayan bir dünyanın yaratılmasıdır.

Kültürde kadının doğayla ilişkilendirilmesine evrenseldir, ne de tarihsel olarak homojendir. Hıristiyanlık düşüncesinde ka¬dın ve doğa imajının ilişkilendirilerek kötülenmesinde, bir ‘kadın’ olan Havva’nın bir ‘erkeğe, Adem’e, İyi ve Kötünün Bilgisi Ağacından meyve koparmayı öğretmesiyle başlar. Ancak iyi bir sonuç yerine, her ikisi de bahçeden kovulur ve çöle sü¬rülür. Cennetten kovulma bir kadın yüzünden olmuştur. Erkekler yeryüzünde alın- larında ter akarak yiyecek üretmek zorundadır. Burada kadınlar sonu kötü biten bir eylemin baş oyuncusudur. Sonuç, başlangıçtakinden daha kötü olan doğa şartlarında yaşamaya mahkum edilmek olmuştur. Kadının nihai değeri kötüdür. Doğanın nihai değeri kötüdür (kaotik, düzensiz ve karanlık). Erkekler burada cennete dönüşü sağlayacak olan kişiler haline gelmiştir. Erkekler, yeryüzünde tarıma dayalı emekleriyle kayıp cenneti yeniden oluşturacak olan kurtarıcılardır. Cennete Dönüşüç alt basamağa dayanır: Hıristiyanlık dini, modern bilim ve kapitalizm. Yaradılış hikayesindeki kovulma başlangıcı, bilim ve kapitalizm orta kısmı, bahçenin ele geçirilmesiyle sonu oluşturur.

16 ve 17.yüzyıllarda, modern Avrupalılar Hıristiyan Cennete Dönüş projesine Aydınlanma söylencesini yaratmak için iki öğe daha eklemişlerdir: mekanik bilim¬ler ve laissez faire kapitalizm. Mekanik bilimler yeryüzünde bahçenin yaratılması için araçsal bilgiyi sağlar, Bacon, Descarte, Newton projesi doğaya boyun eğdirme ve tahakküm altına almada teknolojinin gücüne, matematiksel kanunların kesinliğine ve tek bir açıklama çerçevesinde doğa kanunlarının birleştirilmesine dayanır.

Ekofeministler, yeni bir din önermeseler bile yeni bir etik anlayış, ‘ortaklık etiği’ önererek birinci ayrımda yer alan Ekofeministlere daha yakın dururlar.

Gelişmiş Ülkelerde Ekofeminizme Yöneltilen Eleştiriler;
Agarwal ise gelişmiş ülkelerdeki Ekofeminizmi beş noktada eleştirir:
•Kadınları tek bir kategori olarak konumlandırır, kadınlar arasında sınıf, ırk, etnik köken ve bunun gibi farklılıkları görmez. Böylece kadınların konumlarının çözümlenmesinde etkili olan toplumsal cinsiyet dışındaki diğer tahakküm formlarını göz ardı eder.
•Kadınların ve doğanın tahakküm altına alınmasını yalnızca ideolojide ko-numlandırır. Böylece bu tahakkümün bağlantılı olduğu ekonomik avantaj ve politik güç gibi maddi kaynakları ihmal eder.
•İdeolojik yapılanma alanındaysa bu yapılanmanın üretildiği ve dönüştürül-düğü toplumsal, ekonomik ve politik yapılar hakkında çok az şey söyler. Toplumsal cinsiyet, sınıf, ve bunun gibi yapılar üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda ideolojik değişimler oluşturabilen ve bu değişimleri sabitle- yebilen baskı gruplarının kullandıkları araçlar konusuna değinmez.
•Ekofeminist bakış açısı, kadınların doğayla olan maddi ilişkilerini, kendilerinin ve karşıt konumda olan diğerlerinin bu ilişkiyi, nasıl düşündüklerini dikkate almaz.
•Ekofeminizm kadın-doğa bağlantısını bir çeşit özcülüğü bağlar. Diğer bir deyişle, kadın-doğa bağlantısını değiştirelemez ve değişmez bir dişi öz anlayışı olarak görür. Bu çeşit bir formülasyon doğa, kültür, toplumsal cinsiyet gibi kavramların tarihsel ve toplumsal olarak yapılandırılması, farklı kültürler ve zamanlarda farklılık göstermesiyle ilgili geniş bulgular karşısında anlamını yitirir.

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE KADIN-DOĞA İLİŞKİSİNİN TEMELLERİ;
Gelişmekte olan ülkelerde, aile içinde kadın ve doğa ilişkisinin temellerini, ataerkilliğin her ikisi arasında kurduğu bağ oluştursa da, bu ikilinin birlikte sömürülmesinin nedeni gelişmekte olan ülkelere dayatılan batı tarzı ekonomik kalkınma modelleridir.

III. Dünya ülkelerinde Ekofeminizm yoğunlukla Batı tarzı ekonomik kalkınmanın kadın ve doğa üzerindeki etkisiyle, III. Dünya ülkelerine dayatılan Kalkınmada Kadın projelerinin bu ülkelerdeki olumsuz etkileri üzerine odaklanır. Örneğin; Vandana Shiva, Batı tarzı ilerlemeyi, kalkınma yoluyla sömürgeciliğin devamı ve Batı tarzı ataerkilliğin dayatılması olarak çözümler.

Asya dini geleneğini Hıristiyanlıkla karşılaştıran Shiva (1994: 38-47), Hint kozmolojisinde dişi ilkenin yaşam verici ve besleyici olarak tamamlayıcı bir öğe olduğunu söyler. Erkek doğadan koparılmamıştır ama karşılıklı bağımlılık ve ortaklık bağlamında birbirlerini tamamlar.

III. Dünya ülkelerinde doğanın kötü kullanımı, kadınların marjinalleştirilmesi ve kötü kullanımıyla el ele gider. Ekonomik kalkınmada üretkenlik endüstrileş¬me ve kapitalist büyüme için doğal kaynakların yararlı hale getirilmesi anlamına gelirken III.Dünya kadınları için, üretkenlik yaşamı üretme ve sürdürülmesini sağlama anlamına gelir. Yaşamın üreticisi olarak kadının ve doğanın maddi te¬mellerini yok etmenin sonuçlarından ilki, kalkınmanın yanlış kalkınma süreci ha¬line gelmesidir.

Shiva’nın III. Dünya ülkelerinde Batı tarzı kalkınmanın kadın ve doğa üzerindeki etkilerini inceleyen çalışması üç noktada eleştirilir: Birincisi, Shiva’nın kırsal kadın örneği, esas olarak Kuzey Batı Hindistan’dan gelmektedir. Bu genelleme III. dünya kadınlarını tek bir kategori altında toplar ve farklı sınıflardan, kastlardan, ırklardan, ekolojik bölgelerden olan kadınların özelliklerini göz ardı eder. İkinci olarak Hindistan’da toplumsal cinsiyet ve doğanın ideolojik yapılandırılmasının hangi somut süreçler ve kurumlar vasıtasıyla olduğunu göstermez; etnik ve dini farklılıkların birlikte yaşamalarını ve çeşitliliklerini göz ardı eder. Son olarak III. Dünya ülkelerine dayatılan sömürgecilik deneyimi ve modern kalkınma çeşitlerinin ekonomik, kurumsal ve kültürel olarak yıkıcı olmasına rağmen, bu ülkelerde Batı tarzı kalkınmadan önce mevcut olan ekonomik ve toplumsal eşitsizlikleri göz ardı eder.

Zein-El Abdin Shiva’yı, Batı tarzı kalkınmanın daya- tılmasıyla dişi ilkenin kaybı, bu ilkenin daha sürdürülebilir bir biçimde kalkınmaya dönüşümünde kilit konumda olduğunu söymesi ve kadınlara ekolojik liderlik sorumluluğunu yüklemesini eleştirir.

KIRDA KADIN VE DOĞA
*Ailede toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü, kırda kadının doğayla doğrudan ilişki içine girmesine neden olur.
*Kadının biyolojik üreme ve besleme gücünden kaynaklanan, kadın bedenini doğayla ilişkilendiren ataerkil ideolojinin ötesinde, kırda kadının doğayla olan ilişkisi maddi temellere dayanmaktadır.
*Aileyi beslemek için bitki ve hayvani gıdaları toplamak, pazar için tarım ürünleri üretmek, yemek pişirebilmek için yakacak toplamak, kuyudan ya da kaynaktan su taşımak kırsal kesimde kadının günlük *işleri arasında yer almaktadır.
*III. Dünya ülkelerinde Batı tarzı kalkınma modeli ve milli ekonomilerin gerek-sinimleri kırsal kadının doğayla olan maddi ilişkisini önemli ölçüde değiştirmektedir.
*Dünyanın bir çok yerinde kırsal kadının toprağa girişi engellenmekte, kadın, yerel ekolojik bilgisini kullanamamaktadır.
*Toprakla bağlantısı kopan kadınlar ya kentlere, ya da aileleriyle birlikte ormanlık alanları tarım arazisine çevirmek için, ormanlık alanların bulunduğu yerlere göç etmektedir.
*Toplayıcılık ve bahçe yetiştiriciliği, geleneksel olarak kadın işidir. Bahçe yetiş-tiriciliğinden tarıma geçişte, kadınların yetiştirilen ürün üzerindeki kontrolü zamanla yok olmuştur. Tarım geniş alanlarda, saban kullanımı, sulama ve gübreleme gibi uygulamaları da içermektedir. Bahçe yetiştiriciliğinden tarıma geçişte kadınla¬rın neden tarım ürünleri üzerindeki kontrollerinin kaybolduğu konusunda fiziksel güç gerektiren saban kullanımından, kadınların çocuk doğurma nedeniyle tarım teknolojilerinin kullanımlarında geri kalmalarına kadar bir dizi farklı görüş ileri sürülmüştür.
*Dünyanın pek çok yerinde tarımsal üretim erkek kontrolünde olmasına rağmen, kadın emeği yoğun olarak kullanılmaktadır.
*Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümüne göre yetiştirilen ürünler, Erkek ürünleri ve Kadın ürünleri olarak ikiye ayrılır. Erkekler yiyecek olarak kullanılmayan endüstriyel ürünleri, tahılı, ağaçları ya da kahve, çay, şeker, tütün gibi ürünleri pazar için yetiştirirken kadınlar daha çok sebze ve kökleri ailenin yiyeceği için, fazlasını bölge pazarında satmak için yetiştirirler.
*Ürünlerin yetiştirilmesinde harcanan emeğin büyük çoğunluğunu kadın emeği oluşturur.
*Erkekler de tarlada çalışmakla birlikte çoğunlukla nereye, ne kadar bitki ekileceğine, kadın emeğinin nasıl kullanılacağına, ürünün pazarlama ve dağıtımına erkekler karar verir.
*Hükümet politikaları ihracata yönelik ürünlerin yetiştirilmesi konusunda bilgilendirme, eğitim ve gerekli krediyi sağlamada erkeklere yöneliktir.
*Hayvancılıkta hem kadın hem erkek emeği kullanılmakla birlikte, kadınlar düzenli olarak ev tüketimi ve yerel pazarlarda satmak üzere tavuk, ördek, domuz, koyun, keçi, inek yetiştirirler. Hayvancılıkta kadın işleri ve erkek işlerinin ayrılması devam eder. Kadınlar süt sağma, sürü gütme, yumurta toplama ve besleme gibi işleri üstlenirken erkekler, hayvanların kesimi, alım ve satım işlerini üstlenirler.
*Barajlar gibi bazı projelerin uygulanması yaya olan kadınların pazar hareketlerini kısıtlarken, erkek egemenliğindeki taşımacılığın hareketliliğini arttırır.
*Kadın emeği ve ekolojik bilgisini dikkate almayan kalkınma projeleri başarısızlığa uğramaktadır. Örneğin; Malawi’de soya fasulyesinin ekimi için erkeklere eğitim verilirken kadınlara yalnızca, soya fasulyesinin pişirilmesiyle ilgili yemek tarifleri verilmiştir.
*Erkek emeğinin yokluğu tarımda yardımcı olmak üzere daha çok çocuk doğurmak için bahane haline gelirken kız çocukların kardeşlerine bakabilmek için okulu terk etmelerine ve geleneksel kadın rollerinin pekişmesine neden olmuştur.

KENTTE KADIN VE DOĞA;
*Kentte kadının ailedeki rolü nedeniyle doğayla ilişkisi dolaylı yoldan gerçekleşmektedir.
*Kadm-doğayla ilişkilendirilerek kadın işinin ve kadınsı değerlerin ikincil konumu kentte de devam etmektedir.
*Kent, Batı felsefesinde insan/doğa, kültür/doğa, erkek/kadın, düzen/kaos, akıl/duygu gibi karşıtlıkların doğa üzerinde somutlaştırıldığı bir mekândır.
*İnsan merkezci bakış açısından kaosla ilişkilendirilen doğa, rastgelelik ve düzensizlik alanıdır.
*Toprağın, hayvanların ve vahşi bitkilerin varoluş şartları düzenlenerek, binalar, yollar, kanalizasyon sistemleri, alış veriş mekanları, parklar ve diğer düzenlemelerle doğa, insan yapımı bir çevreye dönüştürülür.
*Kenti çevreleyen ve kısmi olarak düzenlenmiş doğa parçaları olan tarım arazileri, kentle düzenlenmemiş doğa arasında bir koridor oluşturur.
*Modern kent, kentin kendisinden daha farklı bir alan olsa da her ikisinin ortak nok¬taları insan/doğa, kültür/doğa, düzen/kaos, kültür/doğa temel karşıtlıklarını bünyelerinde barındırmalarıdır.
*Hane bazında kentsel problemler hane ve insan sağlığıyla ilgilidir.
*Ev atıklarının toplanması, hava-su-gürültü kirliliği ve salgın hastalıklar. Topluluk bazında kentsel problemler, toplanan atıkların depolanması, toprak kirliliği, yetersiz ve uygun olmayan teknolojinin kullanımı ve sel, fırtına gibi doğal afetlerdir.
*Kent bazında kentsel problemler, trafik yoğunluğu, tarihi mirasın kayboluşu, bina değerlerinin ve mülkiyetinin kısıtlanması, yetersiz vergi gelirleri, yeterli hukuki düzenlemelerin olmayışı, aşırı kalabalık, yanlış ve yetersiz kent yönetimi uygulamaları, elektrik tüketiminde kayıplar, hava-su-toprak ve gürültü kirliliği, tarım alanlarının yok olması ve çölleşmesi, zehirli atık¬ların depolanması, sel, su basması, kazalar ve diğer felaketlerdir.
*Bölgesel Ulusal bazda kentsel problemler, deniz kirliliği, bitki örtüsünün kaybı, bioçeşitliliğin kaybı ve bazı türlerin neslinin tükenmesi, toprak erozyonu, artan tuzluluk, asit yağmurları, toprak temizleme ve orman kayıplarıyla küresel ısınma ve iklim değişiklikleri olarak tanımlanırlar.

Temizlik ve Hijyen;
*Kadınların kentsel alandaki doğa unsurlarının yok edilmesinde hemşehri olarak ve ev içi işbölümünde pisliklerin temizlenmesinden sorumlu kişi olarak önemli bir rolü vardır. Hijyen bu ‘görünmeyen’ doğa unsurlarının yok edilmesini içerir.
*Modern bilimin bir kavramı olan hijyenin insan sağlığı için çok önemli olduğu varsayılır. Evde hijyen kadının ev içi emeğiyle sağlanır. Çocukların hastalık nedeni sayılan unsurlardan arındırılmış bir ortamda büyüyebilmeleri için gerçekleştirilen hijyen, doğanın kadın eliyle yok edilmesinin bir başka örneğidir.
*Temizlik bir nesneyi kullanım ya da yeniden kullanım için hazır hale getirmektir. Hijyense temizlik sırasında bütün görünmeyen elementlerin yok edilmesini öngörür.

Beslenme;
*Kırsal alanda doğayla doğrudan kurulan ilişki vasıtasıyla yiyecek sağlama ve yiyecek üretme aktiviteleri, kentsel alanda mutfakta yemek pişirmeyle sınırlandırılır. Ev içi iş bölümünde kadının yiyecek sağlayıcı rolü nedeniyle kentte hem kadınlar, hem de hayvanlar yiyecek hazırlama ve yiyecek olarak hazırlanmak üzere evcilleştirilirler.
*Ekofeminist yazarlara göre et yeme ve hayvanları ete indirgeme ne doğal ne de tarafsızdır.
*Adams’a göre, beslenme alışkanlıkları, sınıf farklılıkları ile ataerkil farklılıkların bir göstergesidir. Ataerkil kültürlerde kadınlar ve ikinci sınıf insanlar, ikinci sınıf yiyecekler olarak kabul edilen sebze, meyve ve tahılla beslenirler. Et yemedeki cinsiyetçiliğin sınıf farklılıklarıyla birleşmesi, etin eril bir yiyecek olduğu ve et yemenin erkekçe bir iş olduğu mitinde özetlenir.
*Et yeme, kadınların ve hayvanların tüketilebilecek nesneler olduğu düşüncesine dayanan inanç sistemine göre oluşan tüketim hiyerarşisinde erkeklerin en üst noktadaki yerlerini almalarını sağlarlar.
*Gruen’a göre kıtlık zamanlarında kadınlar açlık çekerken ya da yetersiz beslenirken, et erkekler tarafından yenilir.
* Adams, insanın da diğer hayvanlar gibi yırtıcı olduğu düşüncesinin siyasetin doğallaştırılmasının bir örneği olduğunu söyler.
*Gelişmiş ülkelerdeki fabrika çiftlikler, diğer hayvan türlerinin yok edilerek yalnızca yiyecek olarak pazarlanabilecek bir kaç türün çoğalmasına izin verirler. Hayvan çiftliklerinde yetiştirilen hayvanların etlerinin pazarlarda alınıp satılması, bu hayvanların acılarını gözlerden saklar, görünmez kılar. Öldürme işlemi sırasında insanla hayvan arasındaki ilişki kesilir. Kadın psikolojisinde var olduğu iddia edilen şefkatin, bu görünmezlik nedeniyle marketlerde et olarak paketlenmiş hayvanları da içine almasına izin vermez.

Hasta, Çocuk ve Yaşlıların Bakım, Şefkat;
*Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü kadınları hem kır hem de kentte hasta, çocuk ve yaşlıların bakımlarından sorumlu tutar.
*Kadınlar adet dönemi, hamilelik, doğurma, süt verme gibi biyolojik döngülerinden dolayı erke¬ğin egemenliğinde olan kutsal alandan dışlanırken erkek, kendi bedeninden çıkan kokular, akanlar ve arzu edilmeyen beden atıklarıyla ilgisi yokmuş gibi davranma ayrıcalığına sahiptir.
*Kırda sorun olmayan kadın bedenindeki kirlerin ve doğal kokuların yok edilmesi, kentte kadın için önemli bir sorundur.
*Kırsal kesimde hayvanlar ve bitkilerle kurulan ilişki, besin ve giyecek sağlamaya, onların güçlerinden yararlanmaya yöneliktir.
*Hayvanlar, dokunulabilen, sevgi gösterilebilen, yenilebilen ve kullanılabilen hayvanlarla insan sağlığına zararlı ve vahşi olanlar olarak ayrılırlar. Bitkilerse estetik olanlar ve yenilebilenler olarak kentlerde kadının insan-olmayan varlıklarla kurduğu ilişkiyi oluştururlar.
*Dokunulabilen ve sevgi gösterilebilen hayvanlar ev hayvanları olarak, yenilemeyen bazı bitkilerse estetik oluşlarından dolayı evcilleştirilirler. Bu evcilleştirme ve kategori-leştirme kültürel olarak belirlenir. Örneğin; Çin ve Kore’de köpek, yenilebilir hayvanlar sınıflandırmasında yer alırken. Batı’da ve pek çok gelişmekte olan ülkede, ev hayvanı olarak kullanılırlar. At ve deve gibi bazı hayvanlar da bir kısım ülkelerde yenilebilen, kas gücünden yararlanılan hayvanlar olarak kabul edilirler.
*Ev hayvanı besleme ya da çiçek yetiştirme, kentlerde doğayla doğrudan ilişki kurmada izin verilen tek aktivitedir.
*Kuşlar ve balıklar, kedi ve köpeklere oranla ev havyanı olarak daha fazla tercih edilen türlerdir.
*Modern bilim aynı zamanda hayvanları birer makina olarak kabul eder. İnsan sağlığını güçlendirme adına hayvanlar üzerindeki deneyleri onaylar. Aslında hayvanlar üzerinde yapılan deneyler büyük bir iş kolu oluşturmaktadır. Büyük şirketler inanıl¬maz kârlarla özel araçlar, elektrikli kafesler, ameliyat aletleri satarlar. Hayvanların ken¬dileri de büyük şirketler tarafından üretilerek pazarda özel alıcıların tüketimine sunulurlar.
*Modern bilim kadın bedenini de hayvan bedeni gibi denek olarak kullanır. Kadın bedeni ve hayvan bedeni, erkekler tarafından kontrol edilen ilaç şirketlerinde gebelik-ten korunma araçları araştırmalarında riske atılırlar.

ÜNİTE 5

AİLE VE ÇOCUK
*Aile, yetişkin eşlerden ve çocuklardan oluşan, birbirine duygusal açıdan bağlanmış, ekonomik, sosyal duygusal hak ve sorumlulukları paylaşan bir toplumsal sistemi oluşturmaktadır.
*Aile normal şartlarda çocuğun doğuştan üyesi olduğu en küçük toplumsal kurumdur.
*Aile çocuğun içinde yaşadığı toplumsal çevreye uyarlanması için gereken kültür kodlarının (normlar ve kuralların) öğrenildiği yerdir.
*Gökçe (1996), aileyi anne, baba, çocuklar ve eşlerin kan akrabalarından oluşan ekonomik ve toplumsal bir birlik olarak ele alır. Ona göre ailenin neslin devamını sağlama, üyelerinin her türlü maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılama, duygusal dengeyi geliştirme ve eğitim yoluyla üyelerini yetiştirme gibi biyolojik, ekonomik, psikolojik ve toplumsal işlevleri bulunur.
*Aile, çocuk açısından ilk ve en uzun süreli sosyal ilişki kurma kaynağını oluşturmaktadır.
*Ailenin çocuğun fiziksel dünya, ilişkiler ve sosyal yaşama ilişkin fikirler edinmesinde önemli bir işlevi bulunmaktadır.
*Aile, sosyalizasyon sürecinin temel ajanlarından biridir.
*Aile, üyelerine birtakım davranış biçimleri kazandırır. Kazandırdığı davranış örüntülerinin, toplumsal normlar ve değerlerle çatışmamasına özen gösterir. Bu anlamda ahlak kurallarına dayalı bir kümedir.
*Çocuk ilk toplumsal davranışlarını, aile üyeleri ile etkileşim kurarak ve onları taklit ederek öğrenir.
*Ailenin temel bir kurum olmasının nedenlerinden biri de “sosyalleşme” üzerinde en etkili kurum olmasıdır”
*Aile yapısı kavramı, ailedeki eksikliği (parçalanmış, bütünleşmemiş aile), hane üyelerinin sayısını, kardeş sayısı ve kardeşler arası sıralanma gibi farklı yapılanmaları ortaya koymaktadır.
*Geniş aile olarak adlandırılan yapılarda anne-baba çocuklar, çocukların eş ve çocukları, anne ve babanın kardeşlerinin eş ve çocuklarını kapsamaktadır.
*Eğitim kurumlarının yaygınlaşması ve çocuğun eğitim işlevlerinin aileden eğitim kurumlarına geçmesi özellikle endüstrileşme ile birlikte zorunlu hale gelmiştir.
*Günümüzde ailenin hem ekonomik hem de eğitim işlevlerini toplum içinde yer alan bazı kurumlara devrettiği görülmektedir. Ancak bu durum ailenin ekonomik ve eğitim işlevinin tamamen bittiği anlamına da gelmemektedir. Çünkü yetişmekte olan çocukların üretici olma niteliğini kazanana kadar tüm ekonomik gereksinmelerinin karşılanması, günümüz ailesinin en önemli ekonomik işlevi olarak düşünülmelidir.

Geçmişten Günümüze Çocuk ve Çocukluğa Bakışı;
*Çocuk ve çocukluğa ilişkin literatür incelendiğinde çocuğa ilişkin genel geçer bir tanımlama oldukça güçlük ta-şımaktadır. Bunun nedeni de çocuğun farklı gelişim aşamalarından geçerek olgunlaşmasından değil, genelde çocukluk döneminin başlangıç ve bitiş zamanı arasındaki görüş farklılıklarıdır.
*Çocukluk ve yetişkinlik yaşını ayıran sınır, bölgeye, sosyal çevreye, dinsel ya da kişisel görüşlere göre değişmektedir.
*Çocukluk, belli bir yaşa ulaşmak, reşit olmak, okulun bitirilmesi, çıraklık eğitimine başlamak gibi sosyal olayla bitmektedir.
*Antik Yunan döneminde özel bir yaş kategorisi olarak çocukluğa oldukça az ilgi gösterilmektedir.
*Orta Çağın aile ve çocukluk tarihi üzerine çalışan Fransız Philippe Aries 1962 yılındaki Yüzyıllar Boyunca Çocukluk adlı çalışmasında, modern ailenin çocuğa ilişkin tutumunun farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Orta Çağda çocukluk nosyonun bulunmadığını ileri süren Aries, çocukluğu oldukça dar bir açıdan ve Batı orta sınıf toplumlarımn temsil ettiği şekilde ele almaktadır. Çocukluk kavramının 15 ve 16. yüzyıl¬lardan önce olmadığını savunarak çocukları yetişkinlerden ayrı tanımlayacak sözcük¬lerin yokluğundan söz etmektedir.
*Ortaçağ Batı toplumlarında modern anlamda bir çocukluk kavramının bulunmadığını ileri süren ve aynı zamanda bağımlılık kavramı ile eşanlamlı gören Aries’e göre çocukluk, bağımlılıktan kurtulma olarak yaklaşık 5-7 yaşlarında sona ermektedir. Başka bir anlatımla, çocuk anasının ya da babasının sürekli gözetimi olmaksızın yaşayabilecek hâle gelir gelmez yetişkin toplumuna katılmaktadır.
*Aries, 10. yüzyılda sanatçıların çocuğu minyatür bir yetişkin olarak görüntülediklerini belirtmekte ve çocukluk konusundaki bu bilgisizlikten 19. yüzyıldaki çocuk merkezli aileye nasıl gelindiğini izleyebilmek için sanatta, dilde, edebiyatta, giysilerde, oyunlarda, okulda çocuk kavramının yansımalarına ilişkin ayrıntılı tarihsel örnekler vermektedir.
*20. yüzyılda ise çocuk, toplumun gele¬ceğini belirleyen en önemli insan kaynağı olarak değerlendirilmiştir.
*Post- man, “Çocukluğun Yok Oluşu” (1982) adlı eserinde, çocuklukla yetişkinlik arasındaki göreceli ayrımın giysilerden, dil, tavır, tutum, davranış ve beklentilere varıncaya kadar önemli ölçüde azaldığını ileri sürmekte ve günümüzdeki teknolojik ve sosyo-kültürel değişimin çocukluğu, korunması güç bir toplumsal yapıya nasıl getirdiğini ayrıntılı örnekler vererek açıklamaktadır. Ona göre medya, özellikle de TV, analitik becerilerin yerine ilkel algılamaları geçirerek düşünsel ve toplumsal hiyerar¬şinin çökmesine, çocuk ve yetişkin gruplar arasındaki farkların ortadan kalkmasına neden olan bir ortam yaratmıştır.
*Batının klasik ailesinde ise çocukların evde, fabrikada, tarlada, çiftlikte uzun ve zorlu çalışmalarda kullanılması göze çarpmaktadır.

AİLE VE ÇOCUĞUN SOSYALLEŞMESİ;
*Aile içinde çocuk, kültürel normları (adet, gelenek, töre vb.) alarak topluma uyumlu olarak sosyal yaşama katılmaya hazırlanır. Ailenin insan toplumları için temel bir örgütlenme biçimi olmasında, insan yavrusunun uzun süreli bir bakıma ihtiyacının olması ve çocuğun yetişkinliğe, biyolojik donanımının sunduğu yeteneklerin ötesinde, bir soyutlama ve üretme etkinliği yoluyla hazırlanması gereği rol oynamıştır.
*Sanayi toplumlarmda geniş aile yapıları çoğunlukla ortadan kalmış ve kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerine uygun olan ebeveyn ile az sayıda çocuktan oluşan çekirdek aile yapısı yaygınlaşmıştır.

Sosyalizasyon Süreci ve Kuramları;
*Sosyalizasyon bir süreçtir ve bu süreç içinde birey, sosyal olmayı ve toplumun bir üyesi olmayı öğrenir.
*Sosyalizasyon süreci insanın gelişiminde önemli bir faktördür ve insanın içinde yaşadığı toplumun kültürel norm ve değerlerini öğrenerek sosyal bir varlık haline gelmesini sağlar.
*Bir başka deyişle sosyalizasyon, bireyin doğumundan ölümüne kadar kendi toplumunun kültürel özelliklerini öğrenme, toplum tarafından istek ve beklentilerine uygun bir insan olarak yetiştirilmesi sürecidir.
*Sosyalizasyon sürecinin amaçları;
•Doğru ve yanlışı anlamak, güdüleri kontrol etmek,
•Bizleri toplumsal cinsiyetçi, mesleki ve ana-babalık gibi sosyal rollerimize uygun hazırlamak,
•Bizlerin toplumsal yaşama saygı, sorumluluk ve değer atfederek yaşamak için koruyucu ve onaylayıcı bireyler olmamızı sağlamaktır.
*Sosyalizasyon çocuğun, içinde yaşadığı topluma uyum sağlaması, toplumla bü-tünleşmesi ya da özdeşleşmesidir.
Sosyalizasyon çocuğun belirli amaçlar doğrultu¬sunda, bazen serbestçe bazen de planlı ve programlı bir şekilde eğitilmesidir. Sosyalizasyon, aynı toplumda bulunan bireyler arasında sosyal kontrol oluşturur.
*Birey grupların yardımı ile kendi sosyal olma sürecini yaratır, geliştirir. Kişinin bu sosyal olma hallerini yaşadığı sürece ise sosyalleşme/sosyalizasyon süreci denir. Sosyalizasyon sürecinde toplumun düşünce, değer ve davranış örüntüleri kültür ve dil vasıtasıyla bireye aktarılır. Sosyalizasyon, doğuştan biyolojik bir varlık olan çocuğun sosyal varlığa doğru geçişini meydana getiren bir dizi süreçler toplamıdır.

Çocuğun Sosyalizasyon Sürecine Farklı Yaklaşımlar;
*Çocuk açısından sosyalleşme, bir “öğrenme” ve “öğretme” sürecidir. Sosyalleşme süreci içerisinde çocuk aile, okul, toplumsal çevre ve kitle iletişim araçları aracılığı ile toplumun kendisinden beklediği rol ve beklentileri öğrenir. Aynı zamanda öğrendikleri sayesinde ailesini ve toplumsal çevresini sosyalleştirir.
*Sosyologlar sosyalleşmenin genellikle iki aşamada gerçekleştiğinden söz etmek-tedir. Birincil sosyalleşme, bebeklik ve çocukluğun ilk döneminde gerçekleşir. Bu sosyalleşme süreci birincil grup olarak adlandırabileceğimiz ailede başlar. İkincil sosyalleşme ise çocukluktan sonraki dönem ile olgunluk döneminde gerçekleşir.
*Çocuğun sosyalizasyon sürecine ilişkin çalışmalar ge¬nelde eğitim, sosyal psikoloji ve sosyoloji disiplinleri içinde daha sıklıkla yer almaktadır.

Sembolik Etkileşim ve Sosyalizasyon;
*Ailenin çocuğun sosyalleşmesindeki rolünü açıklayan sembolik etkileşimcilik kura¬mı Herbert Mead tarafından geliştirilmişse de Mead’in öğrencisi Blumer’ın çalışmaları da kuramın daha ileriye götürülmesine katkıda bulunmuştur.
*Mead (1934), dünyayı semboller aracılığıyla temsil ettiğimizi belirtmiştir. İnsanlar dünyayı temsil etmek üzere sembollerden oluşan bir anlam sistemi geliştirmekte, bu semboller ise yalnızca diğer kişiler bizim gibi tepki verdiklerinde anlamlı hale gelmektedir. Sos¬yal etkileşim, ortak bir anlama sisteminin gelişimiyle mümkün olabilmektedir.
*Sembolik etkileşimciliğin temel odak noktası, anlamın üretilmesi ve kazanılmasıdır.
*Sembolik etkileşimciliğin insanın toplumsal yaşamına yönelik akıl yürütmeleri, daha çok mikro süreçlere odaklanarak bireyin gündelik yaşamda toplumla ilişkisi, bu ilişki çerçevesinde geliştirdiği benliği ve anlamlandırma süreçlerine odaklanır.
*Ben, düşünen ve eyleyen özne toplumsal sembollerin anlamlarının kurulma¬sı sürecinin aktif bir bileşenidir. Öte yandan kendim (ya da beni/bana) gündelik yaşamda ötekiyle girilen ilişkide benliğin toplumsal nesne olarak konumuna işaret eder.
*Sembolik etkileşimciliğin, insanın toplumsal kurgusunda benliğin oluşumuna yönelik bu vurgusu oldukça merkezi bir önemdedir. Gündelik yaşamda, bireylerin toplumsal aktörler olarak etkileşimi, sembollerin kazandığı anlamlar ve benliğin bu süreçte itici bir güç olarak oynadığı rol temel odak noktasını oluşturur.
*Çiğdem Kağıtçıbaşı ve diğerlerinin (2005) çocuğun değeri üzerine yaptığı kapsamlı araştırma, çocuğun sembolik değerinin farklı kültürel ve sosyal ortamlarda farklı anlamlandırma süreçleriyle oluşturulduğunu göstermesi açısından oldukça önemlidir. Kağıtçıbaşı’nın belirttiği gibi, kentsel yoksulluk ya da kırsal alanda yetişmekte olan çocuklar oyun ortamından uzak bir biçimde ve aileye ekonomik katkı sağlamak üzere çeşitli işlerde çalışarak yaşamlarını sürdürmektedir
*Kağıtçıbaşı ve diğerlerine göre, çocuk düşük sosyo¬ekonomik düzeydeki ve kırsal yaşamdaki hanelerde faydacı bir değerle anlamlandırılır. . Bunun dışında, orta ve üst-orta düzey kentsel ailelerde çocuğun duygusal değerine verilen önemden ve psikolojik faktörlerin ağır basmasından söz edilir. Buradan hareketle denebilir ki çocuğun sembolik değeri yaşanılan ortamla ve kültürel/sosyal farklılıklarla değişkenlik göstermektedir.
*Sembolik etkileşimci yaklaşıma göre çocuğun sosyalizasyonu, çeşitli toplumsal sembollerin, inanışların ve kültürlerin öğrenildiği karmaşık bir süreçtir.
*Çocuğun doğumundan itibaren gülmek ve ağlamakla başlayan ve sonrasında iletişimsel becerilerinin geli¬şimiyle daha da karmaşıklaşan bir etkileşim söz konusudur (Baldwin, 1986: 89). Sembolik etkileşimcilik, bu etkileşimli öğrenme sürecini açıklamak için oyun sem¬bolünü, çocuğun sosyalizasyonunda merkezi önemde bir öğrenme süreci olarak önerir. Burada iki oyun türü vardır. Oyun (role-play) ve Grupla oyun (games) hem rol alma pratiği hem de toplumsal normların, beklentilerin ve inanışların oluşturul¬duğu ve anlamlandırıldığı semboller olarak kavramsallaştırılır.
*Oyun: Bir çocuğun farklı rolleri devralarak yetişkinlerin dünyasını taklit ettiği oyunlar, çocuğun sosyalizasyon sürecinde sembolik bir öneme sahiptir.
*Grupla oyun: Grupla oyun her ne kadar rol alma sürecinin devamlılık arz etti¬ği bir sosyalizasyonu ifade etse de burada daha farklı ve daha karmaşık toplumsal süreçler vardır.
*Çocuk, grupla oyun sürecinde dışsal olarak belirlenmiş olan kuralların sınırları dahilinde kendi davranışlarını nasıl belirleyebileceğini içselleştirir.
*Sembolik etkileşimciliğin, mikro süreçlere odaklanarak benliğin oluşumu, top¬lumsal davranış kalıplarının ortaya çıkışı ve toplumsal rolleri açıklaması, sosyolojik yaklaşımlara, şüphesiz, çok önemli katkılarda bulunmuştur.

İşlevselcilik ve Sosyalizasyon
*Genel anlamda işlevselci kuram, toplum içindeki grup, rol, norm ya da değerlerin, toplumsal sistemin bir gereksinimini karşılayan işlevsel bir niteliği olduğuna inanır. Karşılıklı bağımlılık temeline göre işleyen bu unsurlar, sistemin ayakta durmasını sağlayan uyuşum ve bütünleşmeyi sürdürmekle yükümlüdürler. Dayanışma içindeki unsurların birinde meydana gelebilecek değişmenin diğerini de etkileyeceği kabul edilerek, sistemin işlevsel bütünlüğünü ve dengesini bozan durumlar işlevselsizlik taşır ve bunlar olumsuz algılanır.
*İşlevselci yaklaşım, toplumu ortaklaşmış değerler etrafında örgütlenmiş olan, ken¬di içerisinde bir tür hareketli denge üzerine kurulu ve total bir birlik içerisinde işleyen bir sistem olarak görür
*Çocuğun sisteme bağlılığının gelişmesi ve çocukluk dönemindeki sosyalleşme, sistem açısından önemli destek mekanizmalarıdır.
*Sistem özellikle, aile, okul gibi bireylerin sisteme bağlılığı sağlayan ve uyumcu bir eğitim veren toplumsal kurumlara sisteme koşulsuz destek veren bireyler yetiştir¬me sorumluluğu yüklemiştir.
*Aile yaşamı ve aile içerisinde çocukların sosyalizasyonu toplu¬mun sapkınlıklardan arınmış, hareketli denge üzerine kurulu bir bütün olarak işler¬lik kazanmasında işlevsel süreçler olarak kavramsallaştırılır.
*İşlevselci sosyolojinin en önemli kuramcılarından Talcott Parsons toplumsal sistemlerin sürekliliği için çocukların sosyalizasyonuna özel bir vurgu yapar. Parsons’a göre, çocuğun sosyalleşmesinin işlevsel önemde olmasının temelinde yatan gerçek, çocuğun bu yolla tamamlayıcı rol beklentilerini öğrenmesi ve uyum sağlamasıdır. Rol beklentilerinin öğrenilmesi ve uyum sağlama becerisinin kazanılması çeşitli öğrenme mekanizmalarıyla mümkün olur. Bu öğrenme mekanizmasını basit bir işleyiş¬mişçesine tarif etmek çok mümkün olamasa da, bazı itici güçleri tanımlanabilmiştir. Yeni nesneleri ya da ilişki biçimlerini öğrenmenin birden fazla yolu ve formu vardır. Parsons’a göre bir çocuk çeşitli hazlar, ihtiyaçlar ya da yoksunluklar nedeniyle başka nesnelere ya da ilişki biçimlerine yönelebilir.
*Parsons’ın “alter” olarak kavramsallaştırdığı, çoğunlukla yetişkin ebeveynler, çocuğun taklit ve özdeşleşim süreci için rol modelidir. Çocukların alter (diğeri) ile girdiği et¬kileşim, değerlerin aktarılmasının beklendiği ideal ilişki biçimidir.
*Parsons’a göre bu özdeşleşim süreci birkaç temel unsura dayanır. Birincisi, çocuklar sosyalizasyon sürecinde farklı düzeylerde yoğrulabilirliğe sahip olup, gerekli öğrenme kapasitesiyle ilişkiye girerler. Bu her ilişki biçimine duyarlı oldukları ve yanıt verdikleri anlamına gelir.
*İşlevselci yaklaşım sosyalizasyon sürecini açıklarken çocuğun alterle ilişkisinde cinsiyetsiz bir süreçten söz etmez.
*Parsons 20. yy’ın en önemli psikoloji kuramcılarından Freud’e başvuşrarak babanın rolünü cinsiyet rolünün özdeşleşimi ve erotik bir faktör olarak kavramsallaştırır. Modern aile kurgusunun heteroseksüel kurumsallaşması, homoseksüelliğin tabulaştırılması ve ensest yasağının öğrenimi sürecinde baba¬nın çok önemli bir rolü olduğunu savunur.
* Küntay’ın çalışmasında belirttiği gibi, çocuk yaşta seks endüstrisiyle tanışmış olan çocukların aile içindeki sosyalizasyon sürecinde yaşadıkları çeşitli travmalarla, evden kaçarak seks işçisi olarak çalışmaları arasında doğrudan bir ilişki vardır. Küntay kız çocuklarının aile içerisinde fiziksel, cinsel, duygusal yönden sömürüldüğü için evden kaçtıklarını söyler. Buradan hareketle denebilir ki aile içerisinde gizli ve görünür olmayan şiddet ilişkisi kız çocuklarının toplumsal yaşamla entegrasyonunda bir anomi doğurur.

Sosyalizasyon Sürecine Eleştirel Yaklaşımlar

Çatışmacı Yaklaşım;
*Amerikan sosyoloji geleneğinde “çatışmacı yaklaşım” olarak da adlandırılan, ancak Kıta Avrupa’sında Eleştirel Sosyoloji geleneği olarak kategorize edilen bu yaklaşımın beslendiği pek çok kuram ve model söz konusudur.
*Genel anlamda çatışmacı model, değişen alt yapının kendine özgü bir üst yapı değişikliği gerçekleştirerek, din, hukuk, siyaset, kültür alanlarına yeni boyutlar ka-zandıracağını vurgular.
*Eleştirel/çatışmacı yaklaşım aileyi kendi içerisinde hareketli bir denge oturtmuş bir bütün olarak incelemez. Aksine aileyi, tanımı iktidar örüntüleriyle kurulmuş, eşitsiz ve asimetrik ilişkilerin olduğu bir yapı olarak tarif eder.
*Çatışmacı yaklaşım, sosyalleşme konusunda özellikle modern toplumlardaki güç dengesi ve iktidar ilişkilerine yönelik çözümlemeler yapma olanağı tanımıştır. Sosyal yapıda birbirleriyle çelişen pek çok unsurun varlığını göstererek, işlevselci yaklaşımın ihmal ettiği dinamik yapıyı ortaya koyma şansı sunmuştur.
*Jenny White’ın Türkiye üzerine yaptığı araştırmaya göre aile içerisindeki ilişkilerin düzenlenmesi, kadınları kız çocukları ve erkek çocuklarına duygusal ve fiziksel olarak muhtaçlık ilişkisiyle bağlar. Ancak bu muhtaçlık ilişkisi kız çocukları ve erkek çocukları arasında da ciddi bir farklılaşmayı barındırır. Kız çocukları hane içerisinde yardımcı anne rolünü üstlenerek ev içi hizmetleri annesiyle paylaşmakla yükümlüdür.

Feminist Yaklaşım;
*Aile içerisinde çocuğun sosyalizasyon sürecine eleştirel bakan en önemli yaklaşım feminist eleştiridir.
*Aile içerisindeki iktidar örüntülerinin kadınları ve çocukları değersizleştirdiği ve ezdiği fikrinde ortaklaşır. Bunun temelinde iki argüman vardır. Birincisi, çocuğun sosyalizasyonunda da çok önemli bir yeri olan çocuk bakımının kadının toplumsal görevi olarak görülmesine yöneliktir. Ikincisi, modern aile kurgusu içerisinde çocuğun sosyalizasyon sürecidir.
*Feminist yaklaşım, kadınlık kimliğinin ev ve ev dolayımıyla tanımlanmasının çocuk bakımının birincil muhatabı olarak görülmesinin kadını özel alana bağımlı kıldığını, toplumsal yaşamda güçsüz- leştirdiğini ve kadının ev içi emeğini sömürdüğünü söyler.
*Feminist yaklaşıma göre, erkekler karşısında mutlak bir boyun eğişle tanımlanabilen, erkeklerin çıkar ve arzularına hizmet eden “öne çıkarılmış kadınlığın” içselleştirildiği en önemli uğraklardan biri aile içerisinde kız çocukların sosyalizasyon sürecidir.
*Feminist yaklaşım, erkek çocukların sosyalizasyonunu erkeklere gündelik yaşamın her alanında hakimiyet kuran ve denetleyen bir konumun atfedildiği, “hegemonik erkeklik” idealinin öğretildiği bir süreç olarak görür.
*Pınar Selek’in çalışmasında belirttiği gibi, çeşitli erkeklik ritüelleri çocukluk döneminden başlar. Sünnet düğünleri erkekliğin kamusal alanda erkekliğe ‘ilk adım’ olarak duyurulmasına en çarpıcı örneklerden biri olarak verilebilir. Selek ‘e göre Türkiye gibi ülkelerde sünnetin bir şölene dönüştürülmesi yerel erkeklik kodlarıyla çokça ilişkilidir. Erkeklik şöleni olarak sünnet düğünlerini, aslında erkeklikle doğrudan ilişkili olmayan bir operasyonun ironik bir biçimde yeni anlamlar kazandırılması olarak görür. Pek çok erkek çocuğun korkuyla ve kaygıyla karşıladığı operasyon, çocuklara gücün, denetimin ve kontrolün simgesi olan kıyafetler giydirilerek kutlamaya dönüştürülür. Sünnet düğününde çocuklara paşa, subay, polis ya da padişah kıyafeti giydirilir.

Psikanalitik Yaklaşım ve Çocuğun Sosyalizasyonu;
*Psikanalitik yaklaşım çocukluk döneminde edinilen bazı tutumların kalıcı olduğu görüşünü ileri sürmektedir. Çocukluk döneminde edinilen bazı çelişkiler, yaşam boyu devam etmekte ve bu çocuğun davranışlarına yansımaktadır. Aile içi ilişkiler, çocuğun psikopatolojileri ve sosyal-duygusal gelişimleri üzerinde önemli bir role sahip olduğu gibi, aile içinde yer alan etkileşimlerinde çocuğun aile dışı ortamlarda kurduğu ilişkilerde belirleyici olduğudur.

ÇOCUK YETİŞTİRMEDE AİLE ÖZELLİKLERİNİN ETKİSİ;
*Aile yapısı ve sosyalizasyon sü¬reci, çocuk yetiştirme üzerine yapılan çalışmaların çoğunda, tek ebeveynli ailelerde çocuklar üzerinde kontrolün zayıflığı ve çocuğa ilişkin zorlama ve talepkârlığın di¬ğer her iki ebeveyni bir arada olan ailelere göre çok daha düşük düzeyde olduğu ya da evlatlık edinen ailelerin de diğer öz ebeveynlere göre çocuklarla daha az sıcak ilişki ve iletişim içinde oldukları ortaya konulmaktadır.
*Genellikle ana-babalarm çocuklarına ilişkin sitemlerinde sıklıkla şu sözlere rastlanır; “benim çocuğum her şeyi öğreniyor, ama nerede nasıl davranacağını bil¬miyor’’. Kendilerine her şeyin öğretildiği çocukların bu geniş bilgilenme süreçlerine koşut olarak nasıl davranacaklarını da bilmemeleri ana-babaları üzmektedir.
*Canlılar içinde doğduğu andan itibaren en hassas şekilde yoğun bir bakıma ge-reksinim duyan ve en uzun sürede olgunlaşan varlık insanoğludur. Bu nedenle ço-cukların uzun yıllar korunup kollanması, desteklenmesi ve yönlendirilmesi gereklidir.
*Genellikle uyumlu ilişkiler içinde güvenli bir aile ortamında sevgi ve anlayışla bü-yüyen çocuklar olgunlaşır, kişilik kazanır ve sorumluluk sahibi olur. Çocuklar sevil-dikçe güven duyguları gelişir, desteklendikçe de kendilerine saygıları artar. Anlayış gördükçe hoşgörüleri gelişir, sorumluluk aldıkça da bağımsız davranmayı öğrenirler.
*Bir kişinin ailesi, onun en yakın psiko-sosyal alanında yer alan insan ağı olarak düşünülmektedir.
*Aile içinde benimsediği davranışlar toplum içinde onu yönlendirir. Doğuştan olma bazı ruhsal sorunlar dışında bir çocuğun ruh sağlığını da sağlıksızlığını da belirleyici öğeler içinde aile önemli bir işleve
sahiptir. Ailede babanın alkol kullanımı, kumarı, eşini aldatması, dövmesi, işsiz kalması aile dengesini bozar ve bu durumda
çocuklarda derin izler bırakabilir.
*Ailesel denetim ve şefkatle ilgili çalışmalarda, özellikle Amerika ve Almanya’da yapı-lan araştırmalarda, ana-babanın çocuğu sıkı denetiminin çocuklarca ana-baba tara-fından reddedilme olarak algılanmaktadır.
*Çocuk yetiştirmede ortaya çıkan sorunlar daha çok sosyo-ekonomik ve kültürel yapılara bağlı olarak değişmektedir. Bu konuya en güzel örnek Sanay’ın (1990) Almanya’daki Türk ailelerinde çocukların yetiştirilmesi ve sosyalizasyonuna ilişkin çalışmasıdır. Almanya’daki Türk ailesindeki çocukların ilk sosyalizasyonları aile ve Alman çevre arasındaki gerilimli bir ortam içinde gerçekleşmektedir.
*Aile ortamı çocuğun yalnız bedensel, duygusal ve toplumsal gelişimini etkilemez, aynı zamanda sağladığı uyarılar oranında çocuğun zihinsel gelişimi ile dil gelişimini de belirler.
*Bloom’a göre (1964) insan yaşamının ilk dört yılı zihinsel gelişmenin en kritik dönemi olup, insan zekasının %50’si bu dönemde (0-4 yaş arası). %30’u 4-8 yaş arasında, %20’si de 8-17 yaş arasında gelişmektedir.
*Piaget (1952) düşüncenin birden ortaya çıkmadığını, çocuğun zihinsel gelişmesinin, fiziksel olgunlaşmasının yanı sıra, çevresine, deneyimlerine ve toplumsal aktarmalara (çocuğun çevresindeki kişilerden dil aracılığı ile bir şeyler öğrenmesi) bağlı bulunduğunu ve erken uyarı ve etkileşimle geliştirildiğini ileri sürmektedir.
*Konuya Türkiye açısından bakıldığında şöyle bir değerlendirme yapılabilir; ge¬nel çizgileriyle, çocukların yetiştirilmesindeki aileleri geleneksellik ve modernlik boyutlarında ve yapısal yönden üç tür aile yapısı içinde ele alabiliriz.
a)Kırsal Aileler: Geleneksel ailedir. Çoğunlukla ana-baba ve çocuklardan oluşan çekirdek aile ve azınlıkta da evlenen çocukların aileden ayrılmaması nedeni ile birden fazla ailelerin bulunduğu geniş ailelerden oluşmaktadır.
b)Gecekondu Aileler: Gelenekselliğin ve modernliğin birlikte yaşandığı geçiş süreci aileleri. Genel olarak, köylerden kopup kentlere gelenlerin barındıkları mekansal alanların ailelerdir.
c)Kentsel Aileler: Modern ailelerdir. Çekirdek aile türü egemendir. Çocuk sayısı ortama 2-3’dür. Kentsel ailelerde başka ailelerle görüşme çok az olabilmektedir. Bu nedenle büyük kentlerde çocuklar toplum baskısından oldukça arınmış bir yaşam sürmektedir.
*Çocuk yetiştirmede önemli bir sorumluluğu olan aile yapısının çocuk üzerinde¬ki etkilerini şu şekilde sıralayabiliriz;
•Aile yapısı ve aile içi ilişkiler çocuk ve gençlerin kişilik oluşumunda etkilidir,
•Aile yapısı ve aile içi ilişkiler çocuk ve gençlerin psikofizyolojik ve cinsel ge-lişmelerini belirler, mevcut sorunları pekiştirir,
•Aile, çocuk ve gençlerin ekonomik durumunu belirler,
•Çocuk ve gençlerin boş zamanlarını değerlendirmelerinde aile yapısı, aile içi ilişkiler ve ailenin beklentileri etkili olmaktadır.

Ailede Ana-Baba Tutumlar ve Çocuk Yetiştirme;
*Ailede ana-baba tutumu çocuk yetiştirme açısından önemli faktördür.
*Baumrind, yaptığı çalışmalarda ana-baba çocuk arasındaki etkileşimi in¬celemiş ve çocuk yetiştirme konusunda ana-baba stili (Baumrind, çalışmasında tu¬tum yerine stil kavramını kullanmaktadır) ile ilişkili dört temel boyut belirlemiştir.
Bu boyutlar;
1)Kontrol
2)İletişimde açıklık
3)Olgunluk beklentisi
4)Bakım-destektir.
*Ana-babanın kontrolü boyutu: Ebeveynler tarafından konulan kurallara ço-cukların ne oranda uymak zorunda olduklarını gösterir.
*İletişimde açıklık boyutu: Ana-babaların verilecek kararlarda çocuklarının fi-kirlerine ve düşüncelerine ne derecede saygı gösterdiklerini, bu konuda çocukla¬rının ne derece teşvik ettiklerini ve çocuklarının davranışlarına sınırlar getiriliyorsa bunun nedenlerini ne oranda açıkladıklarını gösterir.
*Olgunluk beklentisi boyutu: Ana-babaların çocuklarının zihinsel, sosyal ve duygusal alanda başarılı olmaları için ne derece teşvik ettiklerini gösterir.
*Bakım destek boyutu: Ana-babaların çocuklarına bakarken ve onlarla ilişki kurarken ne derece yakın sevecen ve sıcak davrandıklarını gösterir.
*Baumrind (1971) yukarıdaki bu dört boyuta bağlı olarak temel olarak ana-ba- banın çocuk yetiştirmeye yönelik tutumların üç kategoride smıflamıştır. Bunlar;
1)Otoriter ana-baba tutumu
2)Demokratik ana-baba tutumu
3)İzin verici ana-baba tutumu
*Otoriter ana-baba tutumu: Kontrol ve olgunluk beklentisi boyutlarında yük¬sek, açık iletişim ve bakım boyutlarında düşük olan ebeveynler otoriter olarak ad-landırılmaktadır. Sıklıkla geleneksel aile yapımızda bu tutuma rastlanmaktadır. Bu tutumda ana-baba çocuğa katı bir disiplin uygular. Çocuk her kurala uymak zorun-dadır. Ebeveynlerinin baskısı altında olan çocuk sessiz, uslu, dikkatli olmasına karşın çekingen, başkalarının etkisinde kolayca kalabilen, aşırı hassas bir yapıya sahip olabilmektedir.
*Demokratik ana-baba tutumu: Bütün boyutlarda anılan özelliklere yüksek derecede sahip olan anne – babalar demokratik olarak adlandırılmaktadır. Demok-ratik tutum çoğu zaman ailelerce yanlış anlaşılmakta ve demokratik tutumla gev¬şek tutum karıştırılmaktır. Demokratik tutumda, çocuk tüm yönleriyle kabul edilir. Çocuğa yol gösterilir ama alacağı kararlar konusunda serbest bırakılır. Aile içinde kurallar, sınırlar herkes için ve hep birlikte belirlenir ve bu sınırlar içinde çocuk öz-gürdür. Kuralların mantıklı açıklaması yapılır. Aileyi ilgilendiren kararlar beraber alınır. Her konuda çocuğun düşünce ve fikirleri dinlenir.
*İzin verici ana-baba tutumu: Kontrol ve olgunluk beklentisi boyutlarında dü¬şük, açık iletişim ve bakım boyutlarında yüksek olan ana-babalar ise izin verici olarak adlandırılmaktadır. Bu tarz ana-babalar da çocuklarına çok fazla özgürlük verirler, çocuklarını hiçbir şekilde kontrol etmezler ve bazen de ihmale varan bir hoşgörü ile davranırlar. Aynı zamanda çocuklarına karşı sıcak ve sevecendirler. Çocuklarının bütün kararlarını kendilerinin vermesine beklerler. Bu tür ebeveynle¬rin çocukları istedikleri zaman yemek yerler, yatarlar, televizyon seyrederler ve so¬kağa oynamaya çıkarlar.

*Anne-baba tutumları genel olarak dört tipte kendini göstermektedir:
1)Aşırı koruyucu ana-baba tutumu (aşırı sevgi ve aşırı baskı arasındaki tutum)
2)Diktatör ana-baba tutumu (aşırı baskı ve aşırı sevgisizlik arasındaki tutum)
3)Çok seven, baskısız, serbest ve demokratik ana-baba tutumu
4)Aşırı serbest ve sevgisiz ana-baba tutumu, yani sevgisizlik ve baskısızlık bo-yutları arasındaki tutum

Berzonsky (1981) ise ana-baba tutumlarını beş kategoride ele almaktadır:
1)Otoriter,
2)İlgisiz,
3)Aşırı koruyucu,
4)İzin verici – gevşek,
5)Esnek / demokratik (tatlı – sert disiplin

*Kağıtçıbaşı ise, ana-baba tutumlarını etkileşimsel yapı içerisinde;
•Otoriter,
•Serbest
•Yetkin olma
temelinde aileleri üç şekilde modeller;
1)Karşılıklı bağımlılık (maddi ve duygusal) gösteren geleneksel aile modeli,
2)Nesillerarası bağımsızlık temeline oturan bireyci (bağımsız) aile modeli,
3)İkisinin sentezini oluşturan, maddi bağımsız ve duygusal karşılıklı bağıntılı aile modeli.

ÜNİTE 6 : AİLE VE YAŞLANMA ( Geniş Özet)
Yaşlılık zamanın hemen hemen her döneminde zor ve sağlıksız bir dönem olmuştur. Fiziksel ve mental kapasitelerdeki azalmalar yaşlı bireyin artık eskisi gibi davranmasını ve yaşamasını engellemektedir. Yaşlının hücre kayıplarının hızlanması ve sağlığın bozulması bir başkasına olan bağımlılığını gündeme getirmektedir. Ancak eski toplumlarda yaşlının sözünün daha çok dinlenilmesi, deneyimlerinden yararlanılması ve otorite olması bugüne oranla daha fazla önemsenirken, günümüzde bu durum önemini yitirmektedir. Çünkü gencin yenilik ve değişim ile ilgili niteliklerine yapılan vurgu, bunun karşıtı olarak toplumda yaşlının eskimiş, geride kalmış olarak anılmasına ve öneminin azalmasına yol açmaktadır.
Bu durum yaş ayrımcılığı konusunu gündeme getirmektedir. Bu kavramı ilk
kez ABD’de Ulusal Yaşlılık Enstitüsü Başkanı Robert Butler yaşlı bireylere karşı önyargıları ifade etmek için kullanmıştır. Yaşlının hasta, cinsiyetsiz, çirkin, güçsüz, depresif olduğu yönündeki önyargıları oluşturmaktadır. Bu önyargı yaşlı bireyin kimlik bakımından ötekileştirilmesine de yol açmaktadır.
Örneğin, 30-35 yaşın üzerinde olan bir bireyin doğum günü kutlamasının yapılamayacağına ve artık yaşlanmakta olduğuna dair mesajlar verilerek bu kutlamanın gereksiz olduğunun vurgulanması. Dolayısıyla bu türden düşünceler yaygınlaşarak bireylerde yaşla ilişkin zihinsel bir şema oluşturmaktadır. Bu söylemler insanların yaşlanmaktan ve ölümden korkmalarına yol açmaktadır. Bu duruma “gerontofobi” adı verilmektedir.
Bytheway, yaşlı ve ileri yaş kavramlarının evrensel bir gerçeklik taşıdığı varsayımından hareketle insanları bu tür kategoriler içinde değerlendirmek her halükârda ayrımcılığa yol açmakta ve yaşlıyı ötekileştirerek bunun bir inşa süreci olduğunu belirtmektedir.
Yaşlanma, hastalık demek değildir. Aksine yaşlanmayı “altın çağ” olarak niteleyenler bile bulunmaktadır. Bu niteleme sağlık sorunları olmayan ya da çok az sorunu olanlar için anlamlı gözükmektedir.
Günümüzde anti-aging konusunda geliştirilen teknolojik ürünler bir bakıma yaşlanmayı
geciktirmenin mümkün olabileceği konusunda umut ışığı olmaktadır. Bazen bireylerin yaşlılığı kabullenmeme durumu ile karşılaşılmaktadır. Bu duruma yaşlanmayan benlik (the ageless self) adı verilmektedir. Sürekli kendini bulunduğu yaştan daha genç hissetme halidir
Giddens’ın ifade ettiği gibi yaşlanma yeni olasılıklar sunan bir süreç olmakla birlikte,
beklenmedik risk ve zorlukları da beraberinde getirir.

Günümüzde “sağlıklı yaşlanma” terimini sık kullanmakla birlikte bazıları buna “başarılı yaşlanma” adını vermektedir.
Dünya nüfusunun bir “yaşlı patlaması” yaşadığını vurgulayan Giddens, doğum ve ölüm oranının düşmesi karşısında giderek yaşlandığını belirtmektedir. Bu da demografik anlamda “dünya nüfusunun grileşmesi” olarak yorumlanmaktadır. Öte yandan yapılan araştırmalarda kadınların erkeklerden daha çok yaşama eğiliminde olduklarını ortaya koymuştur.İngiltere’de 2003 yılında doğumdaki yaşam beklentisinin erkeklere göre kadınlarda beşyıl daha uzun bulunmuştur. Bu nedenle dulluk yaşlı kadınlar için bir normdur. Kadınların yaşlılık dönemindeki bu sayısal üstünlüğü “yaşamın geç döneminin kadınlaşması” olarak nitelenmektedir.

YAŞLILIK/YAŞLANMA NEDİR?
Kronolojik Perspektiften Yaşlanma
Yaşlılığın ne olduğu ve ne zaman başladığı problematiktir. Söz konusu grup homojen olmadığından 65 ila 105 arası ortalama 40 yıllık bir süreci kapsadığı ileri sürülmektedir. Yaşlanma yalnızca biyolojik etmenlerle ölçülemez. Bireyin yaşadığı toplumun kültürel anlamlandırmaları yine onun yaşlı olarak algılanmasına yol açar.
Bu nedenle yaşlılığın en kolay ölçüsü ‘kronolojik’ ya da takvim yaşıdır. Kronolojik yaş, doğum günü sayıları hesaplanarak bulunur. Kronolojik yaşın anlamı ve yorumu tarihsel ve kültürel açıdan değişiklik gösterir. Kronolojik yaş, yaşlılığın en kolay elde edilebilen tanımıdır ve kronolojik yaş kullanımı yasal olarak tercih edilmektedir.
Yaşlılık tanımı ile ilgili diğer yaklaşım, yaşam döngüsü ya da yaşam akışı aşamaları kavramı ile ilgili olandır. Orta yaş ya da yaşlılık, (çocukluktan yetişkinliğe) roldeki değişikliği, fiziksel değişiklikleri ve diğer toplumsal dönüşüm şekillerini (büyük anne-büyük baba olmak) kapsayan toplumsal kategorilerdir. Örneğin, bazıları 18 yaşında evlenir ve 25 yaşında üç çocuk sahibi olur bazıları ise 30 yaşında evlenip diğerleri büyük anne-büyük baba olurken çocuk sahibi olurlar .
Neugarten, yaşam döngüsünün ‘gençlik’, ‘okul öncesi’ ve ‘orta yaş’ alt gruplarının ortaya çıkışıyla ufak dilimler şeklinde farklılaştığını savunur. 17. ve 18. yüzyılda sanayileşme dönemine kadar çocukluğun yaşam süresinin belirli niteliklere ve farklı ihtiyaçlara sahip bir dönemi olduğu fikri henüz ortaya çıkmamıştır. Gençlik ise 20. yüzyılın başlarına kadar tam olarak fark edilmemiştir. Son olarak da orta yaş diğer dönemlerden ayırt edilmiştir ve bununla birlikte de ‘genç’ orta yaş (65-74 yaş arası) ve ‘yaşlı’ orta yaş(75 yaş üzeri) birbirinden ayrılmıştır. Ayrıca “üçüncü yaş” (50-74
Yaş arası) ve “dördüncü yaş” arasında (75 ve üzeri) da fark vardır. Bu tür kategorilendirmelerin yaş ayrımcılığına yol açtığı söylenebilir..

Biyolojik Perspektiften Yaşlanma
Biyolojik yaşlanma, ana rahminde döllenme ile başlayan ve organizmanın ölümüne kadar süren fiziksel değişimleri ifade eder . Anahtar soru; beyaz saç ve kırışıklık gibi fiziksel değişiklikler yaşlanmanın ya da ihtiyar olmanın sonucu mudur yoksa sosyal ve çevresel faktörlerin neticesinde meydana çıkan, müdahale etmenin mümkün olduğu değişimler midir? Biyologlar yaşlanmayı ‘ihtiyarlık’ olarak kabul ederler.
Strehler yaşlanmayı, yaşamın üreme sonrası safhasında ortaya çıkan değişiklikler olarak tanımlar.
Fizyolojik Perspektiften Yaşlanma
Fizyolojik yaşlanma, yaşın ilerlemesi ile bedende sinir sisteminin işlevinin zayıflaması, sinirin geçirgenlik özelliğinin yavaşlaması ve nöronların kaybı ile nörolojik kontrolde değişikliklerin olmasıdır. Strehler, ‘yaşlanmayı’ diğer biyolojik süreçlerden ve ‘hastalık’tan ayırmak için dört kıstas geliştirir. Fizyolojik bir değişme yaşlanma olması için şu özelliklere sahip olmalıdır; (i) evrensellik; (ii) içsellik; (iii) ilerleyicilik; (iv) zararlılık.
Psikolojik Perspektiften Yaşlanma
Psikolojik yaşlanma, bilişsel işlev, sağlık psikolojisi (sağlık inanç ve davranışı), akıl hastalığı, kişilik ve uyum gibi konulara eğilir. Biyomedikal model bu konuya gerileme ve kayıp yönelimli bakış açısı anlamında negatif yönde etkilemiştir. Yaşamın ileriki dönemlerinde kişisel gelişim nosyonu gibi daha olumlu tarafları da vardır.
Psikolojik yaşlanma, yaşın ilerlemesine bağlı olarak bireyin algılama, öğrenme, problem çözme gibi bellek kapasitesi ile kişilik kazanma özellikleri arasında uyum sağlama konusundaki değişmelerle ilişkilidir.
Ekonomik Perspektiften Yaşlanma
Özellikle emeklilik döneminin başlaması ile birlikte bireyin maaşı/aylığı azalmakta bu bağlamda toplumsal statüsü düşmektedir. Dolayısıyla gelirin azalması yoksulluğu tetiklemekte hem sosyal hem de ekonomik olarak kayıpları beraberinde getirmektedir.
Sosyolojik ve Sosyal Gerontolojik Perspektiften Yaşlanma
Sosyolojik yaşlanma, bireyin statü ve rol kayıpları çerçevesinde, içinde bulunduğu toplumun yaşa ilişkin olarak geliştirdiği normlar ve değerler bağlamındaki yargılarıdır.
Sosyal gerontoloji üç farklı perspektifi -birey, sosyal ve toplumsal konunun karmaşıklığını ortaya seren mikro ölçekli ve makro ölçekli iki analiz seviyesini birleştirir.
Bireyi temel alan mikro ölçekli ilk yaklaşım, yaş kimliği ve bireysel sü-
reçler gibi konuları araştırarak yaşlılığı bireysel bir deneyim olarak açıklar.
Toplumu temel alan makro ölçekli ikinci yaklaşım, yaşlanmayı tanımlayan toplumsal bağlamı inceler ve yaşlı insanların toplum içindeki konum ve deneyimleri ile bunların, sınıf, cinsiyet ve etnisite gibi temel yapısal faktörlerce nasıl şekillendirildiğini anlamaya çalışır. Yaşlanma, aynı toplumdaki her bireyi monolitik şekilde etkileyen homojen
bir deneyim değildir. Yaşlılık deneyimi, maddi, sağlık ve toplumsal pek çok kaynakla ilintilidir ve bunlar,‘yaşlılık’ öncesi deneyimlerden oldukça etkilenir. Başarılı yaşlanmanın hem uzun ömürlülük hem de yaşam kalitesiyle tanımlandığını belirten yazarlar, bu üç faktörü şöyle açıklar; 1. toplumsal katılım ve sözleşme, 2. hastalığın önlenmesi, 3.fiziksel-akılsal faaliyetin teşviki…

YAŞLILIĞA TARİHSEL BAKIŞ
Antik dönem ile ilgili yazılarda ortaya çıkan en önemli gerçeğin, bir zamanlar düşünüldüğü gibi Harris (2000) yaşlıların ne tamamen toplumdan dışlandığı bir durumun olduğunu ne de yaşlıların yüksek bir statüde olduğu bir “altın çağın” söz konusu olduğunu aktarmaktadır. 20. yüzyıla geldiğimizde ise hem demografik dönüşüm hem de sosyal devletin oluşumuyla ilgili olarak, yaşlılara harcanan sağlık hizmetlerinin tarihte hiç olmadığı
kadar yükseldiğini görmekteyiz.
Tarihteki sürekliliklere bakıldığında 3 nokta ön plana çıkmaktadır. (i). Öncelikle yaşlılığın erişilmek istenen bir statü olmasına rağmen, kimsenin yaşlı olmak istememesi gerçeğinin eskiden bugüne geçerli olduğu kabul edilebilir. (ii).İkinci olarak, antik çağlardan bugüne
yaklaşık olarak 60 yaş üstünün yaşlı olarak kabul edilmiş olmasıdır. (iii). Son olarak da yaşlıların bakım işlerinin değişimler olmakla birlikte genellikle cemaat ve aile tarafından ağırlıklı olarak üstlenildiği söylenebilir. ilk göze çarpan, kapitalizmin yaygınlaşmasından itibaren en önemli değişimin, yaşlıların genel nüfusa oranının hiç olmadığı kadar artmasıdır..
Kapitalist üretim tarzının yaygınlaşmasıyla beraber, İngiltere’de, 19.yüzyılın ortalarında dünya tarihinde ilk defa bir ülkenin kentsel nüfusunun oranı kırsal nüfusu geçmiştir. Batı kapitalizminin ücretli emek sistemi üretkenliğe dayandığından, emekli olmuş yaşlı insanları yük olarak gören bir anlayış bu dönem yerleşmeye başlamıştır.
O’Rand ve Henretta (1999), yaşlılık ve eşitsizlik konusunu işledikleri kitaplarında temel olarak yaşlanan kuşakların sosyoekonomik olarak homojen gruplar olarak görülmemeleri gerektiğini ileri sürüyorlar. Bu durum“kuşak içi ayrışma ve eşitsizlik” olarak adlandırıl-
maktadır. O’Rand ve Henratta (1999), yaşlılık olgusunun ve olgunun içerdiği eşitsizlik boyutunun sınıf ve toplumsal cinsiyet gibi olgularla beraber ele alınmasını önermektedir.
Vincent, yaşlılık olgusunun değişik boyutlarını tartıştığı Yaşlılık isimli kitabında, küreselleşmenin etkilerinin herkese eşit düzeyde olmadığını vurgulamaktadır. Görünür bir şekilde, üçüncü dünyada yaşayan yaşlıların bu dönüşümden daha ağır şekilde etkileneceklerini belirtmektedir. Vincent, yaşlılığın bu tarz olumsuz algısının kırılabileceğini, yaşlılık döneminin, yaşlıların kendilerini geliştirebilecekleri bir dönem olarak geçirilmesi için çaba gösterilmesi gerektiğini ısrarla vurgulamaktadır. Bugün yaşlıların karşılaştığı en büyük sorun sosyal ve sağlık güvencesindeki uygulamalardır.

YAŞLANMA TEORİLERİ
Yaşlanma teorileri hem yaşlanma sosyolojisi hem de sosyal gerontoloji bakımından benzer kuramlarla çalışırlar..

Yapısal-İşlevselci Teoriler ve Yaşlanma
Yapısal işlevselcilik toplumun yapısını ele alan makro ölçekli bir teoridir, toplumun bir düzen içinde nasıl oluşup geliştiğini inceler. Beden analojisi kurar, bedenin işlevselliğini anlamak için organların nasıl çalıştığını, birbirleriyle nasıl bağlantılı olduğunu ve bedenin tümüyle nasıl ilişkili olduğunu anlamaya çalışır. Yapısal işlevselciler toplumu anlamak için de aynı yolu benimserler. Toplumun alt sistemleri; aile, eğitim, siyaset, ekonomi ve dindir. Bu nedenle tüm alt sistemlerin birbiri ile uyumlu olması istenir. Çünkü bu alt sistemlerde meydana gelecek bir değişim diğerlerinin de işleyiş mekanizmasını bozacağından, değişme istenilen bir durum değildir. Her bir parça diğerlerinde meydana gelen değişikliğe tepki verir. Bir toplumsal sistemde belirli davranış kalıpları işlevsel ya da bozuk işlevlidir. İşlevsel örüntüler bütünleşme ve devamlılığı sağlarken bozuk işlevli örüntüler çözülmeye
neden olur. Toplumsal düzen, uzlaşım aracılığıyla sağlanır. Buna göre yaşlılar nüfusun bir parçası olarak toplumla uyum içinde olmalıdır.
Gerontolojiyi etkilemiş başlıca işlevselci teoriler aşağıdadır:
Çözülme Teorisi: yaşamdan geri çekilme anlamına da gelmektedir. Yaşlanma çalışmalarında makro ve mikro teorileri birleştirir. Yaşlanmayı net bir şekilde ilk kez ele alan sosyal teoridir. Cumming ve Henry’nin Growing Old çalışmasından üretilmiştir. Bu teoriye göre, sağlığı bozuk ya da yoksulluk gibi diğer bağımsız etmenlerden bağımsız olarak yaşlanma, birey ve onun toplumsal bağlamla olan bağının tedricen fakat kaçınılmaz olarak çözülmesini içerir. Çözülme üçlü bir kaybı temsil eder; rollerin kaybı, toplumsal çevrenin küçülmesi ve toplumsal norm ve değerlere olan yükümlülük ve bağlılığın azalması. Bu bakış açısına göre nitelikli yaşlanma, bireyin geçmiş aktivitelerinden geri çekilene ve ölümle haşır neşir olana dek faaliyet derecelerinin azalması ve dahil olma oranının düşmesi anlamına gelir. Bu süreçten hem birey hem de toplum kârlı çıkar.
Bu teori hem ilk temel gerontoloji teorisidir ve hem de ‘nitelikli’ yaşlanmanın yollarına dikkat çekmiştir. Bu teorin ampirik gelişimi üç temel öğeye işaret etmektedir: (i) İlki, çözülme yaşam boyu devam eden bir süreçtir, pek çok birey için birden bire gelişmez süreç içerisinde gelişir. (ii) İkincisi, çözülmenin kaçınılmaz olduğuna dair içkin bir ifade vardır. (iii) Üçüncüsü, çözülme hem toplum hem de birey için uyarlanabilir olarak kabul edilir. Çözülme teorisini destekleyecek bazı ampirik kanıtlar vardır; eşlerinin ölmesi ya da çocuklarının evden ayrılmasıyla bireyler yaşlandıkça bazı rollerini kaybederler. Fakat bu kaybedilen rollerin yerini farklı şeylerle doldururlar. Örneğin, dul kalanlar yeniden evlenebilirler. Daatland, yaşlanmayı hayatın farklı ve önemli bir aşaması olarak tanımlayan ve multidisipliner bir perspektişe açıklanabileceğini savunan çözülme teorisinin gerontolojinin gelişmesinde önemli bir basamak olduğunu belirtir. Estes, teorinin popülerliğinin, Birleşik Devletler’de yaşlılarla ilgili politikalar üzerinde etkili olduğunu belirtir. Buna göre söz konusu yaşlılık anlayışı, ya yaşlılarla ilgili hiçbir politika oluşturulmamasına ya da yaşlıların toplumun diğer yarısından ayrılmasına neden olmuştur. İngiltere’de yaşlılar için sağlık hastanelerin merkez binalarından uzağa, mümkünse en eski binalara kurulur. Bu tür tecrit gibi uygulamalar, negatif klişeleri meşrulaştırmaya zemin sağlar.
Aktivite Teorisi: Çözülme teorisine karşı bir tepki olarak geliştirilmiştir. Aktivite ve süreklilik teorisi bireyin yaşlanmasıyla ilgilidir ve hem mikro hem de mezo ölçekli teorik perspektiflerdir. Yine de yapısal işlevselci paradigma dahilindedir. Çözülme teorisinin tam karşıtı aktivite teorisidir. Havighurst tarafından gerçekleştirilen bu perspektif, orta yaştaki davranışların olabildiğince sürdürülmesini içerir.
Burada orta yaş ‘başarının’ nirvanasıdır ve her zaman onu geri kazanmaya çalışırız. Rol kaybı tatminle ilgilidir ve yerlerine yenileri konmalıdır..
Devamlılık ya da Süreklilik Teorisi: Bireyin hangi rollerden vazgeçip hangilerini sürdüreceğine karar vermesiyle ilgili, mikro ölçekli bir teoridir.. Atchley, tarafından geliştirilen bu teoriye göre birey, yaşlanma sürecinde yaşamı boyunca sahip olduğu istikrarı devam ettirmek ister. Birey merkezlidir ve ‘yaşlılık’ dönemi ile yaşamın önceki safhaları arasındaki bağlantılara vurgu yapar.
Toplumsal Rol Teorisi: Toplumsal rol teorisi belirli kural, düzenleme ve rollerin var olduğu ön kabulünden hareket eder ve yaşlandıkça bireylerin rollerinin sayısında bir değişme yaşanır. Burada roller Parsonsçu anlamda ele alınır. Parsons 1960’larda sağlıklı bir olgunluğa ulaşmak için yaşlı bireylerin kendilerini değişen koşullara uyarlamalarının ve toplumunda yaşlı bireylerin sahip olduğu toplumsal rollerini yeniden tanımlamasının gerektiğini belirtir.
Modernleşme Teorisi: Yaşlıların ‘altınçağı’ olarak tanımlanan sanayi öncesi dönem, yaşlılığın saygı ve otorite olarak kabul edildiği dönemdir. Başlıca tezi, toplumlar kırsaldan kentsele dönüştükçe yaşlı insanların konumu gerilemekte ve kötüleşmektedir. Kentleşme ve sanayileşme, toplumun en küçük birimleri olarak geniş aile yerine çekirdek aileleri koyar ve yaşlı insanları hem toplumdan hem de aileden izole eden bir durum yaratır.
Modernleşme süreci dört parametre tarafından betimlenir; (i) tıp teknolojisindeki gelişmeler, (ii) bilim ve teknolojideki uygulamalar, (iii) kentleşme ve (iv) örgün eğitim. Tıptaki gelişmelerin toplumun yaşlanmasına olanak sağladığını belirtirler. Yaşlanıp ölenlerin sayısı azaldıkça, çalışan nüfus yaşlanır ve gençlere sağlanan yeni iş olanakları da azalır. Bu dört faktör, yaşlıların modern toplumdaki statülerinin zayıflamasının nedenidir.
Yaşlılar için huzurevi ve bakım evleri açılma girişimi modernleşme ile gelişen bir düşünce olmuştur. Hükümetlerin neoliberal politikaları gereği maliyeti daha düşük olduğu savunulan evde bakım sisteminin geliştirilmesi için çaba harcadığı da görülmektedir. Ancak bu durum kadının iş yükünü iki misli hale getirdiği için feministler tarafından evde bakımın kadın lehine üretim olarak değerlendirilmesi ve emeğinin ücretlendirilmesi önerilir.
Çatışma Teorisi ve Yaşlanma: Neo-Marksist ve neo-Weberyen sosyolojik bakış açılarından yaşlanma için türetilen çatışma teorisi, uyumsuzluk ve çatışmaya vurgu yapar. Makro ölçekli bir teoridir. Neo-Marksistler, çatışmayı ekonomik eşitsizliklere dayandırır. Güç ve iktidar ilişkileri, sınıf çatışmaları ve ideolojiyi inceler. Neo-Weberyenler ise daha geniş bir bakış açısıyla sadece ekonomik değil, toplumsal statü ve siyasal grupları ele alır.
Yapısal Bağımlılık Teorisi ve Politik İktisat Yaklaşımı: Yapısal bağımlılık teorisi Townsend tarafından ortaya atılmış, Estes, Walker, Myles ve Pampel tarafından devam ettirilmiştir. Bu teori İngiliz gerontolojisinde 20. yüzyılın ikinci yarısında etkili olmuştur.
Politik iktisat kuramı toplumdaki güç ilişkileri ve eşitsizlikleri biçimlendiren ve yeniden üreten ekonomik ve siyasal yapılara odaklanır. Yapısal bağımlılık ve politik ekonomi, yaşlıların bağımlı toplumsal konumları ve karşılaştıkları sorunlar toplumsal olarak yapılandırılır ve yaşlanma – sağlık kavramlarından türer. Teori yapısaldır ve makro ölçeklidir.. Estes, çok seviyeli, karmaşık analitik bir çerçeve oluşturarak bu teoriyi geliştirmiştir. Bileşenleri ise şunlardır; (a) finansal/ sanayi sonrası kapitalizm ve küreselleşme, (b)
devlet, (c) cinsiyet sistemi, (d) vatandaş- kamu, (e) yaşlanma/medikal sanayi kompleksi olarak beş kategoride toplamıştır.
Yaş Tabakalaşması Teorisi: Yaşlı bireyi değil, grupların adaptasyonunu ele alır. Riley’in belirttiğine göre, rol değişkenini belirlemede kronolojik yaşı kullanır. Bu teoriye üç temel konu hâkimdir; ilki, yaşın anlamı ve yaş gruplarının toplumsal bağlamdaki yerleri; ikincisi, bu yaş tanımlarından dolayı bireylerin yaşam boyu geçirdikleri dönüşümler ve üçüncüsü, bireyler arasındaki rollerin dağıtımını düzenleyen mekanizmalardır.
Gruplardaki eşitsizlikleri temel aldığı için çatışmacı teori içinde değerlendirilir. İşçiler genç ve yaşlı olarak ayrılabilir ve gençlere, daha üretken oldukları için daha yüksek maaş ödenir. Sosyal rol dağıtımında kronolojik yaş kullanımı evrenseldir.
Riley ve Riley, yapısal geri kalma/gecikme terimini geliştirdi; buna göre, bireylerin yaşamları yaşla bağlantılı roller bağlamında, toplumsal norm ve kurumlardan daha hızlı değişir. Toplumsal kurumların, resmi emekliliğin kurumsallaşması gibitemel toplumsal değişimlerin arkasında kalırlar. Bu kuramda yapısal gecikme kavramının önemli rol oynadığı görülür…
Yaşın ‘anlamı’ tarihsel ya da kültüreldir. Makro ölçekli bir yaklaşımdır.
Yorumsamacı Teori ve Yaşlanma: Bu perspektife göre, toplumsal hayat,toplumsal eylem ve toplumsal süreçler, dışsal faktörlerce değil, tabandan tavana doğru gelişir ve pek çok bireyin eylemlerinin birleşiminden türer. “Hayat hikâyesi” yolu ile yaşlıların geçirmiş oldukları deneyimler ve yaşam koşullarının neler olduğunun ortaya konması önem taşır…
Sembolik Etkileşim: Sembolik etkileşimci yaklaşım, yaşlanmayı yapısal ve normatif bağlama ve bireysel kapasite ve kabullere duyarlı dinamik bir süreç olarak görür. İlişkilere dayalı sosyal – psikolojik, mikro ölçekli bir teoridir. Perspektif, birey ve etrafındaki sosyal ortam arasındaki karşılıklı ilişkiyi ele alır. Yaşlılar da diğer aktörler gibi kendi sosyal gerçekliklerini inşa ederler.
Etiketleme Teorisi: Foksiyonları ve sağlık bilinci yerinde olan yaşlı insanlar, toplumsal değerlendirmeler bakımından sapkın ya da stigmalı olarak tanımlanıp etiketlenebilirler. Negatif etiketlemeyi benimseyen kişi, yaşlıların negatif yönde bağımlı, geçmişte sahip olduğu yetenekleri, güvenini ve bağımsızlığını yitirmiş kişiler olarak görür; sonuçta kişi dışarıdan gelen etiketi kabul eder ve kendini bu şekilde görür. Bu nedenle insanlar emekli oldukları için yaşlı olarak etiketlenir ve emekli rolünü oynamaları, emekli maaşlarını kabullenmeleri ve iş aramamaları beklenir. Diğer bir etkileme şekli, yaşlı bireylerin yaşadıkları sağlık sorunlarından dolayı doktora gitmemeleri, bunların hastalıktan değilyaşlılıktan kaynaklandığını düşünmeleridir.
Sosyal Alışveriş Teorisi: Her iki taraf da karşılıklı değiş tokuş içindedir. Sosyal davranışta alışveriş nosyonu, Mauss’un antropolojik çalışmalarına kadar geri gider, ona göre etkileşim, maddi ve maddi olmayan ürün ve hizmetin alışverişinden oluşur. Bu teorik duruşun dört anahtar varsayımı; (i) bireyler faydayı maksimuma, zararı minimuma getiren etkileşimleri seçerler, (ii) bireyler geleceği öngörmek için geçmiş deneyimleri kullanırlar, (iii) etkileşim, eğer kârlı ise sürdürülür, (iv) güç, sosyal etkileşimdeki dengesizlikten ortaya çıkar. Makro ölçekli analizle hiçbir ilişkisi yoktur..

FEMİNİZM VE YAŞLANMA
Gerontolojide feminist bakış ve yaş bilincini kullanma henüz çok yenidir. Reinharz,
Feminizm ile gerontoloji arasındaki kavramsal bağlantıları beş kategoride ele alır:

1. Grubun biyoloji ya da sosyal koşullar ile tanımlanma ölçüsüne ilişkin mü-
cadele
2. Eşitsizliğin olduğunu göstermek ve politika değişiklikleri yapılması yönünde
baskı kurulması için istatistiğin stratejik biçimde kullanılması
3. Grubun bir bütün olarak mı yoksa en fazla eşitsizlik yaşayan alt grupların mı
ele alınmasına ilişkin mücadele
4. Grubun güçlü yönlerini ya da adil olmayan şekilde davranmalarını gösteren
stratejinin seçimine ilişkin verilen mücadele
Güçlü ya da güçsüz gruplar arasında ortaya çıkan boşluğu önlemeye yönelik mücadele
Son zamanlara dek gerontoloji çalışmaları cinsiyet ayrımı yapmadan yaşlılara yönelmiştir. Günümüzde feminist gerontolojinin ivme kazanması şaşırtıcı değildir. Bunun nedeni bazı feministlerin yaşlanmasıdır. Güçlendirme odaklı uygulamaların temelini oluşturan ilkeler şunlardır: eşitlikçi danışman-çalışan ilişkileri, güçlü yönlere odaklanan değerlendirme,
eğitim ve beceri geliştirme, bilinç oluşturma, kendi kendine yardım, kollektif ve
sosyal eylemin kullanımı yolu ile güçlendirmenin desteklenmesi ilkeleridir.
Cox ve Parsons güçlendirmeye yönelik uygulamaların yaşlı kadınların yaşam kalitesini artırdığını bulmuştur.
Epidemiyologlar ve demografyacılar kadınların daha uzun süre yafşadığını göstermiştir. Bilindiği üzere alkolizm, suç, trafik kazası yapma, kalp hastalıkları, kanser ve intihar erkekler arasında daha yüksektir. Kadınlar yaşlı nüfusunda daha yoğun olduğu için yaşlılıkla ilgili kuramların kadınları daha fazla inceleme konusu yapması istenilmektedir. Feministlerin cinsiyetçi dile ilgi göstermeleri sonucunda zararlı görülen sözcükler yeniden tanımlanmıştır. Bu anlamda gri sözcüğünün yerine gümüş sözcüğünü
kullanmışlardır. Dolayısıyla yaş ayrımcılığına yol açan ön yargılı sözcükler olumlu anlam içeren sözcüklerle değiştirilmiştir. Yaşlanan feministler feminizm görüşüne “yaş bilincini” ilave etmişlerdir…

BAŞARILI YAŞLANMA MODELİ
Başlarılı yaşlanmayı “bireyin kendini yaşlılığa hazırlama sürecinde sosyal çevresini ve
ilişkilerini canlı tutmak, sağlık sorunlarını en aza indirmek için koruyucu önlemler
almak, bellek ve fiziksel işlevlerini geliştirici çabalar içinde olmak ve yaşama pozitif bakmasını becerebilmek” biçiminde tanımlamak mümkündür
Başarılı yaşlanmadan söz edebilmek için bireyin yaşlılık dönemine gelmeden önce kendisini yaşlılığa bilinçli olarak hazırlaması gerekir.
Rowe ve Kahn (1997: 433), tarafından geliştirilen Model I’e göre başarılı yaşlanmanın sağlık, sosyal ve fizyolojik olmak üzere üç boyutu bulunmaktadır.
bu modelin temel noktaları şunlardır:
1. Yaşlanmadan önceki süreçte mümkün olduğu kadar sağlıkla ilgili koruyucu
önlemler almak
2. Bilişsel ve fiziksel işlevlerin kalitesini yükseltmek için bedeni ve beyni aktif
tutacak etkinliklerde bulunmak
3. Sosyal ilişkileri canlı tutacak biçimde yaşama bağlanmak adına aktif katılımı
sağlamak
4. Bu üç değişken arasındaki uyumu gerçekleştirmeye, dönüştürmeye çalışmak

YAŞLILIKTA SOSYAL DESTEK VE AKRABALIK
.Aile üyelerinin ekonomik, duygusal ve araçsal olarak birbirlerine yardımcı olmaları “sosyal destek” terimiyle ifadelendirilmektedir. Buna bağlı olarak gelecek yüzyılda gerontologların ilgisini çekeceğini düşündüğümüz şu husus bulunmaktadır: Sosyal destekte karşılıklılık, cinsiyet ve geniş destek ağı.
Sosyal Destekte Karşılıklılık: ‘Geç yaşta alınan sosyal destek’ araştırmalarında hâkim olan paradigma bakıcı modelidir. Bu modele göre yaşlı kimse alıcı olarak kabul edilmektedir.
Sosyal destek görevleri tek tek incelendiğinde, finansal destek, konut edinme, çocuk bakımı, duygusal destek ve tavsiye gibi hususlarda yaşlı kişilerin yetişkin çocuklarına yardımcı oldukları görülmektedir. Yetişkin çocuklar yaşlılarına bakım verirken aynı zamanda kendi işlerini, evlerini, çocuklarını ve efllerini ihmal etmemek için yoğun çaba göstermektedirler. Yetişkin çocukların yaşadıkları bu problematik durumu, iki nesil arasındaki sıkışıklığı vurgulamak için sandviç nesil olarak
kavramsallaştırılmıştır.
Sosyal Destekte Cinsiyet Farklılıkları: Nesilsel olarak arada sıkışıp kalmış olan kadınların yaşadığı baskı, ev dışında çalışan annelerin ve tek başına çocuk yetiştiren bekâr ebeveynlerin sayısındaki artış ile birlikte artmaktadır. birlikte fiziksel olarak engelli eşe destek sağlama konusunda yaşlı kocalarla yaşlı kadınlar arasında farklar bulunmaktadır.
Yaşlı kadınlar kocaları için her şeyi yapmaya daha eğilimli iken yaşlı erkekler eşlerine destek sağlama konusunda kendilerine yardımcı olmaları için resmi ya da gayri resmi kaynaklara başvurabilmektedirler…
Daha Geniş Sosyal Destek Ağı: İki tür sosyal destek modelinden söz edilir. Birincisi, telafi edici hiyerarşik destek modelidir ve bu modele göre yaşlı insanlar destek kaynağını (sırasıyla eş, çocuklar, diğer akrabalar, arkadaşlar ve komşular) seçmek için bir tercih hiyerarşisi kullanırlar ve gerekli olan ihtiyaca göre hiyerarşinin en üstündeki kaynak kişiden en altındakine doğru bir başvuru sıralaması izlerler. İkincisi ise eyleme özgü modeldir ve Litwak tarafından öne sürülmüştür. Bu modele göre sosyal gruplar bir işbölümü içerisinde kendi grup yapılarına uygun olan hizmetleri sağlayanlarla ilişki kurarlar..

TÜRKİYE’DE YAŞLANMA VE SOSYAL GÜVENLİK
Türkiye’de 1982 Anayasasının 61. maddesinde, sosyal hizmet alanına giren korumaya, bakıma, yardım ve rehabilitasyona muhtaç olan çocuk, sakat ve yaşlılara öncelik verildiği belirtilmekte ve bu alanda gerekli teşkilat ve tesisleri kurması görevini devletin üstleneceği belirtilmektedir. Devlet, bu görevi 2828 sayılı kanunla kurulan Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumuna (SHÇEK) vermiştir.
Günümüzde yaşlı nüfus oranlarına bakıldığında, 65 yaş ve üzeri kategorisinde Avrupa Birliği ülkelerinin %16.3 Japonya’nın %19 ve ABD’nin %12.3 olduğu görülür. Yaşam beklentisi ise 2000-2005 verilerine göre gelişmiş ülkelerde 76, Asya ülkelerinde 67, Afrika ülkelerinde ise 49’dur. Bu durum Türkiye’de 2005 yılı verilerine göre 71.3’dir. Türkiye’de 2050 projeksiyonuna göre 65 ve üzeri nüfus oranının %17.6 ya ulaşılacağı tahmin edilmektedir . Bu açıklamalara göre Türkiye’nin genç olan nüfusu aslında giderek yaşlanmaktadır.

Sosyal Güvenlik ve Sosyal Politikalar
Türkiye’de sosyal güvenlik sisteminin standartları, 1948 yılında BM tarafından temel
insan hakkı olarak ilan edilen ve genel hatları uluslar arası Çalışma Örgütü (İLO)
sözleşmesi ve Avrupa Sosyal şartı ile belirlenmiştir. sosyal risklere karşı sigorta oluşturmakta ve belirlenen koşulları sağlayan hak sahiplerine aylık bağlanmakta ya da diğer ilgili ödemeler yapılmaktadır. Uzun vadeli sigorta sistemine genellikle emeklilik sigortası sistemi adı verilmekte ve kapsamına yaşlılık, ölüm ve malullük sigortaları girmektedir. Keynesyen refah devleti olarak da adlandırılan bu rejim 1980’lerde krize girmiştir ve sorunlar çıkmıştır. 1980 sonrası soysal güvenlik alanında yaşanan en önemli gelişme bireysel ve özel sigortacılık sektörün bu alana girmiş olmasıdır.
Emeklilik yaşı kadınlarda 58, erkeklerde 60 olarak belirlenmiş ve 5510 sayılı kanun ile 2035 yılından itibaren kademeli geçiş sağlanarak 2048’de emeklilik yaşı cinsiyet ayırt edilmeksizin 65 olarak kabul edilmiştir. Bugün Türkiye’de emekli olma yaşı genel olarak 50-52 dolayındadır. Sonuç olarak Türkiye’de yaşlılara ilişkin sosyal güvenlik uygulamaları üç alanda kendini göstermektedir. Bunlar: (i)sağlık desteği, (ii) emeklilik aylığı ve (iii) sosyal yardımlardır.

Yaşlı Bakımı Hizmetleri
Ekonomik anlamda üretim biçimindeki bu değişmeler yeni bazı kurumların devreye girmesini zorunlu kılmıştır. Bu çerçevede Türkiye’de 2828 sayılı kanunla SHÇEK’e yaşlılarla ilgili sosyal hizmet uygulamalarını gerçekleştirme görevi verilmiştir.
Türkiye’de bugün Özel Huzurevi hizmeti veren kuruluşlar üç kategoride değerlendirilmektedir. Bunlar:
1. Dernek ve Vakıflara ait huzurevi sayısı 32
2. Azınlıklara ait huzueevi sayısı 7
3. Gerçek kişilere ait huzurevi sayısı 121
Özel huzurevi hizmeti veren toplam 160 adet huzurevi bulunmaktadır..

Emekli Sandığı 5434 sayılı kanun gereğince yaşlılara yönelik hizmet uygulamaları
Dinlenme ve bakımevleri aracılığı ile yürütmektedir. Bunlar ise;
1. Bakanlıklara bağlı huzurevleri sayısı 6
2. Belediyelere ait huzurevleri sayısı 21
Kamu kurum ve kuruluşlarına ait toplam kapasiteli 27 adet huzurevi bulunmaktadır.

Türkiye’de son on yıldır gerek bazı üniversitelerde geriatri merkezleri gerekse sivil anlamda Yaşlı Sorunları Araştırma Merkezleri kurulmuştur. Yaşlanma ve yaşlı konusunda çalışan tüm
sivil kuruluşlarının temsilcilerini bir araya getiren Ankara’da kurulan “Yaşlılık Platformu” da etkinliklerini devam ettirmektedir. Türkiye’de TUİK’in verilerine göre
%7,1 oranında yaşlı bulunuyor..

ÜNİTE 7 : AİLE VE SAĞLIK (Geniş Özet)
Aile ve Sağlık
Sosyolojinin temel inceleme alanlarından birisi olan kurumlar genel olarak “kalıplaşmış davranış örüntüleri” şeklinde tanımlanmaktadır. Bunlar; aile, eğitim, ekonomi, din, siyaset ve boş zamanlar, sağlık ve ordudur.
Sağlıkla ile ilgili en kapsamlı tanım Dünya Sağlık Örgütü (1946) tarafından yapılmıştır: “Bedenen, ruhen ve sosyal olarak iyi olma hali” …

Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi’nin ilk örneği olarak kabul edilen “Medikal Sosyoloji”nin 1940’lı yıllarda ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Kasapoğlu’na göre, sağlık sosyolojisinde sıklıkla kullanılan kavramların “Tıpta Sosyoloji” ve “Tıbbi Sosyoloji” olduğunu söylemek mümkündür. Sosyologlar tarafından sosyoloji bölümlerinde yapılan çalışmalar tıbbi sosyolojisi olarak kabul edilir; tıp fakülteleri ya da sağlık kuruluşlarında çalışan sağlık personelleri/uzmanları ya da sosyologlar tarafından yapılan çalışmalar ise tıpta sosyoloji olarak nitelendirilmektedir…
Sağlık hizmetlerinden geniş nüfus kitlelerinin yararlanmaması, sağlık skandalları, beden üzerine kontroller, etiketleme (AIDS, engelliler, ruh sağlığı vb.), dışlama, ayrımcılık, yaşam kalitesi, medikalizasyon,sağlık hizmetlerinin teknolojileşmesi, sağlık profesyonelleri arasında ayrımcılık, yaşlanma, hasta-sağlık personeli ilişkisi gibi konular sağlık-hastalık sosyolojisinin ilgi alanına girer…
Tıp disiplini alanında kabul gören ilk yaklaşım “Biyomedikal Model”dir. Modern toplumun akıl ve bilime verdiği değerin bir yansıması olan bu model (Giddens), sağlık ve hastalık olgularını biyolojik unsurlara indirgemektedir. Farklı bir deyişle, hormonlar, kan değerleri gibi biyolojik bileşenler ile kişilerin sağlık ve hastalık durumları ortaya konulabilmektedir. 1970’li yıllarda ortaya çıkan bir diğer yaklaşım ise, “Biyopsikososyal Model”dir Bu model, sağlık ve hastalık süreçlerinin, biyolojik unsurlara ek olarak, psikolojik ve sosyal öğeler tarafından da belirlendiğini ifade etmektedir.

Aile, Sosyal Destek ve Sağlık
Sosyal destek, kriz zamanında kişilerin bu sorunlarla baş etmeleri konusunda yardımcı olan
farklı kaynakları ifade etmektedir. Kişiyi stresin ya da ona sebep veren farklı sorunların olumsuz etkilerinden kurtarmayı hedeflemektedir. Bu noktada sosyal destek ile iyi olma hali arasında pozitif yönde bir ilişki vardır. Aile ve arkadaşlar, sosyal destek konusunda ilk dereceden kaynaklardır.

Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi ile İlgili Farklı Sosyolojik
Yaklaşımlar: Sembolik Etkileşimcilik ve Sağlık
Sağlık ve Hastalık Sosyolojisinde, Parsons ve yapısal işlevselciliğin etkinliliğini
azaltan ilk sistemli yaklaşım Sembolik Etkileşimcilik olarak kabul edilmektedir. Önemli temsilcileri arasında Herbert Mead ve Herbert Blumer’in bulunduğu bu yaklaşıma göre sosyal gerçeklik, paylaşılan sembollerin anlamı temelinde gerçekleşen bireyler arası etkileşim üzerine inşa edilmiştir. Kişi, durumları değerlendirme ve yorumlama süreci sonucunda karar verme ve eylemde bulunma kapasitesine sahiptir. Bu yaklaşımın savunucularına göre sağlık, sağlık algısı ve kavramsallaştırması kültürel bir inşadır.
Bu yaklaşım, duygular sosyolojisi gibi yeni bir çalışma alanının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Sosyal faktörler ve duygular arasında bağlantı kurmaya çalışan bu yeni alan,
duyguların sosyal ilişki ya da durumlara yanıt olarak verildiğini ifade etmektedir.
Sembolik Etkileşimcilik yaklaşımı çatısı altında yer alan bir diğer yaklaşım ise
“Etiketleme Teorisi” dir. Cockerham (2010) bu yaklaşımın temelinde kişinin bir kere başkaları tarafından etiketlendiğinde, farklı durumlarda yeniden etiketlenmesinin oldukça yüksek bir durum olduğu iddiası yer almakta demektedir..
Etiketleme kavramı ile sıklıkla karıştırılan bir diğer sosyolojik kavram ise “Damga” (Stigma)’dır. Goffman, bu kavramı, üç aşamalı olarak ele almaktadır: ilk olarak normatif çerçeveden birincil bir sapma söz konusudur. Daha sonra bu sapmaya yönelik olumsuz nitelikteki toplumsal tepki ortaya çıkar ve son olarak da bu olumsuz duruma karşı sapma eylemini gerçekleştiren kişinin tepkisi gelişir.
Goffman, akıl hastaneleri, okul, hastane gibi bütüncül kurumlar aracılığı ile kişilerde yeni kimliklerin ina edildiğini ileri sürmektedir. Ona göre, doktor hasta etkileşimi sonunda kişi hasta olduğunu kabul etmek durumunda kalmaktadır.

Sembolik Etkileşimcilik ve Sağlığın özellikleri:
Sağlık ve hastalık nesnel olarak tanımlanamaz- Sağlık ve hastalık onu tanımlayana göre
Değişir- Sağlık ve hastalık bir inşadır- Bu inşa sürecinin incelenmesi önemlidir.

Sembolik Etkileşimcilik, Sağlık ve Aile
Blackburn ve Graham’ın, sigara içen düşük ekonomik seviyedeki anneler üzerine yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, kadınların bu eylemlerinin iki açıdan irrasyonel olduğu ortaya çıkmaktadır. Ekonomik olarak verdiği sıkıntıya ek olarak, çocuklarının yanında sigara içerek onların sağlıklarını da tehlikeye sokan annelerin bu davranışı, bununla birlikte eylemi yapan kadınlar için bir anlam ifade etmektedir. Sigara içerek psikolojik olarak rahatlayan kadınlar böylelikle kendi anlam dünyalarında bunu meşrulaştırmaktadır. Burada Weber’in özsel rasyonalite kavramını görmek mümkündür.
Bazı kültürlerde akıl ve ruh hastalıklarının toplum içinde göreli olarak daha kolay kabul edilmesine karşılık, bazılarında bu sorunu yaşayan kişilerin deli olarak damgalanması söz konusu olabilmektedir. Damgalama ile ilgili olarak ise, kadınların psikolojik rahatsızlıklara daha eğilimli olduğu yönündeki görüşleri örnek olarak vermek mümkündür. Kadınlara özgü bir hastalık olarak kabul edilen histeri 19.yy’.da, kadınların kamusal alana çıkmasını engelleme yönündeki ideolojik bakış açısı ile tıbbi bilginin bu alanda kullanılması, sosyal ilişkilerin tıp aracılığı ile yönlendirilmesinin tipik bir örneğini oluşturmaktadır.
Rawlins (2006), toplumlarda kadınların sağlık ile ilgili sorunlara karşı daha eğilimli olduğu yönünde bir görüşün yaygınlığını kabul etmekle birlikte, bazı durumlarda kadınların her zaman sağlıklı ve güçlü olması gerektiğinin önemsendiğini ifade etmektedirler. Cinsiyet rolleri ile bağlantılı olan bu beklentilerin kadınlar tarafından da içselleştirildiğini ifade eden yazar, bu özelliklere sahip kadınların kendilerinde hasta olma hakkı bulunmadığına inandıklarını ve ailelerinin bakımı için çaba gösterdiklerini ileri sürmektedir.

Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi ile İlgili Farklı SosyolojikYaklaşımlar:
İşlevci Yaklaşım ve Sağlık
İşlevselci yaklaşım, toplumu yaşayan bir organizma olarak kabul etmektedir. Temel
kavramları arasında “uyum” ve “denge” ilk sıralarda yer almaktadır. Bireyin topluma sorunsuz bir şekilde uyum göstermesini sağlamak temel işlev olarak kabul edilmektedir.Bu yaklaşımın sağlık ve hastalık olguları hakkındaki temel görüşlerinin amacı, hastanın doktora tabi olmasını sağlamaktır. Bu uyumu sağlamada etkili olan güç çeşitleri ile ilgili olarak French ve Raven tarafından geliştirilen sınıflamayı da kullanmak mümkündür:
Zorlayıcı güç: Ceza korkusuna dayanır. Burada algılanan ceza önemlidir.
Ödüllendirici güç:. Burada algılanan ödül önemlidir.
Uzmanlık gücü: Etkileyen kişiye üstün bilgi ve yetenek atfedilmesinden
kaynaklanmaktadır. Uzman kişinin verdiği bilgiler, diğerleri için bilgiye pratik bir şekilde ulaşma imkanı vermektedir. Doktorun söylediklerini yapmak bu duruma örnek olarak verilebilir.
Sevgi ve özdeşim gücü: Gücü kullanan kişinin kişisel özellikleri temelinde,karşıdaki kişinin algısına dayanmaktadır. Diğer bir deyişle doktorun, hastanın kendisi tarafından sevdiği kişilerin yerine konulması söz konusudur. Bu durum ise, hastanın doktorun önerilerini dikkate almasına neden olabilmektedir.
Meşru güç: Meşru olmasından kaynaklanan güçtür. Ataerkil sistemde kadının kocasına itaat etmesi, meşru olan davranışları yerine getirmesi anlamına gelir.
Bilgi gücü: Tarafların birbirlerini sahip oldukları bilgi aracılığı ile etkilemeleridir. Bu noktada uzmanlık gücü ile benzerlik gösterdiğini ileri sürmek mümkündür.

Bu yaklaşım içinde öncelikle anılması gereken isimlerden bir tanesi, Talcott Parsons ’dur. Ona göre, çağdaş toplum kapitalist olarak kavramsallaştırılmamalıdır. Modern toplum olarak kabul ettiği bu toplumsal oluşum kapitalist ekonomiyi içermekle beraber kapitalist olmayan sosyal unsurları da barındırmaktadır. Bunun en iyi örneği tıpta görülmektedir. Tıp profesyonelleri fedakarlık içinde, etik kuralları çerçevesinde çalışmaktadırlar ve bu durum ekonomik kaygılardan uzaktadır.

Kişilerin davranmaktan ziyade eylemde bulunduklarını göstermek amacı ile “hasta rolü” kavramını geliştiren Parsons’a göre kişilerin hasta olma ya da olmama konusunda
seçenekleri vardır. Diğer bir deyişle, kendi rızaları ile hastalık sürecine girerler.
Hasta rolünü kabul etmeleri bu sürecin sonu olarak kabul edilir. Kişilerin eylemde
bulunmak için tercih hakları bulunmaktadır. Kişiler hasta olmaya karar verebilirler. Bu
durum ise Parsons için önemli bir soruna yol açmaktadır: kişiler gönüllü olarak hasta olmaya karar verebilirler ve bu durumda sapkın bir şekilde sosyal hayatın gereklerini yerine
getirmeden kaçabilirler. Bu durum en uç örnekte, sosyal yaşamın oluşmamasına bile neden olabilmektedir. Bunu engellemek için hastanın hakları ve görevleri arasında ayrım yapar.

Tıbbi Mesleğin Özelikleri
Doktorlar mesleki pratiklerinde evrensel bir nitelik göstermektedirler. İdeal olarak, hastanın
sınıfsal, etnik, toplumsal cinsiyet, din vb. özellikleri arasında ayrım yapmazlar. Doktorlar nötrdürler. Doktorlar topluluk ve toplumun iyiliği için çalışmaktadırlar.
Doktorlar bedensel işlevler üzerine uzmanlaşmışlar, diğer etmenleri dikkate almamaktadırlar.

Hastanın Hak ve Sorumlulukları:Hasta Rolü
Hasta olmak, rollerden uzaklaşmanın meşru bir yoludur
Kendi sorumluluklarından serbest olma anlamına gelir. Kendi kendine iyileşemezsin
Bununla birlikte iyi olmayı istemelisin. Uzman yardım aramalısın

İşlevselci Yaklaşım, Sağlık ve Aile
Uyum üzerine vurgu yapan İşlevselci Yaklaşım, toplumun temel kurumlarından
olan ailenin devamlılığını hedeflemektedir. Bireyin toplumda işgal ettiği yer olarak tanımlanan statünün gerekleri ise rollerdir ve aile üyeleri olarak kadın, erkek ve çocuklar başta olmak üzere diğer kişilerin toplum tarafından kendilerinden beklenen rollere uygun olarak davranmaları gerekmektedir. Aile üyelerinin statülerinden kaynaklanan rolleri yerine getirmemesi durumunda ise anomi ortaya çıkmaktadır. Toplumsal cinsiyet üzerinden yapılan bir değerlendirmede Batı toplumlarındaki kadınların ortalama ömürlerinin erkeklere nazaran daha yüksek olduğunu ifade eden Gabe ve ark. (2004), bununla birlikte, yine kadınların hastalık oranlarının erkeklerinkinin çok üstünde olduğunu gözlemlemişlerdir. Yine aynı otoriteler, kadınların hastane gibi resmi sağlık kurumlarından yardım alma konusunda erkekler ile kıyaslandığında daha istekli olduklarını belirtmişlerdir .
Kasapoğlu’nun da belirttiği gibi, toplumda erkeklerin daha güçlü ve sağlıklı olmaları beklenmekte ve hastalıklı – zayıf olmanın daha fazla kadınlar ile özdeşleştirildiği görülmektedir.
Toplumsal cinsiyet üzerinden yapılan rol ayrımı ve bunun sağlık olgusu ile ilişkisini ele alırken Lee ve Frayn, erkekler üzerindeki geleneksel değerlerin baskısının toplumun sağlık düzeyini geriye çektiğini ileri sürmektedirler..
Sağlık ve hastalık olguları ile aile arasında doğrusal bir ilişki kuran Schmitt ve
Schmitt, ailenin sağlıklı olmaya vurgu yaptığını ve önemsediğini; buna karşılık aile bireylerinin sağlıklı olmasının aile kurumunun devamlılığını sağladığını ifade etmektedir. Aile üyelerinden birisinin hasta olması durumunda diğer üyeleri de bu durumdan maddi ve manevi olarak olumsuz etkileneceklerdir. Medeni durum ile sağlık arasında ilişki kurmaya çalışan çalışmaların büyük bir kısmında, evli kişilerin bekar ya da dul olanlara nazaran daha sağlıklı oldukları ortaya çıkmıştır…

Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi ile İlgili Farklı Sosyolojik Yaklaşımlar:
Çatışmacı Yaklaşım ve Sağlık
Bu bakış açısı, sağlık ve hastalık kavramsallaştırmalarında, bireyin kontrolü dışında yer alan sosyal, politik ve ekonomik etmenlere vurgu yapmaktadır (Kentsel alanlardaki fiziksel yapılanmalar, çevre kirliliği, sağlık hizmetlerinden faydalanamama, fast food kültürünün yaygınlığı bu etmenlere örnek olarak verilebilir). Çatışmacı Yaklaşıma göre hastalık ve sağlık durumlarının belirlenmesinde sosyal sınıf en önemli etkendir. Hastalık, yapısal,
ekonomik ve politik gelişmeler ile bağlantılıdır. Marksist analize göre tıp mesleği, işçi sınıfının kontrol edilmesinde kullanılan bir araç olarak kabul edilmektedir.
Navarro, sağlığın veya tıbbın sermaye tarafından işgalinin dört göstergesini şu şekilde sıralamaktadır:
• “Tıp, artık bireysel doktor-hasta ilişkisi olmaktan çıkarak şirket mantığı ile
yönetilir hale gelmiştir.
• Biyomedikal model ve uzmanlaşma kaçınılmaz olarak hiyerarşik bir yapı
oluşturmuştur.
• Tıp bir endüstri haline dönüştüğünden ilaçlar ve tıbbi teçhizatların üretim ve
bakımı çok büyük bir istihdam alanı oluşturmaktadır.
• Hekimler işçileşmiştir (proleterleşmiştir), hastane yöneticileri hekimlerden daha üst kademede çalışmaya başlamıştır”

Kasapoğlu’na göre Çatışmacı Yaklaşım ve Sağlığın özellikleri:
*Sağlığın tekelleşmesi (Belirli okullardan mezun olanların, erkeklerin sağlık yasalarını ve uygulamalarını belirlemesi)
*Sağlığın profesyonelleşmesi (Topluma ve insanlığa hizmet yerine, kendi çıkarlarını düşünen mesleklere dönüşmesi)
*Sağlığın metalaşması (Kamu hizmeti yerine piyasada yüksek fiyatlara satılan güçlü bir işsektörüne dönüşmesi)
*Sağlıkta eşitsizliğin artması (Parası olan zenginlerin daha fazla yararlandığı bir hizmete dönüşmesi)
*Denetimsiz ve seçkinci hale gelmesi (Hastaların anlayamayacağı şekilde hekimler tarafından yazılan ve ancak eczacıların okuyabildiği reçetelerle işlemlerin görülür hale gelmesi)

Aile, Sağlık ve Çatışmacı Yaklaşım
Schmitt ve Schmitt (2008), ailenin sosyal yaşamın özel alan olarak kabul edildiğini ve bu alan içinde üyeler arasında karşılıklı bağımlılık ilişkisinin var olduğunu belirtmektedir. Ancak, bu karşılıklı bağımlılık, her zaman eşitler arasında gerçekleşmemektedir. Kadının erkeğe göre alt kademede yer alması, ona ve çocuklarına yönelik olan her türlü şiddet ve kısıtlamanın da toplumun büyük bir kısmı tarafından meşru kabul edilmesine neden olabilmektedir.
Doyal ve Pennel kapitalizm aracılığı ile kişilerin kendilerine ve sağlıkların nasıl yabancılaştıklarını tartışmaktadırlar. İş ortamının bireyi dışlaması, onun ihtiyaçlarını göz ardı etmesi, kadın ve erkek olmak üzere çalışanlarda hoşnutsuzluk, genel duyumsamazlık yaratmaktadır. Böylelikle, kişinin bedensel sağlığına ek olarak zihinsel sağlığına da olumsuz etkilerde bulunmaktadır. Özellikle,
kapitalizmin emek ihtiyacı, kadınların hem evde hem de ev dışında çalışmasına
neden olmaktadır. Bu durum ise kadınlarda yüksek anksiyete ve depresyona ek olarak bedensel sıkıntılara da yol açmaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerde anne ve bebek ölümleri önemi bir sorun olarak etkinliliğini sürdürmektedir . UNICEF (2011), bu ülkelerdeki kadınlar arasında sanayileşmiş ülkelerdeki hemcinslerine oranla 300 kat daha fazla ölüm olaylarının yaşandığını belirtilmektedir.
Dünyadaki 68 ülkenin yarısından fazlasında kadınlar, eğitim görmüfl ve uzman olan sağlık personeli olmadan doğum yapmaktadır. Buna ek olarak, bebek ve çocuk gelişimi süreci içinde yeterli beslenme imkanlarından yoksun olma nedeni ile önemli sağlık sorunlarının yaşandığı bilinmektedir.
Aile ve sağlık konusunda Çatışmacı Yaklaşım içinde yer alacak gruplardan bir diğeri ise “yaşlı nüfus” tur. Emeklilik sisteminin ve sağlık sigortasının gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde önemli sorun olduğunu ileri sürmek mümkündür. Bu durumda, aile “tampon kurum” olarak araya girmektedir.

Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi ile İlgili Farklı Sosyolojik
Yaklaşımlar: Beden Sosyolojisi ve Sağlık
Nettleton sağlık ve hastalık sosyolojisi için beden olgusunun bir başka önemini, biyomedikal modelin “beden” üzerinden iktidar alanını oluşturmasında aracılık yapması ile ilişkilendirmektedir. Tıbbın teknolojileşmesi ve beden üzerindeki yansımalarına örnek olarak, plastik operasyonları, organ nakillerini vermek mümkündür. Sosyal yaşamın tıbbileştirilmesi ve beden üzerindeki yansımalarına en güzel örneklerden bir tanesi kadın ve onun biyolojik yeniden üretim kapasitesi örnek olarak verilebilir. Tüp bebek uygulaması, taşıyıcı anne uygulaması, erkeklerin hamile kalması, anne karnında bebeğin sağlık durumuna müdahale edebilme vb. teknoloji ve tıbbileştirme arasındaki sınırın belirsizliğine işaret eder. Tüm bu gelişmeler beraberinde etik tartışmaları da getirmektedir.

Beden olgusunun sosyoloji ile tanışmasına etkili olan toplumsal değişmeleri şu
şekilde ele almak mümkündür (Nettleton)

1. Kadınların, kendi bedenleri üzerinde daha fazla hak iddia etmeleri.
2. Daha önce de bahsedilen tıbbın teknolojileşmesi ve özellikle kadın bedeni üzerindeki etkisi.
3. Nüfusunu giderek yaşlanması, ötenazi hakkı üzerine tartışmalar bu madde ile bağlantılı olarak değerlendirilebilir.
4. Tüketim toplumu. Üreten bedenler artık tüketen bedenler olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
5. AIDS özelinde, hastalığın çözümü için ciddi anlamda bir şeylerin yapılamaması tıbbi teknolojinin sınırlarını ortaya koymaktadır.
6. Son olarak ise etik tartışmaları ele almak gerekir. Yaşam hakkı, ölme hakkı,
bedenin üzerinde söz söyleme hakkı gibi.

Beden Üzerine Görüşler
Beden üzerine görüşler üç açıdan ele alınır: Naturalist, sosyal inşacı ve fenomenolojik..
Naturalistik perspektif: İnsan eylemleri ve ilişkileri, biyolojik unsurlar aracılığı ile açıklanabilir. İnsan eylemleri ve sosyal ilişkileri, biyolojik, genetik ve evrimsel olarak belirlenmiştir. Farklılıklar, biyolojik farklılıklarından kaynaklanır (kadın ve erkek örneğinde olduğu gibi). Asabi olmak, zeki olmak, homoseksüel olmak biyolojik farklılıklardan kaynaklanmaktadır.
Sosyal İnşacı Perspektif: Fiziksel bedenin algısı, sosyal beden aracılığı ile olmaktadır. Kadın ve erkek bedeni arasındaki farklılıklar nedeni ile kadınlar kirli erkekler temiz kabul edilir. Pozitivistik yaklaşım düzen ister. Erkek düzendir, kadın ise değil.
Fenomenolojik yaklaşım: Sosyal İnşacı bakış açısı içinde de yer alan bu yaklaşım, yaşayan beden üzerine odaklanır. Yaşayan bedenin en önemli özelliği kasıtlılıktır. Beden, sadece dünya üzerinde var olan fiziksel bir obje değildir. Buna ek olarak niyetleri, hedefleri, amaçları aracılığı ile dünyaya anlam veren bir varlıktır.

Foucault ve Beden:
Ona göre, modern öncesi toplumlarda monarkın bedeni üzerinde somutlaşan bir egemen güç vardı.
Modern toplumda ise güç daha geniş kitlelerin kendi bedenleri içinde bulunmaktadır ve disiplin edici güç olarak kavramsallaştırılmaktadır. Disiplin edici güç iki seviyede çalışmaktadır. 1. Bireysel bedenler eğitilir ve gözlenir.2. bazen daha geniş kitleler gözlenir. Güç olgusunda yaşanan dönüşümün temelinde Foucault’a göre nüfus artışı yatmaktadır. Böylece nüfusun düzenlenmesi ihtiyacı doğmuştur. İstatistik ortaya çıkmış ve bireylerin bedenleri ile nüfusun bedeni birer değişken haline gelmiştir. Bu gözlemi sağlayan tüm kurumlar(okul, hastane, hapishane) bu bilgilerin sağlanmasında kullanılmaktadır. Güç ve kontrolün üç temel aracı bulunmaktadır: hiyerarşik kontrol,
normalleştirici yargılar, inceleme..

Sağlık ve Hastalık Sosyolojisi ile İlgili Farklı Yaklaşımlar:
Feminist Teori ve Sağlık
Örnek olarak tıp eğitiminde erkek bedeninin kullanılması, sosyal olarak az talep gören fiziksel ve duygusal durumların kadına atfedilmesi verilebilir. Buna ek olarak Sembolik Etkileşimcilik ya da Eleştirel Teori’den de beslenen Feminist Teori, erkek doktorlar tarafından kadın hastaların cinsel obje olarak değerlendirilmesi, sağlık uzmanları arasında toplumsal cinsiyet üzerinden bir hiyerarşinin varlığı gibi konulara eğildiği görülmektedir. Kadın ve erkek arasındaki ayrımın ortaya çıkışının temelinde biyolojik farklılıkların yer aldığını ifade eden Flechter, bu eğilimin devamında kamusal alan ve özel alan dikotomisinin ortaya çıktığını belirtmektedir. Özel alandaki tüm sorumluluklar biyolojik olarak kadınlara yüklenmiş; daha zor koşulları, mücadeleyi içinde barındıran kamusal alan ise güçlü niteliklere sahip olan erkeğin yaşam alanı olarak belirlenmiştir..

Ayrı Alanlar Perspektifleri (Flechter) :

Mesleki Alan
Yapılması zorunlu olan bir şeydir -Motive edici unsur paradır -Çalışmanın parasal karşılığı vardır Rasyonel olarak şeyleştirmek söz konusudur -Soyut -Zaman aralığı tanımlanmıştır – Pazarlanabilir ürün, hizmet ve para çıktısı vardır – Farklılaşmış ödül sistemi bireyselliğe odaklanmaktadır
Beceriler eğitim ile kazanılabilir.
Hane Alanı
İş yapılmak istenilen bir şeydir – Motive edici unsur sevgidir – Çalışmanın parasal karşılığı yoktur – Duygusal olarak şeyleştirme söz konusudur – Somut – Zaman aralığı belirsizdir – Kişi, sosyal ilişkiler, topluluğun yaratılması gibi çıktıları bulunmaktadır – Kolektif yaratımı anlayışı topluluğa odaklanmaya neden olmaktadır – Becerilerin kazanılması için eğitime gerek yoktur.

Kadının hane içi sınırların dışına çıkmasının bir göstergesi olan ücretli emek sürecine dahil olması ile ilgili olarak Hochschild “Duygusal Emek” kavramını ortaya koymaktadır. Ücretli emek olarak duyguların ele alındığı bu kavramsallaştırmada, bu emeği içeren işlerin ortak noktaları fşu şekilde ifade edilmektedir: Bu işi yapan ile halk arasında yüz yüze ya da karşılıklı sesli temas söz konusudur; bu işi yapan kişi, karşısındaki kişide minnettarlık, korku ya da şükran gibi duygusal durumlar yaratmalıdır; son olarak ise, işverenin çalışanların duygusal hareketleri üzerinde belirli ölçüde denetimi söz konusudur. Bu türden bir emeğin, toplumsal cinsiyet temelli içeriğe sahip olduğunu ileri sürmek mümkündür.
Hocschild , uçuş hostesliği gibi mesleklerin kadınsı duyguları içerdiği ve vergi toplayıcılığı gibi mesleklerin ise erkeksi duyguları barındırdığı konusunda genel bir kanının varlığına
işaret etmektedir. Sonuç olarak, feminist perspektifinin temelinde, ataerkil öğelerin toplumun her bileşeninde gizil de olsa var olduğu görüşü yer almaktadır. Söz konusu bileşenlerin içinde aile, sağlık, hukuk, iş yaşamı da yer almaktadır. ..

ÜNİTE 8 : AİLE VE İLİŞKİLER AĞI

Çekirdek aile, Parsons’a göre iki ana ve indirgenemez işleve sahiptir. Bunlar çocukların birincil toplumsallaşması ve yetişkin kişiliklerin istikrarının sağlanmasıdır. Parsons, yalıtılmış (isolated) çekirdek ailenin, modern endüstriyel toplumun tipik aile biçimi olduğunu ileri sürmektedir.
Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıklar temelinde kültürel ve toplumsal olarak inşa edilen kadınlık ve erkeklik durumunu ifade etmektedir.

AİLE İÇİ GÜÇ İLİŞKİLERİ
1-Aile İdeolojisi:
İdeal aile olarak tanımlanan aile, cinsiyete dayalı işbölümü temelinde belirlenen kadın ve erkek rollerini içermektedir. Barrett, ailenin ideolojik bir yapı olarak inşa
edildiğini belirtmektedir. Aile ideolojisi, ideal ailenin yaşam biçimini oluşturan değerler ve normlar ileri sürmektedir. Aile ideolojisi, “tek ve bir örnek bir aile” modeli ve aile yaşamı sunmakta, bu modele uymayan aileler dışlanmakta ve böylece aile ideolojisi devlet ve din gibi diğer kurumların desteği ile bireyler üzerindeki toplumsal kontrolü sağlamaktadır.
2-Aile Reisliği
Aile ideolojisi, cinsiyete dayalı işbölümü eşitsizliği temelinde bir taraftan erkeğin
evin geçindiricisi konumu ile aile reisliğini ve otoritesini, diğer taraftan ise kadının
ev içi konumuna bağlı “ev kadını” olmasını meşrulaştırmaktadır. Ecevit’e göre, erkeği gelir sağlayan ve ailenin geçiminden sorumlu kişi olarak tanımlayan işlevselci yaklaşım, erkeğin ‘aile reisi’ olarak kavramsallaştırılmasında, aile ve endüstrileşme arasında kurulan tarihsel ilişkiden güç almaktadır. Aile ücreti, erkeği aile içinde güçlü ve egemen kılmakta ve kadının erkeğe bağımlı kalmasını sağlayan ilişkilere yol açmaktadır. Sağlık sigortasından emeklilik aylığına kadar birçok konuda yapılan düzenlemelerde, erkeğin ‘aile reisliği’ ve kadının ‘ev kadınlığı’ tanımlamalarının etkisini görmek mümkündür. “Yaşama ücreti’ olan aile ücreti, bir erkeğin kendisini, karısını ve çocuklarını ‘doğru dürüst’ bir düzeyde
yaşatabilmesini sağlayan ücrettir (Ecevit)
3-Aile İçi Şiddet
Antropolog Leach, endüstrileşmiş Batı toplumuna yönelik geliştirilen yalıtılmış
çekirdek aile tipinin, toplum ve bireyleri için “bütün hoşnutsuzlukların kaynağı”
olduğunu belirtmektedir. Endüstrileşmemiş küçük ölçekli toplumlar üzerinde araştırma yapan Leach, bu toplumlarda ailelerin daha geniş akrabalık biriminin bir parçası olarak oluştuğunu
ve akrabaların bireylere pratik ve psikolojik destek sağladığını belirtmektedir. Buna karşın, modern endüstriyel toplumlarda ise çekirdek aile büyük ölçüde daha geniş akrabalık ilişkilerinden yalıtılmıştır. Bunun sonucu olarak psikolojik desteği alamayan karı-koca ve çocuk arasında aşırı ilgi ve sevgi bağı oluşmaktadır. Leach, bu durumun aynı zamanda baskı ve gerginliğe yol açtığını belirtmektedir: “Kendi yalnızlıklarında karı-koca kavga etmekte, çocuklar isyan etmektedir.”..
Ailenin “özel” ve “mahrem” olarak korunması, aile içi şiddetin açığa çıkmasını ve görünür kılınmasını engellemektedir. Ecevit’e göre; “Aile, kaynakların adil paylaşılmadığı, güç
dengesinin kadın aleyhine bozulduğu, kocaların, karıları üzerinde otorite kullandığı ve kontrol sağladığı bir kurum da olabilmektedir”
Aile içi şiddet, “aynı çatı altında yaşayan aile bireylerinden birinin, diğer aile
bireyine karşı, tehdit, aşağılama, sözlü ya da fiziksel saldırı yoluyla aile bireyinin
fiziksel, cinsel ve psikolojik bütünlüğüne zarar verebilecek her türlü davranışına”
denmekte ve bu tanıma göre “kanunda bahsedilen aile kavramı, aynı çatı altında
oturmak kaydı ile eşler (karı-koca), çocuklar, kayınvalide, kayınpeder, görümce, gelin, elti, amca, dayı, hala, teyze, enişte vs.’yi” kapsamaktadır.
Yapılan feminist çalışmalar, “şiddeti fiziksel gücü çok olanla, zayıf olan arasındaki ilişkiyi temel alarak açıklayan biyolojik determinist yaklaşımlara karşı çıkmış; şiddetin toplumsal yapılanması ve ideolojik meşrulaştırılması boyutlarını vurgulamıştır”
Uluslararası Af Örgütü (2004) “Türkiye, Aile içi şiddete Karşı Mücadelede Kadınlar” başlıklı raporunda Türkiye’deki kadınların en az üçte biri ile yarısı kadarının, aile içi fiziksel şiddete maruz kaldığını, dövüldüğünü, tecavüze uğradığını, öldürüldüğünü ya da intihara zorlandığını belirtmektedir. Ecevit’e göre; “aile içi şiddetin çalışılması, fiziksel şiddet ve cinsel taciz yoluyla erkeklerin kadınları ev içinde kontrol edebildiklerini ve kadınların kamusal alandaki kontrollerinin de yine şiddet kullanma tehdidi ile olduğunu ortaya çıkarmıştır.”
Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün (KSGM) (2008) “Kadına
Yönelik Aile İçi şiddet Araştırması”, Türkiye’de 10 kadından 4’ünün eşi ya da birlikte yaşadığı kişiden fiziksel ve cinsel şiddet gördüğünü göstermektedir.

Ecevit aile içi şiddet üzerine yapılmış çalışmaların birleştiği ortak görüşleri şu şekilde sıralamaktadır:
1. Aile içi şiddetin nedeni bireysel değil, toplumsaldır.
2. Özel alanda ortaya çıkan şiddet, erkek egemenliğinin meşrulaştırılmasından, erkeğin daha değerli görülmesinden ve kamusal alandaki ataerkil siyasi
ve ekonomik kurumların egemenliğin bağımsız düşünülemez.
3. Şiddete maruz kalan veya kalabileceklerini düşünen kadınlar, toplumsal
kontrole daha çok boyun eğmekle kalmaz, kendi üzerlerindeki kontrolü
kendileri artırırlar.
4-Erkeklerce kadınlara uygulanan şiddet, ancak kadınların kendilerinin ekonomik ve siyasal gücü olduğunda ve kamusal alanda durumlarını düzeltme araçlarına sahip olduklarında azalacak veya sona erecektir.

Çocuklara yönelik şiddet eylemlerinin ise, aileler tarafından gizlenmesi nedeniyle bu konuda
çalışanların bilgiye ulaşmaları zorlaşmaktadır..

AİLE/HANE VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ
Dedeoğlu’na göre, kadının işgücü piyasasına katılımını etkileyen çok çeşitli ve çok yönlü faktörler arasında aile kurumu, “gerek kendi kurumsal yapısı, gerekse aile içindeki kaynak dağılımı ve karar alma mekanizmalarının belirlediği ölçü anlamında kadın emeğinin
konumunu” yakından etkilemektedir.

Kırsal Ailede/Hanede Kadın Emeği ve Güç İlişkileri
Ecevit , kırsal alanda kadının toplumsal konumunu açıklayan ilişkileri şu şekilde ifade etmektedir:
• Kadınlar, tarımsal ilişkiler içerisinde çok yönlü eşitsizliklerle karşılaşmaktadır.
• Kadının içinde bulunduğu toplumsal ilişkiler, kadının ezilmişliğini yansıtmaktadır.
• Farklı emek kullanım biçimlerine rağmen, kadınlar kendi emeğinin getirisine sahip olamamaktadır.
• Kadınlar toplumsal ilişkilerin, özellikle ekonomik ve politik alanlardaki güç/iktidar kaynağı olarak kabul edilen ilişkilerin dışında bırakılmışlardır.
• Kadınlar ailenin/hanenin kontrolü altına aldığı bütün değerli maddi kaynakların mülkiyet ve sahipliğinden yoksun bırakılmışlardır.
• Kadınlar, kırsal ilişkileri geniş ölçüde kapsayan, güçlü, engelleyici ve eşitsiz
temelde ataerkil ilişkiler içerisinde yaşamlarını sürdürmek zorunda bırakılmışlardır.

Hane, birlikte oturan birden fazla aileden oluşan, ekonomik işbirliği, yiyeceklerin hazırlanması ve tüketilmesi gibi belli faaliyetlerin beraber yürütüldüğü
örgütsel bir birimi ifade etmektedir.
Karkıner , kırsal alanda toprak mülkiyeti sorununun, kadının sorunu olduğunu ve bu sorunun tarihsel olarak kadının mülksüzlüğü biçiminde ortaya çıktığını ifade etmektedir..
Erkekler gayrimenkul ve araç sahipliğinin %60’ına sahip iken, bu oran kadınlarda %20 olarak görülmektedir. Ecevit’e göre ataerkil ideoloji, “geçimlik üretimi ve ev içi faaliyetlerini mülkiyet ilişkilerinden soyutlayarak” bu alanların sorumluluğunu kadına yüklemektedir.

Kentsel Ailede/Hanede Kadının Çalışması ve Güç İlişkileri
Kadınlar, Türkiye’nin kentli işgücüne düşük oranda katılım göstermekte ve işgücü
piyasasında yer alan kadınlar kategorisi de “vasıfsız kadınlardan oluşan geniş bir taban, göreli olarak güçlü, yüksek nitelikli meslek kadınları ve az sayıda yarı vasışıların” dağılımından oluşmaktadır. Bora ve Üstün’ün çalışmasında, ücretli çalışmanın “meslek sahibi eğitimli kadınlar için bir hak olarak tanınmasına karşın, eğitimsiz ve ‘vasıfsız’ kadınların ücretli çalışmasının geçim sıkıntısı koşuluna bağlı olarak” kabul edildiği ifade edilmektedir.
Kadının kentte işgücü piyasasına katılımını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Kandiyoti’ye göre; işçilerin görece istikrarlı gelire sahip olmaları, kadınların erken yaşta evlenmeleri, okul öncesi yaştaki çocuk sayısındaki fazlalık, kreş ve yuva yokluğu ve kadın akrabaların yetersiz desteğini göstermektedir. Kırdan büyük kentlere göç eden erkeklerin efllerinin sadece %2’si istihdam
edilmektedir. Kadın ev merkezli olarak, ev işleri ile yaşlı ve çocuk bakımından sorumlu, erkek ise iş merkezli olarak “aile ücreti” kazanan, “evin geçindiricisi” ve aile reisi konumunda tanımlanmaktadır. Bu durum kadınların ev dışında ücretli bir işte çalışmasını zorlaşmaktadır. Geleneksel yaklaşımlarda kadının ev dışında çalışmasının, aileyi olumsuz yönde etkilediği ifade
edilmektedir.
Erkeğin, evin geçindiricisi olmasını ve aile reisliğini onaylayan bir şekilde, kırda %98 ve kentte %96 oranında haneye asıl geliri getiren kişi olduğu görülmektedir.
Bora ve Üstün, ‘Sıcak Aile Ortamı’: Demokratikleşme Sürecinde Kadın ve Erkekler” adlı geniş çaplı araştırmalarında, kadınların ücretli çalışma konusuna da yer vermektedirler. Bora ve Üstün’e göre, “fiziksel şiddet, engelleme ve baskı yoluyla çok dar yaşam alanlarına hapsedilme tecrübeleri olan kadınların bu alanları genişletmek için kullandıkları araçların başında, ücretli çalışma” gelmektedir.
Kadınların karar alma sürecinde diğer alanlardan farklı olarak özellikle ‘mutfak masraflarının nelere harcanacağı’ konusundan etkin olduğu görülmektedir.

Ailenin gerçek hâkimiyeti yasalarla erkeğe verilmiştir. Eğer erkek aileye sahip çıkmazsa “soy belirsizliği (gayri sahih neseb) nedeni ile çocuklar bir yurttaş olma haklarına kavuşamazlar; nüfus kâğıdı alamazlar, okula gidemezler, işe giremezler hatta yasal olarak evlenemezler” Sonuç olarak, aslında kadının aile işlerinde giderek daha fazla sorumluluk alması bir anlamda erkeğin yetkisini devretmesiyle mümkün olmaktadır.

AİLE/HANE ÜYELERİ ARASINDAKİ İLİŞKİLER
Aile/Hane İçi İlişkiler

Köylerde kadınlar ve erkekler “ancak evlendikten ve toplumsal ilişkilere girdikten sonra tam olarak yetişkin sayılıp toplumun farklılaşma modelinde bir yere oturtulurlar. Evlilik, erkek ve kadın
için toplumun bir üyesi olmalarını sağlayan önemli bir aşama olarak görülmektedir.
White’a göre eve yeni gelen gelin, tamamen mülksüzleşmiş olarak geldiği için herhangi bir özerklik alanına sahip olmamakta ve doğurganlığı gibi emeğine de baba soyu tarafından el konulmaktadır. Gelin kocasının ailesine itaat etmekte ve kayınvalidesinin doğrudan kontrolü ve otoritesi altına alınmaktadır. Ailede ancak kayınbaba öldükten sonra gelinin ayrı bir çekirdek aile kurması mümkün olmaktadır. Gelin, gücünün ve etkisinin en yüksek olduğu seviyeye, yetişkin oğulları tarafından ona gelin getirildiği zaman ulaşmaktadır. Bu nedenle kadının oğluyla ilişkisinin hayati bir önem taşıdığı belirtilmektedir.
Sirman’a göre, kadınların aile/hane içindeki güç ilişkileri ile mahalle ve köy anlamında hane dışında toplumsal bir konum kazanma mücadelesi iç içe yaşanmaktadır. Bu mücadele, kadınlar arasında kurulan bilgi ve enformasyon ağının ne ölçüde kullanıldığına bağlı olarak bir ‘dayanışma’
mekanizması oluşturmakta ve kadını güçlendirmektedir. Kadınların aile/hane içindeki konumlarını güçlendirmek için yapabilecekleri şeyler arasında en önemlisi, “hareket alanını, bilgisini genişletmek ve özgüven kazanmak için köy toplumu içine girip hane dışında saygın bir kimlik edinme mücadelesine girmektir”.
Kandiyoti’ye göre, “geleneksel var oluşun ekonomik temelini çözen kırsal değişim, büyüklere saygıyı azaltarak ve genç evli erkeklerin liderlik rolünü üstlenmelerine yol açarak erkekler dünyasındaki otorite ilişkilerinde de büyük bir çözülmeye” neden olmuştur. Kadınların konumu halen yaş ve çocuk doğurma gibi geleneksel ölçütlerle tanımlanmaktadır. Önemli ve yaygın olarak görülen bir değişim ise “erkeklerin baba evinden eskisinden daha erken ayrılarak kadınların daha genç yaşta kendi evlerinin idaresini ele almalarıdır. Kandiyoti, kentli kadınların farklı toplumsal kategorilerden gelmelerine rağmen, toplumsal ve ekonomik uyumlarının ortak özelliğini “erkek rollerine hiçbir biçimde meydan okumamaları, aile işleyişinin geleneksel düzenini bozmayışları ya da erkek ayrıcalıklarını sorgulamamaları” olarak görmektedir.

Karı-Koca İlişkileri
Kadınlar, erkek egemen aile/hane ilişkileri ağı içerisinde “ataerkil pazarlık” yapmaktadırlar. Kandiyoti “ataerkil pazarlık” kavramı ile sınıf, kast ve etnik kökene bağlı olarak değişiklikler sergileyebilen bir toplumda, kadınların yaşam stratejilerini, bulundukları sistemden kaynaklanan bir takım somut sınırlamalar içerisinde kurmasını ifade etmektedir.
White’a göre, erkek çocukların annelerini hayatları boyunca, özellikle de yaşlılık dönemlerinde maddi olarak desteklemeleri ve güvence altına almaları beklendiğinden kadınlar, oğullarının yaşam boyu kendilerine sadık kalmasını sağlamaya çalışırlar. Kandiyoti’nin “ataerkil pazarlık” olarak
adlandırdığı durumda kadınlar, yaşadıkları baskıcı koşullar ve katı sınırlamalar içerisinde direnme biçimleri geliştirmektedirler.

Anne-Baba ile Çocuklar Arasındaki İlişkiler
“Erkek evlatlar, hayatları boyunca anneleri tarafından ayrıcalıklı muamele görürler”
Okul çağından itibaren, erkek çocuğun babasıyla ilişkisi genellikle daha formel ve sınırlı bir hale gelmektedir. Bu anlamda mesafe ve resmi davranışlar, saygının işaretidir. Oğullar babalarının önünde sigara içmemek gibi yollarla da saygılarını gösterirler .Kızların hiçbir durumda sigara içmemesi beklenir (White).
Yaşlılığında babanın iş ve yeniden evlenme seçeneklerinden yoksun olan anne, eğer oğluyla ilişkisini keserse, yaşlılığında geçim sıkıntısıyla karşı karşıya kalabilmektedir. Bu bağlamda, bir erkeğin annesiyle ilişkisi diğer aile üyelerine göre daha güçlü olabilmekte ve çatışma durumlarında annesinden yana çıkabilmektedir.
Babanın kız çocuğuyla kurduğu ilişki daha faklı gelişmektedir. Baba ile kız evladı arasındaki ilişki, “adap ve hizmet ilişkisi” olarak görülmektedir. Ataerkil toplumsallaşma sürecinde, kız ve erkek çocukların özellikle babalarıyla kurdukları ilişki, cinsiyet rollerini öğrenmelerinde önemli yer tutmaktadır. Erkeklerin babalarından duygusal olarak bağımsız olmaları, onların gelecekte kendi otorite alanlarını yaratmalarını sağlamaktadır. Kız çocukları ise babalarının ve erkek kardeşlerinin onlardan beklentileri doğrultusunda uysal, yumuşak ve itaatkâr olmayı öğrenmektedirler. Bora ve Üstün, Kadın ve erkek görüşmecilerinin çocukluklarıyla ilgili olarak çok az anı, düşünce ya da değerlendirmeyle karşılaştıklarını belirtmektedirler: “Sanki çocukluk, üzerinde durulmaya değecek,
öyle ya da böyle hatırlanacak bir yaşam deneyimi değildi”..
Görüşülen kişilerin büyük bir çoğunluğunun babalarıyla ilişkiyi temel olarak “mesafe” ile tanımladıkları görülmüş, babaların ailede bir saygı ve otorite figürü olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca babalarıyla aralarındaki ilişkilere daha eleştirel bir şekilde yaklaşanların kadınlar olduğu belirtilmiştir.

AİLE VE AKRABALIK İLİŞKİLERİ
Duben’e göre, Türkiye’nin kentsel kesimlerinde aile ve akrabalığın önemini anlamak için iki meseleye dikkat edilmesi gerekmektedir. Bunlardan birincisi, istatistiksel verilerdir. İstatistiksel veriler, kentlerde çeşitli hane türlerinin sayılarındaki değişimin gösterilmesi bakımından önem taşımaktadır. Diğeri ise “kültürel bir mesele”dir. Kültürel mesele iki boyuta sahiptir; Bunlardan biri, farklı hane biçimlerinde görülen kültüre dayalı tercihlerin önemiyle ilgili bir boyuttur. Diğeri ise farklı haneler ve akraba grupları içerisinde ya da bu hane ve gruplar arasında bireylerin etkileşimini belirleyen kod ya da kodlarla ilişkilidir. Bu kod veya kodlamalar, Duben
tarafından özellikle “akrabalık kodu” olarak tanımlanmakta ve davranış kodu içinde gerçekleşen akrabalar arasında olsun ya da olmasın toplumsal etkileşimlerin boyutuyla ilişkili bir şekilde ele alınmaktadır. Akrabalık kodu, “davranışları yönlendiren bir dizi enformel sosyal kurallar”dır…
Hemşehrilik ve akrabalık ilişki ağları kente göç eden ilk kuşak aileler için kentsel yaşamın her aşamasında öncellikle kentte tutunabilme ve ayakta kalabilme mücadelesinde çok büyük bir önem ta-
Şımaktadır, özellikle iki alanda; göçmen ailelerin oturacakları yerleri seçmelerinde ve kentteki iş fırsatlarına ulaşmalarında oldukça etkili olmaktadır. Göçmen nüfusun hemşehrilik ilişkileri üzerinde çalışan Güneş-Ayata , önemli gördüğü unsurları şu şekilde belirtmektedir: Öncelikle “hemşehrilik sadece köyden yeni gelenlerin kullandığı bir iş ve barınak bulma aracı değil”, aynı zamanda “bir kimlik kazanma mekanizması”dır; İkinci olarak hemşehrilik, kentte yabancılarla ilişkiler arttıkça gelişmekte ve korunmaktadır; Üçüncüsü, mahalleler hemşehri grupları aracılığıyla parçalanmakta, mahalleler arasında anlaşmazlıklar görülebilmektedir. Güneş-Ayata’ya göre, hemşehrilerin bir arada oturmalarının temel nedenlerinden biri, erkek egemen yapıyı korumak ve toplumsal kontrol sağlamak olmakta ve ailenin toplumsal kontrolü için göçmen ailelerin ağırlıklı olarak yaşadığı gecekondu bölgesi, oldukça yoğun ilişkiler ağı yaratmaktadır. Bu anlamda, kadınların ve çocukların gündelik yaşamlarının büyük bir kısmı, erkekler tarafından izlenmektedir. Böylece, köyde köy cemaati tarafından sağlanan toplumsal kontrol, kentte gecekondu mahallesinde erkekler tarafından güçlendirilen hemşehri ve yakın akrabalar bağı tarafından sağlanmaktadır.
Duben’e göre, Türkiye’de kırsal bölgelerden göç edenlerin büyük bir bölümü, kentlere çekirdek aile olarak ya da çekirdek ailelerin üyeleri olarak gelmiş bulunmaktadırlar. Dolayısıyla “göçmenlerin kentleşme sürecine paralel olarak kırsal kesimde var olduğu düşünülen, babasoyluluğa dayalı geniş aile hanesinden, kentli çekirdek aile hanesine doğru bir değişimin gerçekleştiğini gösteren kanıt
pek yoktur”..

ÜNİTE 9 : AİLE VE HUKUK

Aile ve Hukuk

Hukuk normatif bir bilimdir ve kendi öğretisi (doktrini) vardır, ama sosyoloji normatif özellikler içerse de özü itibari ile hukuk biliminden farklıdır. Hukuk sosyolojisinin ortaya çıkışında siyaset ve devlet konuları önemli alanlar olmuş, aile ise sosyolojinin doğuş aşamasında anket ve sosyal antropoloji çalışmaları ile gündeme gelmiştir. Sosyolojinin hukuktan ve kanundan anladığı, hukuk kuralları olduğu kadar bir toplumsal düzenleme ve kontrol anlayışı olurken; hukuk bilimimin hukuktan anladığı daha çok kanunlar (yasa) ve pozitif hukuku oluşturan diğer hukukî düzenlemelerdir.. Aile gündelik hayat içinde en mahreminden en geneline kadar hukuk normlarının şekillendiği, hak kavramının dünyevî ve dinî bir değer olarak oluştuğu, devlet algısının su yüzüne çıktığı sosyolojik ilişki ve etkileşim birimidir, hukuk bilimine ve kanun yapıcıya temel veriler sağlar.
Eski uygarlıkların ticaret ilişkileri, faiz, kira, borç, alacak, kölelik, cariyelik, köle azadı, velayet hakkı önemli bir yasa birikiminin doğmasına neden olmuştur.
Hukuk, toplumun içinde, özellikle de ilk aşamasıyla temel toplum kurumu olan aile içinde oluşmuştur.
Henüz dünya genelinde yaygın olarak dinî ve toplumsal kabul görmese de aynı cinsten iki kişinin evliliğinin meşru kılınmaya çalışılması aile kavram ve/ya kurumu ile ilgili en tartışılır gelişmedir. Örneğin Türk Medeni Kanunu evliliği tanımlarken iki ayrı cinsten iki kişinin birlikteliği diye tanımlamaktadır .
Oysa komşusu olup üyelik müzakereleri yaptığımız Avrupa Birliği ülkeler bu durumu kanun düzeyinde meşru kıldığı gibi Avrupa Aileden Sorumlu Bakanlar toplantılarında gündeme getirmektedir.Ancak Vatikan Papalık Makamı’nın bu konuya karşı çıkmaktadır.
Aile iki farklı cinsten iki insanın duygusal ve fizyolojik birliktelik dengesinin sonucu ve gereğidir. Fizyolojik olarak cinsellik, sosyolojik olarak evlenebilirlik, hukukî olarak aile birliğinin kurulması tüm insanlar için bir
veri ve olanaktır. Sıra dışı istekler, toplum açısından meşru olmasa da kanun olarak meşrulaştırılarak ailenin yapısı ve tanımı değiştirilmeye çalışılmıştır. Örneğin Türk Medeni Kanununda yazılı bir madde olarak bulunmayan nikâh dışı birlikteliklerin sosyolojik olarak yaygınlaşmaya başlaması ya da aynı cinsten eşlerin (homoseksüellerin) evlenmesi ve evlat edinme isteklerinin tanınması uluslar arası anlaşmalar dahilinde Türkiye’den istenebilmesi…

Hukukî düzenlemeler aileyi aşağıdaki konularda ilgilendirmektedir.
1. İki ayrı cinsten iki kişinin cinsel birlikteliğinin kanun ve/ya diğer toplumsal düzenleyici unsurlar ile meşruiyeti.
2. Nişan ve düğün gibi evlilik törenlerinin şekil ve kanun olarak düzenlenmesi.
3. Doğum ya da evlat edinme yoluyla çocuk sahibi olma durumunda çocukların aile, devlet ve birbirlerine göre orun (statü) ve yükümlülüklerinin kanun ve/ya diğer toplumsal düzenleyici unsurlar ile tanınması ve güvencesi.
4. Aile içi ilişkilerin, orun, yönetim, mal ve malî olanaklar olarak tanınması.
5. Karı ile kocanın ayrılması durumunda ortaya çıkacak yeni durumun kanun,
malî haklar (nafaka), velayet ve vesayet açısından belirlenip teminat altına alınması.
6. Boşanmanın eşler açısından doğurduğu yeni orunun kanun ve toplum gözünde meşruiyeti.
7. Aile yapısı içinde şekillenen hısımlığın (akrabalık/soybağı) kanunî orun olarak belirlenmesi, malî haklar (miras) ve yükümlülüklerin (nafaka) devlet tarafından belirlenip denetlenmesi ve aksaması durumunda kanunî yaptırımla giderilmesi.
8. Vesayet ile özellikle çocuğun ve kanunî yeterliliği olmayan aile üyelerinin korunması ve haklarının devletçe güvence altına alınması.
9. Aile üyelerinden birinin ölümüyle ortaya çıkacak sosyolojik, kanunî ve malî durumların adalet ve devlet kurumları tarafından yasal olarak tanınması.
10. Genel olarak aileye devletin müdahale edeceği durumların belirlenmesi.

Kuran, Tevrat ve İncil gibi temel din kitaplarının evlilik, boşanma ve aile içi ilişkiler konularında verdiği bilgiler de önemlidir. Çünkü bu metinler temelde dinî metinler olsalar da bu yönleriyle şu an Avrupa, Amerika ve İslam Dünyasında var olan kanun metinlerinin temelini ve bir ölçüde tarihî geri planını oluşturan konuları ele almaktadır. Böylelikle, aile hukuku yanında din sosyolojisi, toplumsal normlar gibi konular etkileşime girebilmektedir.

HUKUK
Hukuk dışında toplum hayatını düzenleyen diğer kurallar, sosyolojinin de içeriğini oluşturacak şekilde şunlardır: Din kuralları, ahlak kuralları, görgü kuralları, gelenek ve görenekler, töre ve örf.
Düzenleyici kurallarının adı ne olur ise olsun, bunların bir düşün-eylem alt yapısını destekleyerek hak ve adalet kavramlarını beslediğini belirtmek gerekir. Bu kavramlar, aynı zamanda, bunları istismar edenler tarafından da kullanıldığında zararlı etkiler de oluşturabilmektedir. Yaptırım içerikli hukuk kuralları (kanun) bu nedenle istismarların önüne geçebilecek bir anlayışın somut ifadesidir. Aristo, insanın toplum hayatı dışında yaşayabilmesi için tanrı ya da canavar olması gerektiğini belirtmiştir; kendini canavar ve tanrı sananlar, eğer toplum içerisinde ise kanun düzeyinde yaptırım uygulayan bir kurumun gereği ortaya çıkmaktadır. Hukuk bu nedenle kendinden başka üstün güç görmeyenlerin karşısına bir şekilde çıkmak zorundadır.
Yurttaşlarda kanunî haklarının devlet tarafından telafi edilmeyeceğine olan inanç oluştuğu zaman “adalet”e olan inanç sıkıntıya düşmekte, zayıflamaktadır.
Devlet adil olma vasfını yurttaşları gözünde kaybedince yurttaş kendi uygun gördüğü yaptırımı, kanuna aykırı olsa da kendi uygulamak isteyecek bir kin ve intikam duygusuna kapılabilmektedir. Kan davaları ve töre cinayetlerine farklı kültürlerde de rastlanmaktadır. Bunlara düello geleneğini de katmak gerekir.

SOSYOLOJİ VE HUKUK
Aristo, Platon (Eflatun), Fârabî, İbn Haldun, Montesquieu hemen akla gelen isimlerdir. Doğrudan hukuk
sosyolojisini kurmasalar da hukuk eğitimi aldıktan sonra sosyolojinin kurulmasına ve gelişmesine birinci derece katkı sağlayan sosyologlardan Karl Marx ve Max Weber’i buraya eklemek gerekir. Durkheim’in antropoloji-sosyoloji arası ilgisi, hukuk sosyolojisine yönelik diğer çalışmaları önemli bir birikim oluşturmuştur. Daha sonraki yıllarda Talcott Parsons, George Gurwitch, Philip Selcznik, Niklas Luchmann, Roscoe Pound, Kantorowicz gibi bilginler hukuk sosyolojisi için emek sarf etmişlerdir.
Ancak hukuk sosyolojisinin gelişmesinde iki ana kanalı belirtmek gerekir. Bunlardan birisi hukukçuların sosyoloji konularına yönelmeleri, diğeri ise sosyologların hukuk kurumu, hukuk bilimi, adalet ve toplumsal düzen kavramlarını yönelimleridir.

SOSYOLOJİ AÇISINDAN AİLE HUKUKU
Aile hukuku kavramı, medeni hukuk içinde ana başlık olmakla beraber, aynı zamanda hukuk sosyolojisinin gelişimi ile iç içedir. Sosyolog, bir kanunu olumlu ya da olumsuz olarak yorumlasa da gönlünden geçen bir şeyi hukukta yer alan bir kanunmuş gibi düşünmemelidir. Üslubu farklı olmalıdır. Bu hiçbir zaman hukuk bilimini yok saymak anlamına gelmemeli, tam tersine, hukuk bilimini oldukça fazla önemseyerek, o bilimin ve kanun koyucunun varlığına doğrudan itibar edilerek yapılmalıdır. Çünkü pozitif hukuk kapsamındaki her şey toplumu birinci dereceden etkileyip ilgilendirmektedir. Kanunlar, yayımlandıkları (vaaz edildikleri) gün toplum sorunlarını yüzde yüz çözmeseler de hukuk sosyolojisi ve aile hukuku için vazgeçilmez bir veri tabanıdır. Aile hukukunun kanun içeriğini ele alan hacimli kitaplar genellikle üç başlık etrafında toplanmaktadır; Evlilik Hukuku; Hısımlık; Vesayet. Bu başlıklar altındaki kanunlar genellikle aile mutlu yaşıyor ise, nişanlılık ve evlilik aşamasında ayrılma, boşanma, hükümsüz evlilik (butlan), evlilik kavramının ve aile birliğinin istismarı gibi konular söz konusu değil ise ailenin sıklıkla karışlaştığı sorunlar değildir. Ancak evlenmenin bir memur tarafından şahitler önünde nikâh töreniyle tanınması, evlilik bağının (aile birliğinin) kurulması, aile içi ilişkinin meşruiyeti, çocukların nesebinin sahihliği, aile bireylerinin birbirilerine göre kanunî durumları, ölüm halinde mirasın paylaşımı, evlat edinmek gerekirse bunun kanunî zorunlulukları ve yükümlülükleri, boşanma durumunda çocuğun velayetinin kime verileceği, yaşlılık veya başka bir nedenle kendine bakma kudreti olmayan akrabaya (hısım) kimlerin bakacağı gibi konular aile hukukunun kanun içeriği ile güvence altına alınmıştır.
Mihir senedi ailenin ve şahitlerin bildiği bir tutanak olmakla beraber meşru ve tarafların sözel hukukuna uygundur. Mihr hem gelinin damada ve/ya geldiği eve getirdiği belli başlı çeyiz eşyaları hem de damadın geline söz verdiği ya da doğrudan sunduğu armağanları kapsamaktadır. Mihr-i müeccel ve mihr-i muaccel gibi iki ayrı türde ele alınmaktadır. Herhangi bir ayrılık ve boşanma durumunda gelin bu eşyayı geldiği evden talep edebilir. Bu uygulama Medeni Kanun’da yapılan değişiklikle ve doğal olarak son zamanlarda boşanma davalarında gündeme gelen eşlerin malları nasıl paylaşacağı konusuyla ilgili bir örnek oluşturmaktadır.
İddet süresi hamilelik dönemine eş bir süredir. Kadının ayrıldığı ya da vefat eden eşinden hamile olup olmadığı bu zaman zarfında anlaşılır. İkinci eşinden olacak çocuğun nesebinin belli (sahih) olması ve kadının şaibe altında
kalmaması için önemlidir.

Evlat edinmenin, kanun olarak, pozitif hukuk olarak ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nde gündeme gelmesi 1926 yılında düzenlenen 743 Sayılı Türk Kanun-u Medenisi ile olmuştur. Aileler ya da kişiler arası sözel hukuka ve itimada dayalı evlat edinme geleneği aile sosyolojisi ve hukuk sosyolojisi açısından eski olsa da kanun düzenlemesi yenidir.
Modern devlet artık toplumun iyi niyetli bazı geleneklerini kanunî bir teminat altına alarak Kurumlaştırmaktadır. Himaye-i Etfal ve Çocuk Esirgeme Kurumu olarak Türk kurumlar tarihinde yerini alan kamu birimleri evlat edinme isteğinde olan ailelerin isteklerinin sadece kanunî bir işlem değil bir kamu hizmeti niteliği taşıdığını, bu nedenle kurumların yapı ve işlevlerinin de yine kanunla teminat altına alınarak geliştirilebileceğini ortaya koymaktadır.
Yalnızlıkların artması “geriatrik ve gerantolojik” ve psikiyatrik sorunları ortaya çıkardığı için bu durum özellikle yaşlı insanların evlatlarından bakım ve nafaka istemesini doğurmaktadır. Medeni Kanun bu amaçla önemli maddeler içermekte, aileyi korumaktadır. (Gerantoloji:Yaşlıların sağlık ve toplumsal sorunları ile ilgilenen bilim dalları)
Çağın ileri teknoloji ile getirdiği bazı sorunlar vardır. Bunlardan birisi internet ve cep telefonunun aile içi ilişkileri olumsuz etkileme olasılığıdır. Bazı durumlarda eşler, ilişkilerinin bozulmasından böylece kaçabilmekte, belki de yeni arayışları ve/ya aşk dedikleri ilişkileri cep telefonu ve internet ile bulmaya çalışmaktadır. İnternet ve cep telefonu doğrudan doğruya aileyi sarsan ilişkilerin kurulmasında bir
araç olarak da kullanılabilmektedir. Bunlar da şikâyet ve dava konusu olabilmektedir…

BAZI KAVRAMLAR
Aile Sözcüğü ve Çağrışım Alanı
“Aile”, Arapça bir sözcük olarak, Türkçeye İslamiyet’in kabulüyle geçmiştir. Evli olanların kurdukları,hısımları ve akrabaları ile oluşturdukları bir toplumsal öbeği, kurumu göstermektedir. “Ev” ve “evlilik” sözcüklerinin
Anadolu’da ve büyük şehirlerde daha yaygın kullanıldığı bilinmektedir. “Evlenmek” yerine “aile kurmak” ifadesinin kullanılması biraz zorlama olmakta ya da bu ifadeyi kullananların resmî ve/ya okumuş bir tavır takındıkları anlaşılmaktadır. Halkın gündelik dilinde insanlar “evlenir, yuva kurar, baş-göz olur”; buna hukuk dilinde “aile birliğinin kurulması, hayat ortaklığı” denilir; nikâh memuru ise evlenenleri “karı-koca ilan etmek”te ve onlara hukukî bir orun vermektedir. Bazı mekânlarda,evli olsun ya da olmasın, kadın erkeğin birlikte gidip oturabildikleri yerlere “aileye mahsustur” diye bir levha konulmakta, oraya tek başına bir kadın oturabildiği halde tek erkek girememektedir. Bu anlamda “aile” sözcüğü mahremiyet ve cinsiyet ayrımına işaret eden bir kavram olmaktadır.
Evli ve evlilik sözcüklerinin kökünde eski Türkçeden beri gelen “ev”sözcüğü vardır.
İtalyan Katoliklerde boşanma yerine hâkimin kararıyla belirli bir süre ayrı yaşamak uygun görülmüş bu durum 1970’de hazırlanan kanunun 1974’de boşanmaya izin vermesine kadar sürmüştür. Halkın verdiği bu mücadelede İtalyan kadınların özel bir emeği ve katkısı olmuştur. Türkiye’deki uygulamalarda ise tek eşli evlilik kanunen zorunlu olurken evine nikâhsız kuma getirenlerin zaman zaman siyasilerin yaptıkları
kampanyalarla resmi nikaha kavuşmaları sağlanmıştır. Bundan amaç, nikâhsız eşlerden doğan çocukların kanunen tanınmasıdır. Zaten bu amaçla çıkartılan 1991 tarih ve 3716 Sayılı Kanun flu adı taşımaktadır: “Bir evlenme akdine dayanmayan birleşmelerin evlilik ve evlilik dışında doğan çocukların düzgün nesepli olarak tesciline ilişkin kanun.”

Hukuk Kavramının Çağrışım Alanı
“Hukuk” Türkçede bir bilim dalının ve kanunlar toplamının adı olsa da Arapça “hak” sözcüğünün çoğuludur, yani “haklar” anlamına gelmektedir.
1970’lerden sonra daha çok ideolojik anlamada kullanılan “şeriat” kavramı halkın gündelik dilinde hukuk hatta kanunî yaptırım karşılığı olarak kullanılmakta, “şeriatın kestiği parmak acımaz” ya da “şer bacadan girince şeriat kapıdan kaçar” denilmektedir. Osmanlı dönemi Türkçesindeki şer’iye, şer’iye Mahkemeleri, Edile-i şer’iyye kavramları bununla ilgilidir. Türkçe gündelik kullanımda, son zamanlar azalsa da hukuk insanlar arası toplumsal ilişki hatta sevgi anlamında kullanılmaktadır. Bir kimse genç kuşaktan birisine “Senin babanla benim bir hukukum vardır”, “Ailelerimizin bir hukuku vardır” diyorsa bu insanın bir iyi ilişkiden, muhabbetten bahsettiği anlaşılmaktadır.Bir insan hakkında kullanılan “Hak, hukuk bilmez” ifadesi de terbiye’den, ahlaktan yoksun insan için kullanılmaktadır. 2000’li yıllarla birlikte, yerli-yersiz kullanımı gittikçe artan Yunanca kökenli “etik” kavramı da aslında bir hukuk ve iyi ilişki alt yapısına işaret etmektedir. Felsefenin temel disiplinlerinden biri olan etik kavramı da bir ahlak ve terbiye anlamını içermektedir. Bir insan etik değerleri (iyi, sevgi) vicdansızlık, ahlaksızlık nedeniyle ihlal edilince önce gündelik yaptırımlarla, son kertede kanuna dayalı ceza yaptırımı ile karşılaşacaktır. Bu nedenle etik, hak, hukuk gibi kavramların ihlali toplumsal olgular ve olaylar çerçevesinde hukuk ile sosyolojiyi buluşturmaktadır.
“Töre” ve “tüze” kavramları da Eski Türkçeden günümüze gelen hukuk ile ilgili kavramlardan olmakla beraber kullanımı sadece “töre cinayetleri” gibi bir hukuk ve sosyoloji kavramıyla/olgusuyla kendini göstermektedir. Bunlardan sadece “tüzük” kavramı Türk hukuk dağarcığında yer bulabildi.
Yasa koyucu ile toplumsal değerler arasındaki denge açısından bu ifade, bizi Max Weber’in “bir toplumda uygulanmak istenen kanunlar ne kadar güçlü olsa da onun yaptırım gücü ancak toplumun yapısı ve alışkanlıkları çerçevesindedir” şeklinde özetleyeceğimiz görüşüne
götürecektir.

AİLE İLE İLGİLİ KANUNÎ DÜZENLEMELER TARİHİNDEN NOTLAR
İslamiyet öncesi aile hukuku ilkeleri ile İslamiyet sonrasının en belirgin özelliği şer’i kuralların ikinci dönemi, özellikle Selçuklu ve Osmanlı hukukunu önemli ölçüde belirlemesidir. Bu anlamda toplum-hukuk ilişkisi hemen hemen toplum-din, toplum-gelenek ilişkisidir.
Aileye ilişkin sorunların hallinde yazılı metinlerin (kanun) oluşması ve mahkemelerin kurulmasına kadar Osmanlı’da kadılık makamı en etkin ve yaygın makam (kurum) olmuştur. Selçuklularda da durum bundan farklı değildir. Kaza (bugünkü büyük ilçeler düzeyinde idari ve hukukî birimler içeren yerleşim birimi) merkezlerinde ya da şehirde kadılar, bugünün belediye başkanları gibi, yöredeki önemli kimselerin nikâhını kıysalar da dini nikâh yaygın olarak din görevlilerince kıyılmıştır. Osmanlı’da kıyılan nikâhlara ilişkin bilgilerin bir makamda toplanması, hatta düzenli nüfus kayıtlarının tutulması 19. yüzyıl ile olmuştur.
Şier’iyye Mahkemeleri Nizamnamesi (1859), Sicill-i Nüfus Nizamnamesi (1881), Sicill-i Nüfus Kanunu(1914), Hukuk-ı Aile Kararnamesi (1917), Hukuk-ı Aile Kararnâmesi’ne Müteallik Muamelat-ı İdariyye Hakkında Nizâmnâme Osmanlı tarihinin önemli olayları ile yakından da ilgilidir. Bunların Gülhane Hattı Hümayununun İlanı (1839), Mecelle-i Ahkam-ı Adliye’nin hazırlanmasından (1869-1876) sonra olmaları boşuna değildir. Batılılaşma yoluna girilmiştir, Fransız Medeni Kanunu incelenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra da bu arayış devam etmiş ve 1926’da Medeni Kanun çıkartılmıştır. Medeni Kanun İsviçre Medeni Kanunu örnek alarak hazırlamıştır. Bunun nedeni özetle şöyle belirtilmektedir: Avrupa’da hazırlanan en son Medeni kanun olarak yenilikleri içermesi, akılcı, pratik ve demokratik olması, kadın-erkek eşitliğine dayanması, laik bir anlayışla düzenlenmiş olması.

Böylelikle:
• Resmi nikâh zorunlu hale gelmiş,
• Evlilikler devlet kontrolü altına alınmıştır,
• Tek eşle evlilik zorunluluğu getirilerek Türk ailesi modern bir yapıya kavuşturulmuştur, Mirastan kız ve erkek çocukların eşit pay almaları sağlanmıştır,
• Boşanma hakkı düzenlenmiş ve kadınlara da bu konuda haklar tanınmıştır.
• Kadınlara istedikleri işte çalışabilme hakkı tanınmış, eşler arasında sosyoekonomik eşitlik sağlanmıştır.
• Hukuk birliği sağlanmış, gayrı müslimler medeni kanun kapsamına alınmıştır.
Daha sonraki yıllarda Medeni Kanun’da yapılan değişiklikler, 1998 tarih ve 4320 sayılı Ailenin Korunması Kanunu, 2007 tarih ve 5156 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun aile ile konuları ele almaktadır.

ÜNİTE 10
Aile ve Değişme

TOPLUMSAL DEĞİŞME VE AİLE

E. Durkheim, K. Marx ve M. Weber 19. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan toplumsal değişmeleri ve bununla ilgili problemleri anlamaya çalışmışlardır.
Toplumsal değişme sosyal kurumları, kültürü, bilinci, teknolojiyi, organizasyonları, yerleşim şeklini, alış-verişi, otoriteyi ve karar vermeyi daha doğrusu tüm yaşamı etkilemekte ve yeniden yapılandırmaktadır.
Aile ile ilgili birçok tanım bulunmakla birlikte aile, ana – baba, çocuklar ve tarafların kan akrabalarından oluşmuş ekonomik ve toplumsal bir birlik olarak tanımlanabilir. Ailenin en temel işlevi insan türünü sürdürmek ve çocuğun toplumsallaşmasını sağlamaktır. Ailenin, kan bağının tanımlanması tarih boyunca ve kültürden kültüre farklılık göstermektedir. Ailenin varlığı toplumlarda çok uzun süredir mevcut olmasına rağmen aile yapısı, aile içindeki ilişkiler sürekli değişmektedir. Temelde şu sorulara yanıt aranıyor: Aile nasıl değişiyor? Neden ailenin geleceği ile ilgili tartışmalar mevcuttur?
Aile ekonomik işbirliği, cinsel etkinlik, çocuk yetiştirmeyi kapsayan legal bir ilişki temelinde evlilik yoluyla kurulur. Aileler daha farklı şekillerde var olmaktadir.
Hangi ilişkilerin bir aile olarak değerlendirileceğinin önemli sonuçları bulunmaktadır çünkü şirketler sağlık sigortası ile ilgili olarak sadece aile üyelerinin yararlanacağını belirtirler. ABD nüfus bürosunda sosyologlar tarafından “kan, evlilik veya evlat edinme” yoluyla bir arada taşıyan kişiler aile olarak kabul edilmektedir. Ancak ABD’de ailenin tanımı bundan çok daha geniştir-evli eşcinsel çiftler, evlenmeden bir arada yaşayanlar vb…

Toplumsal Değişme: Özellikleri ve Nedenleri
Toplumsal değişme, zaman içinde sosyal yapılardaki/organizasyonlardaki ve kültürdeki dönüşümdür.
Macionis’e (2008) göre, toplumsal değişmenin dört temel karakteristiği bulunmaktadır.
• Toplumsal değişme tüm toplumlarda vardır. Ancak değişmenin hızı (rate) toplumdan topluma değişmektedir.
• Toplumsal değişme bazen planlıdır fakat, genellikle planlanmadan olur. Örneğin, uçağın keşfinin insanların daha hızlı seyahat etme olasılığı yaratacağı biliniyordu. Bununla beraber bu buluşun gelecekte toplum yapılarını nasıl etkileyeceği muhtemelen tüm boyutları ile açıklanamamıştır.
• Toplumsal değişme bazen tartışmaya neden olabilir. Eşcinsel hakların kabul edilmesi askeri, dini ve toplumun genelinde birçok tartışmaya neden olmuştur.
• Bazı değişmeler diğerlerinden daha etkili olabilir. Bilgisayarın bulunması yeni bir oyuncak bebeğin buluşundan daha önemlidir.

Toplumsal değişmenin nedenleri: Kültür, çatışma, İnançlar-Değerler-ideolojiler, Çevresel Faktörler, Nüfus, Teknoloji, Ekonomi, Politik Yapı..

Kültür:
Kültürel değişmenin üç önemli kaynağı vardır Bunlardan birincisi icatlardır. Örneğin, uçağın keşfi uzak alanlara kısa sürede ulaşma olanağına neden olmuştur ve bunun sonucu olarak daha kolay seyahat etme, gezme, iş ortaklıkları kurmak mümkün olmuştur. İkincisi keşiflerdir. Üçüncü kaynak ise yayılmadır. Yayılma ile bir toplumdaki fikirler ve nesneler diğer toplumlara geçebilmekte ve bu şekilde etki alanı genişlemektedir. Ticaret, göç ve kitle iletişim araçları bu süreçte önemli etkiye sahiptir.
Çatışma:
Toplumda veya toplumlar arasındaki çatışma ve zıtlıklar toplumsal değişmeye neden olabilmektedir. Örneğin, Marx sınıf çatışmasının toplumda değişmenin başlıca nedeni olduğunu belirtmiştir.
İnançlar-Değerler-ideolojiler:
Max Weber’e göre değer sistemleri ve inançlar sosyal değişmeyi belirlemede önemli bir etkiye
sahiptir. Weber, karizmatik liderlerin fikirleri, düşünceleri ile toplumları değiştirebildiklerine dikkati çeker. Martin Luther King, Adolf Hitler, Mao Tseng Tug, Mohandas Gandhi, Nelson Mandela ve Atatürk gibi karizmatik liderler toplumların olumlu veya olumsuz yönde değişmelerinde katkıları olmuştur.
Çevresel Faktörler:
Kuraklık, sel veya diğer çevresel faktörlerin etkisi ile toplumlarda değişmeye neden olabilir.
Nüfus:
Nüfusun artışı veya azalışı, göç, nüfusun dağılım toplumlarda değişmeye neden olmaktadır.
Teknoloji:
Teknoloji, toplumsal değişmeye neden olan en önemli faktörlerden biri olarak kabul edilmektedir
Ekonomi:
Değişmeye etki eden diğer bir faktör ekonomidir. Ekonomik gelişme yoksulluk, cinsiyet, çalışma koşulları, çevre, tüketim, eğitim vs. üzerinde etkileri bulunmaktadır.
Politik Yapı:
Politik yapıdaki bir değişme toplumun yapısında önemli değişmelere neden olabilmektedir

Judson Landis (1992) bu süreci şu şekilde açıklamaktadır. Bütün toplumlar değişmez bazı ihtiyaçlara ve çözmek zorunda oldukları sorunlara sahiptir. Eğer bir toplum varlığını devam ettirmek istiyorsa, türün devamlılığını sağlama, çocukların sosyalleşmesi, hizmet ve malların dağıtımı, hasta ve yaşlıların bakımı vs. sağlamak zorundadır. Toplumun uygun bulduğu davranışları organize etmek ve düzenlemek için normlar ve roller ortaya çıkar..
Bu normların ve rollerin gelişiminin uygulanmasının başarısı kurumlaşma sürecinde biçimlenmektedir. Bu onay süreci geliştikçe, toplumsal ilişkiler giderek daha çok kurumsallaşmakta ve bu kurumsallaşmanın temelinde kurumlar, bu örnekte aile kurumu, ortaya çıkmaktadır.. Bir kurumsal alandaki değişme diğer kurumsal alandaki değişme ile ilişkilidir.

AİLE VE DEĞİŞME: KURAMLAR
Özellikle yüzyılın ikinci yarısında ailenin geçirdiği değişmeler, kadının aile içindeki rolü, ailenin geleceği gibi konular çeşitli yönleriyle tartışılan konular olmuştur.

Yapısal Fonksiyonel Kuram
Belirli fonksiyonlar aile içi ilişkiler, rol ve statüleri yaratarak aile yapısını şekillendirir. Aile, toplumsal sistemde belirli fonksiyonları yerine getirirken diğer kurumlarla etkileşim halindedir. Geniş aile daha çok ekonomik ve siyasal bir birlik olarak, çekirdek aileden daha fazla fonksiyona sahiptir.

Ogburn, geniş ailenin fonksiyonlarını şu şekilde belirtir:
1- Ekonomik fonksiyon
2-Prestij fonksiyonu:
3-Eğitim fonksiyonu
4-Koruyucu fonksiyon
5-Dinsel fonksiyon
6-Eğlenme fonksiyonu.
7-Aile üyeleri arasında sevgiyi sağlama ve üreme fonksiyonu: Ailenin en eski belki de değişmeyen tek
fonksiyonudur.

Yapısal fonksiyonel yaklaşıma göre, sanayileşmenin sonucunda geniş aile bir-çok fonksiyonunu kaybetmiştir ve çekirdek aile toplumlarda egemen olmaya başlamıştır.
Amerikalı sosyolog K. Davis, çekirdek ailenin yerine getirdiği toplumsal fonksiyonları dört temel gruba ayırmaktadır: “1-çoğalma, 2-bakım, 3-yerleştirme, 4-sosyalizasyon. Çekirdek ailenin psikolojik fonksiyonları ise, evli çiftlerin cinsel gereksinimlerinin tatmin edilmesi, çocuklar ve ebeveyn için duygusal yakınlık ve güvence duygusunun uyandırılması ve yaşatılmasıdır”.
Bu yaklaşımın önde gelen temsilcilerinden Parsons (1959) çekirdek ailenin temel olarak iki fonksiyon sahibi olduğunu belirtir. Bunlardan birincisi üreme ve küçük yaştaki çocukların sosyalleştirilmesidir. İkincisi ise eşler arasında psikolojik tatmindir.
Yapısal-Fonksiyonel yaklaşımın temel savına göre,ailenin değişim sonucunda görevlerini başka kurumlara aktarması ile yapısı değişir.Aile yeni biçimiyle fonksiyonel olacaktır. Bıraktığı fonksiyonların yerine yeni fonksiyonları önem kazanacak ve yapısı da değişmişolacaktır. Bu bakışaçısına göre, sanayileşme ve kentleşme ailenin fonksiyonlarını ve yapısını değiştiren önemli bir neden olarak görülmektedir.

Bu konu ile ilgili önemli çalışmalar yapmış kişilerden biri de Murdock’tur. Murdock ’a göre, “çekirdek aile veya onun ilişkilerinde insan yaşamı için temel olan dört fonksiyonu yerine getirmektedir:
1. Cinsel ihtiyaçların karşılanması,
2. Ekonomik işbirliğinin sağlanması,
3. Üreme-çoğalma,
4. Çocuk bakımı-eğitimi.”

*Murdock’a göre çekirdek ailenin en önemli fonksiyonu üremedir.
* Parsons özellikle çekirdek aileye düşen görevlerin başka sosyal grubun karşılanmasının olanaksız olduğunu belirmektedir.

Çatışmacı Kuram
Marks’a göre toplumsal değişme ilkel toplum, köleci toplum, feodal toplum ve kapitalist toplum ve sosyalist – komünist aşamaları şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Komünist aşamada sınıfsız toplum gerçekleşecektir. Marks’a göre değişmenin dinamiği sınıflar arasındaki çatışmadır ve kapitalizmin çelişkileri toplumda dönüşüme yol açacaktır. Toplumun maddi koşulları üstyapıyı şekillendirmektedir ve toplumun yapısı temel üretim biçimi tarafından belirlenmektedir. Marks’a göre, “çatışma olmadan ilerleme olamaz ve uygarlığın bugüne kadar izlediği yasa budur.” Marks’a göre insanlık tarihi, bir sınıflar savaşı tarihinden başka bir şey değildir.
Marks ve Engels’e göre kapitalist toplumdan sosyalist topluma devrimle geçiş kadını özgürleştirir.
Marksist yaklaşım aileye eleştirel bakar ve ailenin toplumda mevcut sınıf farklılıklarının önemli rol oynadığını iddia eder. Örneğin, işçi sınıfına eşitsizliğin normal olduğu nu kabul ettirmede aile önemli bir rol oynar.
Engels “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı yapıtında mal varlığının oğullara geçirilebilmesi için aile ilişkilerinin saptanması gerektiğini belirtir. Böylece aileler zenginliğin yoğunlaşmasını ve sınıfsal yapının yeniden üretimini izleyen kuşaklara aktarma olanağına kavuşur. Erkeklerin kendi mirasçılarını bilmelerinin tek yolu kadın cinselliği üzerindeki kontrolleridir. Engels buna dayanarak ailenin kadınları erkeğin cinsel ve ekonomik malı durumuna dönüştürdüğünü savunur.

Mikro Çözümlemeler: Sembolik Etkileşim ve Sosyal Alışveriş Kuramı

Sembolik Etkileşim:
Bu kuram, aileyi etkileşen kişilerin bir birliği olarak tanımlamıştır ve aile yaşamının karı koca, ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkiyi sürdürmeyi sağlayan etkileşimlerden kurulu olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşımı savunanlar eş seçimi, aile içi roller, evlilik etkileşimi, çocuğun toplumsallaştırılması konuları üzerinde durmaktadır .

Sosyal Alışveriş Kuramı:
Bu yaklaşıma göre evlilik bir uzlaşma alanı olarak tanımlanır. Özetle, değişim kuramı bireylere
eş seçiminde en iyi anlaşmayı yapmalarını ailenin oluşturulmasının özü olarak gösterir. Bu karşılıklı alışverişe temel olan en kritik boyut fiziksel çekiciliktir. Ataerkil toplumlarda güzellik kadınların evlilik pazarına sunduğu en önemli meta olarak görülmüştür. Erkekler ise genellikle sahip oldukları maddi kaynaklara göre değerlendirilir.

MODERN AİLE YAŞAMINDA DEĞİŞİMLER VE ÇEŞİTLİLİKLER
Özellikle gelişmiş ülkelerde çekirdek aile yapısı parçalanmaktadır. Boşanma oranları artmasıyla tek ebeveynli ailelerin sayısında artış gözlenmektedir. Yine özellikle gelişmiş ülkelerde ailelerin sahip olduğu çocuk sayıları düşmektedir ve tek çocuklu ailelerin sayısı artmaktadır. Aile yapısı tek tip olmaktan çok çoğulcu bir durum sergilemektedir. Artan boşanma oranları, demokratik hak ve özgürlüklerin genişlemesi sonucu aile yapısı farklılaşmış ve önemli değişimler geçirmiştir.

TÜRKİYE’DE AİLE YAPISI VE DEĞİŞME
Cumhuriyetin ilk yıllarında geleneksel geniş aile yapısının egemen olduğu söylenebilir. Cumhuriyetin ilk yıllarında kadının eğitimi gibi konular büyük önem taşımıştır ve modern/çağdaş aile yapısı temel alınmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de köylerden kentlere göç olduğu ve kentleşmenin hızlandığı bilinmektedir. 1950’lerde yaşanan toplumsal ve ekonomik değişmeyi, traktör alımı, ülke çapında karayollarının yapılması, tarımda kullanılan alanların artması, tarımsal girdilerin kullanılmaya başlamasının harekete geçirdiği söylenebilir.
Sanayileşme ve kentleşme geniş aile yapısını çözen önemli faktörlerdendir. 19. yüzyıl Avrupa’sında sanayileşme ile birlikte köylerde kentlere yoğun bir göçün olduğu bilinmektedir. Sanayi toplumlarında geniş aileye yer yoktur ve sanayi toplumlarında ailenin fonksiyonu azalmıştır. Üretime katılma çok azdır. Eğitim ve öğretim büyük oranda aile dışına bırakılmıştır. Bazı sosyologlar bu düşünceye karşı çıkmaktadırlar. A. Giddens ’a göre, “tarihsel araştırmalar, Avrupa’nın bir kısmında, en azından ilk kapitalist oluşumların birkaç yüzyıl öncesinde ailenin geniş tipten çok çekirdek aile ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte daha geniş akrabalık ilişkileri birçok yönden bugünkünden daha önemliydi. Kapitalizmin gelişmesi ve aile yaşamı arasındaki ilişkiler tahmin edilenden daha karmaşıktır”..
Türkiye’de, mevcut aile biçimlerine ilişkin çeşitli sınıflamaların olduğu görülmektedir. Aile sınıflamalarında genellikle hane halkı ve yerleşim yerleri temel alınmaktadır..

Aile Biçimi ve Büyüklüğündeki Değişmeler
Türkiye’de aileye ilişkin sınıflamalarda aile yapısını hane halkı esasına göre geleneksel geniş aile ve çekirdek aile; yerleşim yeri esasına göre ise kent ailesi, gecekondu ailesi, kasaba ailesi ve köy ailesi olarak ele alındığını görmekteyiz. S. Timur’un Türkiye’de aile yapısı ile ilgili yaptığı çalışmada, Türkiye genelindeki ailelerin %60’ının çekirdek, %19’unun ataerkil geniş, %13’ünün geçici geniş, %8’inin
parçalanmış ailelerden olduğunu ortaya koymuştur.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde hane büyüklüğü Türkiye ortalamasından daha büyüktür.
Türkiye’de aile yapısının köy ve kent düzeyinde biçimsel açıdan çekirdek aile yapısını gösterdiği, ancak aile içi
ilişkiler açısından ise geniş aileyi yansıtan özellikler taşıdığı görülmektedir.
Kent ve metropol alanlarda aile büyüklüğünde küçülme görülmektedir. TÜİK’in Aile Yapısı Araştırması 2006 sonuçlarına göre, Türkiye genelindeki hanelerin %87’sini çekirdek aile ve %13’ünü ise geniş aile oluşturmaktadır.

Akrabalık İlişkilerindeki Değişmeler

Ailelerden meydana gelen akrabalık sistemi yatay olarak evlilik bağıyla, dikey olarak da soy bağı ile meydana gelir.
Türkiye’de geleneksel olarak akrabalar arasında baba soyundan gelen akrabalarla ilişkiler daha önemlidir. Geniş aile birey için güvenlik ve destek sağlayan bir kurumdur..
E. Kongar, İzmir’de Kentsel Ailenin Değişimi üzerine yaptığı araştırmada akrabalık ilişkilerinin kentsel bölgelerde zayıfladığını belirtmektedir. Akrabalık ilişkilerinin değişme eğilimi içinde olmasına rağmen yardımlaşmanın devam ettiğini belirtmektedir. Çekirdek aile yerine getirdiği fonksiyonlar bakımından geniş aile özelliği göstermektedir. Bu da ülkemizde aile yapısındaki değişimin ailenin fonksiyonlarındaki değişimle aynı hızda ve yönde olmadığını ortaya koymaktadır.

Aile İçindeki Değişmeler
Geleneksel ailenin tersine yeni aile tipinde birçok iş ortak olarak yapılmaktadır. TÜİK’in Aile Yapısı Araştırması 2006 verileri ev işlerinin çoğunluğunun kadın tarafından yapıldığını göstermektedir. Hanelerde cinsiyete dayalı bir işbölümü temelinde yemek yapma, ütü, sofrayı kurma-kaldırma gibi işlerin çoğunluğu kadın tarafından yerine getirilirken, fatura ödeme, küçük tamir gibi işleri daha çok erkekler yerine getirmektedir. Hane içinde kadınların %87,1’i yemek ve %84,3’ü ise ütüyü yapmaktadır.
Kadının toplumdaki yeri ve dolayısıyla aile içindeki statüsü erkeğe oranla daha düşüktür. D. Kandiyoti (1984) bu konu ile ilgili yaptığı araştırmasında, sosyoekonomik değişmelerin kadının durumunda önemli değişmelere yol açmadığını ve cinsiyet rollerinde çok az bir değişmenin olduğunu belirtmektedir.

O. İmamoğlu, evlilik konusunda bazı farklılıkları gündeme getirmiştir:
• Öncelikle eşitlikçi değil, hiyerarşik bir yapı mevcuttur. Erkekler kadınlara kıyasla daha çok ekonomik güce sahiptirler ve önemli karları daha çok onlar vermektedir.
• Kadınlar erkeklere göre evlilik ilişkisinden erkeklere göre daha az memnun görünmektedirler. Kadınlar eşleri ile istedikleri gibi bir ilişki kuramadıklarını düşünmektedirler.
• Eşler arasında bir iletişim sorunu yaşanmaktadır.
• İletişim, paylaşım sorunlarının ötesinde, kadınlar eşlerinin bazı rahatsız edici davranışlarının olduğunu ve kendilerine karşı daha fazla şiddete başvurduğunu belirtmektedirler.
• Bu durum kadının sağlığını ve psikolojik durumunu olumsuz etkilemektedir.

Geleneksel ailede eşler daha çok aile tarafından seçilir ve evlenme yaşı küçüktür.
* 1978 ve 2003 yılları arasında hiç evlenmemiş kadınların durumu incelendiğinde, bu oran 1978 yılında %25 iken bu oran 2003 yıllında %31,2’ye çıkmıştır. 29 yaş altındaki kadınlarda bu oran 1978’de %42,0 iken, 2003 yılında %55,1’dir .

* TÜİK Aile Yapısı Araştırması 2006’dan elde verilere göre, kadınların %36,2’si evliliklerini görücü usulüyle, %24,2’sinde ise kendi kararı ile gerçekleşmiştir.

Türk toplumunda gelecekte aile yapısının nasıl olacağını belirleyecek önemli faktörlerden birisi Avrupa Birliği olabilir. Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olması yolundaki gelişmeler aile, kadın hakları, kadına karşı şiddet, çocuğun yetiştirilmesi gibi birçok konuda yasal düzenlemeleri gerektirecektir.

GELECEKTE AİLE
Üreme ve gen teknolojilerindeki hızlı değişmeler aile ve ailenin geleceği üzerinde önemli etkilere sahip olacaktır. 1978 yılında ilk insan embriyosunun nakli gerçekleşti ve 1981’de ABD’de ilk tüp bebek dünyaya geldi. Bu değişmelerin aile yapısını etkilememesi düşünülemez ve bu bazı sosyal ve etik problemleri de beraberinde getirecektir.

EKONOMİ SOSYOLOJİSİ

Posted: Ekim 29, 2012 in Uncategorized

EKONOMİ SOSYOLOJİ 1-4 ÜNİTELER DERS ÖZETİ

ÜNİTE 1

Ekonomi Sosyolojisinin Kuramsal Terimleri;

• Bilim; evren doğa ve toplumda ortaya çıkan olay ve olguların işleyiş ilişkilerini, mantıksal tutarlılık içinde “açıklama” görevini üstlenir.
• Biçimsel açıklama uğraşı kendi evrim süreci içerisinde iki büyük sıçrama yaşadı, bunlardan ilki görünür doğanın, makine modeline benzer biçiminde “mekanik ilişkilere” dayalı olarak işlediğine ilişkin Newtongil Paradigma olarak şekillendi. İkincisi ise, görünmez doğanın, örneğin atom altındaki parçacık ilişkilerinin dinamik ve çoklu etkileşim içinde açıklanmasını getiren yeni bir yaklaşım olarak 20. yy ilk çeyreğinde şekillendi.
• 20. yy ilk çeyreğinde düşünsel olarak şekillenen ve bilimde ikinci büyük devrim olan kuantum yaklaşımı ise; süreç içinde yarattığı teknolojilerle, aynı yüzyılın son çeyreğinde insanlığın ve toplumları Bilgi toplumu olma sürecine yönlendirdi.
• Ekonomik Sosyolojisi; ekonomik olay, olgu ve ekonomik çıkarları, teknolojik öze dayalı sosyal örgütlenme v ilişkiler ağı içinde ele alan bir bilimdir.
• Ekonomi sosyoloji iki doruk noktası yaşamıştır, bunlar; 1890-1920 ve 1980 yıllarıdır.
• İnsanların ekonomik faaliyetlerinin bir teknolojik temeli vardır ve teknoloji ile insanlar doğaya egemen olma savaşı verirler. Ayrıca belli bir teknolojik ortamda şekillenen her ekonomik faaliyet, belli bir soysal ilişkiler sistemi içerisinde gerçekleşir, buna sosyal örgütlenme denir.
• Temel ekonomik süreç ve sosyal örgütlenme ilişkileri içinde ortaya çıkan ekonomik faaliyetin temel özellikleri şunlardır.
1. Ekonomik faaliyetlerin gerçekleşme biçimi insan-insan ilişkisine dayanır.
2. Her ekonomik faaliyet, bir sosyal ilişki ve örgütlenme biçimi olarak yansır.
3. Her ekonomik faaliyetin teknolojik temeli, doğaya egemen olma uğraşındaki insan ilişkilerini, yani insan-doğa ilişkisini yansır.
• Ekonomi sosyolojisi konularını düşünsel soyut modeller olarak incelemez aksine gözlenen (empirik) olguları bizzat inceleme konusu yapar.
• Geleneksel ekonomi yaklaşımının özellikleri
1. Geleneksel ekonomi teorisi konularının kısmi açıdan ele alması,
2. Geleneksel ekonomi teorisinin ilgilenilen konunun bütününü kapsaması,
3. Geleneksel ekonomide kullanılan modellerin gerçek olayları tasvir etmede ve açıklamada yetersiz kalması
4. Ekonomi teorisinin kısmi bilimsel bulgularının, pratik sorunların çözümü için yetersiz kalması
• Geleneksel ekonomi ile ekonomi sosyolojisi arasında 3 görüş vardır.
1. Ekonomi, ekonomi sosyolojisinin alt dalıdır.
2. Ekonomi sosyolojisi ekonominin bir alt dalıdır.
3. Ekonomi sosyolojisi, bağımsız bir bilim dalıdır.
• Ekonomik yaşamın morfolojik ve yapısal yönlerini araştırma konusu yapan araştırmacılar Werner Sombart, Gerhard Welser, Talcoot Parsons ve Hans Albert’tir, bunlar “ekonomi, ekonomi sosyolojisinin bir alt dalıdır” düşüncesini benimsemişlerdir.
• “Ekonomi sosyolojisi ekonominin bir alt dalıdır” diyen düşünürler, GottFreid Eisermann, Joseph A. Schumpeter ve Woledemar Koch’tur.
• “Ekonomi sosyolojisi, bağımsız bir bilim dalıdır” diyen düşünürler, Neil J. Smelser, Freidrich Fürestenberg, Anton Burghardt ve Granovetter’dir.
• Birbirinden uzaklaşan ekonomi bilimi ve genel sosyoloji arasında ortaya çıkan boşluk, kendine özgü bir bilim dalı olarak ekonomi sosyolojinin doğması ile dolduruldu.
• Ekonomi bilimi ve ekonomi sosyolojinin karar birimleri farklıdır.
• Ekonomi biliminde ve ekonomi sosyolojisinde “ekonomik faaliyet”in tanım ve içeriği farklıdır.
• Ekonomi bilimi ve ekonomi sosyolojisi arasındaki farklılıklar aşağıdaki gibidir.
1. Bu iki bilim dalının karar birimleri farklıdır.
2. Ekonomik faaliyetin tanım ve içeriği farklıdır.
3. İki bilim dalının ekonomik faaliyetlere ilişkin kısıt ve kriterleri farklıdır.
4. Her iki bilim dalında “ekonomi’nin toplum bütünü içindeki algılanışı farklıdır.
5. İki bilim dalında analiz amaçları farklıdır.
• Geleneksel ekonomi teorisinin aksine, ekonomi sosyolojinin araştırma konusu, güncel yaşamda fiilen ortaya çıkan, gözlenen (empirik) ekonomik olay ve süreçleri, sosyal ilişkiler, yani toplumsal boyut içinde değerlendirmektedir.
• Bağımlı değişken; ekonomi sosyolojisinde ise üretim, bölüşüm ve tüketim süreçleri içinde bulunan insanların gösterdikleri davranış ve davranışlardaki değişmeler örneğin girişimci, işçi ve tüketici davranışları açıklanan veya bağımlı değişkenlerdir. Burada ekonomik süreç içindeki aktörlerin davranışlarının açıklanması öncelikli konudur.
• Bağımsız değişken; ekonomi sosyolojisinde psikolojik, kültürel ve sosyal yapı ve ortamlar bağımsız değişkenlerdir.
• Fonksiyonel ilişki; ekonomi sosyolojisinde, bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişkiler geleneksel ekonomide olduğu gibi soyut-mekanik modeller kurmaya her zaman uygun değildir.
• Ekonomik sosyolojisinde değişkenler arasındaki ilişkiler, genel geçerliği olan yasalar şeklinde değil, empirik olay ve gözlemlerle yanlışlamaya açık, kısmi ve geçici açıklama değeri olan tezler olarak ortaya çıkar.
• Ekonomi sosyolojisinde metodsal çoğulculuk etkendir.
• Sosyolojik yöntem indirgemeci değil bütüncüldür.
• Ekonomi sosyolojisi sosyolojinin yöntem ve yaklaşımlarını ekonomiye; yani üretim, bölüşüm, mübadele ve tüketim alanlarına uygular. Böylece ekonomi sosyolojisini genel sosyolojiden ayıran nokta kullandıkları araştırma yöntemleri değil, özel ilgi alanıdır.
• Ekonomi sosyolojisinde kullanılan metodolojik unsurlar şunlardır.
1. Toplumsal bütün farklı düzeylerde analiz edilebilir.
2. Araştırmalar , statik ve dinamik analizler şeklinde yapılabilir.
3. Analiz araçları olarak modeller ve tipolojik sınıflamalar yapılabilir.
4. Ekonomi sosyolojisinde aksiyomatik yöntem kullanılabilir.
5. Ekonomi sosyolojisinde, bilimsel yasa ve kurallar mutlaklık içermez.
• Ekonomi sosyolojisinin analiz düzeyleri şunlardır.
1. Bireysel Kişisel Düzey; ekonomi sosyolojisinin birey düzeyindeki analizlerinde, belli sosyal ortamlar içindeki insanın davranış ve davranış biçimlerini açıklar.
2. Etkileşim Düzeyi; bireylerarası ilişkiler açısından yapılan analizler etkileşim analizleridir.
3. Örgütsel Düzey; Organize olmuş ortak davranışın koşullarını açıklar.
4. Kurumsal Düzey; burada toplumun kurumlaşmış ve göreli bağımsızlık kazanmış devlet, piyasa, aile, din ve bilim gibi kısmi alanların yapı ve işleyiş biçimlerini açıklar.
5. Toplumsal Düzey; bu düzeydeki analizler, toplum bütününe ilişkin sosyo-ekonomik ilişkileri ve bunların değişimini analiz konusu yapar.
6. Küresel Düzey; kuantum paradigmasına dayalı yeni bilim anlayışının yarattığı mikro ekonomik ve iletişim teknolojilerindeki büyük ve köklü sıçrama, ulus devletlerin kapalı yapısını ortadan kaldırdı. Bugün iletişim, bilgi, sermaye, insan gücü ile mal ve hizmetler çok daha yoğun bir biçimde, küresel düzeyde serbestçe dolaşabilir duruma geldi.
• Gerek atom altının kendi içinde, gerekse çevresi ile ilişkilerin bir ağ sistemi olduğu; bu ağ sisteminin toplumsal alanda geçmişten bugüne uzanan bir yapılanışı olduğu ve bu sistem ve yapı içinde etkileşim ağının işlediği görüldü.
• Sosyo-ekonomik olay ve durum zaman içinde bir değişme göstermiyorsa veya ilgili büyüklükler zaman içinde hep aynı değerleri alıyorsa statik bir olgu, aksine zaman içinde değişiyor ve farklı değerler alıyorsa dinamik olgu denir.
• Reel modeller, sosyo ekonomik gerçeğin, belli bir ölçekte küçültülerek yeniden kurgulanmış biçimine denir.
• İdeal-düşünsel modeller, belli bir gerçeğe yaklaşabilmek için temsili olarak kurulmuş modellere denir.
• Ekonomi sosyolojinde ideal(düşünsel) ve reel(gerçek) tip ayrımı özellikle Max Weber’den beri yapılagelmektedir.
• Ekonomi sosyolojisi kavramını ilk kez 1879 yılında W.S.Jevons kullanmış ve Durkheim ve Weber’in çalışmalarında da benimsenmiştir.
• Marx’ın kendi çalışmaları, ekonomi sosyolojisi için en başta gelen ilk ve öncü çalışmalar grubuna girer.
• ADAM SMITH : 1776da yayınladığı ve 1780 yılında ivme kazanan “milletlerin zenginliği” ile ekonomi politikasının yer aldığı “sosyal teori” yi geliştirmiştir. Bu eserinde endüstri devriminin önemini benimsemiştir.
• Ricardo ekonomik konulara ” şekil-soyut” şeklinde yaklaşmıştır.
• Herbert Spencer ve Durkheim “ekonomi bilimi” ni tercih ederek sosyolojiden uzaklaşan bir bilimi tercih etmişlerdir.
• F. Fürstenberg ekonomik alanda ortaya çıkan insan eşya ilişkisinin sosyal bir boyut olduğunu ve bu boyutun ekonomi sosyolojisinin konusu olması gerektiğini savunur.
• Schumpeter “kapitalizmin gelişmesi” adlı eseri ile bilgi toplumu ve evrimci ekonominin ilk habercisidir ayrıca “emperyalizmin doğası, yeniliğin yaratıcı yok etme süreci, vergi devletin krizi” adlı çalışmaları olmuştur.
• Mark Granovetter “yurtlanmışlık” sorunu üzerine makalesi ve ” yeni ekonomi sosyolojisi”nden söz etmesi ekonomi sosyolojisine yeni bir başlangıç sağlamıştır.
• Parsons ve Smelser “ekonomi ve toplum” adlı eserlerinde ekonomi ve sosyolojiyi inceleme konusu yapan iki bilim dalı olarak görür.
• Zelizer ekonomik ve kültürel faktörleri de dikkate alarak, kültürel ve yapısal mutlakçılık arasında bir orta yol bulmanın daha doğru olduğunu savunur.
• Di Maggio ” düzenleyici kültür ve yapıcı kültür” ekonomiyi kültürel yönüyle incelmiştir.
• İktisat sosyolojisinin bir bilim dalı olarak alt yapısını hazırlayan, ekonomi ile sosyoloji arasındaki bağlantının şekillenmesini sağlayan bilim insanı Max Weber’dir.
• Bilgi toplumu ve evriminde ekonominin ilk habercisi J.A. Schumpeter’dir.
• Ekonomik olaylara ilişkin gerçeğin ancak bir kez gözlenebileceğini ve gözlenen bireysel tarihi olaylardan genel yasalara (tümevarım) ulaşılabileceğini savunan yaklaşım Tarihçi Okul’dur.
• Bireysel davranışların sosyolojik açıklanmasında etkili olan kavram ihtiyaç’tır.
• Granovetter’e göre “ekonomik faaliyetler, sosyal yapı ve ilişkiler içinde sıkıca yurtlanmış yerleşik veya gömülü olarak yer alır. Bu yurtlanmayı sağlayan ağ sistemidir, bu nedenle yurtlanmışlık konseptinin merkezi unsuru “sosyal ilişki ağları”dır.
• Günümüzün ekonomi sosyolojinde yurtlanmışlık kavramıyla merkezi bir konum alan ağ analizleri, yapısal sosyoloji içinde ve onun katkısı olarak ortaya çıktı.

ÜNİTE 2

Toplum ve Ekonominin Yapısal Analizi,

• Ekonomi sosyolojisi kapsamında ele alınan toplumsal ve ekonomik olaylar, tarihsel yapılanışın belirlediği çoklu etkileşim ağları içinde yer alır.
• “Toplumsal bütün” ile “sosyal ilişkiler sistemi” birbirinden ayrı iki analiz düzeyi, olgu ve bütünü temsil eder.
• Bilimsel düşünce; evren doğa ve toplumun işleyiş ilişkilerinin yarattığı karmaşık olguları insan aklıyla açıklamaya yönelik uğraşa denir.
• “Sistem” kavramı hem bir analiz yöntemi hem de bir olgu olarak karşımıza çıkar.
• Analiz yöntemi olarak sistem yaklaşımının unsurları şunlardır.
1. Sistem bütünü,
2. Sistem unsurları(elemanları)
3. Unsurlar arası bağlantılar(İlişkiler)
4. Açık sistem olarak çevre ile ilişkiler
5. Sistem davranışı
• Oluşmuş yapılar; Yaşamın evrim süreci ve doğal seleksiyon sonucu kendiliğinden şekillenmiş informel yapılanmalara denir.
• Tasarlanmış yapılar; Amaçlı insan aklının ürünü olarak organize edilmiş, somut(formel) ve resmi yapılanmalara denir.
• Toplumsal sistemler; Biyolojik sistemler gibi kendi kendini yaratan, üreten, yenileyen ve yapılandıran sistemlere denir.
• Toplumsal bütün; insan ihtiyaçlarını karşılama işlevini üstlenmiş ve birbiri içinde yurtlanmış olan, ekonomik, politik, sosyal, kültürel ve teknolojik sistemlerin entegre olarak bütünleştiği bir yapılanmadır.
• İnsanların davranış ve kararları, belli ihtiyaçları gidermeye yönelik işlevleri üstlenecek biçiminde şekillenir, bu işlevler;
1. Mal ve hizmetlerin üretim, dağıtım ve tüketimi yolu ile insan ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik işlevsel ekonomiktir.
2. insanlar ve insan grupları arasındaki ilişki ve bir araa yaşama ihtiyacını karşılama işlevi sosyaldir. Sosyal ağlar , insan grupları arasındaki bütünleşmeyi sağlar.
3. Yaşamı kolaylaştırabilmek için bir araya gelmiş insan topluluklarının yönetimi ve ortak amaçları gerçekleştirmeye yönelik işlevler politiktir.
4. insanlar psikolojik doyuma ihtiyaç duyarlar ve bunu sağlayan yaşam unsurlarını korumak isterler. Onlarla duygusal bağları vardır. İnsanın psikolojik ihtiyaçlarını karşılama işlevi kültürdür.
5. Doğa ile ilişkisinde insan, ona egemen olma ihtiyacı duyar. Bu ihtiyacı karşılama işlevi teknolojiye aittir.
• Ekonomik Alan; bireysel ve toplumsal yaşamın maddi temelini oluşturan mal ve hizmetlerin üretime ve tüketime hazır duruma getirilmesi yoluyla insan ihtiyaçlarını karşılar.
• Politik Alan; Toplumsal yaşamın karmaşık ilişkilerinin bir kaosa dönüşmemesi için toplumu geleceğe taşıyacak yönetim ve yönlendirme işlevi politikanın konusudur.
• Sosyal Alan; Toplumu oluşturan birey ve sosyal grupların, diğer birey ve toplumsal gruplarla karşılıklı ilişkileri içerir.
• Kültürel Alan; Toplumun genelinde geçerli olan, geçmişten miras kalan ve öğrenilebilir olan değer, norm ve davranış kalıpları toplamından oluşur.
• Teknolojik Alan; İnsanın doğaya egemen olma yeteneği, geliştirdiği yeni teknik, alet ve edavata bağlı olarak artar. Teknoloji, öğrenilmiş ve sistemli olarak kullanılan bilgidir.
• Beyin yapılanışı ve bu yapılanış içinde yurtlanmış olan sinir ağları ve dendirit bağlantıları yoluyla beynin fiziko-kimyasal işleyişi ile toplumda insan ilişkileri içinde yurtlanmış olan ekonomik, politik, kültürel ve teknolojik sistemleri oluşturan unsurlar arasında önemli paralellikler olduğu görülür.
• Toplumsal sistemler kendi kendini yenileyen, uyum gösteren ve yapılandıran sistemler olduğu için işleyiş açısından “organik” sistemler olarak adlandırılmaktadır.
• İnsan bünyesini oluşturan sistemlerin her birinin kendine özgü bir örgütlenişi, yapılanışı, işleyişi ve işlevi vardır. Bu özellikleri nedeniyle bir sistem olarak her biri, kendi işlevini yerine getirirken diğeri içinde yurtlanmış olarak onu besler; işleyiş ve çalışmasını sağlar. Canlının organik evrim sürecinde bu sistemler arasında ortaya çıkan uyum, insan vücudunun sağlıklı işlenmesini hep birlikte sağlar. Aralarında pozitif bir etkileşim vardır. Bunların herhangi birinde ortaya çıkan hasar ve hastalık diğerlerinin işeyişini de olumsuz etkiler. bu etkileşimde dikkat edilmesi gereken nokta bu sistemlerden hiçbirisinin diğerinin işlevini üstlenmemesidir. Kendi içinde kısmi işlev üstlenmesi olabilir. Örneğin kalp yan damarlarının birindeki kısmi bozulmayı çevredeki diğer damarları üstlenebilir.
• İnsan bünyesinin sağlıklı işleyişi gibi , toplumsal bütünün sağlıklı işleyişi de, her toplumun tarihsel evrim ve değişim süreci içinde, her sistem kendi işlevi doğrultusunda organize olduğu, yapılandığı ve yönlendirildiği sürece etkindir. Kendi aralarındaki karşılıklı etkileşiminin, pozitif sinerji yaratacak biçimde dizayn edilmesi, sistem bütünselliği için zorunludur.
• Paradigmal kaymalar, toplumsal bütünün en dinamik unsuru olan teknolojideki köklü dönüşümlerle başlar ve zaman içinde organik bütünün diğer sistemlerini yapılandırarak tüm kılcal damarlarına kadar yayılma gösterir.
• Paradigmal kayma; dünya, doğa ve evren algısında yaşanan bir paradigmal bir sıçrama şeklinde yukarıya taşınan bir kırılmadır.
• İlkel toplumlarda, doğal çevre; geleneksel tarım toplumlarında, kültürel gelenekler ve dini öğeler; sanayi toplumunda, ekonomik unsurlar, bilgi toplumunda, insani nitelik ve yetenek olarak bilgi ve bilgi teknolojileri diğerlerinden daha ağırlıklı olarak öne çıkar.
• Yapısal boyut; temel alanların içeriğini oluşturan unsurların zaman ve mekan boyutları içinde, birikim, ağırlık ve oransal paylardaki değişimleri şekillendirir.
• Ekonomik yapılanma; sadece ekonominin makro düzeydeki tarım, sanayi, hizmetler ve bilgi sektöründe değil; tüm diğer sektör ve alt sektörlerde devreye girer.
• Ekonominin sektörel yapılanmasına paralel olarak ekonominin fonksiyonel alanları olan üretim, tüketim ve paylaşım ilişkileri, hem nitel hem nicel açıdan, sürekli çeşitlenme, yeni ürün ve hizmetler ile kalite değişimi şeklinde içsel yapısal değişime uğrar.
• Ekonominin mekan boyutunda yapılanması, ekonomik aktivitenin, farklı bölge ve kesitlerinde farklı gelişmişlik düzeyi içinde, farklı biçimde yoğunlaşma ve ağırlık kazanmasına yol açar.
• Ekonomik yapılanmanın bir başka boyutu ekonomik faaliyetlerin, alt ve üstyapı şeklinde ayrımıdır. Bir piyasa ekonomisinde, üretici ve tüketicilerin doğrudan ekonomik çıkarlarına yönelik faaliyetleri üst yapıyı, buna karşılık bunların yerine getirilebilmesi için, ön koşul oluşturan ve genellikle kamu tarafından yerine getirilen faaliyet ve donanımlar alt yapıyı oluşturur. Alt yapı 4 grupta incelenir.
1. Doğal Altyapı, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile iklim ve topografya özelliklerini kapsar.
2. Maddi Altyapı, kalkınma literatüründe sosyal sabit sermaye olarak ele alınır; yol, su elektrik, kanalizyasyon ve benzeri donanımları kapsar.
3. Personel Altyapı ise bir ekonominin gelişme düzeyinin gerektirdiği düzeyine sahip insan donanımını kapsar; günümüzde daha çok beşeri sermaye olarak ele alınmaktadır.
4. Kurumsal Altyapı ise ekonominin gelişme düzeyinin gerektirdiği, idari örgütlenme, hukuk ve sosyal düzeni ile kişilerin alışkanlık, değer, norm ve davranış kalıpları düşünce yöntemleri ve dünya görüşlerini kapsar.

• İnsanlığın ulaştığı bugünkü uygarlık düzeyinde, en hızlı değişim bilim ve teknolojik sistemlerde gerçekleşiyor. Toplumsal sistemler içinde en yavaş değişim ise kültürel unsurlarda gözlenir.(kültürel gecikme)
• 18. yy’ın ikinci yarısında devreye giren mekanik düşünce ve teknolojiler sayesinde toplumda yaşanan başlıca köklü ve köklü değişimler aşağıdaki gibidir.
1. Teknolojik sistem ve yapı değişti,
2. Ekonomik üretim sistemi değişti,
3. Üretimin organizasyon sistemi değişti,
4. Sanayi Toplumu sistemi değişti,
5. İş bölümü ve uzmanlaşma sistemi değişti,
6. Piyasa yapılanışı sistemi değişti,
7. Sosyal yapı değişti,
8. Sosyal ilişkiler sistemi değişti
9. Mekansal yerleşim ve kuruluş yeri sistemi değişti,
10. Ücret sistemi değişti,
11. Politik sistem değişti,
12. Kültürel değerler sistemi değişti,
13. Küresel sistem değişti
• Ekonominin sektörel yapılanışı zaman içinde makro düzeyde tarım, sanayi ve hizmet sektörleri şeklinde gerçekleşti. Tarım kendi içinde bitkisel üretim ve hayvancılık olarak şekillenirken; sanayi ise madencilik, imalat ve inşaat sanayileri olarak; imalat sanayi ise, tüketim, ara ve yatırım malları sanayi şeklinde yapılanma gösterdi. hizmetler ise, ticaret, tarım bankacılık vb. ayrımlara konu olarak çeşitlendi ve yapılandı.
• Ekonomik ve sosyolojik yapılanmaya paralel olarak sosyal ilişkiler de yeniden yapılandı; işgücü kendi içinde uzmanlaşarak fabrika işçisi (kol gücü- mavi yakalı) ve büro içi hizmetlileri (kafa gücü- beyaz yakalı) olarak ayrıldı, daha ileri aşamada, managerler üst düzey yöneticiler olarak ayrı bir sosyal grup olarak şekillendi. Bu sosyal kesimlerin, ekonomik faaliyet içindeki davranış kalıpları birbirinden farklı oldu. Fabrika işçileri dayanışmacı kültür kalıbı ve davranış yönetilimi sergilerken; büro hizmetlileri kariyerli bir kültür ve davranış kalıbına(bürokratik yönelim) sahip oldu. Üst düzey yöneticiler, çalışmayı yaşam için sadece bir araç olarak gören davranış kalıbı ve kültüre yöneldi. Ayrıca geleneksel toplumun kapalı ve bağımlılığa dayalı kültür yapısından bireysel çalışma ve başarı motifini öne çıkarak bir kültür kalıbına yönelik yapılanmalar yaşandı. Teknolojik, ekonomik ve kültürel alanlardaki hızlı değişim ortamı cinsiyet farklılıkları açısından tarım toplumundaki iş bölümünden daha farklı bir iş bölümünü şekillendirdi. Kadınların işgücü piyasasına girmeleri, ilerleyen süreçte ailelerde kadın ve erkek eşitliği ve kadın haklarının öne çıkması yanında, aile yapısının değişimini getirdi. Tarım toplumunun büyük aile yapısı, sanayi toplumun çekirdek ailesine dönüştü. Sosyal ve kültürel alandaki gelişmelere paralel olarak politik alanda da yeni yapılanmalar yaşandı. Sosyal sınıf olarak burjuvazi ve endüstri işçisinin yeni sınıflar olarak ortaya çıkması ve bunların siyasette ağırlığını koyması parlamenter demokrasiyi yapılandırdı. Ayrıca ekonomide devletin ekonomik faaliyetin alt yapısını hazırlama görevi ve özel sektörün girmediği alanlara ekonomik aktör olarak girmesi toplumda kamu ve özel sektör yapılanmasını şekillendirdi. Kamunun artan ağırlığı, devlet bütçesinin farklı amaç ve sektörler için kullanımı, politikanın ekonomiyi etkileyen ve belirleyen önemli bir unsur olmasına yol açtı.
• Ülke içinde ekonomik ve sosyal açıdan gelişmiş ve az gelişmiş bölgelerin oluşması toplum ve ekonominin farklı mekansal yapılar içinde şekillenmesine yol açtı.
• Bilgi toplumunda teknoloji, doğa evren ve toplumsal sistemlere uygulanabilir olan bilimsel bilgidir. Zira görünmez doğa olan atom altının ve DNA şifrelerinin bilgisi ancak bilimsel yöntemler içinde üretilebilir. Bilgi çağında teknoloji, zihnin ürünü olup odaklanmış beynin kullanım yöntemleri ile bilimsel araştırma yöntemlerine dayalı olarak, ARGE sistemleri içinde yenilik olarak üretilir. Yenilikler bilgi birikimine dayalı yeniyi ve geleceği yaratmaya yönelik yöntemler ve düşüncelerdir. Bu nedenle entellüektel-zihinsel sermayeye dayanırlar.
• Bilgi toplumu,
1. Kişisel düzeyde; işbirliğine açık, paylaşımcı ve sosyal sorumluluk sahibi, ömür boyu öğrenen yeni kişilik yapılanmasını;
2. Örgütsel düzeyde; sıfır hiyerarşili yatay organizasyona sahip; dışa açık içte ortak kurum kültürü oluşturan dinamik işletme yapılanışını;
3. Kurumsal düzeyde; şeffaf ortak kurumsal kültür değerlerine bağlı olarak ağda bütünleşmiş kurumsal yapılanmayı;
4. Toplumsal düzeyde; ise farklılıkları, negatif sinerji ile çatışmaya değil pozitif sinerji yaratıcı, uzlaşmacı stratejilerle, zenginlik kaynağı olarak devreye sokarak bütünleştirici yapısal politikaları öngörür.
• Bilgi çağının bütüncül sistem ve süreç mantığı, ayrışmayı değil, uzlaşma, hoşgörü işbirliği sayesinde, uzmanlaşmanın getirdiği çeşitlilik içinde toplumsal bütünleşmeyi öngörür. Çatışmacı yönelim, negatif; uzlaşmacı yönelim ise pozitif sinerji yaratarak toplumsal sürecin genel davranış kalıbını belirler.
• Eğitim ve öğretimden çok , “öğrenimin” öne çıktığı bilgi toplumunda; eğitim ve öğrenim yaşam boyu sürekli bir zorunluluk durumuna dönüştü.
• Bilgi toplumundaki üretim ilişkilerinin yeniliklere dayanması ve yeniliklerin de uygun ortam(teknopark) ve entelektüel sermayeye dayanması, bu ortam ve donanımı sağlayamayan ülke ve bölgeler arasındaki uçurumun artmasına yol açtı.
• Kalkınma anlayışı yerelden başlayan ve tabandan yönlendirilen fakat ulusal ve küresel etkileşime açık süreçler haline dönüştü. Yerelin potansiyellerini, çağın teknolojisi ile birleştirip, yenilik üretecek ortam ile entelektüel, kurumsal ve örgütsel yapılanmaları ektin yönlendirebilen yenilikçi kentler ve bölgeler, “insani kalkınma”nın hızlı gerçekleştiği yöreler oluyor.
• İnsani gelişmeyi sürekli ve kalıcı olarak besleyecek olan ARGE ve yenilikler sürdürülebilir olmalıdır. Ancak bu yeniliklerin hem doğa ve yeşille hem de insan ve insani değerlerle uyumlu olması gerekir. Bu uyumluluk ise, geniş ölçüde bilgi çağının kültür değerleri ile katılımcı, işbirlikçi, uzlaşmacı ve çoğulcu, yerelden küreye uzanan daha demokratik süreçlerle bütünleşmesi durumunda sağlıklı bir yapılanmaya ulaşılabilir.
• Toplumsal sistem içinde en yavaş değişim “kültürel sistem” içinde olur.

ÜNİTE 3

Enformel Sektör/Ekonomi

• Geçici bir durum olarak algılanan enformel sektör varlığını değişen biçimlerde günümüze değin korumaya devam etmiştir. Modernleşmeyle birlikte ortadan kalkacağı varsayılan enformel sektör veya enformel ekonomi, günümüzde hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülke ekonomilerinin yapısal bir parçası haline gelmiştir. 1980’li yıllardan bu yana da enformel sektör önemli bir gelir kaynağıdır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde formel ve en formel sektör arasında net bir ayrışmayı görmek zordur. Örneğin büyük işletmeler işgücünü bir yandan formel olarak yani kayıtlı, örgütlü, güvenceli bir şekle istihdam ederken diğer yandan enformel yani sigortasız, güvencesiz, geçici ve örgütsüz olarak çalıştırabilmektedir. Enformel sektör tartışmalı bir kavramdır. Formel sektör dışında kalan çalışma alanları marjinal sektör, kayıt dışı ekonomi, yer altı ekonomisi, küçük üretim, kaçak istihdam, enformel ekonomi gibi kavramlarla ifade edilmektedir.

Enformel Sektörü Açıklayan Kuramsal Yaklaşımlar
• Düalist okul; hem sosyolojide hem de ekonomi de hakim olan bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı bir toplumda veya bir ekonomide aynı anda var olan birbirinden farklı yapılara dikkat çekmektedir. Toplumda veya ekonomide var olan modern ve geleneksel yapılar birbirinin karşıtı olarak ele alınır. Örneğin, düalist yaklaşıma göre bir toplumda modern kesim geliştikçe geleneksel kesiminde aynı şekilde küçülecektir. Sosyolojide modernleşme kuramı olarak bilinen yaklaşım düalist bir bakış açısında sahiptir.
• Clifford GEERTZ(1926-2006); ekonomik yapıyı geleneksel ve modern olmak üzere ikili yapıda ele alır. Enformel sektör kavramını kullanmamaktadır. Enformel sektör onun kuramsal çerçevesi içinde geleneksel yapıya denk düşmektedir. Geertz yaşadığı Modjokuta kasabasının ekonomik yapısını iki temel kavramla analiz eder.
1. Pazar Yeri Ekonomisi; Ekonominin geleneksel yapısını temsil etmektedir. Ekonomik yapı içerisinde tanımladığı üç temel alan olan Küçük Çaplı ticaret, Zanaat Üretimi, Tarımda Küçük Üretimdir. Pazar yeri ekonomisinde; ürünün fiyatları modern ekonomiden farklı olarak alıcı ve satıcı tarafından gerçekleşen pazarlık temelinde oluşur, satıcının düzenli ve sürekli bir şekilde müşteri tutma gibi bir çabası yoktur, ticarete konu olan mallar bir yerden bir yere taşınabilecek niteliktedir, faaliyet gösteren küçük girişimciler modern ekonomide olduğu gibi risk almazlar ve olası riskleri de dağıtılmaktadır.
2. Firma Ekonomisi; Modern işyeri firma ekonomisini temsil etmektedir. Firme ekonomisi olarak adlandırılan modern işyerlerinin en temel özelliklerinden biri örgütlü bir yapı olmasıdır. Firma ekonomisi olan bir dükkanın genel özellikleri şunlardır; Değişmeyen sabit bir işyeri, Gün boyunca düzenli bir çalışma, Satılan malların fiyatlarının önceden belirlenmiş olması, Belirlenmiş fiyatlara göre satışın yapılması, kararlı bir şekilde müşteri kovalanması, süslü vitrine sahip olması, iç dekorasyona önem verme, modern eşya alım ve satımıdır.

• Pazar yeri ekonomisi ve firma ekonomisi iki farklı kesim olarak yan yana var olmakta ve birinin varlığı diğeri için tehdit oluşturmaktadır. Pazar yeri ekonomisi istihdam yaratma açısından oldukça sınırlı kapasiteye sahiptir ve bu yapı modern ekonomik kesimin gelişmesinin önünde önemli engel oluşturmaktadır.

Uluslar arası Çalışma Örgütü (İLO)
• ILO’ya göre, enformel sektöre yatırım için gerekli başlangıç sermayesi düşüktür. Yerli/yerel kaynak kullanımı yaygındır. Aile emeği ve aile mülkiyeti hakimdir ve eme yoğun sektörlerdir. Emek bilgi ve becerisi formel eğitim kurumlarının dışında edinmiştir. Rekabete açık bir sektördür.
• İLO tarafından yayınlanan rapora göre enformel kesimin genel özellikleri şunlardır.
1. Enformel sektöre yatırım için gerekli başlangıç sermayesi düşüktür.
2. Enformel sektörde yerli ve yerel kaynak kullanımı daha çok görülmektedir.
3. Enformel sektörde yer alan işletmelerde aile emeği ve aile mülkiyeti hakimdir.
4. Enformel sektör emek yoğun işletmelerden oluşmaktadır. Oysa formel kesim sermaye yoğun alanlarıdır.
5. Enformel sektörde istihdam edilen emek bilgi ve becerisini formel eğitim kurumları dışından edinmiştir.
6. Enformel sektörde, formel sektörde olduğu gibi, tekelci müdahalelere rastlanmaz ve rekabet egemendir.
• İLO raporunda gelişmekte olan ülkelerin kentlerindeki işsizler ve gizli işsizler “çalışan yoksullar” olarak ifade edilmektedir.
• 1970’li yıllarda İLO enformel kesimin ekonomik büyümeye yönelik katkısı konusunda hem iyimser hem de karamsar bir düşünceye sahiptir.
• 1990’lı yıllarda İLO enformel sektörü şu şekilde değerlendirmektedir.
1. Enformel sektör gelişmekte olan ülkelerdeki açığa çıkan işgücünün önemli bir geçim stratejisi haline gelmiştir . bu yılların liberal piyasa koşullarında birçok gelişmekte olan ülkede firmalar üretim maliyetlerini aşağıya çekmek için çalıştırdıkları işçi sayısında kısıntıya gitmiştir. Çalışma olanağını bulamaya insanlar alternatif istihdam arayışına yönelmiştir. Bu da enformel girişimciliğin büyümesini sağlamıştır.
2. 1990’lı yıllara gelindiğinde ILO enformel sektörü, iki ayrı uç noktada yani yasal ve yasal olmayan bir şekilde değil de daha çok gri bir alan olarak görmektedir. Örneğin formel sektörde kayıtlı bir firma ev kadınlarını parça başı iş yaptırarak üretim sürecine dahi edebilmektedir. Bir yanıyla kayıtlı bir yanıyla kayıt altına alınmamış bir işgücü söz konusudur. ILO’ya göre bu gri alanın varlığı gelişmekte olan ülkelerin yoksulları için önemli bir gelir potansiyelidir. 1980’li yıllarda uygulamaya konulan yeni liberal iktisat politikaları 1990’lı yıllara gelindiğinde beklenin aksine yoksulluğu artırmıştır.
• Keith HART (1943-),
1. Keith hart enformel sektör kavramının isim babasıdır.
2. Enformel sektörü, kendi hesabına, istikrarsız , düzensiz, güvencesiz, maaş veya ücret karşılığında çalışma biçim olarak tanımlamaktadır.
3. Formel kesimde istihdam ücret karşılığı çalışmaya denk düşmektedir. Yani formel kesimde istihdam sürekli, düzenli ve güvencelidir.
4. Hart’a göre, enformel sektör ekonomik kalkınma ve toplmsal sorunlar açısında üzerinde önemle durulması gerek bir konudur.
5. Hart gelişmekte olan ülkelerde işsizliğin remi istatistiklerde belirtildiğinden daha düşük olduğunu düşünmektedir.
6. Hart’a göre enformel kesimin temel sorunu insanların düşük ücretlerle ve ağır koşullarda çalışmalarıdır. Yani yoksulluk enformel kesimin önemli ve temel sorunlarından biridir.
7. Hart’a göre, enformel kesimin ulusal ekonomisi diğer kesimlerinden daha hızlı büyümektedir.
8. Hart’a göre, enformel kesimin ulusal ekonomiye yaptığı en önemli katkılardan biri kent nüfusunun bazı temel ihtiyaçlarını karşılamasıdır.
 John WEEKS
1. Weeks enformel kesimi örgütsüz kesim kavramıyla tanımlamaktadır.
2. Weeks göre enformel kesim devlet desteğinden yoksun olduğu için imtiyazsızdır.
3. Weeks’e göre enformel kesim ekonomik kalkınma açısından önemli bir potansiyele sahiptir. İlk olarak bu kesim kentte yaşayan nüfusun tüketim ihtiyaçlarını karşılamaktadır. İkinci olarak yabancı sermaye yatırım malları sanayi ne yatırım yapmakta isteksizdir. Üçüncüsü enformel kesime ağırlık verilmesi aynı zamanda emek yoğun sektörlerde istihdam artışına da neden olacaktır.
4. Düalist okulun bu yaklaşıma yönelik eleştirileri şunlardır; birincisi enformel kesimde yer alan küçük girişimcilerin güçlenmesi piyasanın tekelci yapısından bağımsız değildir. İkincisi piyasanın tekelci yapısı ve yoğun iç rekabetin yanı sıra enformel kesimin sahip olduğu diğer bazı özelliklerde büyük kapitalist işletmelere dönüşmelerine engel olmaktadır. Üçüncüsü küçük girişimcilerin ekonomik alanda gelişmelerinin önündeki engellerden biri de uygun kredi koşullarından yoksun kalmalarıdır.
 Yapısalcı Okul (Bağımlılık Teorisi)
1. Yapısalcı okul düalist okulun temel varsayımlarını teorik ve ampirik araştırmalara dayanarak eleştiren bir yaklaşımdır.
2. Bağımlılık okulu olarak da bilinen yapısalcı okulun temel yaklaşımları şöyledir. Birincisi 2. dünya savaşı sonrası üçüncü dünya kentlerinin temel özellikleri haline gelen enformel sektör o ülkelerde gelişen kapitalist ilişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İkincisi enformel sektörü kapitalist üretim ilişkilerinin dışında kendine özgü formlar ve yapılarak olarak düşünmek yanlıştır. Üçüncüsü enformel sektör kapitalist sistemin bir parçasıdır ve varlığını sürdürmesi de kendine özgü gelişen kapitalist sisteme bağlıdır.
3. Yapısalcı okula göre enformel sektör, azgelişmiş ülkelerde kapitalist gelişmenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Kapitalist sistemle iç içe geçmiştir ve onun bir parçasıdır. Enformel sektörün varlığı kapitalizm için zorunludur. Kapitalist kesin enformel sektörde yaratılan değere el koymaktadır. Dolayısıyla sermaye birikim sürecine önemli bir katkı yapmaktadır.
4. Bağımlılık teorisine göre enformel sektör, kapitalist sistem içinde formel sektörle geri, ileri, fason, gelir ve tüketim sübvansiyonu olmak üzere beş temel noktada bağlantı içindedir.
5. Geri Bağlantı: geri bağlantı formel kesimin sermaye yoğun büyük şirketlerinin ürettiği ürünlerin, enformel kesimin küçük üretim birimleri tarafından madde ve aramlı girdisi olarak kullanmasını anlatmak için kullanılan bir kavramdır. Örneğin pastane dükkanı sahibi bir küçük üreticinin kullandığı unu büyük ölçekli bir işletmeden temin etmesi gibi. Enformel kesim ile formel kesim arasındaki geri bağlantı aynı zamanda şu gelişmeleri ortaya koymaktadır. Birincisi enformel kesim veya küçk üretim formel kesimde büyük ölçekli sermaye yoğun firmaların ürettiği ürünler için önemli bir pazar haline gelmektedir. İkincisi enformel kesim ekonominin önemli bir pazarı haline gelmesi ülke içinde iç piyasanın gelişmesine de katkı sağlamaktadır. Üçüncüsü geri bağlantının güçlü olduğu bir ekonomide yerel düzeyde kapalı ekonomilerin de ortadan kalktığı söylenmektedir. Dördüncüsü geri bağlantı aynı zamanda enformel kesim veya küçük üretimin teknolojik düzeyde önemli bir değişime girdiğinin de göstergesidir. Beşincisi bu kesimin modern alet ve makineleri ve yarı işlenmiş standardize hammadde kullanmaya başlaması, emek verimliliği üzerinde de olumlu bir etki yaratmaktadır.
6. İleri Bağlantı; İleri bağlantı aynı zamanda enformel kesim veya küçk üretim tarafından üretilen ürünlerin formel kesim yani büyük ölçekli fabrikalar ve işletmeler tarafından girdi olarak kullanılmasıdır. Küçük köylü üreticisinin yetiştirdiği ve ürettiği pancar, pamuk, tütün ve ayçiçeğinin büyük ölçekli sanayi işletmeleri tarafından girdi olarak kullanılmasını ileri bağlantıya örnek olarak gösterebiliriz.
7. Fason Bağlantı; fason bağlantı, bir işletmenin üretim maliyetlerini aşağıya çekmek için işin bir kısmını ya da tamamını başka bir firmaya yaptırmasıdır. Fason bağlantı küçük, orta ve büyük ölçekli işletmeler arasında gerçekleşmektedir. Büyük ölçekli firma üretimini artırmak için gerekli olan ek bina ve makine için sermaye harcamalarından vazgeçmiş olur. Fason bağlantının iş gücü maliyetlerini de aşağıya çeken bir yöne vardır.
8. Gelir Bağlantısı; formel sektörde sermaye yoğun büyük firmalar iş gücüne katılan herkese istihdam olanakları yaratma açısından sınırlı bir potansiyele sahiptir. Gelir bağlantısı, haneye gelen gelirin yetmediği durumlarda sektörde ücretler aile üyelerinin biri ya da birkaçının enformel sektörde çalışarak geçime katkı yapmasıdır. Örneğin erkek fabrikada işçilik, kadın çocuk bakıcılığı veya gündelikçi olarak çalışarak, erkek çocuklardan biri inşaatta işçilik, diğer boyacılık yaparak, kız çocuk ise terzilik yaparak ailenin geçinine katkıda bulunmaktadır.
9. Tüketim Bağlantısı; Enformel kesimle formel kesim arasında kurulan tüketim bağlantısı düşük gelirli hanelerin ihtiyaçlarının karşılanmasıyla ilgilidir. Diğer bir deyişle düşük gelirli ve yoksul haneler geçimleri için gerekli mal ve hizmetleri, yani tüketim ihtiyaçlarını enformel kesimden karşılamaktadır. Gelir bağlantısında olduğu gibi kapitalit sistem sermaye birikimini çoğaltmak iin tüketim bağlantısıyla da enformel kesimden yararlanmaktadır.
 Legalist Okul; Legalist okul iktisatçı Hermando de Soto’nun düşünceleriyle birlikte 1980’li ve 1990’lı yıllarda popülerlik kazanmıştır. Bu okul temel olarak enformel sektördeki girişimcilerin davranışları ve özellikleri üzerinde durmaktadır. De Soto’ya göre enformel sektör küçük girişimcileri kapsamaktadır. Enformel sektörün küçük girişimcileri maliyetlerden ve zamandan kazanmak ve resmi kayıt işlerinde çaba harcamamak için ekonomik faaliyetlerini enformel olarak düzenlemektedir. De Soto’nun yaklaşımı yeni liberal iktisatçılar, politika önerisinde bulunan dünya Bankası, Uluslarası Para Fonu(IMF) gibi kurumlar ve hükümet dışı örgütler arasında oldukça popüler olmuştur. Enformel sektör bir ülkede devletin zayıf olmasından kaynaklanmaktadır. Zayıf devlet ifadesi, devletin kanun ve düzenlemeleri vatandaşları üzerinde uygulayabilecek güçten yoksun olması anlamında kullanılmaktadır.
ENFORMEL SEKTÖRÜN/EKONOMİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ;
 1993 yılında yapılan 15. Uluslar arası çalışma istatistikçileri konferasında Enformel sektör kavramı üretim birimi ve işletme düzeyinde tanımlanmıştır.
 Enformel ekonominin kavramsal çerçevesi gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki enformelleşme sürecini, hem işletmeler hem istihdam biçimleri, hem de çalışma ilişkileri açısından bir bütün olarak içermektedir.
 Enformel istihdam biçimleri, ekonomik birime ve istihdamın statüsüne göre şöyle tanımlanmaktadır.
1. Enformel işletmelerdeki enformel istihdam; burada sözü edilen enformel işletmeler kayıtsız ve anonim şirket olmamış olanlarıdır. Bu tanım içinde yer alanlar şunlardır; enformel işletmelerin işverenleri, işçileri, bağımsız çalışanları, ücretsiz aile çalışanları
2. Enformel işletmeler dışındaki enformel istihdam; burada sözü edilen, formel işletmeler ve hane halkları için çalışanlar veya belirli bir işvereni olmayanlardır. Bu tanım içinde yer alanlar ise şunlardır. Düzenli sözleşmesi olmaksızın evde çalışanlar, Belirli bir işvereni olmaksızın gündelikçi olarak rastlantısal çalışanlar, Özel istihdam bürosu aracılığıyla geçici çalışanlar, Formel veya enformel işletmeler için endüstride işletme dışında çalışanlar, Kayıtsız veya bildirilmemiş çalışanlardır.
 Enformelleşme, istihdam statüsü bağlamında ister ücretli, isterse bağımsız çalışma biçiminde olsun, yasal veya diğer düzenlemelerle tanınmamış, düzenlenmemiş veya korunmayan bütün ücret karşılığı yapılan çalışmaları ve ücretsiz yapılan çalışmaları kapsamaktadır.
 Enformel ekonomi kavramının genel özellikleri;
1. Önemi ve Kalıcılığı; son yıllarda enformel ekonomi büyümeye devam ederek kalıcı bir hale gelmektedir.
2. Ekonomik ilişkilerin bir bütün olarak aralıksız devamlılığı; düalist okulun birbirinden kopuk ve ayrı yapılar olarak ele aldığı enformel ve formel ekonomi, artık her iki yapının iç içe geçtiği ve ekonomik ilişkilerin bir bütün olarak devamlılığının sağlandığı bir çerçevede ele alınmaktadır. Örneğin daha önc kendi hesabına terzilik yapan bir kişi, şimdi artık alt sözleşmeye dayalı ilişkilerle enformel ekonominin bir parçası haline gelmiştir. Evde ucuz iş gücü olarak parça başı iş yaparak formel ekonominin sürekliliğine hizmet etmektedir.
3. Farklı kesimlere ayrılması; Enformel ekonomi, işletme ve istihdam türü açısından homojen ve türdeş değildir. Enformel ekonomi çok çeşitli enformel işletmeleri ve çalşıma biçimlerini içermektedir.
4. Legal veya yarı legalliği; genel olarak enformel sektörün, vergi yükümlülüklerinden de kaçmak için; kayıtsız işlemlerden oluştuğuna dair yaygın bir kanı vardır. Enformel ekonominin küreselleşmeyle de birlikte kalıcı ve sürekli hale gelmiştir. Formel ekonomiyle iç içe geçmiştir. Ve ekonominin bütün olarak devamlılığını sağlamaktadır. Enformel ekonomi, işletme ve istihdam türü açısından farklılaşmıştır. Üretilen mal ve hizmetler legaldir. Çalışanlar iş güvenliğinden, sosyal korumadan, sendikal ve sosyal haklardan yoksundurlar.
 Enformel Ekonomiye Eski Bakış
1. Enformel sektör gelenekseldir ve modern endüstrisinin büyümesiyle ortadan kalkacaktır.
2. Enformel sektör marjinal üretkenliğe sahiptir.
3. Enformel sektör formel sektörden ayrı olarak varlığını sürdürmektedir.
4. Enformel sektör artık-emek havuzunu temsil etmektedir.
5. Enformel sektör çoğunlukla sokak satıcılarını ve küçük ölçekli üreticileri kapsamaktadır.
6. Bu sektörün çoğu vergiden kaçmak için illegal ve kayıtsız iş yapan işletmelerden oluşmaktadır.
7. Enformel sektörde işler çoğunlukla geçim faaliyetlerini içermektedir. Bu işler ekonomi politikara konu olmaz.
• Enformel Ekonomiye Yeni Bakış
1. Enformel ekonomi kalıcıdır. Ekonomik büyüme ve küreselleşme ile de gelişmektedır.
2. Enformel ekonomi düşük gelirli gruplar için istihdam, mal ve hizmet sağlanmaktadır.
3. Formel ekonomiyle, mal ve hizmetlerin üretimi, ticari ve dağıtım işleri açısından bağlantılıdır.
4. Formel istihdamın azalmasından doalyı enformel istihdam artmaktadır.
5. Enformel ekonomide yapılan işler çeşitlenmiştir.
6. Enformel ekonomi legal mal ve hizmet üreten standart dışı ücretli işçilerden, girişimcilerden ve kendi hesabına çalışanlardan oluşmaktadır.
7. Enformel ekonomide işler/girişimler/işletmeler geçim faaliyetlerini ve istikrarlı işleri içermektedir. Enformel ekonomi dinamik bir yapıya sahiptir.

Enformel Ekonominin Varlık Nedenleri;
• Birincisi bu ülkelerin demografik ve sosyo-ekonomik durumuyla ilgili olan yapısal nedenlerdir. Bu ülkelerde kırdan kente göç sonucunda önemli bir kentsel işgücü açığa çıkmıştırç formel sektör açığa çıkan bu işgücünü için çekememiş, yani yeterli istihdam olankaları yaratamamıştır. Bunun sonucunda kend hesabına çalışma biçimleri yaygınlaşmış ve çok küçük işletmeler kentlerin önemli bir ekonomik faaliyet ve istihdam kaynağı olmuştur. İkincisi az gelişmiş ülkelerdeki yasal düzenlenmelerin katılığı enformel ekonomik faaliyetlerin varlığını devam ettirmesinde oldukça etkili olmuştur.
• Enformel sektör kavramının tanımı, sınıflandırılmaı gibi konularda ortak bir görüş birliği sağlanmamasına rağmen, bu yapının varlığıyla ilgili kabul görmüş nedenler şöyle sıralanmaktadır.
1. 1970’li yıllarda yapısal krizi aşmak için geliştirilen ekonomik düzenlemelerin bir kısmı enformel sektör üzerinden sağlanmıştır.
2. Kamu sektöründe istihdam olanaklarının sınırlanması-özellikle de işsizlik sigortasının olmadığı ülkelerde işgücünün enformel sektöre yığılmasına neden olmuştur.
3. Formel ekonomi geliştikçe enformel sektörde üretilen mal ve hizmetlere olan talep de genişlenmektedir.
4. Formel sektörde düşük gelirli işler yerine, enformel sektörde düzensiz de olsa daha yüksek kazanç getirilebilen enformel işler tercih edilebilmektedir.
5. Giyim, Mobilya, inşaat elektronik gibi rekabete açık ve talepte dalgalanma eğilimi gösteren sektörler için enformel sektörün varlığı önemlidir.
6. Enformel sektör aynı zamanda formel sektörün mal ve hizmet sunumunda yetersiz olduğu zamanlarda önemli işlevlere sahiptir.
7. Firmalar sendikaların güçlenmesini karşı ya enformel sektöre kaymakta veya bu sektördeki işletmeler ile işbirliği yaparak kendi varlıklarını korumaktadır.

• Az gelişmiş ülkelerde yasal düzenlemelerin katılığı ve bu ülkelerin sosyo-ekonomik durumuyla ilgili yapısal nedenleri enformel sektörün varlığını devam ettirmesinde etkili olmuştur.
• Günümüzde gelişmekte olan ülkelerde enformel ekonominin yaygınlaşmasında etkili olan temel nedenlerden biri, küreselleşmeyle bağlantılı yapısal uyum politikaları ve ihracata dayalı sanayileşme modelidir.

Türkiye de Enformel Sektörün Gelişimi;
• Türkiye de enformel sektörün oluşması 1945’e dayanmaktadır. Bu yıllarda kentlere göç eden, sanayi ve hizmet sektöründe iş bulamayan işgücü daha çok sokak satıcılığı, hamallık gibi kent ekonomisinin marjinal işlerinde çalışmışlardır. Bu dönem için enformel sektör yerine daha çok marjinal sektör ifadesi kullanılmaktadır.
• Enformel sektör Türkiye’de 1960-1980 yılları arasında sisteme ucuz işgücü sağlamış ve üretim ve tüketim düzeyinde iç pazarın sürdürülebilirliğine önemli bir katkı yapmıştır.
Türkiye’de enformel sektörün 1960-1980 yılları arasında uygulanan ithal ikame modeline yaptığı katkıları şöyle özetleyebiliriz.
1. Enformel sektör aracılığıyla sisteme ucuz işgücü sağlamıştır.
2. Kente göçen işgücü sayesinde ülke içi üretilen mal ve hizmetlere olan talep; yoğun, yaygın ve sürekli hale gelmiştir.
3. Kentin göçmenleri ulaşamadığı kentsel mal ve hizmetleri ucuz yollarla kendi olanaklarıyla üretmeye başlamıştır.
4. Açılan yeni üretim alanlarında ithal teknoloji ve makine kullanan formel sektöre tamir- bakım-yedek parça üretimi ve hizmetinde destek sağlamıştır.
5. Kente göç eden ve ekonominin formel örgütlü yapısında istihdam edilemeyen kesim enformel sektörden gelir kazanmaya başlamıştır.

ÜNİTE 4

Feminizm ve İktisat

Kadın Sorunu ve Feminizm;
• İktisadi sosyal ve siyasi yapı, kurum ve ilişkilerde erkekler hep merkezde yer aldıkları ve konumları veri kabul edildiği için kadınların durumu “sorun” olarak ele alınmaktadır. Mesela “çalışma hayatının sorunlarından” söz edildiğinde, örtük olarak bu, “erkeklerin çalışma hayatının sorunları” anlamına geldiği için, eğer kadınlar da hesaba katılacaksa bunun ayrıca belirtilmesi gerekmektedir. Mesela bir antropolog kitabına “tarih boyunca erkekler” yerine “tarih boyunca kadın” başlığını koyuyor. Çünkü eğer çalışmasının konusunu erkekler oluşturacaksa bunu ayrıca belirtmesine gerek yoktur. Zira zaten tarih ağırlıklı olarak erkeklerin tarihidir.
Bir Sosyal Teori Olarak Feminizm;
• Kadın sorununa ilişkin çalışmaların çoğu, bu temel sorudan yola çıkmaktadır. Ancak bu temel sorunun sanıldığından daha fazla cevabı vardır. Farklı versiyonları ile feminizm işte bu ve benzeri sorulara verilen cevaplardan oluşmaktadır. Çok yaygın olarak kullanılan feminizm kavramı anlam olarak Türkçe’ye “kadın hakları savunuculuğu” olarak geçmiştir.
• Caroline Ramazanoğlu kesin bir tanım vermeden feminizmin çerçevesini şöyle çizmektedir.
1. Tüm versiyonları ile feminizm, kadınları erkeklere tabi kılan cinsler arası mevcut ilişkilerin memnuniyet verici olmadığını ve değiştirilmesi gerektiğini savunur.
2. Feminizm, bir çok toplumda doğal, normal ve istenilir olarak kabul edilen şeyleri eleştirmektedir.
3. Feminizm, tüm insanlık tarihini ve açıklama biçimlerini sorgulamaya tabi tutmaktadır.
4. Feminizm, sadece bir fikirler demeti değil, aynı zamanda, toplumun yapısını değiştirip dönüştürmeye aday bir uygulamalar öneren bir siyasal harekettir.
5. Feminist değişim talepleri çoğunlukla bir toplumsal direnişle karşılamaktadır.
6. Feminizm mutlak değişmez bir bilgi zemine dayanmaktan ziyade, akıl, bilim ve sosyal teorinin radikal bir eleştirisini önermektedir.
• Kadınların zaman ve mekan değişse de, niçin eşitsiz ve ikincil bir konumda bulunduğuna ilişkin soruya verilen cevapları aşağıdaki gibidir.
o İlk Cevap, biyolojik determinizmdir. Buna göre kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılık, onlara farklı toplumsal roller yüklemektedir. Bu yaklaşım, kadının ezilmesinin nedenin biyolojik farklılıktan kaynaklandığını, kurtuluşunun da yine bu biyolojik farklılığı kullanmasına bağlı olduğunu savunmaktadır.
o İkinci Cevap; Psikolojik determinizmdir. Buna göre ise kadın ve erkeğin toplumsal rollerindeki farklılığın nedeni, biyolojik farklılık ile yakın ilişki içinde olsa da temel de ruhsal gelişmelerindeki farklılıktır. Çocukluktan itibaren kız ve erkek çocukların ruhsal gelişimi onların toplumsal konumlarını belirlemektedir.
o Üçüncü Cevap; Sosyal Determinizmdir. Buna göre tarihsel olarak oluşan sosyal ilişkiler, toplumsallaştırma kurumları aracılığı ile nesilden nesile aktarılmakta, kadın ve erkeğe yüklenen rol ve işlevler de, bu süreçte hep yeniden kurulmaktadır. Bugünkü mevcut durum da bu sürecin bir sonucudur.
o Dördüncü Cevap iktisadi determinizmdir. Buna göre toplumların ekonomik gelişmelerine uygun olarak gelişen tüm üstyapı kurumları gibi kadın erkek ilişkileri de iktisadı gelişmenin birer türevidirler. İktisadi yapının belirli olgunluğa erişmesini beklemeden ilişkileri değiştirmeye kalkmak tarihin akışını zorlamak olacaktır. Yapılması gereken sürecin hızlanmasına katkıda bulunmaktır.
• Cinsiyet kavramı kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıkları ifade ederken, toplumsal cinsiyet kavramı ise kadın ve erkeğin tutum ve davranışlarının, toplumsal rol ve sorumluluklarının biyolojik farklılıklarından kaynaklanmadığını, bunu sosyalleşme süreci içinde kültürel olarak öğrendiklerini ve toplum tarafından onlara atfedildiklerini anlatmaktadır.
Bir Metodoloji Olarak Feminizm;
• Yerleşik sosyal bilim metodolojisinin feminist düşünürlerin yönettiği temel eleştiri, mevcut bilimlerin erkek bakış açısının bir sonucu olduğu, dolayısıyla kadın deneyimini hesaba katmadığı noktasında toplanmaktadır. Modern çerçevede modern yerleşik bilim anlayış ve uygulamalarına yönetilen feminist eleştirileri dört grupta toplamak mümkündür.
o İlk eleştiri bilim politikası ile ilgilidir. Buna göre bütün bilim dallarında erkekler kadınlardan daha çok eğitilmekte ve istihdam edilmektedir. Gerek doğal gerekse sosyal bilimlerde bilim insanları arasında kadın olanlarının sayısı erkeklerle kıyaslandığında görece sınırlıdır. Kadınların bilim topluluklarındaki azınlık durumları bilimsel kurum ve organizasyonların erkekler tarafından biçimlendirilmesi v yönlendirilmesi sonucunu getirmektedir. Bu da bilimsel çalışmalarda, doğrudan kadınları ilgilendiren konuların önemsenmemesine sonuçta da araştırmacıların bu sorunları çözmek için çok fazla çaba harcamamalarına yol açmaktadır.
o İkinci eleştiri birinciye oranla biraz daha radikal nitelik taşımaktadır buna göre bilimin kadınlar aleyhine kurulu bulunan düzenin işleyişine olan katkısı sadece bilim politikalarının erkelerin denetiminde olmasıyla sınırlı değildir. Bu eleştiri konuların seçiminde, deney ve gözlemlerin tasarlanmasında ve tanımlanmasında kadınlar aleyhine bir taraflılığın olduğunu ileri sürmekte ve tarafsız bilim adı altında erkek egemen sorun tanımları ile açıklama biçimlerinin mevcut bilim anlayışına egem olduğunu savunur.
o Üçüncü eleştiri kadın erkek ilişkilerinde kadıların ikincileştirilmesine hizmet eden öznel/nesnel, akıl/duygu/ zihin/beden, olgu/değer, kamu/özel, birey/toplum gibi ikilemlerin bilimsel açıklamalarda temel alınmasının yarattığı sorunları konu edinmektedir.
o Dördüncü eleştiri ise modern bilimi karakterize eden nesnellik, tarafsızlık ve rasyonellik varsayımlarının erkek egemen içerimlerini sorgulamaktadır.

İktisadın Konusu;
• Çok genel anlamıyla iktisat biliminin konusu ekonomidir. Ekonomi ise yine çok genel bir tanımla karşılıklı ilişki içindeki üretim ve tüketim faaliyetleri kümesidir.
• Yerleşik iktisat; iktisadi, kararların bir merkezden denetlendiği güdümlü ekonomileri inceleme dışına itmekte ve piyasa ekonomilerine yönelmektedir.
• Piyasa Ekonomileri; üretim ve tüketime ilişkin temel ve türev bütün kararların fiyatların hakemliğinde serbest bir biçimde üretici ve tüketiciler tarafından piyasada kararlaştırıldığı ekonomilerdir.
• Serbest piyasa ekonomilerinde kimin neyi, ne kadar üreteceği ve kimin üretiminde ne kadar pay alacağına piyasa mekanizması yoluyla rasyonel tercihler yapan bireyler karar verir.
• Piyasa sektöründe üretim maliyetlerinin tümü tüketici tarafından karşılanmaktadır. Burada hem negatif hem de pozitif dışsallığın olmadığı kabul edilmektedir. Piyasadışı sektörde ise üretim maliyetlerini tüketici dışında üçüncü bir kişi karşılamaktadır. Ekonomide önemli bir üretim alanını oluşturan gönüllü kuruluşların iktisadi faaliyetleri piyasa mekanizması mantığına uygun olmadıkları için inceleme nesnesi olamamaktadır.

Feminist İktisat
• Feminist İktisat Terimi;Biri yerleşik iktisada feminist bir epistemolojik çerçeveden yöneltilen eleştiriler; diğeri de birinci aşamayı geçerek mevcut iktisada alternatif bir iktisat sunan teorik yaklaşımlar olmak üzere iki anlamda kullanılmaktadır.
• Feminist iktisatçıların çalışmalarının biri politik, diğeri de entelektüel olmak üzere iki boyutu bulunmaktadır. Feminist iktisadın politik boyutu ile kadınların mevcut ilişkilerini iyileştirmeye katkıda bulunulması; entelektüel boyutu ile de mevcut iktisadi bilgi birikiminin sorgulanması ve mümkünse feminist eleştirilerin ışığında yeniden kurulması amaçlanmaktadır.
Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet ;
• Bazı feministler geleneksel epistemolojilerin bilerek ya da bilmeyerek kadınların bir bilen özne olabilme imkanını daima göz ardı ettiklerini savunmaktadırlar. bunlara göre bilimin sesi erkeksi bir sestir ve tarih erkeklerin bakış açısından yazılmıştır. Bu geleneksel düşünme biçimine göre nesnellik, mantıksal tutarlılık, bireysel başarı, matematik, soyutlama, duygularını kontrol etme ve bilim gibi özellikler tarihsel süreç içerisinde kültürel olarak güçlülük sertlik ve erkeksilik ile buna karşılık, özellik, dostluk, sezgisel anlamak, işbirliği, niteliksel çözümleme, somutluluk, duygu ve doğa ise zayıflık yumuşaklık ve kadınsılık ile ilişkilendirilmektedir.
Kamusal ve Özel Üretim;
• Toplumsal hayatın kamu ve özel olarak ikiye ayrılmasının kökeni çok eskilere gitmez. Kamusal ve özel alan ayrımı kadın ve erkek ilişkilerinde önemli bir dönüşüm yaratmaktadır. Kamusal alan erkeksi olarak nitelenen özelliklerle tanımlandığı için erkeklere, özel alan da kadınsı kabul edilen özelliklerle tanımlandığı için kadınlara ayrılmaktadır.
• Yerleşik iktisat ilişkileri dışında kalan üretim, bölüşüm, değişim ve tüketim ilişkilerini iktisadın konusu dışında yani analiz dışı bırakmaktadır. Çağdaş ekonomilerde piyasa ilişkilerinin egemen olduğu iktisadi etkinlikler ağırlıklı olarak erkekler, ev içi üretim başta olmak üzere piyasa dışı iktisadi etkinlikler ise kadınlar tarafından yürütülmektedir.
• Piyasaya yönelik yapılan üretim faaliyetleri değerli ve anlamlı kabul edilirken piyasa dışı kabul edilen ev içi ekonomik faaliyetler değersiz kılınmaktadır. Bu anlamda kadın ev içi emeği de değersizleştirilmektedir. Feminist iktisatçılar iktisadın analiz dışı bıraktığı ve kadın tarafından önemli bir kullanım değer aratılan ev içi ekonomik faaliyetleri görünür kılarak yerleşik iktisadı eleştirmektedir.
• Feminist İktisatçılar; iktisadın konusuna sadece piyasa üretiminin girmesini toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü sonucu kadınların yürüttüğü iktisadi faaliyetlerin büyük kısmının iktisadın inceleme alanının dışına düşmesine, incelemeye değer bulunmamasına neden olduğu için eleştirilmektedir.
Paranın Yanlılığı Yansızlığı;
• İktisat teorisinde paranın rolü ve konumu en çok tartışılan konuların başında gelmektedir. Paranın iktisadi hayatın içindeki konumuna ilişkin görüşler, hem iktisat teorisi hem de iktisat politikası ile ilgili ekollerin farklılaşması konusunda önemli ipuçları vermektedir. Yerleşik iktisadın paranın yanlılığı/yansızlığı tartışması, parasal ve reel kesimlerin ilişkileri bağlamında gündeme gelmektedir.
• Feminist İktisatçılar; Paranın yansızlığı tartışmasına yeni bir boyut katarak paranın yansızlığı tezinin ekonomik ilişkilerin için nüfuz etmiş olan toplumsal cinsiyet ilişkilerini örttüğünü savunmaktadırlar. Buna göre toplumsal cinsiyet ilişkiler göz önüne alındığında özellikle de emek piyasasında bir değişim aracı olarak para asimetrik bir ilişkiyi yansıtmaktadır. Paranın bu asimetrik konumu kadınların iktisadi etkinliklerinin değersizleştirilmesine katkıda bunmakta ve uğraşlarının boş zaman olarak nitelenmesi sonucunu getirmektedir.
Dualite Sorunu ve Yerleşik İktisadın Bireyleri;
• Neoklasik iktisadı karakterize eden üç temel kavram vardır. Kıtlık, bencillik ve rekabet. Kıtlık/bolluk, bencillik/diğergamlık ve rekabet/işbirliği birer ikilem oluşturmaktadır. İkilem her iki unsuru da hayatın içinde yer almaktadır. İkilemin bir yanı erkeksi diğer yanı da kadınsı kabul edilmektedir.

EKONOMİ SOSYOLOJİSİ ARA SINAV SINAMA 40 SORU

ÜNİTE 1

1. Ekonomik olay, olgu ve ekonomik çıkarları, tekno-lojik öze dayalı sosyal örgütlenme ve ilişkiler ağı içinde ele alan bilim dalı aşağıdakilerden hangisidir?
a. Sosyoloji
b. İktisat
c. Ekonomi Sosyolojisi
d. Tarih
e. Ekonomi Politikası

2. Aşağıdakilerden hangisi Geleneksel Ekonomi yakla-şımının özelliklerinden biri değildir?
a. Geleneksel ekonomi teorisi konularını kısmi açı-lardan ele alması
b. Geleneksel ekonomi teorisinin ilgilenilen konu¬nun bütününü kapsaması
c. Geleneksel ekonomide kullanılan modellerin gerçek olayları tasvir etmede ve açıklamada yetersiz kalması
d. Ekonomi teorisinin kısmi bilimsel bulgularının, pratik sorunların çözümleri için yetersiz kalması
e. Geleneksel ekonomi konularını düşünsel soyut modeller olarak incelememesi, gözlenen (ampi¬rik) olguları bizzat inceleme konusu yapması

3. Aşağıdakilerden hangisi Geleneksel Ekonomi Bilimi ve Ekonomi Sosyolojisi yaklaşımları arasındaki farklar-dan biri değildir?
a. Her iki bilim dalının karar birimlerinin (aktörle¬ri) farklı olması
b. Her iki bilim dalına göre ekonomik faaliyetin ta-nımının ve içeriğinin farklı olması
c. İki bilim dalının ekonomik faaliyetlere ilişkin kı¬sıt ve kriterlerinin farklı olması
d. İki bilim dalının geleceğin öngörüsel açıklanma-sında eğilimlerinin farklı olması
e. îki bilim dalında analiz amaçlarının farklı olması

4. Aşağıdakilerden hangisi Ekonomi Teorisi ve Ekono¬mi Sosyolojisi’nin analizlerinde farklı kurguların oluş-
masına yol açmıştır?
a. Bağımlı değişken analizi
b. Bağımsız değişken analizi
c. Bağımlı ve bağımsız değişkenlerin birlikte analizi
d. Bağımlı değişken ve fonksiyonel ilişkilerin analizi
e. Bağımlı-Bağımsız ve Fonksiyonel ilişkilerin
analizi

5. Aşağıdaki kavramlardan hangisi bireysel davranışla¬rın sosyolojik açıklanmasında etkilidir?
a. İhtiyaç
b. Beklenti
c. Örgüt içi pozisyon
d. Empati
e. Üyelik

6. Aşağıdakilerden hangisi ekonomi sosyolojisinin ana¬liz düzeylerinden biri değildir?
a. Bireysel düzey
b. Mesleki düzey
c. Örgütsel düzey
d. Kurumsal düzey
e. Küresel düzey
7. Ekonomi Sosyolojisi kavramı ilk kez hangi bilim in-sanı tarafından kullanılmıştır?
a. W.S. Jevons
b. K. Marx
c. K. Polanyi
d. A. Smith
e. D. Ricardo

8. İktisat sosyolojisinin bir bilim dalı olarak alt yapısını hazırlayan, ekonomi ile sosyoloji arasındaki bağlantının şekillenmesini sağlayan bilim insanı aşağıdakilerden hangisidir?
a. K. Marx
b. E. Durkheim
c. M. Weber
d. A. Smith
e. J.A. Schumpeter

9. Aşağıdakilerden hangisi bilgi toplumu ve evrimci ekonominin ilk habercisidir?
a. K. Marx
b. T. Veblen
c. W. Sombart
d. J.A. Schumpeter
e. K. Polanyi

10. Ekonomik olaylara ilişkin gerçeğin ancak bir kez gözlenebileceğini ve gözlenen bireysel tarihi olaylar¬dan genel yasalara (tümevarım) ulaşılabileceğini savu¬nan yaklaşım aşağıdakilerden hangisidir?
a. Liberal akım
b. Tarihçi okul
c. Marksist Akım
d. Kurumsalcı yaklaşım
e. Muhafazakar yaklaşım

ÜNİTE 2

1. Aşağıdakilerden hangisi analiz yöntemi olarak sis-tem yaklaşımının unsurlarından değildir?
a. Sistem bütünü
b. Sistemin amaçları
c. Sistemin dışsal ilişkileri
d. Sistem içi ilişkiler
e. Bürokratik ilişkiler

2. Aşağıdakilerden hangisi insan odaklı toplumsal sis-temin özelliklerinden değildir?
a. Ekonomik olması
b. Sosyal olması
c. Politik olması
d. Mekanik olması
e. Kültürel olması

3. Aşağıdakilerden hangisinde meydana gelen değiş¬meler toplumsal bütünde paradigmal kaymalara yol
açar?
a. Temel Teknolojik alandaki değişimler
b. Politik alandaki değişimler
c. Sosyal alandaki değişimler
d. Kültürel alandaki değişimler
e. Ekonomik alandaki değişimler

4. Aşağıdaki toplumsal yapılanma ve teknoloji eşleş-melerinden hangisi yanlıştır?
a. İlkel toplum – insan elinin kullanımı
b. Tarım toplumu- geleneksel teknikler
c. Tarım toplumu- mekanik tarım teknikleri
d. Bilgi toplumu- görünmeyen doğanın teknolojisi
e. Sanayi toplumu- görünen doğanın teknolojisi

5. Aşağıdakilerden hangisi ekonomik faaliyetlerin yeri¬ne getirilebilmesi için genellikle devlet tarafından yeri¬ne getirilen altyapı gruplarından biri değildir?
a. Doğal altyapı
b. Maddi altyapı
c. Teknolojik altyapı
d. Beşeri altyapı
e. Kurumsal altyapı

6. İnsanlığın ulaştığı bugünkü uygarlık düzeyinde en hızlı değişim aşağıdaki sistemlerden hangisinde meyda-na gelir?
a. Teknolojik sistem
b. Sosyal sistem
c. Politik sistem
d. Kültürel sistem
e. Küresel sistem

7. Toplumsal sistemler içinde en yavaş değişim aşağı- dakilerden hangisinde meydana gelir?
a. Sosyal sistem
b. Teknolojik sistem
c. Ekonomik sistem
d. Kültürel sistem
e. Politik sistem

8. Aşağıdakilerden hangisi 18. yy.’ın ikinci yarısında mekanik düşüncenin devreye girmesiyle yaşanan kök¬lü sistemsel ve yapısal değişimler arasında yer almaz?
a. Teknolojik sistem değişimi
b. Ekonomik üretim sistemi değişimi
c. Sosyal yapı değişimi
d. Ücret sistemi değişimi
e. Bölgesel farklılıkların ortadan kalkması

9. Aşağıdakilerden hangisi sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişte yaşanan süreçlerden biri değildir?
a. Görünür doğanın teknolojisinden görünmez do-ğanın teknolojisine geçiş
b. İki sınıflı toplumsal yapılanmadan çeşitlenmiş ve esnekleşmiş toplumsal yapılanmaya geçiş
c. Uzmanlaşmaya dayalı çeşitlilik içinde toplumsal işbirliğinden ayrışmaya geçiş
d. Ömür boyu yapılan meslekten sürekli yenilenen uzmanlık sistemine geçiş
e. Temsili demokrasiden doğrudan katılımcı de-mokrasiye geçiş

10. Bilgi toplumunun en dinamik sektörü aşağıdakiler- den hangisidir?
a. Otomotiv sektörü
b. Ulaşım sektörü
c. Tarım sektörü
d. Hizmetler sektörü
e. ARGE sektörü

ÜNİTE 3

1. Enformel sektörü ‘pazar yeri ekonomisi’, formel sek-törü ise ‘firma ekonomisi’ olarak kavramsallaştıran kişi aşağıdakilerden hangisidir?
a. John Weeks
b. T. Gary McGee
c. Keith Hart
d. Clifford Geertz
e. Karl Polanyi

2. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre aşağıdakilerden hangisi enformel sektörün özelliklerinden biridir?
a. Başlangıç sermayesi yüksektir.
b. Yabancı kaynak ve teknoloji kullanımı yaygın¬dır.
c. Geçici ve düzensiz işleri kapsar ancak sosyal haklardan yararlanılır.
d. Teknoloji yoğun sektörlerdir.
e. Aile mülkiyeti ve aile emeği yaygındır.

3. Enformel sektörü kendi hesabına çalışma biçimi, is-tikrarsız, düzensiz, güvencesiz, maaş veya ücret karşılı-ğında çalışma biçimi olarak tanımlayan kişi aşağıdaki-
lerden hangisidir?
a. John Weeks
b. T. Gary McGee
c. Keith Hart
d. Clifford Geertz
e. Karl Polanyi

4. Pastane dükkanına sahip bir küçük üreticinin (giri-şimcinin) gıda üretimi için ihtiyacı olan unu fabrikadan satın alması aşağıdaki bağlantı türlerinden hangisidir?
a. İleri bağlantı
b. Geri bağlantı
c. Fason bağlantı
d. Gelir bağlantısı
e. Tüketim bağlantısı

5. Büyük ölçekli bir işletmenin üretim için gerekli ham-maddeyi küçük üreticiden satın alması aşağıdaki bağ-
lantı türlerinden hangisidir?
a. İleri bağlantı
b. Geri bağlantı
c. Fason bağlantı
d. Gelir bağlantısı
e. Tüketim bağlantısı

6. Bir işletmenin maliyet masraflarını aşağıya çekmek için işin bir kısmını ya da tamamını kendinden daha küçük başka bir işletmeye yaptırması aşağıdaki bağlan¬tı türlerinden hangisidir?
a. Fason bağlantı
b. Geri bağlantı
c. İleri bağlantı
d. Tüketim bağlantısı
e. Gelir bağlantısı

7. Aşağıdakilerden hangisi yeni bakışa göre enformel sektörün özelliklerinden biridir?
a. Enformel sektör gelenekseldir.
b. Enformel sektör marjinal üretkenliğe sahiptir.
c. Formel istihdam aldığı için enformel istihdam artmaktadır.
d. Enformel sektör formel sektörden kopuktur.
e. Enformel sektör artık-emek havuzunu temsil etmektedir.

8. Aşağıdakilerden hangisi azgelişmiş ülkelerde enfor-mel sektörün ortaya çıkmasında etkili olan temel fak-törlerden biridir?
a. Geleneksel zanaatçılığın yaygınlığı
b. Küçük çaplı ticaretin gelişmesi
c. Eşitsiz sanayileşme ve yanlış tarım politikaları
d. Ekonominin küreselleşmesi
e. Kırdan kente göç eden işgücünün örgütlü sek¬törde istihdam edilememesi

9. Aşağıdakilerden hangisi Türkiye’de enformel sektö-rün özelliklerinden biri değildir?
a. Enformel sektör 1945’li yıllardan sonra oluşmuştur.
b. Kentin ilk göçmenleri enformel sektörde hamal¬lık, işportacılık gibi işlerde çalışmıştır.
c. 1945’li yıllarda marjinal sektör kavramı kullanıl-maktadır.
d. 1980 sonrası enformel sektörde iş bulabilmek (kapıcılık, pazarcılık) kolay değildir.
e. Enformel sektör 1960-80 arası katmanlaşmıştır.

10. Aşağıdakilerden hangisi Türkiye’de var olan sosyal güvenlik sisteminin sorunları ve artan kayıtdışı istihdamı çözmeye yönelik olarak önerilen politikalardan değildir?
a. İstihdam artırıcı büyüme stratejileri geliştirilmeli.
b. Geliştirilecek çözüm önerileri makroekonomik reformların parçası olmalı.
c. Sosyal güvenlik kurumları iyi yönetilmeli.
d. Sosyal devlet politikaları azaltılmalı.
e. İşçi, işveren ve devlet geliştirilecek politikaların tarafları olmalı.

ÜNİTE 4

1. Aşağıdakilerden hangisi feminizmin özelliklerinden biri değildir?
a. Feminizm siyasal bir harekettir.
b. Feminizm toplumsal bir teoridir.
c. Feminizm kadın hakları savunuculuğunu yapar.
d. Feminizm erkeklerinde kadınlar gibi ezildiğini sa-vunur.
e. Feminizm toplumsal bir dirençle karşılaşır.

2. “Kişisel olan politiktir” sloganıyla özel alanın sorgu-lanmasına neden olan feminist yaklaşım aşağıdakilerden hangisidir?
a. Liberal feminizm
b. Sosyalist feminizm
c. Eşitlikçi feminizm
d. Postmodernist feminizm
e. Radikal feminizm

3. Kadınların ezilmişliğini kadın ve erkek arasındaki bi¬yolojik farklılıklara dayandıran yaklaşım aşağıdakilerden hangisidir?
a. Kültürel determinizm
b. Sosyal determinizm
c. Biyolojik determinizm
d. Psikolojik determinizm
e. Ekonomik determinizm

4. Aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
a. Cinsiyet kadın ve erkek arasındaki toplumsal rol¬leri açıklayan bir kavramdır.
b. Cinsiyet kadın ve erkek arasındaki biyolojik fark-lılıkları anlatan bir kavramdır.
c. Toplumsal cinsiyet ekonomik eşitsizlikleri anlat-maktadır.
d. Ataerkillik kadınların erkekler üzerindeki otoritesini ifade etmektedir.
e. Toplumsal cinsiyet rolleri sadece ailede öğrenilir.

6. Toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenilmesinde aşağı- dakilerden hangisi etkili değildir?
a. Fabrika
b. Okul
c. Oyunlar
d. Aile
e. Kitle iletişim araçları

7. “Feminist Economics” isimli süreli akademik dergi hangi yıldan bu yana yayımlanmaktadır?
a. 1997 yılından bu yana yayımlanmaktadır.
b. 1995 yılından bu yana yayımlanmaktadır.
c. 1999 yılından bu yana yayımlanmaktadır.
d. 2001 yılından bu yana yayımlanmaktadır.
e. 1980 yılından bu yana yayımlanmaktadır.

8. Aşağıdaki kavramlardan hangisi kadına atfedilmektedir?
a. Öznel
b. Zihin
c. Olgu
d. Kamu
e. Duygu

9. ‘Uluslararası Feminist İktisatçılar Birliği’ hangi yılda kurulmuştur?
a. 1997 yılında
b. 1998 yılında
c. 1995 yılında
d. 1980 yılında
e. 1990 yılında

10. Aşağıdaki iktisadi kavramlardan hangisi kadının konumunu ihmal etmekte ve erkeğin durumunu an-latmaktadır?
a. Tüketim
b. Üretim
c. Bolluk
d. Rekabet
e. Bölüşüm

ÜNİTE 1 CEVAP ANAHTARI

1. c Yanıtınız yanlışsa “Giriş” konusunu gözden geçiriniz
2. e Yanıtınız yanlışsa “Ekonomi Sosyolojisinin Konusu” konusunu gözden geçiriniz
3. d Yanıtınız yanlışsa “İki Farklı Yaklaşımın Kaynakları” konusunu gözden geçiriniz
4. e Yanıtınız yanlışsa “İki Farklı Yaklaşımda Analiz Yapısı ve Yöntem Farkı” konusunu gözden geçiriniz
5. a Yanıtınız yanlışsa “Ekonomi Sosyolojisinin Temel Metodolojik Sorunları” konusunu gözden geçiriniz
6. b Yanıtınız yanlışsa “Ekonomi Sosyolojisinin Temel Metodolojik Sorunları” konusunu gözden geçiriniz
7. a Yanıtınız yanlışsa “Ekonomi Sosyolojisinin Geleneği” konusunu gözden geçiriniz
8. c Yanıtınız yanlışsa “Ekonomi Sosyolojisinin Geleneği” konusunu gözden geçiriniz
9. d Yanıtınız yanlışsa “Ekonomi Sosyolojisinin Geleneği” konusunu gözden geçiriniz
10. b Yanıtınız yanlışsa “Ekonomi Sosyolojisinin Geleneği” konusunu gözden geçiriniz

ÜNİTE 2 CEVAP ANAHTARI
1. e Yanıtınız yanliflsa “Karmaflik Bütünler îçin Entegre Sistem Yaklaflimı” konusunu gözden ge-çiriniz.
2. d Yanıtınız yanliflsa “Toplumsal Bütünün Organik Yapılanifli” konusunu gözden geçiriniz.
3. a Yanıtınız yanliflsa “Reel Toplumsal Sistemlerin Analitik ve Tarihsel Yapılanifli” konusunu göz-den geçiriniz.
4. c Yanıtınız yanliflsa “Reel Toplumsal Sistemlerin Analitik ve Tarihsel Yapılanifli” konusunu göz-den geçiriniz.
5. a Yanıtınız yanliflsa “Reel Toplumsal Sistemlerin Analitik ve Tarihsel Yapılanifli” konusunu göz-den geçiriniz.
6. a Yanıtınız yanliflsa “Sanayi ve Bilgi Toplumunda Ekonomik ve Toplumsal Yapılanma” konularını gözden geçiriniz.
7. d Yanıtınız yanliflsa “Sanayi Toplumunda Ekonomik ve Toplumsal Yapılanma” konusunu göz-den geçiriniz.
8. e Yanıtınız yanliflsa “Sanayi Toplumunda Ekonomik ve Toplumsal Yapılanma” konusunu göz-den geçiriniz.
9. c Yanıtınız yanliflsa “Bilgi Toplumunda Ekonomik ve Toplumsal Yapılanma” konusunu göz-den geçiriniz.
10. e Yanıtınız yanliflsa “Sanayi ve Bilgi Toplumunda Ekonomik ve Toplumsal Yapılanma” konularını gözden geçiriniz.

ÜNİTE 3 CEVAP ANAHTARI

1. d Yanıtınız yanlışsa “Enformel Sektörü Açıklayan Kuramsal Yaklaşımlar” konusunu gözden geçiriniz.
2. e Yanıtınız yanlışsa “Enformel Sektörü Açıklayan Kuramsal Yaklaşımlar” konusunu gözden geçiriniz.
3. c Yanıtınız yanlışsa “Enformel Sektörü Açıklayan Kuramsal Yaklaşımlar” konusunu gözden geçiriniz.
4. b Yanıtınız yanlışsa “Enformel Sektörü Açıklayan Kuramsal Yaklaşımlar” konusunu gözden geçiriniz.
5. a Yanıtınız yanlışsa “Enformel Sektörü Açıklayan Kuramsal Yaklaşımlar” konusunu gözden geçiriniz.
6. a Yanıtınız yanlışsa “Enformel Sektörü Açıklayan Kuramsal Yaklaşımlar” konusunu gözden geçiriniz.
7. c Yanıtınız yanlışsa “Enformel Sektör/Ekonominin Temel Özellikleri” konusunu gözden geçiriniz.
8. e Yanıtınız yanlışsa “Enformel Sektörün Varlık Nedenleri” konusunu gözden geçiriniz.
9. e Yanıtınız yanlışsa “Türkiye’de Enformel Sektörün Gelişimi” konusunu gözden geçiriniz.
10. d Yanıtınız yanlışsa “Okuma Parçası” konusunu gözden geçiriniz

ÜNİTE 4 CEVAP ANAHTARI

1. d Yanıtınız yanlışsa “Bir Sosyal Teori Olarak Fe-minizm” konusunu gözden geçiriniz.
2. e Yanıtınız yanlışsa “Sıra Sizde 1 Sorusunun Yanıtını” gözden geçiriniz.
3. c Yanıtınız yanlışsa “Bir Sosyal Teori Olarak Feminizm” konusunu gözden geçiriniz.
4. b Yanıtınız yanlışsa “Bir Sosyal Teori Olarak Feminizm” konusunu gözden geçiriniz.
5. a Yanıtınız yanlışsa “Bir Sosyal Teori Olarak Feminizm” konusunu gözden geçiriniz.
6. a Yanıtınız yanlışsa “Sıra Sizde 2 Sorusunun Yanıtını” gözden geçiriniz.
7. c Yanıtınız yanlışsa “Sıra Sizde 3 Sorusunun Yanıtını” gözden geçiriniz.
8. e Yanıtınız yanlışsa “Bir Metodoloji Olarak Feminizm” konusunu gözden geçiriniz.
9. e Yanıtınız yanlışsa “Sıra Sizde 3 Sorusunun Yanıtını” gözden geçiriniz.
10. d Yanıtınız yanlışsa “Dualite Sorunu ve Yerleşik İktisadın Bireyleri” konusunu gözden geçiriniz.