Ekim, 2012 için arşiv

Toplumsal Değişme Kuramları Ünite 1

MODERNİTE VE KAPİTALİZM TOPLUMSAL DEĞİŞME
Değişme belirli bir dönem içinde, toplumsal ve doğal yaşam ile insan tutum ve davranışlarında gerçekleşen farklılaşmayı ifade eden kavrama değişme denir. Toplumsal değişme ise sosyolojik açıdan, toplumun yapısını oluşturan toplumsal ilişkiler ağının ve bunları belirleyen kurumların, tarihsel süreç içinde değişmesini kapsamaktadır. Bu anlamda toplumsal değişme toplumlararası ilişki ve etkileşimlerin niteliğini ve içeriğini belirlemektedir. Toplumsal değişme kavramı genellikle ilerleme, kalkınma ve gelişme kavramları ile ilişkili şekilde kullanılmasına rağmen anlam açısından farklılıklar vardır. Toplumsal değişme herhangi bir değer yargısı içermemektedir. Dolayısıyla; toplumun yapısını oluşturan, toplumsal ilişkiler ağının, toplumsal kurumların birev ve grup davranışlarının, birey ve grup davranışlarının, toplumsal norm ve değerlerin tarihsel olarak geçirdiği farklılaşma ve dönüşüm sürecidir.
Ayrıca evrim, başkalaşma, devrim gibi kavramlar toplumsal, siyasal ve kültürel anlamda ele alındığında değişmenin özel biçimleri olarak ele alınabilir.
Toplumsal değişmeyi etkileyen unsurlar
Fiziksel çevre: coğrafi yapıda görülen toprağın verimliliği, doğal felaketler, iklim değişikliği gibi
Kültürel faktörler: Coğrafi keşifler, yayılma gibi
Teknolojik faktörler: Pusulanın, matbaanın, buharlı
makinelerin icadı, elektrik, telefon, bilgisayar kullanımı gibi
Demografik faktörler: Hızlı nüfus artışı, göç gibi Bu faktörler ve aralarındaki ilişkiler itibariyle toplum durağan değil tarihsel süreç içinde değişken bir özelliktedir. Dolayısıyla toplumsal değişme, toplumların farklı bölgelerinde, farklı toplumsal unsurlar üzerinde farklı hız ve zamanda gerçekleşmektedir. Toplumsal kurum ya da unsurların bazıları değişmeden diğerlerine göre daha az etkilenirken bazıları ise çabuk ve köklü biçimde etkilenmekte ve aynı zamanda ilişkide bulunduğu diğer kurum ve unsurları da değişime sürüklemektedir.

AYDINLANMA
Aydınlanma, doğa ve toplum hakkında bir düşünce biçimi sağlayan, birbirleriyle ilişkili değerler ve düşüncelerden oluşmaktadır. Aydınlanma, 17. Ve 18 yy.’larda ortaya çıkan Fransa’da başlayan ve Batı Avrupa’ya sıçrayan, toplumsal düşünce tarihinde önemli bir dönüm noktasını ifade eden ve kökleri önceki yy’larda oluşan Rönesans ve reformasyona dayanan bir düşünce hareketidir. Aydınlanma, Hıristiyanlığın hakimiyetindeki geleneksel dünya görüşü temelinde kökleşmiş olan anlayışa karşı gelişen bir harekettir. Batıl inanç ve doğaüstü inancını reddeden aydınlanma düşüncesi insan, toplum ve doğa hakkında yeni bir düşünce çerçevesinin yaratılmasını ifade etmektedir. Aydınlanma, cehalet ve batıl inancın insanlığın bütün sefaletinin kaynağı olduğunu ifade etmiş bu durumun ancak bilgi, akıl ve bilim ile ortadan kaldırılabileceğini ileri sürmüştür. Cehaletin yerine bilimsel bilginin, sınırsız insani ilerlemenin önünü açacağını savunmuştur. Dolayısıyla rasyonel düşünce, egemen geleneğin ve dinsel sistemlerin otoritesini sorgulamış bu otoritenin geliştirdiği kurumlara karşı yeni bir düşünce biçimini ileri sürmüştür. Toplumsal düzen fikrinin, metafizik sisteme göre değil akla ve gözlem yolu ile üretilen verilere dayanan bir süreç içinde açıklanmasını savunmuştur.
Aydınlanma düşüncesi, “insanları zincirlerinden kurtarmak amacıyla bilginin ve toplumsal örgütlenmenin mistik ve kutsal kabuğunu kırmayı” amaçlayan laik harekettir. Aydınlanmanın temel ilkeleri:
• Epistemolojik birliğin sağlanması:
• Evrensel akıl ve moral ilkeleri
• Sadece bilim ve evrensel değerlere dayanan toplum
• Bilginin önemi (mutsuzluğun ve ahlaksızlığın nedeni bilgisizliktir. Gerçek bilgi insanı özgür kılacaktır.)

Aydınlanma Düşünürleri
Aydınlanmanın temeli, dünyanın eğer doğru bir biçimde resmedilir ve temsil edilebilirse kontrol altına alınabileceği ve akılcı bir biçimde düzenlenebileceği varsayımına dayanmaktadır. Aydınlanma bu doğru tarzı keşfederse hedeflerine ulaşmış olacaktır. Voltaire, D’Alembert, Hume, Saınt Sımon, Augusto Comte aydınlanma düşünürlerindendir.

Thomas Hobbes; insan doğası ile ilgilenmiş ve insanların birlikte yaşama eğilimlerinin olmadığını “insan insanın kurdudur’ sözleri ile belirtmiştir. Zenginlik, saygınlık ve iktidar için sürekli bir rekabet içinde bulunan insanlar bu mücadele sürecini kendi yaşam ve çıkarları ile aynı yönde oluşmadığını kavramış, karşılıklı görev ve sorumluluğa dayanan toplumsal bir sözleşmenin gerekliliğini belirtmişlerdir. Bu sözleşme ihtiyacı onları devlet düzeyinde örgütlemiştir.
John Locke; ona göre bireyler doğal hakları olan eşitlik, özgürlük içerisinde ve barış ortamında yaşamaktadırlar. En temel doğal hak ise mülkiyet hakkıdır. Jean Jacgues Rousseau; Hobbes’un ifade ettiği sözleşmenin farklı oluştuğunu söylemiştir. Ona göre, bireyin doğanın değil toplumun bir ürünü olması nedeniyle davranışlarının toplumsal kökenli olduğunu ileri sürmüştür. Bir toplulukta insanın kendi çıkarlarından önce ortak bir çıkar aracılığı ile bir arada bulunduğunu, toplumun sözleşmenin bir ürünü olduğunu söylemiştir. Birey ve toplum arasındaki bu eylem toplumsal sözleşme adını alır.
Davıd Hume: aydınlanma düşüncesi ile yeniden tanımlanan insan doğasının kuramını oluşturan düşünürdür. İnsan doğasının insanın içinde şekillenen toplumsallık biçimlerini incelemiş ve insanın eylemini sürekli başkalarının eylemine yönelik olması sebebiyle toplumsal özellikli olarak tanımlamıştır. Baron De Montesaue: toplum yapısı ve yönetim biçimleri ile ilgilenmiştir. Toplum yapısal bir bütündür. Yönetim biçimlerini ise ideal tipler olarak ele almıştır. Toplumu, temel unsurları iklim ve coğrafya olarak görmüş bu unsurların toplumsal yapıya katkılarını çözümlemeye çalışmıştır.
Voltaire: bilim, düşünce özgürlüğü ve adalet konusunda yazmıştır. Akıl ve bilim konusunda toplumsal ilerlemeler üzerinde çalışmıştır.
Adam Ferguson: emeğin yabancılaşması kavramını ilk kez kullanmıştır. Sanayiye dayalı gelişimin olduğunu ileri sürerek bu gelişmenin yabancılaşmaya neden olduğunu ifade etmiştir.

DİKKAT: Aydınlanma düşünürleri düşüncelerini Ansiklopedi adlı çalışmalarda 18. yy.’da yayınlamaya başlamıştır.

DEVRİMLER

Bilimsel Devrim:
Fizik alanında evreni düzenleyen yasaların değiştiğine ilişkin bilinçlenmeye dayalıdır. İsaac Newton, evrensel yerçekimi yasasının keşfedilmesi ile başlamıştır. Tanrı tarafından yönetilen bir doğadan, kendini düzenleyen bir doğa anlayışına geçilmiştir. Bilimsel devrim ile insanın ve onun dünyasının olgusal ve yetkin bilgisine ancak bilimin yanılmaz ilerleyişi ile ulaşılacağı kabul edilmiştir.

Endüstri Devrimi:
18 yy’ın sonlarında İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Endüstri devrimi genelde teknik yenilikler dizisi olarak sunulmaktadır. Bu süreç sonunda üretimde yaygınlaşan makineleşme nedeniyle işgücünün büyük bir kısmı tarımdan sanayiye kaymıştır. Bu süreç kentlerin genişlemesine yol açmıştır. En temel özelliği, emeğin soyutlanması olarak tanımlanabilir. Emeğin soyutlanması insan ile doğa arasında aracı konumda bulunan teknik yapının gittikçe daha büyük bir özerklik kazanmasını ifade etmektedir. Emek süreci makineye bağlı hale gelmiştir. Ağır çalışma koşullarında gösterilen yoğun çabalar işçilerin yabancılaşmasına neden olmuştur.

Fransız Devrimi:
Kendinden önceki ve sonraki devrimler içinde kitlesel nitelikte tek toplumsal devrim olarak görülmektedir. Dünyayı kapsayan tek devrim olarak kabul edilir. 1789 Fransız Devrimini hazırlayan unsurlar; eşitlik, özgürlük, güçlerin ayrılığı, hoşgörü gibi aydınlanmanın ilkeleri olmuştur. Fransız Devrimi, geleneksel toplum düzenini yıkarak yeni bir toplum düzeni kurmayı hedeflemiştir. Tarihte ilk defa evrensel özgürlük, eşitlik gibi dünyevi ideallerin öncülüğünde gerçekleşen bir hareket tarafından toplumsal düzen kaldırılmıştır. Otorite radikal biçiminde değişmiş ve iktidar halkın onayı ile meşrutiyet kazanabilmiştir. Demokratik rasyonalite içinde kurulması ve uygulanması gerekmektedir. En önemli yenilik demokrasinin sadece bir yönetim biçimi olması değil, devletin tek rasyonel biçimi haline gelmesidir. Modern devletin kaçınılmaz olarak demokrat olması gerekmektedir.

MODERNİTE
Aydınlanma düşünürlerinin nesnel bir bilim, evrensel bir ahlak ve yasa geliştirme amacı taşıyan çalışmalarıyla biçimlenmiştir. Modernite, aydınlanma düşüncesi ve devrimlerle Avrupa’da başlayan toplumsal, politik ve ekonomik değişimi ifade etmektedir. Bu anlamda temeli, geleneksel dünya görüşünden kopuşla tanımlanan bilim, ilerleme, nesnellik ve evrensellik unsurlarını içeren modern düşünceye dayanır. Modernite genel olarak, endüstrinin, kentlerin, Pazar kapitalizminin, burjuva ailesinin doğuşunun, sekülerleşmenin, demokratikleşmenin ve toplumsal yasa koyuculuğunun güç kazanmasıdır.

Modernitenin Kurumsal Boyutları
Anthony Giddens tarafından modernite dört temel kurum aracılığı ile tanımlanmaktadır: Kapitalizm; meta üretimi, mülksüz emek ve özel mülkiyete dayalı üretim biçimi, endüstrileşme; malların üretimi için makineleri ve cansız güç kaynaklarının kullanımını içermektedir. Gözetim; gözetime konu olan toplulukların siyasal alandaki^fl ^ faaliyetlerinin denetimini ifade etmektedir. Askeri güç ya da şiddet araçlarının kontrolü; savaşın endüstrileşmesini ifade etmektedir. Modernite öncesi uygarlıkların her zaman merkezi özelliğini oluşturmuştur. Ayrıca Giddens, modernite çözümlemesinde ulus devlet üzerinde odaklanmaktadır ve ulus devleti, modern öncesi toplumların özelliklerinden farklı görmektedir.

MODERNİZM
Modernizm, 19. yy’ın sonlarında ortaya çıkan bir harekettir. Modern düşüncenin edebiyat, şiir, müzik, resim ve mimari gibi özellikle sanatsal ve kültürel alanlardaki etkileri sonucunda meydana gelen değişimi ifade eder. Modernizm, sadece sanatla ilgili değildir. Dönemin teknolojik, politik ve ideolojik değişimleriyle bu alanlardaki gelişmeleri etkileyen ve onlar tarafından etkilenen, geniş kapsamlı entelektüel bir harekettir.
Modernizm, sanatsal ve kültürel anlamda ortaya çıkmışken modernite, bu değişim sürecine ait felsefi, politik ve toplumsal düşünce sistemidir. 1848 yılından sonra modernizm, büyük ölçüde kentsel bir olgu haline gelmiştir. Hızlı bir kentsel büyüme, kırdan kente göç, sanayileşme ve makineleşmeyle birlikte mimari çevrede çok büyük bir değişimle ve kentsel politik hareketlerle karmaşık bir ilişki içinde varlığını sürdürmüştür.

MODERNLEŞME
Bir taraftan yaşamın devam eden pratiklerini örgütleyen gizemli, tanrısal düzenler, derebeylik hakları, dinden doğan haklara ve bunların yarattığı eşitsizlik ve zenginliğe karşı bir tavrı ifade etmektedir. Modernleşme, bireyi, bireyin kurtuluşunu ve özgürlüğünü, onun akılcılığına bağlamaktadır.
Modernleşme bu bağlamda düşünüldüğünde ilerleme ve genişleme olarak tanımlanmıştır. Modernleşme kavramı ağırlıklı olarak gelişim aşamaları olarak kullanılmaktadır. Kapitalist ekonomik sistemin getirdiği bir aşama olarak atfedilebilir. Pazarın büyümesi ile gelişen sosyo-ekonomik ilerlemeler teknolojik keşifler anlaşılmaktadır.

Geleneksel ve Modern Toplumlar
Rönesans ve reformasyon hareketleri, Fransız Devrimi, Endüstri Devrimi ve kitle toplumlarının yükselişi modernleşmenin alt yapısıdır. 19. yy’da modern toplumlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Modernite kavramı, Batı Avrupa’da Aydınlanma düşüncesinin akla ve bilimsel bilgiye dayalı olarak geliştirdiği seküler fikirlerin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Modern kavramı niteliksel olarak modernleşmeyi takip eden toplumlar ı ifade ederken, geleneksel ya da modern öncesi, modernleşme öncesi toplumları ifade eder.
Geleneksel toplumlar: kırda yaşar, tarımsal üretim yapar, otoriter ve dini toplumlar olarak tanımlanabilir. Fazla nüfusu olmayan, homojen yapıda ve kapitalizm öncesi dönemde görülen toplumlardır. Modern Toplumlar: kentsel alanlarda görülen artış ya da gelişme, kapitalizmin çeşitli biçimleri, demokrasi, bilim ve teknoloji, nüfus artışı ve yoğunlaşması, heterojen bir kültürel, politik ve dini yapı özelliklerini taşımaktadırlar.

Modernleşme, geleneksel toplumların modern toplumlara dönüşme sürecinde, toplumsal politik ve ekonomik aşamaları ifade etmektedir.
Modern toplumları geleneksel toplumlardan ayıran özellikler politik, ekonomik, toplumsal ve kültürel süreçler arasındaki etkileşim sonucunda meydana gelmiştir.

FARKLIKLIK VE ÖZELLİKLER:
Modern toplumlarda
1. Metaların piyasalar için geniş ölçekli üretim ve tüketimine yaygın özel mülkiyet sahipliği ve sermaye birikimi,
2. Ücretli emeğin kullanımına dayalı parasal değişim ekonomisi,
3. Endüstrileşme süreci ve kentleşme ile işbölümü, uzmanlaşma ve standartlaşma artmıştır,
4. Toplumsal ve cinsiyete dayalı işbölümü, yeni sınıfların oluşumu, kadın ve erkek arasında ataerkil ilişkiler, modern kapitalist toplumlar
‘ nitelenmektedir, s. Ulaşım ve iletişim teknolojileri hızlı gelişmektedir.
6. Dinsel kurumlar ve öğretiler etkisini yitirmiştir.
7. Sekülerleşme ve rasyonelleşme modern toplumların göstergeleri olmuştur.
odern toplumlara gecis sürecinin toplumsal değişmenin
temel ölçütü ve hatta içeriği olarak değerlendirilmesinin temeli:
Batı ülkelerinin geleneksel toplumlarının bulunduğu birçok bölgede sömürgeler oluşturmasıdır.
15 ve 16 yy’larda büyük coğrafi keşifler sonucunda ulaşılan toplumların, doğal zenginliklerin ve değerli maden kaynaklarının ele geçirilmesine dayanmaktadır. 18. yy’ın sonlarından itibaren sömürgecilik anlayışı fabrika sisteminde üretilen ürünler için bir taraftan hammadde sağlarken diğer taraftan pazar halindedir. Sömürgeleştirme süreci bugünkü dünya haritasının toplumsal olarak şekillendirilmesinde merkezi rol
oynamaktadır.
■ Birinci Dünva üfkeleh kendi sömürgelerini oluşturmuş Batı ( Avrupa ülkeleri, ABD, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda ^İkinci Dünva Ülkeleri SSCB ülkeleri, Polonya, Doğu Almanya, Çekoslovakya, Macaristan (sosyalist devletler) Üçüncü dünya ülkeleri Hindistan, Afrika ülkelerinin çoğu, Güney Amerika ülkeleri
İkinci dünya ülkeleri özel mülkiyete dayalı sermaye ve rekabetçi bir piyasa sistemine dayalı sisteme kaymıştır. Batı toplumlarını izleyerek demokratik politik kurumları oluşturmaya çalışmaktadır.
Üçüncü dünya kavramı ile de azgelişmiş toplumlar ifade edilmektedir.

ENDÜSTRİLEŞME VE KAPİTALİZM
Endüstrileşme, kapitalizmin bir alt biçimi olarak görülebilir.
Kapîtalizm; merkezinde özel mülkiyete dayalı sermaye ve ücretli emek arasındaki ilişkinin yer aldığı bir meta üretim sistemidir. Kapitalist girişim ve buna bağlı olarak parasal ilişkilerle Pazar ağları, modern toplumlarda büyük ölçüde egemenlik kurmuştur.

Endüstrileşme; modern toplumlarda muazzam derecede büyük bir servet yaratma kapasitesi sağlamış üretim yöntemleridir. Endüstrileşme insan faaliyetini, makineleri, lammadde ve ürünleri birlikte ele alan üretimin, belirli kurallara göre toplumsal olarak örgütlenmesini gerektirmektedir.

Kapitalist toplumların sahip oldukları özellikler:
1. Kapitalist girişimciliğinin katı rekabetçi doğası, teknolojik yenilenmenin sürekliliğini ve aynı zamanda yaygınlaşma eğilimi,
2. Ekonomik alan, diğer alanlardan özellikle politik alandan uzak tutulmaktadır. Ekonomik ilişkiler diğer kurumlar üzerinde önemli ölçüde egemenlik kurmuştur.
3. Özel mülkiyet sahipliği üretim araçları üzerinde baskın konumdadır. Sermaye=özel mülkiyet Emek=mülksüzlük. İşgücü (emek) metalaştırılmıştır.
4. Devletin özerkliği.

SOSYOLOJİ VE MODERNİTE İLİŞKİSİ
Modernleşme, toplumsal, politik, ekonomik alanda büyük dönüşümleri içerdiğinden dolayı sosyal bilimler ortaya çıkmıştır. Eski düzenin yok olarak yerine yeni ve modern bir dünyanın kuruluyor olması bu değişimleri anlama gereksinimini ortaya çıkarmıştır.
G. Simmel: Modernite olarak adlandırılan durumun temel özelliği olarak sürekli değişmek akış ve havatın sonsuz kaygısı üzerindeki vurgusundan ötürü modernitenin ilk sosyologu olarak görülmektedir. Simmel hakkında detaylı bilgi için Sosyoloji Sözlüğü. Gordon Marshall. Bilim ve sanat yayınları svf. 658-660)

Simmel, Metropol ve Zihinsel Yaşam adlı çalışmasında modernist düşünce ve pratik arasındaki ilişkiyi ele almıştır.

Marks: Kapitalist modernleşmenin en erken ve en bütünsel açıklamalarından birini sunmuştur. Kapitalist gelişmenin sınıflara bağlı ve çelişkili mantığını vurgulayarak bu durumun nasıl insanlığın evrensel kurtuluşu olabileceğini göstermiş ve ütopik düşünceyi materyalist bir bilime dönüştürmeyi başarmıştır.
Özgürleşmenin öznesi ve insanlığın kurtuluşu işçi sınıfının elindedir.

VVeber: Vveber’e göre anahtar kavram teknoloji ve insan eylemlerinin bürokratik biçimde örgütlenmesini ifade eden rasyonalizmdir. Rasyonelliğin ilerlemesinin evrensel özgürlüğün somut olarak gerçekleşmesini sağlamanın aksine içinden kaçılması imkânsız bürokratik rasyonelliğin bir demir kafesinin yaratılmasına yol açtığını söylemiştir.

Durkheim: Saint Simon geleneği doğrultusunda modern kurumların doğasını endüstrileşmenin etkisi temelinde incelemiştir. Ona göre, endüstriyel merkez kapitalizm değildir. Kapitalist bir düzende değil “Endüstriyel bir düzende yaşadığımızı ifade etmiştir.

ÜNİTE 2

Genç Yaklaşım Dershanesi notları.

KARL MARX
Kapitalist üretim biçiminin sosyologu ve ekonomisti olan Marx, Hegel’i eleştirmesine rağmen Hegelci felsefeden etkilenir. Hegel ve Marx praksisin teoriyi yarattığı noktasından harekete geçerler. Onlara göre kategoriler, “insan bilincinde milyonlarca kez gerçekleşen yinelemeler yoluyla aksiyom karakterini kazanan eylemlerdir.”

Praxis, insan etkinliği demektir. Manc’a göre praxsis ” insanın tarihin diyalektik ilerleyişinde kendisineyer açmak adına kendi dünyasını yarattığı ya da gerektiğinde değiştirdiği özgür, yaratıcı” etkinliktir.

Hegel teorinin praksis karşısındaki üstünlüğünü son çözümlemede koşullu olarak tanırken, Marx’in sistematiği içerisinde öznenin içinde bulunduğu edim teorinin önüne geçer.
Marx sermayeyi değerlendirirken soyut ve basit bir kategori olan me-tadan daha somut olan sermaye, emek gücü artı-değer gibi kategorilere ulaşır. Tüm bunlar metanın kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çelişkili ilişkinin zaman içerisinde aldığı değişik biçimlerdir. Bunlarda daha genel kategorilere dayandırılarak zorunlu bir biçimde onlardan çıkarsanırlar.

Hegel ve Mardin ortak ve farklı noktalarının ortaya çıktığı başka bir alan ise Marx’in toplumsal değişme anlayışı konusunda önemli olan yabancılaşma konusudur, iktisadi kategorilerin ve toplumsal ilişkilerin aktörlerinin aslında bağımsız gibi görünen fakat kendileri tarafından üretilmiş şeylerin yabancı ve nesnel bir biçimde yeniden kurulmasıdır. Örneğin makineyi de üretenin işçinin kendisi olmasına rağmen işçi söz konusu makineyi kullanarak üretim yap­tığında makineye yabancılaşır. Bu anlamda yabancılaşma kavramı Marx’ta toplumsal değişmenin temellerinden birisini oluşturur. Zira bireyin kendi ürettiği şeye yabancılaşması kendi emeğine yabancılaşmasını getirir. Bu yabancılaşma sınıfsal bir çelişkinin sonucudur ve toplumsal dönüşümün temellerini atar.

Tarihsel Materyalizm
I. Hegel diyalektik süreci “aynı zamanda tinin kendini, kendisinin ötekisi olarak gördüğü Doğa’da kaybettiği; öznenin ve nesnenin, benin ve ötekinin asıl kimliğini ancak daha sonra yeniden keşfedeceği bir yabancılaşma süreci olarak görür” Diyalektik materyalizmin özelliklerine baktığımızda tarihsel materyalizmin dönüştürücü gücünü anlayabiliriz. Diyalektik materyalizmin dört temel özelliği var­dır:

1-Öncelikle toplum bir yapı ve sistem olarak ele alınır. Bu bütüncül bir bakış açısını ifade eder.

2-İnsanlar ihtiyaçlarını karşılamak için çalıştıkları sırada tarihi yaparlar ve onun bir parçası haline gelirler. Dolayısıyla toplumsal değişme tüm toplumların ayrılmaz parçasıdır. Bu aynı zamanda iç-dinamikleri olan bir toplumsal değişmedir. Zira toplumsal değişmenin temel kaynağı toplumların kendi iç dinamikleridir.

3-Toplumsal değişmenin öngörülebilir olmasıdır.Örneğin kapitalizmin tarihsel gelişimi ondan daha az karmaşık bir yapı olan feodalizmin
doğasında içkin olarak vardır.

4-Özgürce davranan insanlar tarihin yönünü, toplum içindeki çelişkilerden kaynaklanan öngörülebilir karşıtlık ve sınıf tartışmaları temelinde değiştirir ve biçimlendirirler.

II. Materyalist düşüncede insan bilinci maddesel dünyadaki gerçek deneyimden oluşur. Diyalektik materyalizmde ise belirlenimci bir kavramsallaştırma vardır. Tarihin bilinçli özneler tarafından yapılacağı düşüncesi buna örnektir, insanlar kendi yaşamlarının yönünü ve özelliklerini
kontrol edebilirler. Tarih insan eylemi tarafından dönüştürülür. Marx’a göre toplumsal ilişkilerin en önemli özelliği üretici güçler ve kaynaklar üzerindeki toplumsal
kontroldür. Zira doğanın kendisi de bir üretim aracıdır. Tarihteki bir diğer dönüştürücü dönem üretim araçlarının emek gücüde dâhil olmak üzere yönetici bir azınlık
tarafından kontrol altına alınmasıdır.

III. Üretim araçlarına sahip olan azınlık sınıfı vardır. Bu azınlığın karşısında olan ve üretim araçlarına sahip olmayan diğer kitleler sömürülür ve yabancılaşırlar. Bu sınıflar arasındaki sınıf çatışması devrimci bir değişmeyle sonuçlanır ve yeni bir sınıfsal yapı ortaya çıkar. Azınlık denetimi ile sınıf çatışması arasındaki bağlantı sömürü tarafından sağlanır. Sömürü bir grubun, üretici güçler üzerinde denetim kurarak doğrudan üreticileri çalışmaya zorlaması ile ortaya çıkar. Böylece hem kendilerinin ihtiyaçlarını karşılarlar hem de egemen grubu desteklerler. Sömürü, artı emeğe üretici güçleri denetleyen azınlık tarafından el konulmasıdır. Bunun sonucunda toplum kaçınılmaz olarak sömürülenler ve sömürenler olarak ikiye ayrılır ve sınıfsal ayrımın temeli oluşur.

IV. Marx’a göre bir üretim biçimi ya da toplumun ekonomik temeli üretici güçlerden ve toplumsal üretim ilişkilerinden oluşur. Üretim güçleri özneye eylemde bu­lunması ve maddesel dünyayı dönüştürmesi için izin verir. Üretim güçlerini oluşturan öğeler ‘emek gücü’, ‘üretim araçları’ ve hammaddelerden oluşur.

V. Toplumsal üretim ilişkileri bireyler arasındaki üretim güçlerinin sahipliğine dayanan ilişkilerdir. Dahası üretim ilişkileri mülkiyet ilişkileridir. Ekonomik yapı kendini üretim ilişkileri olarak ortaya koyarken, toplumun üstyapısı insanların ekonomik hayata katılmak için dahil olduğu toplumsal ilişkilerdir. Üretim ilişkilerinin tamamı toplumun ekonomik yapısını oluşturur. Bu yapının üzerine yasal ve siyasal üstyapı yükselir ve bunlara da toplumsal bilincin belirli biçimleri karşılık gelir.

Üretim Tarzı ve Toplumsal Değişme
“insanların içerisinde üretimde bulundukları toplumsal ilişkiler, toplumsal üretim ilişkileri, maddi üretim araçlarındaki, üretici güclerindeki değişme ve gelişme ile biriikte dönüşerek değişir. Üretim ilişkileri, bir bütün halinde toplumsal ilişkiler denen şevi, toplumu ve özellikle, belirli bir tarihsel gelişme aşamasındaki bir toplumu, özgün, ayırt edici nitelikte bir toplumu oluşturur. Antik toplum, feodal toplum, burjuva toplum, her biri, aynı zamanda, insanlık tarihinde özel bir gelişme aşamasını belirten, bu türden üretim ilişkileri bütününü oluştururlar” (Marx, 1987, s. 41).

Marx’in tarih kuramının temel kavramı üretim tarzıdır. Üretim tarzı kavramı doğanın dönüşümü için üretim güçlerini örgütleyen toplumsal ilişkiler sistemidir.

1-ilkel Komünal Toplum: Bu toplumda doğa komünal olarak sahiplenilir.

2-Antik Toplum: Roma ve Atina gibi büyük şehirlerin etrafında oluşur. Toprak özel mülkiyet
haline dönüşür ve köleler belirli bir azınlık için çalışır servet yaratırlar. Ortak topraklar devlet ve özel mülkiyet arasında bölünür. Marx’a göre bu toplumlar nüfus artışı sonucu yönetici sınıfa yeterli toprak bulma yetenekleri kalmadığı için yıkılırlar.

3-Feodal üretim biçimi: Roma împaratorluğu’nun yıkılması. Germanik ve Antik toplumların birleşimiyle birlikte Avrupa’da gelişir. Serf sınıfı küçük bir azınlıktan oluşan aristokrasinin topraklarında çalışır ve artı-değer üretir. Marx’a göre 13. Yüzyılda Genova ve Venedik gibi
bağımsız şehirlerin kırdan artık elde etmeye başlaması, alışverişte ve ticarette yükselmesi ve sınıf ve eşitsiz değişim ilişkileri feodal düzenin sonunu getirir.

Paul Sweezv’e (1976) göre feodalizm geleneğin içerisine gömülmüş bilindik ihtiyaçların (kullanım değeri) üretildiği bir sistemidir. Dolayısıyla dönüşümsel değişim için dışsal bir kaynağa ihtiyaç vardır. Sweezy’e göre feodal toplumdan kapitalist topluma değişimi sağlayan tüccarlarıdır. Feodal üretim biçiminin değişmeye karşı dirençli olduğunu bu yüzden değişimin feodalizmin kendi içinden değil dışarıdan gelen öğelerin etkisi ile olabileceğini iddia eder.

Maurice Dobb, üretim biçimi analizi yaparken üretim alanına, sınıf ve mülkiyet ilişkilerine odaklanır. Bir üretim biçimi olan feodalizmde doğrudan üreticiler lorda karşı olan görevlerini yapmaya zorlanırlar. Kapitalizmin temel öğelerinden birisi olan burjuvazi sınıfı zengin tüccarlardan değil, kendi içinde örgütlenen zanaatkarlar yani küçük üre­ticiler oluşmuştur. Sweezy’nin tersine Dobb feodal üretim biçiminin çözülüşünü sistemin kendi içindeki mülkiyet ve sınıf çatışmasına bağlayarak açıklar.

Robert Brenuer’e göre ise feodalizmin sınırlı gelişme potansiyelinin nedeni toprak ve emek kaynaklarının hareketten yoksun olmasıdır. Toprağın sahibi olan Lord sermaye yatırımı yapmak ve toprağı işlemek için yeni teknikler satın almak yerine köylüyü gelirini arttırmak için daha çok çalışmaya zorlar. Kapitalist üretim biçiminin ilk ortaya çıktığı ingiltere’de köylüler kendi geleneksel topraklan üzerinde mülkiyeti kontrol etmek için çabalamışlardır.

4. Kapitalizm ise üretici mülkiyetin özel sahipliği koşullarında ücretli emeği istihdam eder. Doğa dahi kâr etmek için kullanışlı nesnelere
dönüştürülür. Üretimin toplumsal güçleri tahmin edilemeyecek boyutta gelişir ve bilim dinle yer değiştirir. Devlet ve hukuk mülkiyet haklarının koruyucusu olur. Kapitalizmin çerisinde ki doğal ve toplumsal ilişkilerdeki çelişkiler daha gelişmiş ama üretim güçlerinin ortak sahiplenildiği sosyalizme yol açar.

Marx’a göre kapitalizm iki eğilimin sonucu olarak ortaya çıkar:

:arrow: Feodal toplumdaki içsel toplumsal çözülme,
:arrow: Dışsal yağma ve alışveriştir.

Üretim tarzları tartışmasında komünal toplumdan kapitalizme kadar değişim sürecinde sınıf mücadelesinin rolü kaçınılmazdır.

ATÜT
Marx’in özellikle Doğu toplumlarını anlamak için geliştirdiği Asya Tipi Üretim Tarztnda, toprağın komünal sahipliği hiyerarşik olarak en üstte olan yöneticinin hakkıdır. Doğrudan üreticiler mülksüzdür. Artığın bir bölümü yönetici tarafından haraç olarak alınır. Marx burada Çin örneğini verir. Çin’de merkezi bir sulama sistemine olan ihtiyaç ‘doğu despotizmini’ ortaya çıkarır. Yerel halk daha çok ekonomik olarak kendine yeterlidir. Sınıflı toplumun ilk örneği sayılabilir.

Sınıf Mücadelesi ve Toplumsal Değişme
Louis Bonaparte’in 18 Brumairdi, adlı çalışmasında Fransız Devrimi’nin genel bir çizelgesini çıkarır. Bu çalışma tarihsel materyalist bir bakış açısıyla güncel olayların çözümlemesi ve toplumsal değişme ve dönüşüm içerisinde sınıf mücadelesinin öneminin kavranması açısından önemlidir. Marxist sınıf çözümlemesi basitçe burjuva ve proletarya arasındaki ikilik olduğuna dayanmaz, bütün partilerin sentezini içerir:

1-Sınıflar arası çatışma farklı ekonomik çıkarlar için mücadele eden grupların sorunudur. Ekonomik çıkarların yanı sıra farkındalık ve
siyasal etkileri de önemlidir.

2-Tarihin sonunda proletarya, kapitalistler ve burjuva arasında bir ilişki olacaktır. Kapitalizme ise emek sermaye arasındaki çelişki ve burjuva
ile proleterya arasındaki sınıf savaşımı egemen olacaktır.

3-Kapitalizmin Marxist çözümlemesinde ki mekanizma ise artık-değere dayanan sermaye birikimidir. Artı-değer, emeğin ya da değerin sömürülmesi ile biriktirilebilir. Emeğin sömürülmesi ise sermaye yatırımına bağlıdır. Kapitalist ya da sermaye sahibi ücretleri olabildiğince düşük tutarak çıkarlarını korur.
Uzun vadede insanlar kendi ürettikleri ürünü alacak paraya sahip olamazlar.

Marx kapitalizme genelleştirilmiş mal üretimi sistemi adını verir. Bu sistem içerisinde emeğin ürünleri pazarda alınıp satılan meta biçimini alırlar. Piyasa fiyatları ise değerlerine göre değişir. Değer ise onları üretmek için toplumsal acıdan gerekli emek zamanıdır. Kapitalist üretim ilişkileri doğrudan üreticilerin üretim araçlarından ayrılmasını önkoşul olarak kabul eder.

4. Sermaye az sayıda insanın elinde yoğunlaşır ve kapitalizmin bu içsel çelişkisi sistemi krize sürükler, bu da sosyalizme ya da komünizme yol açar.

Emek-Değer-Kâr
Emeğin toplumsal değişime yol açacak dönüştürücü bir gücü vardır. Değer, ‘kullanım değeri ve ‘değişim değeri olmak üzere ikiye ayrılır.
a. ‘Değişim değeri, herhangi bir metanın ya da malın pazardaki para değeri karşılığıdır. Bir metanın değişim değerinin olabilmesi için toplumun ihtiyaçlarını karşılaması gerekir.

b. Yine bir metanın ‘kullanım değeri olmalıdır. Zira ücret, fiyatı belirler. Herhangi bir metanın değeri, emek gücünün değeriyle ve o metanın üretilmesi için harcanan emek zamanın değeri ile ilişkilidir. Marx’a göre işçi emek gücünü satar. Sermaye sahibi ise işçide olmayan üretim araçlarını kontrol eder.

Piyasa alışverişleri eşit olmayan koşullarda yapılan bir pazarlıktır ve bunun sonucunda da işçi sömürülür. Marx emek ve emek gücü arasında ayrım yapar. Emek gücüde bir metadır, işçinin yaşamını sürdürebilmesi için almak zorunda olduğu mal ve hizmetlerin değerini içerir ve bu değerde ona verilen ücretle ölçülür. Toplumsal emek sürecinde emeğin işbölümü ortaya çıkar. Emeğin kullanım değeri sosyal emektir.

Kullanım değerini açıklamak için özel mülkiyete başvururuz. Burada metanın fiyatı önemlidir. Örneğin, sermaye sahibi 6 saatlik çalışma için işçiye 3 lira öder. Oysa işçi bu 6 saatlik çalışma sürecinde 5 liralık mal üretir. Bu 5 liranın 3 lirası işçiye 5 lirası kapitaliste gider. Peki, kapitalist sermayesini ve kârını nasıl arttırır?Kârın kaynağı emeğe dayanmaktadır. Zira emek pazarda alınıp satılabilen bir metadır. Sermaye sahibi emeği belli bir zaman süreci için satın alır, örneğin, isçi dört saat çalışarak hem kendisi hem de sermaye sahibi için değer üretir. Kârın kaynadı bu dört saatlik çalışmadır.Emeğinin fiyatı pazarda belirlenir. Bir fabrikada dört saat çalışmak kendi ihtiyaçlarını karşılaması için yeterlidir. Oysa sermaye sahibinin kârı için fazladan bir dört saat daha çalışır.
Fazla ürün işbölümü ve sanayileşme sonucu ortaya çıkar. Zira üretimin yapıldığı makineyi de yine işçinin kendisi yapar ve makine emeğin maddeleşmiş biçimi olarak ortaya çıkar. Bu Marx’a göre yabancılaşmadır, insanın kendisi tarafından yaratılmış yapılara ve ürünlere tabi olması yabancılaşmayı arttırır. Bu da Marx’in kapitalizm çözümlemesinde sömürü ile biriikte yabancılaşmanın toplumsal dönüşüme yol açtığı tartışmasını getirir.

Yabancılaşma ve Toplumsal Değişme
Marx’a göre yabancılaşma emek gücündedir. Zira teknolojik gelişmeler insanlığın doğayı kontrol etmelerini sağlasa da bu süreç aynı zamanda yabancılaşmayı da arttırır. Bu da Mandst kuramın bir paradoksudur. Yabancılaşma özel mülkiyeti ve devleti ortaya çıkarır. Zira özel mülkiyet işbö­lümünün ve toplumun yabancılaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Marx’a göre yabancılaşmış olan insan ya da düşünce değil, toplumsal emektir. Dolayısıyla yabancılaşmanın en üst noktası modern burjuva toplumudur. Modern burjuva toplumundaki özel mülkiyet yabancılaşan emeğin ürünü ve zorunlu bir sonucudur. Marx’a göre emeğin yabancılaşması ancak toplumsal bir devrim ile son bulabilir. Bu nedenle yabancılaşan emeğin bir sonucu olan özel mülkiyetin ortadan kalkması ise işçilerin kurtuluşu ile mümkün olabilir. Mülksüz bir sınıf olan proletaryanın rolü burada oldukça önemlidir. Sonuç olarak kapitalizm toplumsal değişmelerle, gelişmelerle ve en nihayetinde devrimle yıkılabilir.

Değişim mekanizması iki türlüdür:
:arrow: Üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki yapısal çelişkiler gelişir.

:arrow: Toplum sömürenler ve sömürülenler olmak üzere iki bölüme ayrılır ve sınıf mücadelesi ortaya çıkar. Sınıf mücadelesi sınıflı toplumların özelliğidir ve sistematik bir krizin gelişme anında toplumsal bir devrime dönüşür.

Marx’in kapitalizmin çöküşüne yönelik düşüncesinde işçi sınıfı toplumun kontrolünü alabilecek öz bilince sahip olur ve politik bir özneye dönüşür. Sonuç olarak işçi sınıfının kurtuluşu yine işçi sınıfının kendisi tarafından başarılmalıdır. Marx’a göre bir sınıf ancak kendi çıkarlarının bilincinde oldu­ğu ve kendi kurumlan aracılığı ile bu çıkarlarının peşine düştüğü zaman bir sınıf olur. Dolayısıyla işçi sınıfı ancak sınıfsal eylem adına örgütlendiği zaman bir sınıftır. Burjuvazi ile proletarya arasındaki basit sınıf çatışması modeli kaçınılmaz olarak sınıf bilincinin yükselmesine ve devrimci dönüşüm olasılığına yol açan bir içsel çıkar çalışmasıdır.

Marx’a göre ezilen bir sınıfın özgürleşebilmesi için varolan üretim güçlerinin, varolan toplumsal ilişkilerle bir arada olmaması gerekir. Buna göre toplumsal bir değişimin olabilmesi için yeniliğin temeli olan üretim güçlerinin daha önceki toplumsal yapı içerisinde varolması gereklidir. Yani yeni üretim ilişkilerinin ortaya çıkabilmesi için maddesel koşulların eski toplumsal yapı içerisinde oluşmuş olması gerekir, feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde sanayi kapitalizminin feodal toplumun yapısı içerisinde aşama aşama geliştiği görülmüştür. Sertler kapitalist çiftlikler üzerinde kendi emeklerini satan işçilere dönüştüklerinde kapitalizmin üretici güçleri feodal sistemin yıkılması için gerekli gücü bulabilmiştir. Bu çerçevede yükselen sınıf olan burjuvazi “kendi için sınıf olmuş ve burjuvazi sınıfını oluşturanlar feodal üretim ilişkilerini yıkmak için birleş­mişlerdir.

. Yine kapitalist toplum yapısının çelişkilerinin de pro­letaryayı “kendi için sınıfa” dönüştürme kapasitesi vardır. Emek-sermaye arasındaki çelişki, burjuva sınıfı-proletarya arasındaki sınıf çelişkisinin gelişmesini ortaya koyar.

http://img715.imageshack.us/img715/3543/1202011151600.jpg

http://img440.imageshack.us/img440/503/1202011151642.jpg

http://img524.imageshack.us/img524/4290/1202011151735.jpg

http://img84.imageshack.us/img84/6753/1202011151842.jpg

ÜNİTE 3

Erken dönem işlevselcilerin temel varsayımları: Erken dönem işlevselciler Comte, Durkheim ve Spencerdir. Bu üç işlevselci sosyoloğun düşünceleri genel olarak;

bütünlük
evrensellik
gizil güç
gerekircilik
toplumsal değişikliklerin dereceli oluşu
yönleme
indirgeme ilkelerine dayanır.

Comte’un toplumsal değişme düşüncesi :

1. Teolojik aşama : fetişist-çok tanrıcı, tek tanrı inancı aşamalarından oluşur
2. metafizik aşama : ne olduğu bilinmeyen ruh kavramı
3. Pozitif aşama : bilimsel düşünceler.

Durkheim’ın toplumsal değişme düşüncesi:

Gelişmiş toplumun kökeni: ilkellerden evrilir
Toplumsal gelişmenin aşamaları : a) mekanik dayanışma b) organik dayanışma. (işbölümü sonucu
Toplumsal değişmenin nedeni : Nüfusun artması
Toplumsal Değişmenin Yönü: Mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya.

Spencer’in Toplumsal değişme düşüncesi: Evrimci, Darwin doğal seleksiyon

İnsan toplumlarında evrensel evrim yasaları geçerlidir. Toplumsal organizma basit ve farklılaşmamış askeri yapılardan sanayi toplumuna evrilir.

YAPISAL İŞLEVSELCİLİK

Talcott Parsons ve Neil Smelser.

PARSONS’a göre Toplumsal değişme

Dört çeşit toplumsal süeç vardır.

Denge durumu:
Inertia ilkesi: karşıt güçler karışmadığı sürece değişimin hızı ve yönü aynı kalır
Eylem Karşı eylem ilkesi : sürecin yönündeki değişim başka değişimle dengelenir
Çaba ilkesi : değişim motivasyonu ne kadar hızlıysa değişim hızı da o denli hızlı olur
Sistem bütünleşme ilkesi : kalıp öğelerin kaderini atfedilen değerler belirler
Yapısal değişim : sistemin kendisinin değişimini ifade eder
Yapısal farklılaşma: sistemin kendisinin değil de alt sistemlerdeki değişimi ifade eder
Evrim : toplumun uyum kapasitesinin artmasıdır

Not: Toplum zaten zamanla zaten bir değişim içindedir. İnertia ilkesi de bunu açıklıyor. Dışarıdan bir müdahale olmazsa hızı ve yönü sabit kalır (şahin)

Parsons’a göre toplumların evriminde 3 aşama vardır:

1. İlkel

Yazılı dil ilkel seviyeden orta seviyeye geçerkenki en önemli gelişme

2. Orta seviye

3. Modern

Sistem inertia durumunda olduğu varsayıldığına göre değişim nasıl olacaktır:

kurumsallaşmış yapısal kalıpların üstesinden gelecek mekanizmaların olması gerekir.
gerginliğe gösterilecek karşı eylemin yeterli yapıcı olasılıklarının bulunması
kurumsallaştırılacak bir kalıpğ yargı modelinin olması
modelle uyumlu davranışları ödüllendirecek yaptırımların kullanılması ve bunun için kişisel çıkarların değerlerle uyumunun sürekli olması.

Değişime yol açan ögeler ise

Dış Ögeler: sistemler arası çatışmalar savaş ve savaş tehtidi
İç Ögeler: alt sistemlerdeki dengesizlik sonucu oluşan gerginlikler.

Neil SMELSER’a göre toplumsal değişme:

Smelser değişme kuramını sanayi devrimini açıklamak için kullanır. Toplumsal değişmenin belirleyicisi olarak 4 temel öge ortaya koyar:

Yapısal ortam : eğer yapıda bir memnuniyetsizlik varsa reform olasılığı artar
Güçlü değişme dürtüsü: değişim için bir dürtü gerekir. İç ya da dış etkenlerden olabilir
Değişim için harekete geçmek : değişimin yönü ile ilgilidir. Yön de değişimin liderliğine bağlıdır.
Toplumsal kontrol: toplum değişime daima direnç gösterir. Toplumsal kontrolü elinde bulunduran değişimi bastırabilir veya yönünü değiştirebilir.

Değişim zamansal olarak :

Kısa süreli uyum (yapısal farklılaşma
Uzun süreli yapısal değişim olarak iki evrede izlenebilir.

Smelser kısa süreli uyuma göre değişim teorisini açıklar. Buna göre 4 çeşit işlevsel zorunluluk bulunur

1. Uyum
2. Hedefe ulaşma
3. Bütünleşme
4. Gizil kalıp koruma

Smelser’a göre toplumsal değişmenin birbirini takip eden 7 aşaması vardır. (burayı anlamam çok zor oldu. Bahsedilen hedefler sanayi devrimindeki hedefler. Smelser sanayi devrimini açıklamak için kullandığı için böyle yazmış. O halde bu aşamalar sanayi devrimi sonrası bir değişimin aşamalarından söz ediyor. Yani sanayi devriminin Avrupa toplumunda yer edinmesi süreci. Böyle okuyunca daha anlamlı geldi. Ancak her kuramda olduğu gibi bu da genellenebilir. Sadece değişimden sonraki aşamalar diye algıladım. (Şahin))

1. Hedeflere tatmin edici biçimde ulaşamamanın yarattığı başarısızlık ve memnuniyetsizlik
2. Duygusal tepkiler
3. bu duygusal tepkilerle oluşan duygusal enerjinin mevcut değerler sistemini anlamak için daha akılcı kullanımı
4. beyin fırtınası
5. Uygulanacak belirli fikirlerin kurumsal kalıplarının belirlenmesi (beyin fırtınası sonucu seçilen sanırım –şahin)
6. birey-grupların değişimi uygulaması ve çabaların mevcut değerlerce uygun yaptırımlarının değerlendirilmesi ödüllendirme vs.
7. kabul edilebilir değişimlerin rutinleştirilmesi.

İŞLEVSELCİ KURAMA GENEL ELEŞTİRİLER

İşlevselciler toplumsal sistem parçalarının bütüne yararlı olduğu için var olduğunu savunur oysa ki bu yararlılık bir etkidir. Onlar zaten vardır.
İşlevselciler toplumsal yapıyı bir organizmaya benzetirler. Organizmada her organ bir işleve sahiptir işlevi görmeyen organ ölür. Oysa toplumda organizmalar işlevini yitirse dahi toplum varolmaya devam eder. Ölmez. İşlev kaybolursa toplum değişir.
Toplumsal fikir birliği diye bir şey yoktur.
İşlevselcilere göre insan davranışını sistemin kendisi belirler. Oysa ki insanlar sistemin davranışını etkileri değiştirir.
işlevselciler yapının dengede olduğunu savunur ve denge durumunu önemserler. Gerginlikleri ve çatışmaları göz ardı ederler. Oysa ki çatışma sistemin merkezinde olan en önemli unsurlardan biridir.

İŞLEVSELCİLİK VE MODERNLEŞME

Parsons’un yapısal işlevselci toplum çözümlemesi 40-50’lerin Amerikan toplumunun sistematik açıklamasıdır. 2. dünya savaşını takip eden soğuk savaş yıllarında geliştirilen modernleşme kuramlarının temel amacı; ekonomik ve kültürel değişmelerin karşılıklı ilişkisine odaklanarak sanayileşmemiş toplumlarda batı teknolojisinin yarattığı değişiklikleri incelemektir. Ekonomik alandaki değişimler, toplumsal kültürel ve bireysel anlamda da değişime neden olur.

Parsons’a göre modernleşme:

Parsons, sanayileşmemiş toplumdan sanayileşmiş topluma geçerken, bu geçişte belirleyici olacak eylem kalıplarını geliştirmiştir. Bu eylem kalıpları rol oryantasyonundaki temel dikotomilerdir(ikilik). Herhangi bir durumun belirleyici bir anlam kazanması için 5 dikotomik seçenek belirlemelidir. Bu 5 seçenek bir sistem oluşturur ve daha gelişmiş bir değer sisteminin alışıldık, zorunlu ve içselleştirilmiş yönleridir.

Bu dikotomiler:

1. Etkinlik-Edilgenlik
2. Bireycilik-kollektivizm
3. Evrenselcilik-partikülarizm
4. atfetme-başarı
işlevsel özselcilik-işlevsel yayılmacılık.

Parsons bu kalıpların gruplanışına göre 4 farklı toplum yapısı öngörür:

1. Evrensel başarı odaklı
2. Evrensel atfetme odaklı
3. Partikülaristik (yerel) başarı odaklı
4. Partikularistik atfetme odaklı

Bu tanımlar Bert HOSELİTZ tarafından da geleneksel-modern toplumları açıklamak için kullanılır. Hoselitz’e göre ekonomik değişme sadece ekonomşk faktörlerle açıklanmaz. Ekonomik, toplumsal, kültürel faktörler birbiriyle ilişkilidir.

Marion LEVY:

Levy, batı teknolojisi, sanayileşmemiş toplumlarda görülürse ne olur? Sorusuna yanıt aramıştır. III. Dünya ülkelerindeki insanların rol oryantasyonları batılı ülkelerdeki insanlarınkine yaklaştıkça ülkelerinde ekonomik gelişme olur.

Daniel LENNER:

III. dünya ülkelerinin modernleşmesi ile ilgili çalışmalar yapmıştır. Lenner Ortadoğu ülkelerindeki modernleşmeyi inceler. 50-54 yılları arasında Ankara Balgat semtindeki değişimi incelediği çalışması ünlüdür

David McClelland

Modernleşmede kültürel değerlerin öneminin yanı sıra bireysel değerlerin de önemini vurgulamıştır. Bir şeyi daha iyi, daha hızlı, daha etkin, daha az çaba sarfederek gerçekleştirme isteği: başarı ihtiyacı duyan bireylerin farklı kültürlerde ekonomik gelişme için bireysel düzeyde ihtiyaç duyulan insan tipini anlatır.

SMELSER ve MODERNLEŞME

Sistemin bütünleştirici mekanizmalarına rağmen toplumsal değişme için toplumsal iteleyiciler kaçınılmazdır. Bunlar aynı zamanda geleneksel toplumdan modern topluma geçiş ani yapısal değişimler ve hızlı sanayileşme için de gereklidir. Toplumsal iteleyicilerin en güçlüleri yeni ve güçlü siyasi kurumlar ve bunlara bağlı liderlik anlayışıdır. Söz konusu iteleyicilerin varlığı durumunda Batı’nın gelişim yolu bölgesel farklılıklar gösterse bile III. Dünya ülkelerinde gösterebilir.

Walt W. ROSTOW ve Modernleşme:

Rostow yalnızca ekonomik faktörleri değil. Toplumsal kararlar ve hükümet politikalarını da içeren bir modernleşme kuramı oluşturur. Rostow’a göre geleneksellikten modernleşmeye 5 aşamada geçilir:

Geleneksel Toplumlar : İlkel teknoloji, hiyerarşik yapısı toprak sahiplerinin elindeki siyasi güç. Uzun vadeli kadercilik
Ekonomik gelişmenin ön şartı: 17. yüzyıl sonu 18. yüzyılın başı İngiltere’de gözlenen bilimin tarım ve sanayide kullanılması. İlerleme düşüncesi yaygın. Eğitim genellenmiş. Bankalar ve yatırımlar artmış ticaretin sınırları genişlemiş. Ancak toplum hala geleneksel değerlere sahip
Ekonomik kalkış aşaması: modern toplumun yatağını oluşturur. Bu aşamada yatırımların önündeki engeller kalkmış toplumsal ekonomik ve siyasi yapı da büyümeyi destekleyecek şekilde dönüşmüştür.
Olgunluk dönemi : bu aşama modern teknolojinin ekonomik aktivitenin tamamen içine girmesidir.
Üst seviyedeki kitle tüketimi : reel gelir insanların ihtiyaçlarının çok ötesindeki tüketimi karşılar.

YAPISAL İŞLEVSELCİ MODERNLEŞME KURAMININ ELEŞTİRİSİ

Giddens: organizma benzetmesi temelinde ele alınan toplumsal yapıda sistemin ihtiyaçlarının merkeze yerleştirildiğini amacına yönelik insan eylemlerinin yeterince açıklanmadığını savunur. Ayrıca yapısal kavramı ile işlevselciliğin yanlış bir biçimde birlikte kullanıldığını savunur. Oysa toplumsal sistemlerde sistemin değil toplumsal aktörlerin istekleri vardır.

Andre G. Frank: Frank’a göre Rostow’un modernleşme kuramı gelişmenin ülkelerin tarihsel gelişimlerini göz ardı eden ekonomik ve kültürel değişimleri gelişmiş ülkelerin tarihi ile eşitleyen yaklaşımdır. Ona göre üst seviyede kitle tüketimi kuzey Amerika toplumunun bir özelliğidir

Genel olarak değerlendirildiğinde ise, yapısal işlevselci modernleşme kuramlarına getirilen eleştiriler, öncelikle toplumsal sistemin işleyişini açıklaması bağlamındadır. Sistem anlayışı bağlamında yaratılan geleneksel ve modern toplum ideal tipleri modern toplumların bakış açısından diğer toplumları değerlendirilmesi, III. Dünya ülkelerinin gelişmemişliğinde modern toplumların rollerini ve bu ülkelerin özgün tarihsel gelişimlerini göz ardı etmesi yapısal işlevselci modernleşme kuramlarına getirilen en önemli eleştirilerdir.

 

 

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 1
BAŞLIKLAR :
PLATON (429-347)
ARİSTOTELES( M.Ö. 384-322)
AUGUSTİNUS (354-430)
İBN- HALDUN (1332-1406)
THOMAS MORE (1478-1535)
CAMPANELLA (1568-1639)
BACON (1561-1626)
MACHİAVELLİ (1469-1527)
THOMAS HOBBES ( 1588-1697)
DESCARTES (1596-1657)
LOCKE (1632-1704)
JEAN JAQUES ROUSSEAU (1712-1778)
GİAMBATTİSTA VİCO ( 1668-1774)

Sosyoloji Tarihi’ne öncelikle bu kavramları tanımlamakla başlayabiliriz: Sosyoloji, kelime olarak toplumbilim anlamına gelmektedir. O halde ilkönce toplum ve bilim kavramlarını inceleyelim: Toplum; öncelikle kendini korumak ve varlığını sürdürmek olmak üzere birçok temel çıkarını gerçekleştirmek için işbirliği yapan insanlardan oluşan, göreli bir sürekliliği olan, genellikle belli bir coğrafyasal yeri ve ortak kültürü bulunan çok ya da az ölçüde kurumlaşmış bir karmaşık ilişkiler bütünüdür. Bilim ise; güvenilir ve görgül gözlemlerle desteklenen genel bir önermeler ya da yasalar istemi içinde örgütlenen bir bilgi türüdür. Mantıksal çözümleme ve sistemli bir gözlemi içeren yöntemi vardır. Bunun ön koşulu ise, nesnellik yani araştırmacının kendi değer ve inançlarının farkında olması ve bunları gözlem ve değerlendirmelerine karıştırmamış olmasıdır.

Buradan sosyolojiyi tanımlamaya geçebiliriz; Sosyoloji, toplumsal yaşamı nesnel olarak inceleyen, insan davranışlarını belirleyen toplumsal çevrenin öğelerini (yapı), bu öğelerin ilişkilerini (örgütlenme), toplumsal çevrenin oluşumundaki, işleyişindeki ve değişimindeki düzenlilikleri (kalıplar ve süreçler) bir bütünsellik içinde açıklamayı amaçlayan bir bilimdi. Her bilimde olduğu gibi toplum bilim de inceleme alanını oluşturan olgular konusunda genellemelere yasalara ulaşmaya çalışır. Bu ise toplumun gelişigüzel biraraya gelmiş insanların oluşturduğu bir yığıntı değil de belli düzenlilikler, kalıplar içinde işleyen bir yapı olduğu öncülüne dayanmaktadır.

Sosyoloji ile ilgili bu bilgilerden sonra şimdi de tarihi tanımlayabiliriz; tarih, olayların oluş sırasını saptamaya onlara yol açan koşulları ve nedenleri belirlemeye başka hangi olaylarla ilgili olduklarını göstermeye çalışır.

Buradan sosyoloji tarihi dersinde izleyeceğimiz yolu açıklamak daha kolay olacaktır; bu derste sosyoloji tanımına uygun olarak gelişen düşünce sistemlerini, bunlarla ilgili olan düşünürleri, içinde bulundukları koşulları ve sosyoloji bilimine yaptıkları katkıları açısından inceleyeceğiz.

Toplum yapısının ve işleyişinin doğaötesi/ metafizik düşüncelerden arınmış olarak, nesnel bir şekilde incelenmesi gerektiği ve bunun olanaklı olduğu anlayışı oldukça yakın bir zamanın ürünüdür. İlk olarak 19. Yüzyılın ikinci yarısına doğru Batı Avrupa’nın sanayileşen toplumlarında ortaya çıkmıştır.

Tarihsel süreç incelendiğinde, toplumsal olaylar üstüne düşüncede en belirgin ilerlemelerin, olayların alışılmış çizgilerini ve geleneksel çözüm yollarını aşmasıyla meydana gelen bunalım dönemlerinde ya da ortaya çıkan bir bunalım dolayısıyla olduğu görülmektedir. Önceden akla gelmeyen durumlar, bir yaratma, düşünme ve uyarlama çabası göstermeye zorlamaktadır. Bu koşulların ilk kez antik Yunan’da Peleponnez savaşının sebep olduğu karışıklık döneminde ortaya çıkmıştır. Toplumsal alanda bilimsel yöntemin temelini oluşturan yani gözlem verilerine, karşılaştırma ve eleştiriye dayanan düşüncenin Sofistlerle başladığı görülmektedir. Sofistler, efsaneleri, mitler yani alışılmış açıklamaları bir yana bırakarak, insan kişiliğine saygı temeline dayanan bir doğal hukuk araştırması yaparlar. M.Ö. 6.yüzyıla kadar Yunanlılar toplumsal doğa ve toplum olaylarının açıklamasını Tanrıların iradelerine bağlayarak mitolojik bir biçimde yapmışlardır. Ancak daha sonra evreni hangi güçlerin yönettiği değil de olayların nasıl cereyan ettiği önemli olunca mitolojiden felsefeye geçilmiştir.

Eğer toplum Tanrıların iradesinden bağımsızsa toplumsal yaşam neye dayanmaktadır? Sofistler bunu insan doğasının değişmezliği ile anlatmak isterler. İnsanın toplumdan topluma değişen görüntüsünün altında özü yatmaktadır; bu da otorite/iktidar ve çıkar hırsıdır. Toplumda yasalar egemen gibi görülse de toplumu belirleyen aslında insan doğasının değişmez gerçekleridir, yani hırs, tutku ve çıkarlar. Sofistler demokrasinin olduğu o dönemde öğrencilerine , siyaset ve diğer insanları etkilemek üzere güzel konuşma dersleri veriyorlardı.

PLATON (429-347)

Platon’un Cumhuriyet adlı eserinde onun toplumsal felsefi sistemine ilişkin düşünceleri yer almaktadır. Burada Platon, yaşadığı dönemdeki karışık ortamın düzeltilmesi için öneriler ileri sürmüştür. O’na göre karışıklıkların düzelmesi ancak eski Yunan Site devleti anlayışına geçmekle mümkün olacaktır. Bu ise katı bir aristokratik yapı ve askeri düzeni ön görmektedir. Böylelikle Platon olması gereken anlamında toplumda uyulması gereken bir takım kurallar ortaya çıkarmıştır.

Ekonomik ve siyasal dengede meydana gelebilecek her türlü bozulmayı önlemenin yolu nüfus artışını durdurmaktır. Bu düzenlemeyi aile içine kadar götürerek, gerektiğinde yöneticilerin evlenenlerin sayısını belirlemesini bile ister.

Platon’un toplumsal düşünceleri onun ruhbilim anlayışına dayanmaktadır. Platon’a göre insan ruhunda 3 öğe bulunmaktadır.;maddi nesneler isteği, cesaret ve akıl. Bu üç öğe arasındaki denge durumu her birine denk gelen üç erdem ile sağlanmaktadır;ılımlılık, yüreklilik ve bilgelik. Ölçülülük ise üç öğe arasındaki denge halidir. İnsan ruhunun bu dengesi kendi görüntüsü olan toplumda üç kast tipi ile örtüşmektedir; Zanaatçılar, savaşçılar ve filozoflar-yöneticiler kastı.

Platon bu ideal devlet tiplemesinde mülkiyet hakkını zanaatçılara ayırmaktadır, yüksek sınıflar ise karşılıklı çıkarsızlık amacına yönelmiş olarak ortak bir anlayış içinde olacaklardır. Aile birlikleri geçici olarak var olacak ve her yönüyle yöneticiler tarafından planlanacaktır, çocuklar birarada kardeş gibi yetiştirilecekledir.

Platon toplumsal bozuklukların ard arda gelen ve özellikle kuşakların psikolojik özelliklerine dayanan siyasal çevrimlerin birbirlerini izlemesinden doğmaktadır. Platon’a göre toplumsal evrim, belirli sayıda psikolojik tipin egemenliği ile meydana gelmektedir. Doğrucular, hırslılar, zenginler, ahlak dışı davrananlar ve zorbalar.

Buradan Platon, insanların psikolojik özelliklerine bağlı olarak değişen yapıları ile devletlerin özellikleri arasında benzerlikler kurmaktadır; insanlar nasıl değişirse, devletlerde öyle değişmektedir, birinciler kaç türlü ise ikincilerde o kadardır.

Platon’un İedalar Öğretisi’de gerçek yaşamda gördüklerimizin birer yanılsamadan ibaret olduğu, onların gerçek bilgisine ulaşabilmek için ise İdealar’ı bilmemiz gerektiğinden bahsetmektedir. Nesneler idealardan pay aldıkları ölçüde gerçekliklerini kazanmaktadırlar. Görüldüğü gibi Platon bir İdeal Devlet tipi oluşturmuştur ve ancak bu özellikteki bir toplum ve devlet anlayışı ile toplumdaki karışıklıklar düzelebilecektir. Platon’un bu öğretisinin günümüz sosyolojisinde ki İdeal tip kavramı ile benzerliğini kurmak mümkün görülmektedir; Örneğin Weber’in oluşturduğu bürokrasi örneğinde olduğu gibi, gerçeklikte saf halde aynen bulunmaz, farklı derecelerde benzerlerine rastlanmaktadır, ideal tipler ise gerçeklikte var olan yapıları karşılaştırma imkanı yaratmaktadır.

Platon’dan sonra toplumsal felsefe konusunda düşüncelerin ağırlık noktasının düzen bozukluklarına çare aramak, tepki göstermek olarak şekillendiği görülmektedir.

ARİSTOTELES( M.Ö. 384-322)

Aristo Platon’dan farklı olarak olması gerekenle değil, var olanla ilgilenmiştir. Konumuz ile ilgili olarak en önemli yapıtı Politika’dır. Aristo bu eserinde Yunan sitelerinin yapı ve kurumlarının karşılaştırmalı bir araştırmasını yapmıştır. Aristo insanın toplumsal ve düşünen bir hayvan olduğunu söylemiştir, bununla da insanın toplum hayatı dışında düşünülemeyeceği ve bir başına yaşamını sürdürmeğe; türünün devamı, savunması gibi konularda yeterli olmadığını anlatmak istemiştir.

Aristo aileyi toplumun temel birimi olarak görmektedir. Bu açıdan İdeal Devlet anlayışında aileyi geçici olarak ele alan ve ailenin sitenin tüm üyeleri arasında olması gereken dayanışmayı bozucu etkisi olduğunu söyleyen Platon’un düşüncelerinden farklılaşmaktadır.

Aristo, toplumu doğum, çoğalma ve ölüm yasalarına bağlı olan canlı varlıklara benzetmiştir. Değişmeler de toplum hayatı için şarttır. Toplumlar, hiyerarşiyi, hükümeti ve işbölümünü yaratan birbirinden farklı unsurlardan meydana gelmektedirler. Bu farklılıklardan bir denge meydana gelmektedir. Bu denge ise; bir sitenin üyeleri diğerine nazaran artış gösterdiğinde ya da nüfusta genel olarak bir artış ortaya çıktığında bozulacaktır. Aristo bu durumda eski yapının artık ortaya çıkan yeni değişmelere uygun gelmediğini çünkü belli bir toplumsal yapının belli bir insan topluluğunun karşılığı olduğunu ileri sürmüştür.

Aristo’da Platon gibi kendi yaşadığı dönemdeki toplumsal düzensizlikten rahatsız olmuştur. Bu düzensizlikleri koşulların eşitsizliğine bağlamıştır. Bu durumun ise ancak nüfus artışının kontrol edilebilmesi ile önlenebileceğini ileri sürmüştür.

Aristo toplumsal hayatın temelini, ruhbilimsel açıdan ele alarak, iradelerin çatışmasından doğan düşünce birliğine bağlamıştır. Bu ise ortaklaşa alınmış kararlardan önce gelen bireylerin fikirlerini ortaya koydukları bir tartışma sonucu gerçekleşmektedir.

Bu iki düşünürü karşılaştıracak olursak; Platon’un toplumsal düşüncesinde bireylerin değil, ahlakın ve hukukun tek yaratıcısı olarak devletin önem kazandığı görülmektedir. Bireylerin her türlü sivrilişine karşı çıkmış, hiyerarşiyi değişmeyen kast sistemi ile ve otoritenin belirleyeceği görevlerin yerine getirilmesi ile sağlamak istemiştir.

Aristo ise, karşı eğilimi temsil etmektedir; toplumlar yaşayan varlıklardır, bu nedenle kuralları da değişmektedir. Toplum yapılarını birbirinden farklı ve karmaşık kılan ise, ortamlarının ve toplumu oluşturan unsurların farklılığıdır.

Tarihsel süreç içinde toplumbilimsel düşüncenin gelişmesine bakıldığında bu aşamada Romalı düşünürleri görmekteyiz; Romalılar daha çok ahlak sorunları ile ilgilenmişlerdir. Kendinden sorumlu ama bu arada bütün insanlardan ya da bütün dünyadan sorumlu birey fikri ön plana çıkmıştır. Bu birey hem etkin bir şekilde yaşama yönelecek, hem de yaşamın acılarına, sıkıntılarına, güçlüklerine katlanacaktır.

Romalıların daha çok pratik hayata yönelik uğraşlar içinde oldukları görülmektedir. Örn .modern hukuk kurallarının temeli bu dönemde atılmıştır. Romalıların fetihlerle elde ettikleri topraklarla sınırlarını genişletmeleri ile farklı toplum yapılarını tanımları, buralarda yaşayan insanların davranışları ve kurumsal yapıları hakkında incelemelerde bulundukları görülmektedir. Buna örnek olarak Tacitus’un Germen toplumlarını incelemesi örnek olarak verilebilir.

AUGUSTİNUS (354-430)

Tanrı Sitesi adlı yapıtını Roma şehrinin yakılıp, yıkılması üzerine yazmıştır. Bu kitapta antik yunandan başlayarak roma tarihini de içeren genel bir bakış vardır. Yine bu eserinde çağdaş hukuk ve toplumbilim görüşlerinin temeli olan bir çok düşünce görülmektedir; olgular toplumbilimsel açıdan ele alınarak incelenmiştir, daha sonraları etkili olan bazı fikirler örneğin doğal hukuk, iktidarın meşruluğu, kişinin doğal özgürlüğü, hükümetin uyguladığı zora dayanan iktidarın kaynağı gibi konular yer almaktadır.

Augustinus devlet şeklin açısından bir tercih yapmamış ancak siyasal iktidarın ortaya çıkış nedeni üzerinde durarak, devletin esas varlık sebebinin adaleti sürdürmek olduğunu ileri sürmüştür.

Toplumbilim düşüncesinin gelişmesine kaynaklık eden bir diğer alan ise, coğrafyacı ve gezginlerin dolaştıkları yerler ve toplumlar hakkındaki görüşlerinin yer aldığı günümüze kadar gelen eserleri olmuştur. Bunlar arasında antik yunan uygarlığını anlatan Heredot, ortaçağda ise İdrisi ve İbn-i Batuta’yı saymak mümkündür.

İBN- HALDUN (1332-1406)

İbn-Rüşt’ün öğrencisi olan İbn-i Haldun, yaşadığı sürece İspanya’daki son müslüman devletlerin ortadan kalkışını belirleyen olaylara, Kuzey Afrika’daki toplumsal karışıklıklara tanık olmuş, Timur istilası sırasında doğuda bulunmuştur. İbn- Haldun’un en önemli eseri olan “Mukaddime” onu çağdaş toplumbilimlerin öncülerinden biri olmasını sağlamıştır.

İbn- Haldun’un toplumbilimsel tarih tanımı önemlidir; tarihin gerçek konusu bize insanın toplumsal durumunu, yani uygarlığını anlatmak ve buradan ona bağlanan olguları; gelenekleri, aile ve kabile hayatını, hükümdar ailelerinin doğuşuna neden olan üstünlüklerini, toplumsal tabakalar arası ayrımları, insanların geçimlerini sürdürmek için yaptıkları uğraşları kısacası nesnelerin doğası gereği toplumun yapısında meydana gelen değişmeleri öğretmektir. Görüldüğü gibi İbn-i Haldun tarih incelemesi ile aslında bugün bizim toplumbilimsel inceleme konularımızın bir kısmını incelemektedir.

İbn-Haldun her türlü pratik düşünceyi bir yana bırakarak, nesnel bir tavırla siyasal egemenliklerin kaynaklarını ve işleyiş süreçlerini incelemiştir. Onun için asıl sorun insan iradesinden bağımsız olarak meydana gelen çevrimsel (cyclique) bir olguyu açıklamak ve bu düzenli akışın nedenlerini belirlemektir.

Ortay çıkardığı kuram, Platon’un açıkladığı çevrimler kuramını hatırlatmaktadır. İbn-i Haldun için de kral ailelerinin ve yönetici aristokrasilerin evrimini kuşaklar arasındaki psikolojik açıdan görülen farklılıklar açıklamaktadır. Toplumsal hayat doğal bir olgudur. Yaşam koşulları, özellikle coğrafi ortamın ve iklimin şartlarına bağlı olarak şekillenmektedir. Bu koşullar ise siyasal olgulardan daha kararlı ve süreklidir.

İbn- Haldun’ göre insan otoriteye gereksinim duyan tek canlıdır; otorite olmazsa anarşi ve düzensizlik hüküm sürer, insandaki kötü güdüler öne geçer. Otorite ise güçle kurulur ve cesaretleri, kendi aralarındaki birlikleri sayesinde onu elde etmeği başaran topluluklara aittir. İktidarı ele geçirme davranışı yaratan nitelikler göçebe hayatı ile kazanılmıştır. Buna örnek olarak İbn- Haldun en büyük fetihleri yapanlar göçebe ya da yarı göçebe toplumlar olan Germen, Hun, Arap, Moğolları gösterir.

İbn- Haldun otoritenin ele geçirilme nedenini belirledikten sonra, bir kral ailesinin, bir partinin, bir grubun egemenliğinin ortalama yaşama süresini inceler ve bunun genellikle üç kuşak yani yaklaşık bir yüzyıl sürdüğünü ileri sürmüştür. Buna neden olarak da iktidarın yürütülmesinin umutsuz ve düzensiz kuşaklardan alınıp güçlü gruplara devredilmesini göstermiştir. İktidarı ellerine tutanlar sonunda sahip oldukları iktidarı/otoriteyi fetihlerle ve ispat ettikleri cesaret ve yeteneklerinin bir ödülü olarak değil de doğumlarıyla ya da aile bağlarının bir devamı olarak sahip olduklarını düşünmeye başlarlar. İbn- Haldun’a göre böylece de kendilerini yıkılmaya elverişli bir duruma gelirler.

İbn- Haldun otoritenin değişme sürecini incelerken, özellikle maliye ve para sistemlerinden gelen ekonomik kaygılar ile bu çözülme sürecinin daha da ağırlaştığını görmüştür. Her siyasal yıkılışın kamu borçları ile özel borçlar için bir çözüm getirdiğini, yani her yıkılışın aslında mali yönden tam bir hesap tasfiyesi anlamını taşıdığını ileri sürmüştür. O’na göre toplumlardaki pek çok ayaklanma ve zorbalık olayının temelinde borçlanmanı getirdiği sıkıntılar yatmaktadır. İbn- Haldun ayrıca imparatorlukların son günlerinde nüfusun iyice artmış olmasının ve bunun gitgide ekonomik güçlükleri de arttırmasının da çözülme sürecinde etkili olduğunu söylemiştir.

Tarihsel süreç içinde Rönesans’ a – Ortaçağ’da dinsel inanış ve düşünme biçiminin toplumsal olayları yorumlamak üzerinde etkili olması ve farklı bakış açılarına kapalı olması nedeni ile – gelindiğinde ise filozofların, yazarların, sanatçıların ve düşünürlerin antik yunan ve Roma döneminin eserlerini yeniden incelemeye başladıkları görülmektedir.

Bu dönemde toplumsal yapı içinde ekonomik ortam da Ortaçağ’ın bitişinden sonra hızla bir değişim yaşamıştır. Büyük kentler ortaya çıkmıştır, kentsel yaşam toplumsal konularda daha elverişli bir düşünme olanağı sağlamıştır. Bazı teknik ve ekonomik buluşlar insan ve mal dolaşımını hızlandırmıştır. Önce İtalya’da kurulan güçlü bir bankacılık tekniği ve önemli ölçüde sanayileşme, eski Ortaçağ toplumunun ve hiyerarşisinin yapısına sığmayan yeni ve karmaşık ilişkiler dizisi yaratmıştır.

Reform tartışmaları, düşünürleri kanıtlar bulmak için bütün dinsel ve felsefi gelenekleri derinden incelemeğe götürmüştür. Din kesiminde halklar ve hükümdarlar arasında , soylular ile hükümdarlar arasında meydana gelen anlaşmazlıklar, siyasal konuların tartışılmasını, çözümlenmesini gerektirmiştir. Siyasal iktidarın doğası, meşruluğu, sınırları üstüne, toplumsal hiyerarşi ve değişimleri üstüne sorular yöneltilmeğe başlanmıştır.

Ancak Rönesans sadece antik yunan ve Roma düşüncesini ele almakla kalmamıştır. Çünkü eski Yunan düşüncesi çok uzakta ulaşılamaz bir altın çağı öngörmekte, hristiyanlık inancı da insanı ahlak yönünden değiştirme olanağına inanmaları ile pek iyimser bir bakış açısı içermemektedir.

Oysa Rönesans’tan sonra toplumsal konular üzerine düşünce temalarının bir iyimserlik havası içinde olduğu görülmektedir. Bu iyimserlik ise, ilerleme inancı ile ortaya çıkmıştır. Özellikle onyedinci yüzyıldan itibaren insanlar kendilerini atalarından daha üstün görmeye başlamışlardır. Vico, Locke, Descartes, Montesquıeu bu düşüncededirler.

Öncelikle bu dönemde Platoncu gelenek izlenerek İdeal Devlet ve toplum yapılarını anlatan eserler ortaya çıkmıştır. Şimdi kısaca bu eserlere bir göz atalım:

THOMAS MORE (1478-1535)

Ütopya adasının (yeryüzünde yok) siyasal romanını Platon düşüncesinin bir benzeri olarak, o çağda İngiltere’de egemen olan toplumsal koşulları sert bir şekilde eleştirmek amacıyla yazmıştır. Herşeyden önce zenginlerle yoksullar arasındaki ayrımlardan korkuya kapılmıştır. Kitabı Tanrının varoluşu iyi davranışların öteki dünyada ödüllendirilmesi ve kötülerin cezalandırılması teması üzerine kurulmuştur. Toplumsal düzen ve adalet Tanrı’nın yarattığı bir yapıt olarak ele alınmalıdır.

CAMPANELLA (1568-1639)

İtalyan Campaneli Güneş Sitesi adlı eseri de prens-papazın mutlak egemenliğine dayanmaktadır. Hükümdarın yanında üç simgesel yardımcısı vardır; iktidar, sağduyu, sevgi, bunlar aynı zamanda insan ruhunun temel güçleridir.

Bu devlette herşey en önemsiz unsurlara kadar otorite tarafından düzenlenmektedir. Platon’dan farklı olarak ailenin varlığının sürdürülmesi istenir. Mülkiyet ve paranın ortadan kalkması ile ekonomi tekrar bir mal ekonomisi ve takas ekonomisine dönerken, başlıca mal edinme kaynağı; tarlaların ekilmesi ve hayvan yetiştiriciliği olmaktadır. Endüstri ve tekniğin sınırlandırılması, en az ihtiyacı aşan her türlü isteğin kaldırılması ile bir anlamda ortaçağ dönemini hatırlatmaktadır.

BACON (1561-1626)

İngiliz Bacon’ın tamamlanmamış Yeni Atlantis adlı çalışması More’da olduğu gibi ahlak alanında bir devrim veya Campanella’da olduğu gibi inanç alanında bir reform yapmak amacında değildir. O’nun amacı tümüyle tekniktir. İnsan doğaya boyun eğdirmelidir ve insanın doğa üzerinde kuracağı bu egemenlikle bütün istekleri ve ihtiyaçları yerine getirilmelidir. Toplumsal sorunlar ancak bu yolla çözümlenebilecektir. Bacon, insanların doğa üzerindeki egemenlikleri ve ihtiyaçlarının sınırsız bir şekilde karşılanması ile daha az açgözlü, daha güçlü olmakla kalmayıp, aynı zamnda daha hakbilir, daha mutlu daha barışsever olacağını ileri sürmüştür. Böylelikle o tarihe kadar her türlü toplumsal düşüncenin ilkesi ve amacı olan toplumsal adalet düşüncesi değişmektedir. Bacon’a göre bu adalet, insanın doğa üzerindeki egemenliği sayesinde bütün gereksinimlerinin sınırsız karşılanması ile kendiliğinden yerleşmiş olacaktır. Yalnız teknik, bir olanak üstünlüğü yaratmak yoluyla yaşamın amacı ve anlamı haline gelecektir.
MACHİAVELLİ (1469-1527)

Machiavelli‘ye göre, demokrasi iyi ama uygulaması zor bir rejimdir. Toplumla ilgili kararlarda bizim dileklerimizin değil yaşamın gereklerinin son sözü söylediğini ileri sürmektedir. Bir ülkedeki iktisadi ve toplumsal koşullar rejimin yapısını ve özelliklerini belirlemektedir. Demokratik rejimlerin en büyük tehlikesi bazı kimselerin ölçüsüz zenginleşmesi ve yasaları da toplumu da hiçe sayacak şekilde devleti keyfine göre kullanacak duruma gelmesidir.

Prensle/ hükümdar ile birey arasındaki ilişki her anlamda dindışı bir ilişkidir, çünkü prensin dinsel bir sıfatı ve görevi yoktur. Prensin ya da mutlak yöneticinin ulusal bütünlüğü sağlamakla ve güçlü devleti gerçekleştirmekle görevli olduğu düzen de dinsellik tümüyle yönetim aygıtının dışında tutulmuştur.

Belli bir toplumsal yapının temelinde bulunan ahlaki ve hukuki ilkelere duyulan inanç yitirilirse düşünce alanında bir ara erk meydana gelmektedir. Yasallık için bir ölçü kalmadığından şiddet fikri güç kazanmaktadır. Machiavelli’ye göre, insanlar iyilikten çok kötülüğe eğilimlidirler.

Daha sonra Machiavelli devlet içinde karşılaşan ve sürtüşen güçlerin ve karşıt çıkarların ince bir çözümlemesine dayalı siyasal bilimi oluşturmağa çalışmıştır. Titus Livius Tarihi’nin İlk On Bölümü Üzerine Konuşma adlı çalışmasında Roma Tarihi’ni bu yöntemle incelemektedir. Machiavelli, en başa Roma Cumhuriyeti’nin siyasal kurumlarını yerleştirmiştir; çünkü bu kurumlar üç rejimin monarşi, demokrasi ve aristokrasinin üstünlüklerini bir arada toplamıştır. Konsüller krallık otoritesini, kral aileleri düzeninin sakıncaları olmadan uygulayabiliyorlardı. Senato patrisyenlerin çıkarını temsil ediyor, halk kürsüleri ise halkı yönetici sınıfların haksızlıklarına karşı koruyordu.

Machiavelli’nin bu yorumları kendisinden sonra bu konularla ilgilenen düşünürler için oldukça etkili olmuştur.

Machiavelli’ye göre en iyi rejim, en yetkin rejimdir bu ise devletin sahip olduğu askeri güçten kaynaklanmaktadır. Bir devlet öbür devletler karşısında son derece güçlü ve sağlamsa ve gerektiğinde varlığını onların zararına kullanabilecek durumdaysa güçlüdür. Böylelikle kendine yeten güçlü devlet, gerektiğinde kendi dışına taşan, yayılmacı devlet düşüncesi olmaktadır.

THOMAS HOBBES ( 1588-1697)

Hobbes’un toplumsal düşüncesi İngiltere’nin o dönemde içinde bulunduğu durumdan, iç savaştan doğmaktadır. İngiltere’de zayıf, keyfince hüküm süren ve değişken bir iktidar vardır, herkes bu iktidara kendi hakkı olduğunu ileri sürerek kavga etmektedir ve görünürde de her biri haklıdır. Görünürde hiçbir barış olasılığı yoktur, ülke bir yandan dışarıdan gelen tehlikelerle karşılaşırken, içeride de insanlar güvenlik ve korumadan yoksun olarak yaşamaktadırlar. Bu ortam Hobbes’un insanın doğal durumunun herkesin herkese karşı savaşı olarak yorumlamasına neden olmuştur. Hobbes’ a göre bu durum yöntemli bir şekilde kurulacak barış ve aklın baskısı ile son bulacaktır.

Herkesin herkese karşı savaşının insanın doğal hali olması gibi, başkalarının saldırılarından korkmadan amaca ulaşmayı, yaşamı sürdürmeyi sağlayacak olan barış dileği de doğal bir sonuç olmaktadır. O halde barışa nasıl ulaşılabilecektir? Bu ise gereksinimlerin herkese hak gözetir ve saygı görür bir dağıtımı ile olacaktır. Gereksinimlerin giderilmesi için saldırma hakkından vazgeçmek bir çözüm olmaktadır. Bu vazgeçmede herkesin herkesle yapmış olduğu bir sözleşme ile onaylanmaktadır.

Mutlak yönetim inancı Hobbes’un siyaset felsefesinin temelini oluşturmaktadır. Hükümdara sonsuz haklar tanınmıştır. Böylelikle tüm ayaklanmalar, devrimler yasadışı sayılacaktır. Hükümdar bir eyleminden ötürü kimseye ya da hiçbir kuruma sorumlu olmayacaktır. Ancak diğer insanlar, her durumda ona uyma zorundadırlar. Bunun için tüm yetkileri güçleri hükümdar elinde toplamalıdır. Hükümdarlık değişik biçimlerde olabilmektedir. Hükümdarlık görevi bir kişi ya da meclise verilebilir, babadan oğula geçebilir, hükümdar ömür boyu yönetimde kalmak ya da belli bir süre görevi devam ettirebilmek için hükümdar olabilir.

Hobbes mutlak yöneticiye sonsuz yetkiler verirken toplumun da bir toplumsal anlaşma çerçevesinde düzenlenmesini öngörür. Hobbes, insanın doğal olarak toplumsallığa uyarlı bir varlık olmadığını ileri sürmüştür. Daha çok korunma içgüdüsünün etkisinde bulunan insan , belirli bir toplumsal sözleşme olmadığı zaman varlığını sürdürebilmek için aklına geleni ya da işine geleni yapacaktır. Hobbes’a göre insan insanın kurdudur. Böyle bir durumda herkes kendini korumak isterken hiç kimse koruyamayacaktır. İç savaşlar bunun bir örneğidir. Bu yolda insanın herşey üzerinde hak ileri sürmekten vazgeçmesi gerekmektedir. Bunun için de toplumsal anlaşma ya da toplumsal barış tek yoldur.

Hobbes bu aşamada insan aklını yardıma çağırmak durumundadır. Bazı hayvanlar içgüdüsel olarak –arılar ve karıncalar gibi- toplumsallaşabilirler ama insanı toplumsallaştıracak olan aklıdır. Böylelikle insanoğlu aklının yardımı ile doğa durumunda doğal hukuk durumuna geçebilmiştir. Bu doğal hukukun gerekleri elbette devlet içinde ortaya çıkacaktır, devlette anlam kazanacaktır. Herhangi kötü bir eylemin kötü bir eylem olarak bilinmesi yetmez, onun ne olup olmadığı yasalarla belirtilmelidir. Bütün bunlar da devlet düzenin de mutlak yöneticiyi zorunlu kılmaktadır. Çünkü devlet o zaman güçlü olabilecek bir Leviathan (Tevrat’da adı geçen bir dev) olabilecektir. Bu devlet siyasal yetkeyi de dinsel yetkeyi de elinde bulunduracak, tanrısal bir güç oluşturacaktır.

DESCARTES (1596-1657)

Descartes’in düşünceleri bilimsel düşüncenin şekillenmesinde etkili olması açısından konumuz açısında önem teşkil etmektedir. Descartes bilimsel yöntemini şöyle izah etmektedir; Önce bir ilke olarak edinilmiş bütün bilgilerimden şüphe etmeliyim ve onları bir yana bırakarak ilk ve sağlam yeni bir düşünceden yola çıkmalıyım. İnsanların bütün düşünceleri birbirine bağlıdır, birbirlerinden çıkar, bir düşünceyi doğuran ondan önce gerçekleşmiş başka bir düşüncedir. Düşünceler bir neden-sonuç zinciri içinde sürüp gitmektedir. Öyleyse sıyaı titizlikle kovalarsam, doğru olamayan düşünceyi doğru sanmaktan sakınarak düşünce zincirinin arasına yanlış bir düşünce karıştırmazsam doğru olan ulaşabilirim. Bu durumda benim için kesin olan tek şey, şüphe etmektir, bütün bilgilerden şüphe etmek gerektiği benim için şüphesizdir. Şüphe etmek düşünmektir, düşünmekse var olmaktır. Öyle ise var olduğum da şüphesizdir. “Düşünüyorum o halde varım”. Şüphe etmeyeceğim ilk ve sağlam bilgim budur. Şimdi neden sonuç zincirini titizlikle kovalayarak bütün öteki bilgileri bu temelden çıkarabilirim.

Descartes, felsefeyi özne/ben’den yola çıkmak suretiyle ele almaktadır. Daha sonraki bütün düşünce akımları üzerinde etkisi olmuştur.

Descartes’in diğer önemli bir düşüncesi ikicilik anlayışıdır. Descartes’e göre gerçek olan iki şey vardır; Ruh ve beden. Böylelikle maddi olan ve maddi olmayanı birbirinden ayırmıştır. Fizik ve metafiziğin ayrılması gibi.

Bunu çifte saat örneği vererk açıklamaktadır; nasıl iki saat birbiriyle hiçbir bağlantısı olmadan ve bşrbirlerini etkilemeden zamanı gösteriyorsa bedenle ruhta aynı tepkiyi göstermektedir.

Descartes’e göre insanda üç ayrı kaynaktan gelen üç ayrı fikir söz konusudur. Birincisi kazanılmış fikirlerdir. İkincisi yapay fikirlerdir. Üçüncüsü ise doğuştan gelen fikirlerdir. Örneklerle açıklandığında ise, bir fırtına çıkar, damları uçurur, ağaçları söker, bu fırtınayı yaşadığım için ben de fırtına fikri oluşur, bu kazanılmış bir fikirdir. Diyelim ki bir ses bir siren sesi duyduğumda ortaya koyduğum fikri hayal gücümde tasarlamış olmaktayım. Bu ise yapay bir fikir olmaktadır. Descartes Tanrı fikri, geometrik birimlerin fikirleri gibi bazı fikirlerin ise doğuştan insan zihninde varolduğunu ileri sürmektedir. Descartes’e göre dış dünyadan yaşayarak elde ettiğimiz fikirler ve yapay fikirler güvensizdir. Çünkü ona göre duyular yanıltıcıdır. Örn: güneşi ufacık görmekteyim aslında ise dünyadan kat kat büyüktür, demiştir.

LOCKE (1632-1704)

Descartes’in doğuştan var olduğunu söylediği düşüncesine Locke karşı çıkarak “İnsan Anlığı Üzerine” adlı denemesinde; insanda doğuştan fikirler bulunsaydı bu genel fikirler hiçbir deneyi gerektirmeksizin ya da her türlü deneyden önce var olması gerekirdi, ayrıca çocuklarda, okuması yazması olmayanlarda ve ilkellerde de ortaya çıkması gerekecektir demiştir.

Locke doğuştan gelen bilgileri yok saydığı için insan zihnini boş bir levha (tabula rasa) olarak ele almaktadır. Bu düşünceye göre tüm bilgiler deney ile elde edilmektedir. Bu anlamda Locke’un bilimsel yöntem anlayışı deneycilik olmaktadır.

Locke’a göre insanın doğa durumu Hobbes’un belirttiği gibi herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir ortam değildir. Çatışmalardan, kavgalardan uzak özgürce bir yaşama halidir. Anlaşmazlıklar çok azdır, böylece insanlar arasında karşılıklı hoşgörü ve yardımlaşma vardır. Bu durumda insan sadece tüketici konumdadır, yaşamını sürdürmek için avlanmakta ve bunları saklamaktadır. Korunma içgüdüsü, yoksulluk ve ölüm korkusu onu çalışmaya sev etmektedir, çalışmasının tek amacı yoksulluktan kurtulmaktır. Çalışması sonucu edindikleri ise kendi doğal mülkiyetinde olmaktadır.

Locke bu konuda Hobbes’la karşıt görüştedir, daha iyimser bir yaklaşımı vardır. Locke böyle bir doğa durumundan toplum hayatına geçişin nedeni olarak ise insanların güvenlik ihtiyacını ileri sürmüştür; can ve mal güvenliğinin olmaması toplumsal yaşantıya geçmelerini gerektirmiştir.

Böylelikle devlet, Hobbes’ta ki gibi kendi kendini savunma hakkından sözleşme ile vazgeçilmesi ve kendi kendini savunmanın gerektirdiği yetki ve egemenliğin hükümdara devredilmesi olmaktadır. Devletin bir güç olarak ortaya çıkmasında ise rolü gerçekte kişinin çalışmasının ve hepsinden önce mülkiyet hakkının korunması olmuştur. Artık kişiler yalnız doğa durumunda değil devlet içinde de birbirlerine karşı özgür olmaktadırlar.

Locke’un düşüncesinde önemli olan diğer bir husus da devlette yasama, yürütme ve yargılama güçlerinin onları Tanrı’dan aldığı yetkeyle bildiği gibi kullanan kişiye verilmeyeceği anlamına gelen güçler ayrılığı ilkesidir.

Locke, kilise ile devletin ayrı ayrı işlevleri olduğuna inanmaktadır ve bu işlevlerin karıştırılmaması, birbirlerinde ayrılması gerektiğini düşünmüştür. Devlet’in ise dinin korunması gibi bir işlevi vardır, ancak ilke olarak her iki kesimde kendi içinde bağımsız davranmalıdır.

JEAN JAQUES ROUSSEAU (1712-1778)

Rousseau insanın doğa durumundayken birbirleriyle eşit ve özgür olduklarını düşünür, ancak toprakların bölüşülmesi ile mülkiyet hakkı ortaya çıkmıştır. Böylelikle insanlar zengin ve yoksul olarak ayrılmışlar, buradan ise eşitsiz bir ortam ortaya çıkmıştır.

Rouseau “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde toplumu tüm üyelerinin birliği ile kurulan siyasal bir yapı olarak tanımla ve bu yapıyı da devlet olarak adlandırır. Doğuştan özgür ve bağımsız olan insan elbette ki özgürlüğünden vazgeçmeyecektir, bu yüzden onun özgürlüğünü gerçekleştirebileceği bir düzen bulmak gereklidir. Yapılacak şey ise, bireyleri istekleri çerçevesinde bir araya getirmektir. Rosseau’ya göre gerçek toplum düzeni bir anlaşma düzenidir. Bu düzende tüm üyeler birbirleriyle karşılıklı yükümlülük içindedirler. Bu durumu sözleşmeli ortalıklar olarak düşünmek mümkündür. Herkes eşit hak ve eşit değerlere sahiptir. Ancak bireyler sözleşmeye ne ölçüde bağlı kalırlarsa o ölçüde özgür olacaklardır, bu da demektir ki özgürlük başına buyruk olarak davranmakla değil, düzenli birliktelikte gerçekleşmektedir. Eşitliği koruyan tek güç ise sözleşmenin bağlayıcı gücü olmaktadır. Böylece doğa durumundaki eşitliğinden uzaklaşmış olan insan , yasal eşitliğini kazanmış olmaktadır.

Rousseau toplum sözleşmesinin bireylerin isteklerine göre yorumlanamayacağını, ancak genel istem ile gerçekleşebileceğini ileri sürmüştür. Bu anlayışa göre halk özgürlük ve bağımızlığın dayanağı olmaktadır. Diğer bir deyişle sözleşmeyi sağlayacak ve ayakta tutacak tek güç halkın gücüdür. Rosseau’ya göre genel istem ortak istem anlamında değildir, yine aynı şekilde bireysel isteklerin de toplamı olmamaktadır. Bu durumda tek tek kişilerin yararı gözetilmiş olmaktadır. Oysa genel istemde tüm toplumun yararı söz konusu olmaktadır. Genel istemin devamlılığı yasalarla sürdürülmelidir, o halde toplusal sözleşmenin sıkı sıkıya yasalaştırılması gerekmektedir. Bu yasa düzeninde toplumu kendi çıkarına ya da herhangi bir toplumun çıkarına kullanmak isteyenlere değil halkın çıkarını gözetenlere yer olacaktır. Bu düzeni sağlayacak olanlar ise önderle olacaktır, önderler ise doğa durumundaki insanın yapısını ve gereksinimlerini iyi bilen kişiler olacaklardır. Bu düşünceleri Rousseau 1789 Fransız Devrimi’ne önderlik etmiştir.

GİAMBATTİSTA VİCO ( 1668-1774)

Napoli’de doğmuştur. Napoli Üniversitesi’nde hocalık yapmıştır. Vico, Francis Bacon’ı okumuştur ve Bacon’ın doğa incelemeleri için geliştirdiği metodun tarih ve toplum incelemelerine de uygulanabileceğini düşünmüştür. Bu nedenle tarih felsefesinin kurucularından ve toplumun bilimin öncülerinden biri olmuştur. Ünlü kitabı “Yeni Bilim’in İlkeleri ”ni ise 1725 yılında yayımlamıştır. Bu kitabında Vico, tarihi üç ayrı gelişme aşaması ile açıklamaya çalışmıştır. Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve İnsanlar Çağı. Tanrılar çağında insanlar ilahi yönetim altında yaşamaktadırlar, ikinci aşama ise soylu olanların toplumu olduğu gibi devam ettirmek, soylu olmayanların ise değiştirmek istedikleri kahramanlar çağıdır. Üçüncüsünde ise insanların kendi niteliklerinin farkına vardığı ve ilk siyasal birlik daha sonraları da monarşiyi kurdukları insanlık çağı olmaktadır. Ancak üçüncü evre diğer iki evre gibi kalıcı değildir, insanlar yasaya uymayı bıraktıklarında insanlık çağı çökmeye başlamaktadır. Yeni bir barbarlık ortaya çıkar ve çevrimsel aşamalar yeniden başlar. Vico, bu duruma Roma ve Avrupa toplumlarını örnek olarak vermektedir. Aydınlanmacı düşüncede yer alan ilerleme fikrine karşılık çevrimsel gelişme dönemleri olduğunu ileri sürmektedir.

Yeni Bilim’de anlatılanların önemi; insan toplumunu insanın eseri olarak değerlendirmesi, yaratıcı bir süreç olarak ele almasıdır. İnsan doğasını ve aile gibi kurumları tarihsel gelişim içinde belirli ilkelere bağlı olarak ele almaktadır. Bu da toplumsal sözleşme teorisi ile zıtlık göstermektedir. Çünkü burada toplum insan doğasının değişmez özelliklerinin ifadesi olmaktadır. Statik (durağan) bir toplum anlayışı vardır.

Onu toplumbilim açısından önemli kılan; toplumsal yaşamda sürekli ve genel nitelikteki olaylarla ilgilenmiş olması, yani kurumların ve zihniyetlerin evrimine ilişkin olayları incelemiş olmasıdır. Vico’nun toplumsal sınıf kuramının habercisi olduğu da söylenebilir, çünkü halkın siyasal davranışlarının onların toplumsal durumlarıyla belirlendiğini ileri sürmüştür. Aynı ulus içinde meydana gelen uyumsuzlukların meslek, sınıf farklılıklarından meydana geldiğini ileri sürmüştür. Bu karşıtlıklar ise insanlara değil toplumsal yapıya bağlı olarak ortaya çıktıkları için sürekli olmaktadırlar. Bu nedenle bir uyumsuzluk ortadan kaldırıldığında yenisi ortaya çıkmaktadır. Vico’ya göre toplumsal yaşamın ilkeleri kendi zihnimizin geçirdiği değişimler içinde aranmalıdır.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 2

BAŞLIKLAR:
MONTESQUIEU (1689-1755)
MONTESQUIEU’DE TOPLUM SINIFLAMASI
MONTESQUIEU’DE YASA KAVRAMI

MONTESQUIEU (1689-1755)

Montesquıeu’nün düşüncelerini incelemeye başlamadan önce özgeçmişine kısa bir bakış ile düşünürü daha iyi tanımak mümkün olabilecektir:

•1689 18 Ocak. Charles-Louis de Secondat Bordeaux kenti yakınındaki de la Bredè’de doğmuştur.

•1700-1705 Juilly’de ortaöğrenimini tamamlamıştır.

•1708-1709 Paris’te hukuk eğitimine başlamıştır.

•1714 Bordeaux parlamentosunda meclis üyesi olmuştur.

•1715 Jeanne de Lartigue ile evlenmiştir.

•1716 Bordeaux Bilimler akademisine seçilmiştir. Amcası Bordeaux mahkemesi başkanlığını ve bütün malını Montesquıeu’ya bırakmıştır.

•1717-1721 Bilime olan ilgisi artmış, fizik, jeoloji ve fizyolojiye ilişkin yazılar yazmıştır.

•1721 “Acem Mektupları (Persian Letters)” adlı eseri imzasız olarak yayımlanmış ve büyük ilgi görmüştür.

•1725 Mahkeme Başkanlığı’nı bırakarak Paris’e dönmüştür.

•1728 Fransız Akademisine seçilmiştir ve Almanya, Avusturya, İsviçre, İtalya, Hollanda ve İngiltere’ye yolculuklar yapmıştır.

•1729-1730 İngiltere’de kalmıştır. Londra Kraliyet Akademisi’ne seçilmiştir.

•1734 İkinci kitabı olan “Romalıların Büyüklük ve Çöküşleri Üzerine” (Consideration sur les causes de la gradeur et de la decadence de Romains) ‘yi yayımlamıştır.

•1748 “Kanunların Ruhu Üzerine (Spirit of the Laws)” adlı eserini Cenevre’de yazar adı olmaksızın yayımlamıştır.

•1755 10 Şubat. Paris’te ölmüştür.

Montesquıeu, Fransa’da genel olarak Sosyolojinin öncüsü olarak düşünülmektedir. Sosyolojinin adını bulan Auguste Comte’dur ancak toplumun bilimsel olarak incelenmesi düşüncesi Montesquıeu’nün çalışmalarında görülebilmektedir. Düşünce tarihçileri, Montesquıeu’yu romancı bir yazar, bir hukukçu ve siyaset felsefesi olarak değerlendirmişlerdir. Ancak eserleri arasında yer alan “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eseri merkezi bir yer tutmaktadır. Çünkü bu eserinde yapmak istediği tarihi anlaşılır kılmak, tarihsel veriyi anlamaktır. Tarihsel veri ona geleneklerin, göreneklerin, düşüncelerin, yasaların, kurumların sonsuz çeşitliliği içinde görülmektedir. Araştırmanın hareket noktası tamamen tutarsız görülen bu çeşitliliktir. Araştırmanın amacı ise, tutarsız çeşitliliğin nedenlerini bulmaktır. Burada Montesquıeu tıpkı Max Weber gibi tutarsız veriden anlaşılır düzene geçmek istemektedir. Böylelikle insan toplumlarının açıklanmasında doğaüstü olanı devreden çıkarmış ve toplumsal olguların incelenmesinde karşılaştırmalı yöntemi geliştirmiştir. İşte bu yöntem anlayışı onun sosyolojinin öncülü olmasını sağlamıştır.

Montesquıeu Ortaçağ düşüncesinden farklı olarak toplumdaki düzenliliklere daha modern bir düşünce ile yaklaşmıştır. Toplumda sosyal ve tarihsel gelişmenin kanunlarını ortaya çıkarmak içinolguları incelemiştir. Montesquıeu “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinin önsözünde şöyle demiştir;” önce insanları inceledim ve yasaların geleneklerin sonsuz çeşitliliği içinde sadece kendi keyif ve isteklerine göre yönetilmediklerini anladım.” Bu sözlerde de anlaşıldığı gibi Montesquıeu toplumların işleyişinde belli düzenlilikler olduğunu görmektedir. Bu bağlamda Montesquıeu’nün Francis Bacon’ın doğanın işleyişinin yasalara bağlı olması anlayışından toplumların da işleyişinde yasaların olması gerektiği anlayışına geldiğini söylemekle konuya açıklık getirmemiz mümkün olabilir. Montesquıeu yukarıda bahsettiğimiz gözlemlerinin ardından ilkeler formüle ettiğini, daha sonra teke tek bireysel durumların bu ilkelere uygunluk gösterdiğini, tüm ulusların tarihlerinin bu ilkelerin bir sonucu olduğunu ve her bir özel kanunun diğerine veya daha genel bir başka kanuna bağlı olduğunu ileri sürmüştür. Özel olgular ise genel biçim ve eğilimleri anlaması için araç olmaktadırlar.

Montesquıeu sosyal biçimler kavramını ortaya çıkarmakla bugün ideal tip olarak adlandırdığımız biçimlerin kurucusu olmaktadır. Temel eseri olan “Kanunların Ruhu” ve diğer yazılarında politik ve sosyolojik tipler temelinde analizler bulunmaktadır. İdeal-tip karmaşık olan olguların anlaşılması için zihinsel bir araç olmaktadır.

Montesquıeu hükümet tiplerini şöyle belirlemiştir; Cumhuriyet, Monarşi ve Despotizm. Montesquıeu’ye göre bu tipler rastlantı sonucu ortaya çıkmış değillerdir; bunun yerine belirli toplumsal yapı özelliklerinin etkileri ile ortaya çıkmaktadırlar. Bu yapılar sadece politik ve sosyal fenomenleri ve sadece olguları incelediğimizde ortaya çıkmamaktadırlar. Çünkü bunların çok karmaşık ve çeşitli oldukları görülmektedir. Bu nedenle Montesquıeu ideal tip biçimlerini oluşturmak suretiyle birçok Cumhuriyet örneğinden Cumhuriyet hükümet biçimi tiplemesine, sayısız Monarşi örneği içinden Monarşi hükümet biçimi tiplemesine ulaşmayı amaçlamıştır. Peki bu tiplerin ardında yatan ilkeler nelerdir? Diğer bir deyişle bu tiplerin ortaya çıkmasına temel teşkil eden tipler nelerdir? Montesquıeu bunu Cumhuriyet’in erdeme (yasalara ve topluma bağlılık anlamında), monarşinin onura ve despotizminde korkuya dayandığı şeklinde açıklık getirmektedir.

Bu aşamada ideal tiplerin şu özellikleri tekrar vurgulanmalıdır ki; belirlenen bu tiplerin ideal anlamdaki niteliklerine tam anlamıyla uyacak gerçek hayatta bir hükümet biçimi bulunmamaktadır, ancak bu tipleri oluşturmanın amacı ise gerçek hayattaki biçimleri incelememize olanak sağlamakta oluşlarıdır.

Montesquıeu toplumdaki kurumları da birbirine bağımlı ve birinin diğeriyle karşılıklı ilişki içinde olduğunu ancak bütüne oluşturan toplumsal unsurlar ile bir bütünlük içinde bulunduğunu ileri sürmektedir. Bunu şöyle açıklamak mümkündür; eğitim , adalet,evlilik biçimleri ve aile, politik kurumlar toplum içinde sadece birbirleriyle karşılıklı etki içinde olmayıp bu kurumları belirleyen özellikler devletin temel biçimine de bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Buna göre Montesquıeu’da sosyal süreçler ve insanların kaderi rastlantılarla belirlenmemektedir. Örneğin Roma Medeniyeti üzerine çalışmasında fiziksel nedenler kadar kültürel nedenlerin de otorite sistemlerinin hatta medeniyetlerin yükselme, gelişme ve düşüşlerini nasıl etkilediğini göstermektedir. Montesquıeu iklim, toprak ve benzeri fiziksel şartların önemine dikkat etmesine rağmen o bunları sınırlayıcı unsurlar olarak değerlendirmektedir ve hükümet biçimlerini yasaları belirleyen sosyokültürel değişkenleri esas belirleyici olarak ele almaktadır.

Montesquıeu, geçmişte ve çağdaş toplumlarda kurumların çeşitliliğini belirleyen nedenlerin deneysel incelemesini yaptığında evrensel olarak var olan tek bir hükümet biçiminin olmadığını görmüştür. Bu nedenle politik kurumların ortaya çıktıkları toplumların özelliklerine uyum sağlaması gerektiğini ileri sürmüştür. Montesquıeu’yü çağdaşlarından tüm insanlar ve tüm toplumlar için evrensel olarak uygulanabilir yasalar yapılamayacağını ileri süren düşünceleri ile ayrılmaktadır.

Montesquıeu, yaşamı boyunca diğer ülke ve kültürleri merak etmiştir. Onun toplumlar ve kültürlere yönelik karşılaştırmalı yaklaşımında diğer incelemeleri yanı sıra seyahatlerinin de etkisi olduğu söylenebilir. Avrupa dışına hiç seyahat etmemiş olmasına rağmen, Avrupa ülkelerinden Almanya, Avusturya, İtalya, Hollanda’yı ziyaret etmiş, İngiltere’de iki yıl kalmıştır. İngiltere seyahati ona güçler ayrımı ilkesine dayanan yönetim anlayışını inceleme fırsatı sağlamıştır. Yine yabancı kültürlere olan ilgisi, hayal gücünü de kullanarak yazdığı “Acem Mektupları” adlı eserinde de göze çarpmaktadır. Bu eserinde iki İranlı gezgin kendi ülkelerindeki arkadaşlarına Fransız kurumları hakkındaki düşüncelerini aktarmaktadırlar. Böylelikle Montesquıeu kendi toplumunu başka birinin gözüyle nesnel olarak anlatarak karşılaştırma metodunu kullanmış olmaktadır. Böylelikle de insanların içinde yaşadığı toplumun kurumsal yapılarının göreceliğini ve çeşitliliğini ifade etmek istemiştir. Sosyoloji açısından önemi de burada yatmaktadır; hem karşılaştırmalı bir toplumsal inceleme, hem toplumun nesnel dışarıdan farklı bir bakış açısından anlatılmak istenmesi, hem de toplumsal yapıların farklılığını vurgulamış olmasıdır.

Montesquıeu’nün eserleri çağdaşlarının oldukça ilgisinin görmüştür. Bunun nedeni ise o döneme göre yeni sorular sorması, bunları yanıtlamada yeni varsayımlar uygulaması ve bütün bunlar yaparken de objektif bir tavır sergilemiş olmakla orijinal bir çalışma yapmasıdır.

Romalıların Büyüklük ve Çöküşleri Üzerine adlı eserinde de yenilikçidir, çünkü Roma toplumu ve kurumlarını sadece tasvir etmekle kalmamış, Roma medeniyetinin gelişme, yükselme ve düşüşüne ilişkin olarak bir teoride geliştirmiştir. Romalıların kurumlarını birbiriyle karşılıklı bağımlı ve ilişkili olmaları açısından incelemiştir. Romanın zafer ve fetihlerini belirli sosyal ve politik şartların etkisi açısından açıklamıştır. Onların bu başarısı ise, politik yapıda değişiklik yapmak gerektiğinde bunun sonuçlarının kaçınılmaz olarak toplumu düşüşe oradan da çöküşe götürmesinin sebebi olduğunu ileri sürmüştür. Romalılar bilindiği gibi Cumhuriyet hükümet biçiminden Monarşi’ye , ademi merkeziyetçi bir yapıdan merkeziyetçi bir yönetim geçmişlerdir. Sonuçtaki çöküş ise Montesquıeu’ye göre başlangıçta başarıyı getiren koşulların sonradan yok edilerek toplum yapısının değiştirilmesi olduğunu ileri sürmüştür.

MONTESQUIEU’DE TOPLUM SINIFLAMASI

Montesquıeu’de hükümet biçimlerinin cumhuriyet (aristokrasi ve demokrasi dahil), monarşi despotizm olarak ifade edilmesinde Aristoteles’de olduğu gibi sadece bir politik sistemi anlatmamaktadır, tüm toplumun yapısını da içine alarak bir sınıflama yapılmaktadır. Bu tipler Montesquıeu’de a priori olarak yani sadece düşüncede belirmemiş, gözlem ve incelemeler sonunda ortaya çıkmıştır. Onun bir çok toplumu incelemesi, tarihten ve gezginlerin açıklamaları ve kendi gezileri sınıflaması için deneysel materyal /malzeme olmuştur. Örneğin Montesquıeu Cumhuriyetten bahsettiğinde Yunan ve İtalyan site devletlerini yani Atina, Sparta ve Roma’yı kastetmektedir. Burada politik sistem ve diğer sosyal ve sosyal olmayan şartlar arasındaki bağıntı gösterilmektedir. Monarşi’den bahsedildiğinde ise, modern Avrupa’nın geniş devletleri örnek alınmıştır. Eski devirlerde de krallar vardır ama o dönemdeki yapı Montesquıeu için farklılık göstermektedir. Despotizm biçimi de birçok dönem ve toplumlarda diğer politik biçimlerinin bozulmasından ortaya çıkmıştır. Buna rağmen despotizm en normal biçimini doğuda bulmuştur. Böylelikle Montesquıeu, hükümet tiplerini belirlerken sadece hükümet biçimlerini göz önüne almamış bu durumun diğer şartlarla da karşılıklı ilişki içinde olduğunu anlatmak istemiştir. Bu şartlar içinde en belirgin olanı da o toplumun nüfus yapısı olmaktadır. Bunu şöyle anlatabiliriz:

Cumhuriyet biçimi, kasaba ve şehirlerde, en mükemmel olarak da nüfusu az olan yerleşim biçimlerinde görülmektedir. O toplumun nüfusu belirli bir düzeyde artınca da Cumhuriyet biçimi çökmekte. Despotik devlet anlayışı daha geniş toplumlarda (nüfusu fazla ve sınırları geniş) ortaya çıkmaktadır. Monarşi ise bu ikisinin arada bir yeredir. Nüfusu ve toprak genişliği Cumhuriyetten fazla ama despotizmden az olan yerlerde görülmektedir. Burada önemli olan bir diğer etki ise sosyal biçimlerin sosyal yapılara göre farklılaşmış olmadır. Cumhuriyet de tüm vatandaşlar eşit ve hatta birbirine benzerdir. Bu durum özellikle Montesquıeu’nün cumhuriyet içinde değerlendirdiği demokrasi içinde böyledir. Bir çeşit sosyal homojenlik vardır. Burada dayanışma vardır ve cumhuriyetin gücünü sarsacağı düşünülen servet ve zenginliğin kişiler elinde aşırı olarak artmasına sınırlama getirilmektedir. Demokraside genel refaha önem verilmektedir, böylelikle demokrasi göreli olarak daha küçük, eşitlikçi, benzerlik ve dayanışma ile karakterize edilebilmektedir. Bu durumun bozulmasında ise, demokrasinin itibarı düşerek aristokrasiye dönüşmektedir.

Monarşide sosyal sınıflar ortaya çıkmıştır; çiftçilik, ticaret, endüstri ve gittikçe artan karmaşık bir iş bölümü vardır bu ise genelde karmaşık bir tabakalaşma sistemi ortaya çıkarmaktadır. Monarşide görülen bu farklılaşmada sınıflar sadece monarkın gücünün sınırlamakla kalmaz, birbirlerinin gücünün de kontrol etmekte ve sınırlamaktadırlar. Her bir sınıf diğerinin daha güçlü olmasını engellemekte ama kendilerine ait çıkarların korunmasında daha ılımlı davranmaktadırlar. Monarşi, yapısal olarak karmaşık ,çeşitli derecelerde refah, güç, ve prestij, kişisel ilgi, sınıfsal ilginin olması nedeni ile toplum içinde kuvvetli güçleri ortaya çıkarmaktadır. Bireyler ve gruplar kişisel çıkarları uğruna toplumun genel refahını göz ardı etmektedirler.

Üçüncü tip olan despotizmde ise ya toplumun tüm düzeni sağlayan unsurları çok zayıflamıştır ve zorbaya karşı organize olmuş bir direnç gösterememektedirler ya da rejim demokrasi olmuştur ama, yasa koyucu kölelik şartlarında eşitlik uygulamaktadır.

Görülmektedir ki Montesquıeu hükümet biçimlerini sınıflarken sadece biçimleri birbirinden ayırmakla kalmamış aynı zamanda toplumun nüfusu açısından ve toplumsal yapısı açısından nasıl bu hükümet biçimleri ile uyumlu olduğunu göstermek istemiştir. Montesquıeu’nün toplumlar arası farklılık ve benzerlikleri dikkate alarak oluşturduğu sınıflama mantığı günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir. Ekonomik ve sosyal grupların karmaşıklığının artması, toplumsal tabakaların ortaya çıkması ve benzeri değişmeler politik yapıdaki değişimleri etkilemektedir. Cumhuriyetin var olduğu küçük bir toplumda özel mülkiyet hakkı az gelişmiştir, burada mantıksal olarak yüksek oranda bir dayanışma ortaya çıkmaktadır. Modern toplumda ise, karmaşık işbölümü, sınıflar ve özel çıkar gruplarının ortaya çıktığı bu toplum yapısında ise dayanışmanın daha az olduğu görülmektedir. Montesquıeu’ye gör toplumsal dayanışma modern toplumlarda farklı kaynaklara dayanarak ortaya çıkmaktadır. Burada dayanışma eşitlik ve benzerliğe bağlı olarak değil ancak birey ve grupları birbirine bağımlı yapan iş bölümüne dayalı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşımın daha sonradan Durkeim tarafından sınıflamasının yapılarak toplumsal dayanışma tiplerine bağlı olarak toplum tiplerinin belirlendiğini görmekteyiz.

Montesquıeu hükümet tiplerine bağlı olarak belirlediği toplum tiplerine bir dördüncüsünü de eklemiştir. Bu dördüncü tip, Montesquıeu’nün toplum tiplerini sınıflarken yararlandığı Aristo’dan farklılık göstermektedir. Böylelikle Bu tip Montesquıeu’nün orjinal katkısı olmuştur. Bu dördüncü tip, avcılık ve hayvan yetiştiriciliği yapan toplumları kapsamaktadır. Tipik olarak az bir nüfusu olan bu tipte insanlar ortak bir alanda yaşamaktadırlar. Yönetim yasalarla değil kuşaklarla aktarılan geleneklerle düzenlenmektedir. Montesquıeu bu tipi kendi içinde iki alt tipe ayırmıştır; Vahşiler ve Barbarlar. Vahşiler genellikle avcılık yapmaktadırlar, küçük, göreli olarak yerleşik olmayan gruplardır. Barbarlar ise, hayvan yetiştirme ile uğraşmaktadırlar ve göreli olarak yerleşik bir hayat sürdürmektedirler. Bu ayrımlar bugün geleneksel yapıda olan toplumların farklılıklarını belirtmek için kullanılmaktadır.

MONTESQUIEU’DE YASA KAVRAMI

Montesquıeu’nün düşüncelerinin orjinalliği iki alanda ortaya çıkmaktadır; toplumları tiplemeler şeklinde sınıflandırmak suretiyle tüm önemli yönlerini karşılaştırmıştır. İkincisi ise, yasaları incelemiştirki bunları nesnelerin doğasından ortaya çıkan zorunlu ilişkiler bağlamında ele almıştır. Doğada olduğu gibi toplumda da toplumun işleyişini açıklayan yasalar bulunabilir düşüncesinden hareketle, toplumsal alanda yasaların toplum tiplerini bağlı olarak ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Böylelikle cumhuriyetin kanunları monarşiden ayrılmaktadır. Toplum biçimleri daha öncede belirttiğimiz gibi bazı şartlara bağlıdır, bunlardan en önemlisi ise toplumun nüfusudur. Cumhuriyetin az bir nüfusu ve göreli olarak dar bir sınırı vardır. Topluluğun işleri her bir vatandaş tarafından bilinmektedir, toplumsal refah düzeyindeki farklılıklar ya azdır ya da hiç yoktur, yani toplumsal şartlar aşağı yukarı her vatandaş için aynıdır. Hatta topluluğun lideri de sınırlı bir otoriteye sahiptir, eşitler arasında birinci gibi görülür. Ancak toplumun nüfusu arttığında ise, coğrafi sınırlar genişlemiştir, toplumun tüm görünümleri de buna bağlı olarak değişmektedir. Birey artık tüm toplumda olup biteni değil de sadece kendi sınıf ve grubunda olup bitenleri algılayabilmektedir. Artan tabakalaşma farklı bakış açılarını ortaya çıkarmaktadır, özel mülkiyete sahip olmakla ortaya çıkan farklılıklar, politik güce sahip olma bakımından büyük eşitsizlikler ortaya çıkarmaktadır. Artık bu toplum tipinde lider herkesin üstünde duran kişi olmaktadır. Böyle değişiklikler olduğu zaman ise Montesquıeu cumhuriyetten monarşiye geçildiğini değişmenin böyle devam etmesi halinde ise despotizme gidileceğini ileri sürmüştür. Bu aşamada ise gerekli olan sadece kitlelerin kontrol edilmesidir . Montesquıeu böylelikle toplum yapısının toplumdaki demografik ve sosyal değişkenlerle belirlendiğini ortaya koymaktadır. Toplumun nüfusunun artması ve coğrafi sınırların genişlemesi anahtar değişkenler olmaktadır ve toplumun tüm görünümlerini değiştirme gücündedir . Örneğin iş bölümü ve özel mülkiyetin artması cumhuriyetten monarşiye geçmekle birlikte olmaktadır, çünkü karşılıklı bağımlılık içindedirler.

Montesquıeu’nün teorisi hakkındaki geleneksel yorumlar, onun sosyal değişkenlere nazaran diğerlerine yani; coğrafya, topografya,iklim, denize yakınlık ve benzeri olan değişkenlere daha fazla ağırlık verdiğini iddia etmektedir, oysa Montesquıeu bu faktörleri toplumun yapısına etki eden sınırlayıcı faktörler olarak ele almıştır. Bunlar ayırd edici özelliklerdir, olmaları ya da olmamaları toplumu belli yönlere götürmektedir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi bu faktörler Montesquıeu’de sosyal faktörlere nazaran daha az önem taşımaktadırlar.

Montesquıeu’de görülen sosyolojik yaklaşımın bir diğeri ise toplumun tüm kurumlarını ele alıp gelenek ve yasaların analizi yapmaktır. Gelenekler, var olan toplumsal durumdan kendiliğinden oratay çıkarken yasalar ise yasa koyucu tarafından resmi bir biçimde uygulamaya konulmaktadır. Yasalar; açık açık belirlenmiş ve devlet tarafından onaylanmış buyruklar iken gelenekler ise bir yasa tarafından uygulanması zorunlu kılınmayan, saygı gösterilmemesi halinde ise verilecek cezaların yasalar ile öngörülmemiş olduğu olumlu ya da olumsuz buyruklardır. Diğer bir deyişle yasalar vatandaşların, gelenekler ise insanların davranışlarını düzenlemektedir.

Montesquıeu’de üzerinde duracağımız bir konu onun ulusun genel düşüncesi olarak tasvir ettiği kavramdır. Ulusların genel düşüncesi/esprit; belirli bir coğrafyanın ve tarihin yarattığı bir topluluğun varoluş, davranış, düşünüş ve hissediş biçimidir. İnsanları pek çok şey yönetmektedir; iklim, din, yasalar, yönetim biçimi, geçmişten alınan dersler, ahlak kuralları gibi. işte bütün bunların sonucu olarak genel bir anlayış ortaya çıkmaktadır.

Montesquıeu’nün düşünceleri günümüz sosyolojisinin öncülü olması nedeni ile önemli görülmektedir. Ancak toplumda değişim konusuna hiç değinmemiş olması ile, yine toplumsal tiplerini belirlemekte kullandığı toplumsal yapıların sadece yaşadığı dönemi kapsaması nedeni ile, eş zamanlı konuları incelemiş olması ile eleştirilmiştir.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 3

BAŞLIKLAR :
SOSYOLOJİ TEORİLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDA ETKİLİ OLAN TOPLUMSAL YAŞAMDAKİ DEĞİŞİKLİKLER
1)- Aydınlanma düşüncesinin etkisi
2)- Politik Devrimler
3)- Sanayi Devrimi ve Kapitalizm
4)-Şehirleşme
5)- Bilimdeki Gelişmeler

SOSYOLOJİ TEORİLERİNİN ORTAYA ÇIKMASINDA ETKİLİ OLAN TOPLUMSAL YAŞAMDAKİ DEĞİŞİKLİKLER

Bu bölümde sosyolojinin bir bilim olarak 19. Yüzyılda ortaya çıkmasında etkili olan belli başlı toplumsal değişmeleri gözden geçirelim:
1)- Aydınlanma düşüncesinin etkisi

Aydınlanma felsefi düşüncede dikkate değer bir zihni gelişme ve değişiklik yaratmıştır. Aydınlanma dönemi düşünürlerini etkileyen iki akımdan bahsedebiliriz; 17. Yüzyıl felsefi anlayışı ve bilimsel gelişmeler.

17. yüzyıl felsefesi; Rene Descartes, Thomas Hobbes ve John Locke’un yazılarında belirginleşmiştir. Daha önceki dönemlerde olmadığı kadar Aydınlanma düşünürleri insanın aklı ile evreni anlayabileceğine dair bir anlayış geliştirmişlerdir. Bunun da sebebi olarak o dönemde fizik biliminde ortaya çıkan başarıların onları doğa kanunlarının evrensel olarak uygulanabilirliği temelinde yeni bir evren anlayışına götürmesidir. Bu dönemde gerçek merkezi entelektüel hedef olmuştur, ancak gerçeğin bilgisine gelenek ve otorite temelli bir bakış yerine rasyonalizm ve empirisizmden hareketle ulaşılmaktadır.

Eğer bilim, fiziki dünyadaki doğa kanunlarının işleyişini ortaya çıkarmışsa, belki de benzer yöntemler sosyal ve kültürel dünyanın kanunlarını da ortaya çıkarabilecektir. Böylelikle o dönemin düşünürleri, toplumsal hayatın tüm yönlerini araştırmışlar; politik, dini, sosyal ve ahlaki kurumları analiz etmişler ve incelemişlerdir. Bunları akılcı bir tutumla ele alarak eleştirmiş ve irrasyonel (akılcı olmayan) olanların değişmesini talep etmişlerdir. Bu anlamda geleneksel değerler ve tutumları eleştirerek irrasyonel olarak değerlendirmişlerdir. Onlara göre bu kurumlar, insan tabiatına zıt olan, insanın gelişme ve ilerlemesine engel olan , insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesinde önleyici olarak değerlendirilmektedir. Eleştiri bu dönem düşünürlerin temel silahı olmuştur. Batıl inançlarla, dar görüşlülükle, hoşgörüsüzlükle savaşmışlardır. Yine o dönemde var olan feodal sınıfın ayrıcalıklarına, onların endüstri ve ticari faaliyetler üzerindeki engellerine saldırmışlardır,.

Aydınlanma düşünürlerinin 17. Yüzyıl filozoflarından farklı olarak; sistematik çıkarım yöntemi yerine doğa bilimlerinin yöntem anlayışı üzerinde kendi açıklamalarını oluşturmuşlardır. Buradan hareketle aydınlanma düşüncesinde yeni ve orijinal olan; Newton fiziğinin metodolojik kalıplarının uygulanması olmaktadır. Newton deneylerden elde edilen olgularla ilgilenmiştir, ilkeleri ise gözlem ve deneye dayanmaktadır yani kısaca söylemek gerekirse deneysel temellidir.

Aydınlanma, insanın evrensel boyutta toplumsal hakları ve ödevleri ile insanın yeniden (Önceden Stoa öğretisi’nde yer almıştır) bir inceleme alanı olarak ele alındığı düşünce hareketi olmuştur.

Bu dönemde ortaya çıkan diğer bir gelişme ise, Diderot ve D’Alembert tarafından hazırlanmış olan Ansiklopedi çalışmalarıdır. Ansiklopedi herhangi bir bilgi kitabından daha fazla bir şeydir çünkü; kitap içinde yer alan konularla ilgili tanımlar doğaüstü önyargılardan sıyrılarak ussal (akılcı) düşünce ve bilimsel kavrayış temelinde ele alınmaktadır. Ansiklopedistlerin en önemli özellikleri ise, en çetrefil konuları herkesin anlayabileceği bir açıklıkla anlatmalarıdır. Bu çalışmada Diderot’nun etkilendiği kişiler Locke ve Condillac olmuştur. Locke’un deneyciliği Condillac’ın ise fikirlerin deneyle ilişki içinde, dünyayla ilişki içinde tekrar ele alınması gerektiği anlayışı olmuştur. Newton’un yöntem anlayışına bağlı olan Condillac’ın bilgi kuramı tüm Aydınlanmacıların bilgi anlayışına uymaktadır.

Şimdi Aydınlanma düşüncesinin ana hatlarını maddeler halinde toplayalım:

1.Doğaüstünün doğalla, dinin bilimle, Tanrısal buyruğun doğa yasası ile ve din adamlarının filozoflarla yer değiştirmesi göze çarpmaktadır.

2.Sosyal,siyasal ve hatta dinsel sorunların çözümünde bir araç olarak deneyin rehberliğindeki akıl belirleyici unsurlardır.

3.Aydınlanma düşünürleri insan ve toplumun mükemmelleştirilebileceğine inanmışlardır.

4.İnsanın özellikle yönetimin baskı ve kötülüklerinden uzak tutulma hakkı olmak üzere, insan haklarına saygı anlayışı hakimdir.

Sosyolojinin Fransa’da bir bilim olarak ortaya çıkmasından hareketle Fransız düşünürlerinin, buradan hareketle Fransız sosyolojisinin Aydınlanma’dan olumlu olarak etkilendiğini söylemek yani, o dönemdeki Fransız sosyologlarının rasyonel, deneysel, bilimsel ve değişme yönelimli olduklarını söylemek tamamiyle mümkün görülmemektedir. Çünkü Aydınlanma’ya karşı olarak gelişen düşüncelerde o dönem sosyoloji üzerinde etkili olmuştur. Buradan hareketle Aydınlanma’nın sosyoloji üzerindeki etkisinin olumsuz ve dolaylı yoldan olduğu söylenebilmektedir.

O dönemde Aydınlanma düşüncesine tepki gösteren en önemli düşünürler; Joesph de Maistre (1753-1821) ve Louis de Bonald (1754-1840) ‘dır. Bu kişiler sadece Aydınlanma’nın getirdiği düşünce ve değerlere değil Fransız Devrimi’nin sonuçlarına da tepki göstermişlerdir. Özellikle de Bonald tekrar Ortaçağ döneminin düzenli ve barışçıl ortamına dönmek istemiştir. O dönemdeki karışıklıklar, anarşi ve Fransız Devrimi sonrasındaki radikal değişmeler onları kendi felsefi anlayışlarında düzen ve istikrar temelinde; gelenek, otorite, statü,fonksiyon, norm gibi kavramlar üzerinde durmaya sevk etmiştir. Bu yorum 18. Yüzyıl Aydınlanma düşüncesi ile karşılaştırılacak olursa; ilgi alanın bireyden gruba, var olan düzenin eleştirilmesi yerine düzeninin savunulmasına ve toplumsal değişme yerine toplumsal istikrara doğru bir kayış olduğu görülmektedir.

Şimdi bu karşılaştırmayı maddeler halinde özetleyelim;

1.Aydınlanma düşünürleri bireyi vurgularken, tepki gösterenlerin temel sosyolojik ilgisi toplum olmuştur. Toplum sadece bireylerin toplamı olarak ele alınmamakta, geçmişte kökleri olan ve kendi gelişme kanunları olan bir bütünlük olarak ele alınmaktadır.

2.Toplum incelemelerin temel birimidir, bu bireyden daha önemli olduğu anlamına gelmektedir. Diğer bir deyişle birey toplum sayesinde vardır, bu noktada sosyalleşme süreçleri etkili olmaktadır.

3.Birey toplum içinde en temel unsur olarak görülmez. Çünkü toplum genel olarak kurumlar, yapılar, statüler ve roller gibi unsurlardan oluşmuştur.

4.Toplumu oluşturan unsurlar birbirleriyle ilişkili ve karşılıklı bağımlılıkları temelinde ele alınır. Buradan bu karşılıklı ilişki ve bağımlılık içinde olan unsurlardan birinde meydana gelen bir değişiklik diğer parçaları ve sonuçta ise toplumun bütününü etkilemektedir. O zaman toplumda yapılacak değişiklikler özen ve itina ile yapılmalıdır.

5.Toplumdaki değişme sadece toplum ve onu oluşturan unsurlar açısından değil toplum içindeki birey açısından da tehlikeli görülmektedir. Çünkü toplumdaki kurumlar bireylerin toplumsal ihtiyaçlarına yöneliktir, o zaman bunlarda meydana gelen bir değişmeden birey sıkıntı çekecek, buradan ise toplumsal düzensizliğe yol açmış olacaktır.

6.Toplumdaki daha küçük birimler; aile, komşuluk,din, mesleki gruplar toplum ve birey açısından oldukça gereklidir. Çünkü bu birimler modern toplumlarda yaşayan insanların yüzyüze samimi bağlar kurmasına imkan tanımaktadır.

7.Endüstrileşme, şehirleşme ve bürokrasi gibi o dönemde yeni yeni filizlenen olgular düzeni bozucu olarak ele alınmaktadır.

8.Toplumdaki bu değişimler daha rasyonel bir topluma gidişi sağlamaktadır ancak ibadet, ayin gibi irrasyonel unsurlar da önemini korumaktadır.

9.Son olarak ise toplumda o dönemde var olan hiyerarşik yapının korunmasını istemişlerdir.

Bu önermeler Aydınlanma’ya tepki olarak ortaya çıkan Fransız sosyolojisinin gelişmesinin entelektüel temeli olarak ele alınmalıdır. İlk sosyoloji düşünürleri bu düşünce temelleri yanında Aydınlanma’nın diğer düşünsel kaynağını oluşturan bilimsel yöntemin kullanılması düşüncesinden de etkilenmişlerdir.
2)- Politik Devrimler

Aydınlanma düşüncesinin daha doğrusu anlatımını aydınlanma düşüncesinde bulan gelişmelerin yarattığı Fransız Devrimi, dünya tarihinin en önemli birkaç olayından birisidir. Rönesansla birlikte gelişmeye başlayan birey hakları ve bunu özel bir anlatımı olan özgürlük kavramı 18. Yüzyılda insan yaşamının temel kavramlarından biri durumuna gelmiştir. Birey haklarının ya da daha genel bir söyleyişle insan haklarının birinci planda konu edilmesi doğal olarak demokrasi inancının gelişmesine, buna bağlı olarak da yasa düzeni kurma eğilimlerinin gelişmesine yol açmıştır. Böylece mutlak yöneticiyi kurtarıcı olarak gören Rönesans dönemi ve 18. Yüzyıl insanıyla mutlak yöneticiyi despot sayan yeni insan tipi arasında büyük ayrılıklar ortaya çıkmış olmaktadır.

Fransa’da en belirgin anlamının Rousseau’da görüldüğü demokrasi bilinci yavaş yavaş Fransız Devrimi’nin hazırlamıştır. O dönem Fransa’nın durumuna bakıldığında ise mutlak yönetim anlayışının hiçbir yasa ya da denetim olmadan uygulanmakta olduğu, insanlar arasındaki ayrıcalıkların büyük farklılıklar yaratmakta olduğu, yönetimin ise gizlilik içinde ve adaletsiz bir uygulama yaptığı görülmektedir. 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ise mutlak yönetim fikri ile çelişmekte olup insanın hukuk açısından özgür ve eşit doğduğu ve özgür ve eşit kalacağını, her siyasal yönetimin insanların özgürlük, mülkiyet, güvenlik gibi en temel haklarını korumakla yükümlü olduğunu, , özgürlüğün ise başkasına zarar vermeden herşeyi yapabilme olduğu düşüncelerini içermektedir. Böyle bir ortamda beliren Fransız Devrimi ve onu takip eden diğerleri sosyoloji teorilerinin ortay çıkmasında etkili olmuştur. Bu devrimlerin etkileri toplumlar üstünde şaşırtıcı büyüklükte olmuştur ancak sosyolojinin öncü teorisyenleri genellikle Fransız Devrimi’nin olumsuz sonuçları üzerine durmuşlardır. Bu düşünürler, özellikle Fransa’da toplumsal değişimler sonunda ortaya çıkan düzensiz ve karışık ortamdan rahatsızlık duymuşlardır. Bu düşünürlerin birleştikleri ortak nokta ise, toplum düzenini yeniden yapılandırmak olmuştur. Bazıları eski toplum düzenine dönmeyi amaçlarken diğer bazıları ise toplumsal değişimleri geri dönüşümleri imkansız olarak ele alıp değişiklikler doğrultusunda biçimlendirmek istemişlerdir. Bu bakış açısı ile 17. Ve 18. Yüzyıl politik devrimleri ile değişen toplum düzeninin yeni temellerini aramaya yönelmişlerdir. Bu bakış açısı birçok sosyolojik teorilerin temel ilgi alanı olmuştur.
3)- Sanayi Devrimi ve Kapitalizm

Sosyoloji teorilerinin ortaya çıkması ve ilgi alanlarını belirleyen diğer bir toplumsal olgu, özellikle 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başlangıcında birçok batı toplumunu etkileyen Sanayi Devrimi’dir. Sanayi Devrimi değişimi ortaya çıkaran tek neden olarak ele alınmamalıdır. Sanayi Devrimi ile geniş tarımsal ekonomik yapıdan karşı konulması güç bir etki ile endüstriyel üretim sistemine geçilmiştir. Birçok insan kendi çiftliğini ve tarımsal alandaki işini bırakıp endüstriyel işlerin yapıldığı fabrikalarda çalışmaya başlamıştır. Fabrikalar ise teknolojik gelişmelerin etkisiyle, organizasyon yapılarından üretim tekniklerine kadar çok kapsamlı değişimlerin ortaya çıkmasına imkan hazırlamışlardır. Bu büyük organizasyonların yapılarına uygun olarak ve ihtiyaçlarını karşılamak üzere bürokratik sistemler ortaya çıkmıştır ve bütün olarak bakıldığında ise kapitalist ekonomik sistem mevcut olmuştur. Bu ekonomik düzen içindeki işleyiş birçok endüstriyel ürünün alış ve satışına imkan sağlayan serbest pazar düşüncesi ile olmaktadır. Yine bu sistem içinde çoğunluğun düşük ücretle ve uzun saatler çalışmasına karşılık daha az sayıda insanın daha fazla ücret alır durumda olması endüstriyel sistem ve kapitalizmin işleyişine yönelik olarak karşı düşüncelerinde örneğin sosyalizm gibi ortaya çıkmasının nedeni olmuştur. Sosyalizm de sosyoloji teorilerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiş olan bir düşünce akımı olmuştur.
4)-Şehirleşme

Sanayi Devrimi’nin bir sonucu olarak birçok insan 19.yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başlarında kırsal kesimlerden şehirlere taşınıştır. Yine endüstriyel sisteme bağlı olarak çok çeşitli meslekler ortaya çıkmıştır. Ancak bu gelişmeler beraberinde kırsal kesimden şehire yerleşmek için gelenler açısından şehir yaşantısına uyum sağlama sorununu da beraberinde getirmiştir. Yine bu arada şehirlerin kalabalıklaşması, gürültü, kirlilik, trafik ve benzer sorunlar şehir içinde yaşayanların yaşamlarını olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır. Şehir hayatı ve ondan kaynaklanan sorunlar çağdaş sosyoloji teorileri içinde pek çok sosyoloğun ilgi alanı olmuştur. Ameikan sosyolojisi içinde gelişen Chicago Okulu bu duruma örnek olarak verilebilmektedir.
5)- Bilimdeki Gelişmeler

Bilimin Başlangıcı

Bugün bilim olarak nitelediğimiz bilgi ve düşünme türü uygarlığımızın oldukça yeni sayılan bir ürünü olmakla birlikte kökleri çok eskilere kadar uzanmaktadır. Tarih öncesi çağlara baktığımızda ; felsefe, din, efsane gibi ruhsal, el sanatları gibi pratik yaşam ihtiyaçlarına yönelik uğraşlar dışında, gözleme dayalı olarak kavramsal düşünme demek olan bir bilimden söz etmek zordur. Ancak şu da söylenmelidir ki bu tür uğraşların dayandığı bilgi, teknik ve kavramlar sonraki çağlarda daha belirgin olarak ortaya çıkan bilimsel kavram ve işlemlere kaynaklık etmiştir. Buradan bilimsel düşünme ve bulma çabasının kökeninde biri; gündelik yaşamı rahat ve güvenilir kılma, diğeri de dünyayı anlama gibi iki temel ihtiyaç yattığı görülmektedir. Bu ihtiyaçlardan ilki insanlığın uzun tarihinde kuşaktan kuşağa aktarılan çeşitli yaşantı ve beceri biçimlerini kapsayan bir teknik geleneği; ikincisi insanoğlunun duygu, inanç ve düşüncelerini içinde toplayan bir kültürel geleneği oluşturmuştur. İlkel insan doğa ile ilişkisinde basit teknik becerilerini kullandığı kadar, büyü türünden birtakım akıl dışı yollara da başvurmaktan geri kalmamıştır. Büyünün amacı da teknoloji gibi doğayı etkilemektir: Ölmekte olan hastaları iyileştirmek, beklenen doğal felaketleri önlemek, düşmanların yok olmasını sağlamak gibi. Hatta aynı amacı, dünyanın varoluşu ve düzeni ile ilgili çeşitli kültürlerde var olan efsane türünden masal ve öykülerde de bulmaktayız. Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların yaratılış ve varoluş nedeni, insanoğlunun yaşam ve ölüm karşısında duyduğu korkuyu giderme, aradığı güveni ve rahatı sağalama olarak tasavvur edilmiştir. Ancak büyü de bile doğanın isteğe göre değişmediği, bazı yasalara boyun eğmek gerektiği düşüncesi üstü örtük de olsa yer almaktadır. Ateşin daima yaktığı, suyun ıslattığı, Güneş’in parlak olduğu, hava bulutlu olmadıkça yağmurun yağmadığı, yazların sıcak, kışların soğuk gittiği gerçeğinden ilkel insan da kendini kurtaramayacağını bilmekteydi. Ne var ki büyü ve efsane doğrudan bilime yol açmamıştır. Bilimin doğuşu için doğayı denetim altına almaya yönelik katı bir faydacılık dışında yarar amacı gütmeyen katıksız bir anlama ve bilme tutkusuna da ihtiyaç vardır.

İki gelenek başlangıçta ve uzun süre çoğu kez ayrı ellerde kalmış ve böylelikle yeterince karşılıklı etkileşim olanağı bulamamıştır. Buna örnek olarak Eski yunan uygarlığı’ndaki basit tekniklere dayanarak iş gören zanaatçılar ile , duygu, ,inanç ve düşünce dünyasını oluşturan şair, politikacı ve filozofları gösterebiliriz. Bu ayrım ortaçağ boyunca devam etmiş ve ancak yeniçağ başlarında ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Rönesansla başlayan bilimsel düşünme ve araştırma çabası, iki geleneğin ; deneye olanak veren teknik becerilerle, kavramsal düşünmeye yol açan metafizik türden teorik çalışmaların etkili bir kaynaşmasına dayanmıştır.

Bilimin Gelişmesi

Bilimin gelişmesi ile ilgili görüşler çeşitli olmakla birlikte bunlardan iki tanesi konuya açıklık getirmek açısından faydalı olacaktır. Bu görüşlerden birine göre bilim yavaş fakat sürekli ilerleyen bir bilgi üretme ve çoğaltma sürecidir. İkinci görüşe göre ise, bilimde gelişme teorik düzeyde yer alan köklü düşünme değişikliklerinin bir sonucudur. İki görüş ilk bakışta bağdaşmaz nitelikte görünebilmektedir. Bu açıklamaların bir tanesinde evrimsel bir gelişme diğerinde ise devrimsel bir gelişme görünmektedir. Gerçekten de bilimin gelişimi, olgusal bilgilerimiz yönünden sürekli bir birikim, saptanmış olguları yorumlama ve açıklama yönünden ise ancak zaman zaman patlak veren düşüncede devrim biçiminde görülmektedir. Bilim tarihine bakıldığında ise her iki görüşün de kanıtlanmasını sağlayan örnekler görülebilmektedir. Geçmişte gözlem ve deney yoluyla saptanmış pek çok olgusal gerçekler giderek artan bilgilerimizin bir bölümü olarak geçerliliklerini sürdürmektedir. Bunları bir yana itme geçersiz sayma yoluna gidemeyiz; geçmişte bulunmamış olsalardı bugün bulunacaklardı. Oysa aynı sürekliliği olguları açıklama amacıyla bilginlerce ileri sürülen teorilerde görememekteyiz. Bilim tarihinde aşağı yukarı aynı olgu grubunu açıklamak amacıyla değişen aralıklarla çoğu kez birbiri ile bağdaşmayan teorilerin ortaya atıldığı görülmektedir. Bir örnek vermek gerekirse gök cisimlerinin gözleme konu olan hareketlerinin açıklanmasında antik yunandaki filozoflardan Newton’a kadar geçen 2000 yıllık sürede ortaya atılan değişik teorileri de gösterebiliriz. Bu gibi teoriler olgusal buluşlar gibi bir bilgi birikimi yaratmamakta tersine her biri bir öncekini yıkma ve ya hiç değilse değiştirme rolü oynamaktadır.

Her teori doğaya belli bir bakış açısını dile getirir; fakat başka bakış açıları olanağını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir teorinin ortaya atılmasında veya benimsenmesinde olguları açıklama gücü kadar kişisel beğenilerimiz de rol oynamaktadır. Bu nedenledir ki aynı alanda rakip teorilerin ortaya çıktığını ve uzun süre tutulan teorilerin bile birtakım koşulların oluşması ile geçerliliklerini bazen beklenmedik bir biçimde kaybettiklerini görmekteyiz.

Şöyle bir anlatılanları toparlayacak olursak; bilimin gelişimi ne tek başına birtakım teorik görüş değişikliklerinden ne de yalnızca birbirine eklenen sürekli bir buluşlar zincirinden ibarettir. İki süreç birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Yeni olgusal buluşlar yeni teorilere yol açtığı gibi, yeni teoriler de yeni gözlem ve deneylere kapı açmakta, dolayısıyla yeni buluşların koşullarını hazırlamaktadır. Olgusal buluşlarla teorik açıklamalar arasındaki bu karşılıklı etkileşim bilimde gelişmenin gerçek itici gücünün oluşturmaktadır. Bu itici güçten kaynaklanan bilimsel gelişmenin iki dönemli bir süreç olduğu söylenebilir. Dönemlerden biri teorik düzeyde açılmayı, ötekisi bu açılmanın olgusal düzeyde pekiştirilmesini simgelemektedir. Fakat her pekiştirme er geç yeni bir açılmanın gereklerini de oluşturmaktadır.

Geniş bir perspektif içinde bakıldığında bilimin uzun gelişmesini dört aşamada incelemek mümkündür:

1.Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına rastlayan empirik (görgüsel/görgül) bilgi toplama aşaması.

İlk uygarlıklar Dicle-Fırat, Nil gibi büyük nehir vadilerinde ortaya çıkmıştır. Bu uygarlıklar bilimin doğuşu için elverişli sosyal ve ekonomik koşullar taşıyorlardı. M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da (Dicle –Fırat nehirleri vadisinde) Sümer Uygarlığı tarım ve hayvancılık yanında teknolojide de ileri gitmişlerdir. Bakır ve kalay karışımından bronzu elde etmek suretiyle çeşitli ve dayanıklı malzemeler üretebiliyorlardı. Üretilen ürünler tapınaklarda toplanıyor, yöneticiler ve din adamları ise bu ürünün toplanması ve dağıtımı işinden sorumlu oluyorlardı. Kayıtlar ise kil üzerine işaretlenmektedir. Sümerlerde resim-işaret yazı sistemi, çarpım tablosunun kullanılması görülmektedir. Sümerlerin yerini alan Babilliler ise, matematik ve astronomide ileri gitmişler, yönetici ve ruhban sınıfının yetiştirilmesi için tapınak okulları kurmuşlardır. Dairenin 360 derece olması, saatin 60 dakika ve dakikanın 60 saniye olduğunu da Babilliler bulmuşlardır. Astronomide ilerlemeler kaydedilmiştir (astronominin ilk bilim oluşunun nedeni; incelemeye konu olan cisim ve olguların basit ve düzenli olup, sürekli gözleme elverişli olan periyodik (dönemsel) hareketler yapmalarıdır). Uzun ve sürekli gözlemlerle elde edilen bilgilere dayanarak toprağı işleme, ekim ve hasat gibi mevsime bağlı işler için takvim geliştirmişlerdir. Bu arada gök cisimlerinin incelenmesi ile devletin geleceğine refah ve mutluluğuna ilişkin işaretleri de yakalamak amaçları arasındadır.

Nil vadisindeki Mısır Uygarlığı’na bakıldığında ise tarımın doğa şartlarından dolayı daha basit olduğu görülmektedir. Burada tarım Nil’in taşmasının ardından her iki yana gelen verimli toprakların kurumasının ardından ekim yapılması şeklindedir. Toplumsal yapısına bakıldığında ise, yönetenler ve çalışanlar ayrı ayrı tabakalaşma yapısı içinde olduğu görülmektedir. Her iki kültürde de bilim din adamlarının elindedir. Mısır Uygarlığı’nın bilime katkısı günün yirmi dört saate bölünmesinin bulunması yanında daha çok hekimlik alanında olmuştur. Kafa ve göğüs göğüs yaralanmalarında takip edilecek uygulamalar günümüze kadar gelmiştir. Ancak burada söylenmesi gereken bir diğer husus da hekimlik konusunun büyüye dayanmasıdır. Hastalık kötü ruhların vücuda girmesi olarak yorumlanmaktadır ve tedavi için yapılan uygulamalar ise; kötü ruhun vücuttan kovulmasıdır.

Genel olarak bu döneme bakıldığında bilim; olgu toplama, pratik ilgi ve ihtiyaçlara cevap arama şeklindedir, teorik nitelikte sorulara rastlanmamaktadır. Astronomi; takvim oluşturma ve astrolojik kehanetlerde bulunma amacındadır, matematik; arazi ölçümü ve ürünün toplanması dağıtılmasının kaydedilmesi gibi iş hayatı ile ilgili pratik problemlerin çözümü amacındadır. Tıp ise; hastaları iyileştirirken aslında kötü ruhları bedenden kovmak amacındadır.

2.Bilimin gelişmesindeki ikinci aşama; Eski Yunanlıların evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerinin kurulması dönemidir. Astronomi sahasında eski bilgin ve düşünürlerin en önde gidenleri Milattan önce beşinci yüzyılda Phytagoras ve dördüncü yüzyılda Aristo ile başlamak üzere bu sahada pek çok filozof çalışmıştır. Phytagoras’a göre evren matematiksel yasalar tarafından yönetilmektedir. Bu anlatım bize, gözlem ve deney sonuçlarını yorumlama ve genellemede matematiğin kullanılmasını sağlamıştır. Aristoteles’e göre gökyüzü nesnelerinin yapıldığı madde ile yeryüzü nesnelerinin yapıldığı madde apayrı nitelikteki şeylerdir. Birinciler yetkin, sonsuza dek kalıcı, değişmez, bozulma, ikinciler ise tam tersine geçici kusurlu ve bozulur cinsten şeylerdir. Birincilerin hareketleri çembersel ve tek biçim, ikincilerinki doğrusal ve değişik biçimler gösterir. Dünya evrenin merkezindedir. Aristo’nun ortaya koyduğu bu sistem hem olumlu hem de olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Sistemin uzun süreli etkisi bilimin gelişimini durdurucu olmuştur; daha üstün bir sistemi düşünmek yüzyıllar boyunca olanaksız sayılmış özellikle ortaçağda bilimlerin üstadı olarak anılan Aristo’nun her söylediği eleştirisiz kabul edilmiştir. Milattan sonra yüz elli yıllarında ise Ptolemy Batlamyus kendi çağının ve daha önceki devirlerin bilgilerini çok geniş bir teori halinde düzenleyerek sistemleştirmiştir. Yaklaşık 1500 yıl kadar “Almagest” adlı kitapta anlatılan Batlamyus sistemi insanların zihinlerinde yer etmiş ve her yerde kainatın gerçek tasviri olarak kabul edilmiştir. Batlamyus teorisinin esasına göre dünya sabit, hareketsiz, durgun bir kitleden ibarettir; bu kitle kainatın merkezinde bulunmaktadır; güneş de dahil olmak üzere tüm sabit yıldızlar ve bütün gök cisimleri onun etrafında dönerler. Dünya bir küreler sisteminin orta noktasıdır, gezegenler buna sıkı bir şekilde bağlanmıştır. Bu anlayışa göre, çoğu zaman doğuya doğru hareket eden gezegenler bir durma noktasına gelinceye kadar periyodik olarak yavaşlarlar, sonra ikinci bir defa tersine dönerler ve tekrar doğuya doğru harekete başlarlar, bu değişme çemberi sonsuza kadar tekrarlanır durur.

Batlamyus’un teorilerinin kabul görmesindeki psikolojik faktörler incelendiğinde ; ilk olarak bu sistemin tabii görüntülere yani eşyanın herhangi bir kimse tarafından gözlenebilecek olan görüşlere dayanmasıdır. Bir diğeri ise, dünyayı kainatın merkezi saymak , gezegenlerin onun etrafında döndüklerine inanmak insana hoş geliyor olabilirdi ve bütün kainatın insan için yaratılmış olduğu düşüncesini uyandırıyordu.

3.Ortaçağdaki Yunan felsefesi ile dinsel dogmaların bağdaştırılma çabaları karşısında İslam Dünyası’ndaki bilimsel çalışmaların oldukça parlak başarılarını kapsayan bir aşamadır. Antik uygarlığın sona ermesiyle İtalyan Rönesansı’nın başlaması arasında geçen dönem Avrupa için karanlık bir dönem sayılır. Bu dönemde bilim ve felsefede öncülük Müslümanların eline geçmiştir. Başlangıçta Yunan kaynaklarından yapılan çevirilerle işe koyulan Müslümanların çok geçmeden önemli bazı katkılarda bulundukları görülür. Müslümanlar yalnız bilimsel düşünme geleneğini sürdürmekle kalmamışlar, bu düşüncenin Avrupa’da yeniden canlanmasında da Avrupalıların Arapçadan çeviri yapmaları suretiyle başlıca etken oldular. Ortaçağ boyunca Hristiyan teolojisinin egemenliği sürerken idealist bir filozof olan ve mistik bir evren anlayışı bulunan Platon’un; dünyada algıladığımız nesne ve olguların sadece birer görüntü olduğunu , gerçeğin ise onlarda değil onların gerisinde yatan idealarda aranması gerektiğini ileri süren düşüncesi Yeni-Platonculuk olarak ortaya çıkmıştır. Plotinos’dan başlayarak giderek güçlenen bu düşünce anlayış ile olgusal düşüncenin rasyonel niteliğinin kaybolduğu görülmektedir. Hristiyanlığın egemen olduğu bu ortamda doğaya ilişkin bilgiler kilise öğretisini pekiştirmeye yaradığı ölçüde değerli sayılmaktadır.

Bu arada doğuda İran’a, batıda Kuzey Afrika’dan İspanya’ya kadar uzanan bir alanı ele geçiren müslümanlar yeni toprakların kültürü ile tanışmış ve başlangıçta Yunan eserlerini kendi dillerine çevirmişlerdir. Başlangıçta İslam Dünyası’nda ansiklopedik bilgi toplama ve bunlar üzerinde yorum yapma çalışmaları görülmektedir. En parlak başarıları matematik, tıp ve kimya alanlarında olmuştur. Kimya alanındaki çalışmalar o döneme özgü olarak simya alanında olmuştur. Bayağı türden metali altına çevirme, hayat iksirini bulma başlıca ilgi alanları olmuştur. Kimya alanında Cabir’in çalışmaları önem kazanmıştır. El Kındi’nin fizik ve felsefe üzerine çalışmaları önemlidir. Astronomi alanında Muhammed El Battani ve güneş, ay tutulmaları üzerinde gözlem yapan İbn-i Yusuf’un çalışmaları örnek olarak verilebilir. İslam bilim ve kültürü on birinci yüzyıla kadar canlı ve parlak dönemini sürdürdükten sonra bilimin dine aykırı olduğu kutsal inançları zayıflattığı iddiası yoğunluk kazanır. Bu durumu hazırlayan sebepler arasında ekonomik ve idari alanda zayıflama gösterilebilir. Bu ortamda İbn-i Rüşt görülmektedir. O’na göre din kişisel olup iç dünyamızla ilgili bir sorundur. Bu dönemdeki bir diğer düşünür Gazzali’dir. Filozofların Yıkımı adlı eserinde felsefenin gereksizliği üzerinde durmuştur.

4.Bilimsel gelişmenin bu aşamasında ise, Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı modern bilim aşaması görülmektedir. Bu dönemde Amerika kıtasının keşfi, Magellan’ın dünyayı dolaşması, Vasco de Gama’nın Hindistan’a ilk deniz yolculuğunu yapması, Martin Luther’in Protestan Reformu’nu ortaya atması, Mikelanj’ın sanatsal eserleri, Paraselsüs ve Vesalyüs’ün modern tıbbın temellerini atması, Leonardo Vinci’nin çok yönlü çalışmaları görülmektedir. Bu devrin bir diğer önemli eseri Kopernik’in “Gök Kürelerinin Dönüşleri Üzerine” adlı eseridir. Aslında kitap bir çok yönüyle Aristoteles’in görüşlerini yansıtmaktadır ancak “geosentrik” (dünya merkezli) evren sistemi yerine “heliosentrik” (güneş merkezli) evren sistemini önermesinin sonucunda bilimde olduğu kadar diğer düşünce alanlarında da sarsıcı bir etkisi olmuştur. Bu sistem yalnız modern bilimin doğuşunda değil insanın evren içindeki yerini saptamada da yeni bir görüş getirmiştir: Kopernik’le birlikte insanoğlunun kendini evrenin merkezinde sayma iddiası yıkılmış, doğanın bir parçası olduğu fikri ortaya çıkmıştır. Araştırmaların ise ilahi olanlardan ziyade insancıl olanlara doğru gelişmesi sonucunu yaratmıştır.

Onun istemine devrimci niteliği veren unsur, yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çıkarıp Güneş çevresinde dolanan gezegenlerden biri olarak ele almasıdır. Yerkürenin yerine Güneş’i koyması dışında bu sistem Batlamyus’un sisteminden farklılık göstermez. Evren gene sınırlıdır. Kopernik kökeni Aristarkus’a kadar uzanan heliosentrik sistemi önerirken bunun yol açacağı tepkileri daha baştan sezinlemiştir. Bu yüzden kitabın basımını uzun süre bekletmiş ancak dostlarının ısrarı üzerine yayımlamıştır. Arkadaşı Osiander, bir teolog olarak doğacak tepkileri göz önüne alarak bir önsöz hazırlamıştır ve burada önerilen bu sistemin bir hesaplama aracı olmaktan öteye geçmediği konusunda okuyucuyu uyarır. Kitap kolay anlaşılır türden olmadığı için önemli bir tepki görülmez. Ancak ertesi yıl Kopernik’in eseri düzeltilinceye kadar Katolik Kilisesi’nin yasaklı listesinde yer almıştır. İki yüzyıldan fazla bir zaman yasaklı listesinde kalmıştır.

Kopernik’in taraftarlarından Giordano Bruno uzayın sınırsız olduğunu, güneşin ve gezegenlerin bu türlü pek çok sistemden sadece bir tanesi olduğunu savundu. Hatta canlıların yaşadıkları başka gezegenler olduğu, buralarda insan kadar akıllı ve ya ondan daha ileri de varlıklar olabileceğini ileri sürmüştür. Bu şekilde dine karşı davranmasından dolayı Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanarak yakılmasına karar verilmiştir. Aynı şekilde İtalyan astronomu Galileo’da Kopernik teorilerine inanmaktan vazgeçmeye zorlanmış ve hayatının geri kalan kısmını hapiste geçirmiştir.

Kopernik’ten sonra gelen en büyük astronom Tycho Brahe’dir. Kopernik’in dünyanın güneş etrafında döndüğü fikrine katılmamıştır ancak yaptığı gözlemler ile Almanyalı asistanı Kepler’in meşhur üç kanununu ortaya koymasına imkan sağlamıştır: Gezegenler güneş odak noktası olmak üzere daireler şeklinde değil elipsler halinde hareket ederler, gezegenler ve dünya güneş etrafında dönerken her zaman aynı hızda değil güneşe en yakın noktada hızı en fazla olmak üzere gider, gezegenin güneşten uzaklığı onun güneş etrafındaki dönüş periyodu ile orantılıdır.

Kopernik teorisinin geçerliliğini tam bir şekilde ispatlayan ise çekim kanununu bulan ve gezegenlerin hareketlerine ilişkin kanunları ortaya atan Sir Isaac Newton olmuştur. Evrenin geri kalan sırlarından bazıları da yirminci yüzyılda Einstein ‘ın izafiyet teorisi ile çözülecektir. Şimdi bu konulara kısaca bir göz atalım:

Newton’un çalışmalarından bahsederken ilmin esas fonksiyonunun özenle tertiplenmiş deneyler yapmak, deneylerde gözlemlenen sonuçları kaydetmek ve alınan sonuçları matematik kanunlar halinde ortaya koymak olduğunu belirtmiştir. Newton’un bu anlatımda üzerinde önemle durduğu konu; eşyanın özelliklerinin araştırılmasında uygun metodun deneylerden çıkarılması düşüncesidir. Bu prensipler, zamanımızın ilmi araştırma metoduna uymakla birlikte o zaman için kabul edilmiş değildir. Hayal gücüne, akıl yoluyla düşünmeye ve eşyanın dış görünüşüne dayanan çoğu eski filozoflardan gelen inançlar deneysel bilgilere tercih edilmektedir..

Newton; Principia adlı eserinde cisimlerin hareketlerini matematik yoluyla açıklamasını yapar, onun ifade ettiği temel prensibe göre her madde parçası bir başka madde parçası tarafından aralarındaki mesafenin ters orantılı bir kuvveti ile çekilir. Newton, dünyadaki ve gökteki olaylar arasında bir fark bulunmadığını söyleyerek eski düşüncelerden tamamiyle ayrılmıştır. O’nun iddiasına göre insanın ve hayvanın nefes alması Avrupa’da ve Amerika’da taşların düşmesi, mutfak ateşinin ışığı ile güneşin ışığı, ışığın dünyaya ve gezegenlere yansıması hep aynı tip olaylardır, tabiatta benzer sebepler benzer neticeler doğurmaktadır. Böylelikle herşey aynı rasyonel kanunla idare ediliyor demekle daha önce karmaşanın olduğu her yere düzen gelmektedir. Newton’un buluşları günümüzde de günlük hayatımızı -Einstein’ın İzafiyet Teorisine rağmen – etkisini sürdürmektedir. Einstein’ agöre ise, mekan eğridir, iki nokta arasındaki en kısa yol bir doğru çizgisi değildir, evrenin sonu vardır ama sınırlı değildir, paralel çizgiler en sonunda birleşir, ışık dalgaları eğridir, zaman izafidir, her yerde doğru olarak ölçülemez, uzunluk ölçüleri süratle birlikte değişir, evrenin şekli küre değil silindirdir, bildiğimiz üç boyuta bir de zaman boyutunu eklemiştir. Sosyoloji açısından önemi ise insan sözkonusu olduğu için iç gözlem ve içebakış metotlarına, insanı tanımak amacıyla ağırlık veriliyor.

Bilimi Niteleyen Özellikler

Bilimin temel özelliklerini şöyle sıralanmaktadır:

Bilim olgusaldır. Bilimi mantık, matematik, din gibi diğer düşünme disiplinlerinden ayırt eden temel özelliği olgusal oluşudur. Bunu şöyle izah edebiliriz: Bilimsel önermelerin tümü ya doğrudan ya da dolaylı yoldan gözlemlenebilir olguları içermektedir. Bunların doğru ya da yanlış olması dile getirdikleri olguların veya olgusal ilişkilerin var olup olmamasına bağlıdır. Bilimde hiçbir hipotez veya teori gözlem ya da deney sonuçlarına dayanılarak kanıtlanmadıkça doğru kabul edilemez. Bilim kendiliğinden doğru sayılan ya da tanım gereğince doğru olan önermelerle uğraşmaz. Bunlar çoğu kez içi boş, bilgi vermeyen , doğru ya da yanlışlığı olgulara değil kendi anlamlarına bağlı olan önermelerdir. Örneğin “Yeşil nesneler renklidir” gibi önermeler bu tür önermelerdendir.

Yeşil bir şeyin renkli olup olmadığını saptamak için gözleme başvurmaya gerek yoktur. “Yeşil” ve “renk” sözlerinin anlamlarını bilmemiz önermenin anlamını çıkarmak için yeterli olmaktadır. Bu tür önermelere “analitik” önermeler denmektedir. Matematik ve mantık gibi düşünme sistemlerinin önermeleri bu gruba girmektedir. Diğer yandan “Dünya yuvarlaktır” “Ankara Türkiye’nin başkentidir” gibi önermeler ise sentetik önerme grubuna girmektedir. Çünkü dünyanın yuvarlak olup olmadığını “dünya” ile “yuvarlak” sözlerinin anlamlarına bakarak çıkarmamız mümkün değildir; ancak gözlem ile anlayabiliriz. Bilimsel önermeler bu gruba girmektedir.

Bilim mantıksaldır. Bu özelliği iki açıdan tanımlamak mümkündür. 1)- Bilim ulaştığı sonuçların her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister yani birbiriyle çelişen iki önermeyi doğru kabul etmez. 2)- Bilim bir hipotez ya da doğrulama işleminde mantıksal düşünme ve çıkarsama kurallarından yararlanır. Hipotezlerin veya teorik önermelerin bir özelliği doğrudan test edilemiyor oluşlarıdır. Bir teoriyi doğrulamak için gözlem olgularına baş vurmak gereklidir. Ancak bunu yapabilmek için önce teoriden birtakım gözlenebilir sonuçlar (bunlara ön deyiler denir) çıkarmaya ihtiyaç vardır. Bu çıkarsama işlemi ise dedüktif mantığın kurallarına dayanmaksızın çıkarılamaz.

Bilim objektiftir. Birçok kimseler bilimsel objektifliği mutlak bir anlamda yorumlarlar. Bu doğru değildir. Elbette ki bilgin doğruyu arama çabasında kişisel eğilim, istek ve önyargılarının etkisinde kalmamaya, olguları olduğu gibi saptamaya çalışacaktır. Ancak şu da bir gerçektir ki bilim de tıpkı sanat, edebiyat, felsefe gibi bir insan uğraşıdır. Bir hipotezin kurulmasında ya da seçiminde bili adamı ister istemez bazı değer yargılarına hatta bir ölçüde kişisel duygu ya da beğenilere yer vermekten kaçınamaz. Bilimde özellikle bulma (keşfetme ya da icat etme) belli kurallara indirgenebilen bir süreç değildir. Yeni bir hipotez veya teorinin ortaya konulmasında aklımız kadar sezgi ve hayal gücümüze dayanan yaratıcı bir oluşumdur. Şu da söylenmelidir ki en basit gözlemlerimizde bile tam ve katıksız bir objektiflik sağlanması imkansızdır. Çünkü insanoğlu bir fotoğraf makinası değildir; bütün algılarımız bazı varsayım ve kavramlar çerçevesinde oluşmaktadır. Günlük yaşamda olduğu gibi bilimde de çevremizde olup biten herşeyi değil , ancak bazı şeyleri algılar ve gözlemleriz. Yaşama veya araştırma amacımıza göre bir seçmeye gitmek ancak konumuzla ilgili olgularla ilgilenmek bizim için hem doğal bir durum hem de bir zorunluluk olmaktadır. Böyle olunca da bilimde objektifliği mutlak değil sınırlı ve özel anlamda yorumlamak gerekmektedir. Bu ise, bilimsel olma iddiası taşıyan her sonuç ve doğrunun güvenilir olması bir kişi veya grubun tekelinde değil meslek çevresinin soruşturmasına açık ve elverişli olacak biçimde dile getirilmesi demektir.

Bilim eleştiricidir. Bilim ne denli akla uygun görünürse görünsün her sav ya da teori karşısında hatta bu sav yerleşmiş herkes tarafından kabul edilmiş olsa bile eleştirici tutumu elden bırakmaz. Bilim bu tutumunu yalnız bilim dışı görüşlere karşı değil kendi içinde de sürdürür. Bilimde her teori veya görüş olgular tarafından desteklendiği sürece “doğru” kabul edilir. Yeni bazı olguları açıklama gücü gösteremeyen ya da bazı gözlem verilerinin doğrulamadığı bir teori daha önceki statüsüne bakılmaksızın eleştiriye tabi tutulur. Böylelikle ya bilinen tüm olguları kapsayacak biçimde değiştirilir. Ya da buna olanak yok ise de teori bir kenara bırakılır yerine daha güçlü yani olguları açıklayabilecek güçte olan gelir. Örneğin: Newton’un yer çekimi hipotezi 200 yıl boyunca bir doğa yasası olarak kabul edildiği halde, geçen yüzyılın sonlarına doğru bazı olguları açıklamaktaki yetersizliği görülünce eleştiriye uğramış, daha sonra daha güçlü olan Einstein teorisine yerini bırakmak zorunda kalmıştır. Bu da göstermektedir ki bilimde hiçbir doğru değişmez değildir. Bilimin bu kendi kendini eleştirme özelliği ona kendi kendini düzeltme yeteneği vermiştir. Bilimde hiçbir hata veya yanlışa sapma sürekli olmaz. Gözlem verilerinin sürekli artması doğrulama sürecine süreklilik kazandırmakta, bu da hataların ayıklanmasına, bilgilerimizin giderek daha güvenilir olmasına yol açmaktadır. Kendi kendini eleştirici ve düzeltici bir süreçte dogmalara yani değişmez doğrulara yer yoktur.

Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleri ile uğraşır. Bu nedenledir ki sınıflama bilimsel araştırmada ilk adımı oluşturur. “Belli koşullar altında su 100˚ C’de kaynar”, “Bakır iletkendir”, “Bir gazın hacmi, sıcaklık sabit tutulduğunda , basınçla ters orantılı değişir” gibi önermeler tek tek olguları değil, fakat kapsamı sınırsız olan olgu sınıflarına ilişkin özellikleri dile getirir. Bilimsel önermeler genelleme niteliğinde olup ya bir sınıf olgunun paylaştığı bir özelliği ya da olgular arasındaki değişmez bazı ilişkileri dile getirmektedir. Bilim açısından tek bir olgunun kendi başına bir önemi yoktur; ancak o inceleme konusu bir olgu sınıfına üye ise dolayısıyla bir genellemeyi doğrulama (veya yanlışlama) işleminde kanıt görevini görüyorsa önemlidir.

Bilim geneli arayıcıdır. Yetkili bilim çevresinin denetim ve eleştirisine açık olmayan kişiye özgü kalan bulgu veya doğrular bilimsel nitelikten yoksun olmaktadır. Bilimin bu kamuya açıklık niteliği onun belli bir dil ya da ifade vasıtası ile anlatılır olmasına bağlıdır. Kamuya açıklanamayan kişisel kalan bulgular ne denli önemli olursa olsun bilimsel türden bilgi sayılamaz. Bilim benzer koşullar altında benzer bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilmesi gereğine bağlıdır. Bu gereği karşılayamayan, elde edilen bulgulara ne yoldan ulaşılacağı dile getirilemeyen kişisel başarılar, bizim için şaşırtıcı ya da çok göz kamaştırıcı olabilir, fakat bilimsel olamaz.

Bilim seçicidir. Evrende olup biten olgular çeşit ve sayı yönünden sonsuzdur. Bilimin bunların tümü ile ilgilenmesi hem gereksiz hem de olanaksızdır. Bir olgunun bilime veri niteliği kazanabilmesi için ya inceleme konusu bir probleme ilişkin olması, ya da bir hipotez veya teorinin test edilmesinde kanıt değeri taşıması gerekmektedir. Bu bakımdan bilimsel araştırmaya konu olan olgular, tüm olguların ancak küçük bir parçasını kapsamaktadır. Bilimsel nitelik taşıyan bütün gözlem ve deneyler, ancak belli bir hipotezin ışığında belli olgulara yöneldiğinde etkinlik kazanmaktadır. Gelişigüzel yürütülen olgular arasında seçici olmayan bir gözlem ya da deneyin güvenilir sonuç vermesi şöyle dursun, bir enerji ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Bilim adamı olgu istifi yapan bir kolleksiyoncu değildir, o ancak araştırma amacına uyan, cevabını aradığı sorulara ilişkin olguları saptamaya çalışır.

Bilim de bütün diğer girişim ve çabalarımız gibi açık veya üstü örtük bir takım temel inançlara dayanır. Varsayım denilen bu inançlarımız, düşünme ve hareketlerimizin temelde yatan gerekçelerini oluşturur. Örneğin sabahleyin rastladığımız bir kimseye günaydın dememiz gibi son derece basit bir davranışın bile dayandığı bir varsayım vardır. Hitap ettiğimiz kişinin Türkçe bildiğini farzetmiş olmalıyız ki, ona başka bir dilde değil de Türkçe’de seslenmiş olalım. Bunun gibi çok daha karmaşık bir etkinlik olan bilimsel araştırma da çok kez ifade edilmeyen hatta belki bilinç altında bulunan bazı temel inanç ve varsayımlara dayanmaktadır.

Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1.Kendi dışımızda bir olgular dünyasının varlığı,

2.Bu dünyanın bizim için anlaşılabilir olduğu,

3.Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraş oluşturduğu.

Birinci varsayım, çevremizde olup bitenlerin hayal ürünü değil, gerçek olduğu; bu gerçek dünyanın algılarımızdan bağımsız, bilgilerimize göre biçimlenmeyen nesnel bir varlığı olduğu görüşünü içermektedir. İkinci varsayım bilgi edinmenin olanak dışı olmadığı, üçüncü varsayım ise bilginin değerli bir şey olduğunu söylemektedir. Gerçekten, temelde incelemeye konu bir dünyanın varlığını, bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğunu, gene bu dünyayı anlamanın değerli bir uğraşı olduğunu kabul etmemişsek, bilim bir anlama çabası olarak gerekçesini yitirir, anlamsız bir hareket olarak kalır.

Bu temel varsayımlar yanında özellikle doğa bilimleri için geçerli olan birkaç noktayı da belirtmek gerekmektedir:

Bilimsel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişigüzel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı tutarlı bir dünyadır. Örneğin suyun hangi koşullar altında donduğu, hangi koşullar altında kaynadığı, bu tür değişmez düzenli ilişkilerdendir. A, B, C koşulları altında suyun donacağını D, E, F koşulları altında ise kaynayacağını bekleriz. Aynı koşullar altında suyun bazen donduğu bazen de kaynadığı görülse idi böyle bir bekleyiş için olanak kalmazdı. Olguların gelişigüzel yer aldığı tutarsız bir dünyada olup bitenlerin gerisindeki temel ilişkileri arayan bunları dile getirip araştırmayı amaçlayan bir bilim için de olanak yok demektir.

Her olgu bizim için saptanabilir olsun olmasın kendinden önce yer alan başka olgulara bağlı olarak ortaya çıkar. Bunu şöyle izah edebiliriz: Nedensiz olgu yoktur ve bu neden doğanın kendi içindedir. Bu varsayımdan hareket eden bilim herhangi bir olgunun açıklamasını o olgunun ortaya çıkış koşullarına başvurarak yapar. Örneğin suyun kaynaması için 76 cm. barometrik basınç altında sıcaklığın 100˚C’ye çıkmış olması gerekir. Burada suyun kaynaması bir sonuç, belli ölçülerdeki basınç ve ısı ise birer ön koşuldur. Sonuçla ön koşullar arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak şöyle gösterebiliriz:

Y= F( Xı,X2,………. Xn)

Formülde y sonucu Xı,X2…..Xn’ler de ön koşulları göstermektedir f ise ilişkinin fonksiyonel olduğunu ve bu fonksiyonda y’nin bağımlı Xı’in ise bağımsız değişken olduğunu belirtmektedir.

Bilim gözlem konusu bütün olguların zaman ve uzay içinde yer aldığını kabul eder. Bu ise, zaman ve uzayın “realite” denilen gerçek dünyanın temel boyutları olduğu inancına dayanır. Olguların zaman ve uzayla sınırlandırılması bilimi, ilkece gözlem konusu olmayacak birtakım doğa dışı nesneleri inceleme konusu yapan çalışmaların bilimsel olamayacağı yargısını da temellendirmektedir. Örneğin din, mitoloji ve metafizik incelemeler gibi.

Bilim var olan her şeyin bir miktarla var olduğu ilkesine bağlıdır. Bu nedenledir ki bilginler elde ettikleri bulguları nicelik türünden dile getirmeğe büyük önem verirler. Deney sonuçlarının basit gözlemle değil ölçme yolu ile saptanması ve bunların sayısal terimlerle ifadesi bilimde giderek önem kazanan bir gelişmedir. İlk bakışta hiç de ölçülebilir gibi görünmeyen bir takım özelliklerin (örn: sıcaklık, sertlik, yoğunluk, öğrenme yeteneği, yaratıcılık vb.) zamanla ölçülebilir bir biçimde tanımlandıklarını ve bu tanımlara uygun olarak geliştirilen ölçme araçları kullanılarak ölçüldüklerini görmekteyiz. Bir bilimde ölçme tekniğinde erişilen yetkinlik o bilimin ilerleme derecesini saptamada önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir. Bir tür ölçmeden yararlanmayan bir çalışmaya bilim demek çok güç görülmektedir.

19.yüzyıl Bilim Anlayışı

•Somut maddecilik anlayışı vardır (incelenen olguların gözleme elverişli olması)

•Gözlem ve deney en belirgin özelliğidir.

•Olguları tek neden ile açıklama

•Mutlak determinizm -belirleyicilik (olup biten herşeyin kendilerinden önce meydana gelen olgularca belirlendiği anlayışı)

• Mutlak (kesin-değişmez)bilgi;bilimin değişmez bilgiye sahip olabileceği düşüncesi

•Bilimin tahmin gücü (bilimin sonsuza kadar tahminlerde bulunabileceği anlayışı)

•Tümevarım metodu (tek tek olguların deneysel yöntemle incelenerek genellemelere ulaşılması)

20.yüzyıl Bilim Anlayışı

•Somut-Soyut içiçe

•Gözlem, deney yanında akıl ve sezginin önemi

•Olguları çok faktörle açıklama; iki şekilde anlatılabilir:

1)-Etkileşime katılan faktörlerin tümünün bilinememesi

2)-Zamanla araya girecek faktörlerin kesin olarak bilinememsi

•Determinizm-indeterminizm içiçeliği

•Geçici kesin bilgi

•Şartlı tahmin anlayışı

•Hipo-dedüktif metod (hipotez ileri sürmek suretiyle bunun mantıksal sonuçlarına giderek olgularla test etme)

•Yanlışlanabilirlik ölçütü.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 4

BAŞLIKLAR :
SAİNT-SİMON (1760-1825)
AUGUSTE COMTE (1789-1857)
COMTE’UN METODOLOJİSİ
SOSYAL STATİK SOSYAL DİNAMİK ANLAYIŞ
ÜÇ AŞAMA YASASI
BİLİMLERİN SINIFLANDIRILMASI

SAİNT-SİMON (1760-1825)

19. yüzyılda, bilimsel araştırmaların arttığını, feodal yapı ve monarşinin ortadan kalktığı sanayi devrimi ile ortaya çıkan yeni bir üretim tarzının yer aldığını daha önceki bölümlerde incelemiştik. Sanayi devrimi ile ortaya çıkan o dönemin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

Sanayii işin bilimsel olarak örgütlenmesi üzerine kurulmuştur. Üretim alışkanlıklar yerine örgütlenme ile en çok verimi sağlayacak biçimde düzenlenmiştir. Sanayi üretiminin fabrikalarda toplanması ile yeni bir olgu olarak ücretle çalışanlar kesimi ortaya çıkmıştır. Çalışanların bir arada olmaları çalışan ve işveren arasında açık ya da gizli çatışmaları ortaya çıkarmıştır. İşin bilimsel niteliği sayesinde zenginlik artarken aşırı üretim bunalımları, yani artan bolluk içinde yoksulluk görülmektedir. Yoksulluk artarken ise üretilen ekonomik mallar satılamamakta bu ise üretimde sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır.

Diğer taraftan kimi düşünürler ekonomik sistemin değişim özgürlüğü ve girişimci ile belirginleştiğini, zenginliğin temel koşulunun kar arayışı ve rekabet olduğunu sürmektedirler, devletin ekonomik işlere az karışması ile üretim ve zenginliğin artacağını düşünmüşlerdir (Liberal Ekonomik görüş)

Bu dönemin özelliklerini böylece ana hatları ile özetledikten sonra şimdi Saint-Simon’u incelemeye başlayabiliriz:

1760 yılında doğan Saint-Simon’ un büyük amcası XIV.Louis sarayının tarihsel anılar yazarıdır. Saint Simon kendini büyük işler başarmak için yaratılmış olarak görmekte ancak önce hangi alandan başlayacağına karar verememiştir. Önce subay olmuş ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda kısa zamanda albaylığa yükselmiştir. Sonra Nikaragua’da Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’u birleştirecek bir proje üzerinde çalışmış, daha sonra İspanya’da Madrid’i denizle birleştirecek bir kanal projesi üzerinde çalışmıştır. Fransız İhtilal’i ortaya çıkınca sahip olduğu ünvanlarından vazgeçmiş olduğunu bildirmesine rağmen tutuklanarak dokuz ay hapis yatmıştır. Parasını çağının en ünlü bilim adamı düşünürlerini çevresinde toplamak ve gösterişli bir yaşam sürmek ile harcamıştır. Çok geçmeden parası tükenip yoksullaşınca bir müddet kendi yanında çalışanların yardımı daha sonra da arkadaşlarının yardımı ile geçinmiştir.

1802 tarihinden itibaren düşüncelerini yazıp yayımlamaya başlamıştır. Bu dönemlerde A.Comte ‘da yazmanlarından biri olarak kendisi ile beraber çalışmıştır.

Pozitif bilimlerin tüm dalları ile ilgilenen düşünür bu bilimlerin ancak pozitif bir sosyal ilimin yaratılması ile tamamlanacağına inanmış, bu ilime ise sosyal fizik adını vermiştir. Simon’ a göre fizik bilimi fiziki olayları önceden görmeyi, onları kontrol altına almayı mümkün kıldığı gibi sosyal fizik de sosyal olayları önceden görmeyi onları kontrol altına almayı ve şekillendirmeyi mümkün kılacaktır.

Saint-Simon sosyolojiyi önce teorik olarak kurmayı sonra da uygulamaya geçerek yaşadığı devirdeki sosyal krizlere ve düzensizliklere çözüm bulmayı amaçlamaktaydı. Ancak sosyolojinin uygulamalı yönü kendisine daha cazip geldiği için sosyolojinin sistematiğinden çok, mevcut ve gelecekteki sosyal sorunlarla uğraşmayı tercih etmiştir. Sosyolojinin gücüne inanan düşünür bu ilmi yeni bir din haline dönüştürerek sosyoloji aracılığı ile toplumu yeniden örgütlemeyi planlamıştır. Simon sosyal sorunların çözümlenmesinde doğa bilimleri için geçerli olan yöntemlerin kullanılmasını önermiştir.

Saint-Simon’un başlama noktası Fransız İhtilali’nin arkasından Fransa ve Avrupa’nın durumu ile ilgili görüşleridir. Simon’ a göre Fransa’da toplumun tüm fertleri arasında mevcut düzen alt üst olmuş, anarşi ortaya çıkmış ve tüm bunlar en cahil kimseye bile düzeni yeniden kurma duygusu uyandırmıştır. Dolayısıyla asıl meselenin toplumun eski politik sisteminin çöküşünden yeni olanın tam olarak yerleşmesine kadar geçen süredeki sıkıntıları ortadan kaldırmak olduğunu düşünmüştür. Bu tesbit o dönemdeki devrimin karşısında olan tüm düşünce akımlarının paylaştığı bir konu olmuştur. Simon onlardan farklı olarak toplumdaki yeni kuvvetleri ve toplum bütünleşmesinin yeni temellerini sezmiş, devrimden sonra ne dini ne de feodal kuvvetlerin toplumu bir arada tutacak güce ve itibara sahip olmadıklarını ileri sürmüştür. O dönemde Simon’un temel ilgisi toplumu bir arada tutacak bu gerekli ve organik bağın hangi fikir ile temin edileceği olmuştur. Simon buna cevap olarak sanayinin gelişmesini ele alarak amacının sanayiye en müsait olan teşkilatlanma tarzını oluşturmak olduğunu ileri sürmüştür.

Simon yaşadığı dönemde , feodalizm ile ona uygun hiyerarşik toplumsal yapıların devrim tarafından ortadan kaldırıldığını, tarımın artık eskisi gibi hem büyük kazançlar yaratmadığını hem de en önemli doğal iş olarak görülmediğini gözlemlemiştir. Artık t yeni buluşları, seri üretimi ve doğaya aklın egemenliği ile endüstri ortaya çıkmıştır. Doğa teknikle birlikte Bacon’ ın ancak o zaman gerçekten kullanılan eski formülü uyarınca insanın hizmetine girmiştir. Böylelikle bilim egemen konumda olmuştur.

Bu bağlamda Simon, sosyolojiyi insanlar arasındaki ilişkileri teknik olarak örgütleyecek ve doğa bilimleri endüstri ve tekniği kullanarak nasıl doğayı insana boyun eğdirip yararlanabilir hale getirdilerse sosyolojide insanlığın bütünlüğünü sağlayacak olan yeni bir bilim olarak tanımlamıştır. Derebeyliğin/feodal yapının devrim yolu ile ortadan kaldırılmasından ve bütün toplumsal bağların çözülmesinden sonra toplumun yeniden bütünlenme aracı olarak bu bilimsel sosyoloji kavramı, Saint-Simon’un toplumsal düşüncesinin temeli olmuştur. A.Comte ise daha sonra bu temel düşüncelere biçim vererek, sistematize etmiştir.

Saint-Simon çağdaşı olan İngiliz ekonomistlerin görüşlerinden de etkilenerek sosyal düzenin herşeyden önce ekonomik yapıyla belirlendiği görüşünü benimsemiştir. Böylece Simon, insanlık tarihinin gelişmesinde yalnızca düşünüş biçimlerinin değil fakat aynı zamanda üretim düzeni, mal-mülk bölüşümü, servet dağılımı ve sınıfsal tabakalaşmanın da etkili olduğunu göstermeye çalışmıştır. Üç hal kanununa (toplumların evrimsel olarak gelişme yasaları) ekonomik bir yön vererek teolojik, metafizik ve pozitif düşünce safhalarını feodalizm, devrim ve endüstriyel toplum ya da feodal, liberal, sosyalist ekonomi üçlüsüyle değiştirmiştir. Toplumun tüm gerçek güçleri sonuç olarak endüstride temellenmektedir. Simon’a göre endüstri yalnız sanayi tarzı üretimi değil, tüm üretim faaliyetlerini ifade etmektedir. Böylece Saint-Simon bir çağın manevi-fikri kültürünün dayandığı temelin ekonomik yapı olduğunu savunmuştur. Simon’un bu yaklaşımı ise, tarihi maddecilik düşüncesini ifade etmektedir. Bu nedenle Saint-Simon, sonradan Marx tarafından geliştirilmiş olan tarihsel materyalizm teorisinin öncüsü sayılmaktadır.

Saint-Simon’un düşüncelerinin ileriki derslerde inceleyeceğimiz Marx’ın görüşünden farklı olan tarafı Saint-Simon’un teknik-bilimsel ve pozitif yönden saptanmış endüstriyi bilim adamı, çalışan ve işverenin birliği olarak görmesidir. Başlangıçta sınıf ayrımını hiç görmemiş daha sonra da bu ayrım ona hiç önemli gelmemiştir. Saint-Simon, hiç kuşkusuz çağının ulusal devletlerinin politikasında liberal ekonominin ve mülkiyet sisteminin sonucu olarak ve aynı zamanda feodal yapının sonucu olan hiyerşinin olumsuz yönlerini de görmüştür. Ancak, insanlığın kurtuluşunu yeni bir devrimden de sınıf lar arasında meydana gelecek bir ayrımdan da beklememiş, sadece bilim, teknik ve endüstride pozitivizmin evrensel olarak yerleşmesini çözüm olarak öngörmüştür.

Bu anlayış ise Simon’u o dönemin düşünürlerinden Proudhon, Fourier ve Owen’ın sosyalizmlerinin karşıt bir düşüncesi olarak büyük endüstriye, sermayelerin bir araya toplanmasına hatta şirketlerarası tröstlerin kurulmasına götürmüştür. Bu öngörü de onu diğer sosyalist düşünürlerden ayırmıştır.

Simon, 1789 devriminden ziyade asıl değişikliği yaratan unsurun sanayi devrimi olduğunu ileri sürmüştür. Bundan sonra ilk plandaki kişiler sanayiciler (bu kavram ile çalışan ve işveren olarak tümünü anlatır) ve bilim adamları olacaktır. Yeni toplumsal hiyerarşinin kurulması bu çerçevede olacaktır. Simon bu durumu anlatabilmek için şöyle bir örnek vermiştir: Bir gece korkunç bir felaket olsa , kral ailesine bağlı olan kişiler, bakanlar, yüksek dereceli memurlar ölse, toplum için bir yıkım olmayacaktır, ancak bu felaket esnasında o toplumdaki belli başlı bilim adamları , sanayiciler, bankacılar ölmüş olsa idi o zaman o toplum için bu durum bir yıkım olurdu. Çünkü onların yerine hemen kimse konuşamazdı. Bu ifadeden de anlaşıldığı gibi Simon, endüstri toplumunda başat konumda olarak bilim adamı ve sanayicileri görmüştür.

Simon’un öngördüğü bu yeni düzen olan endüstri toplumunda herkes yeteneğine göre kazanacak ve çalışmanın kutsal niteliği nedeniyle çalışanların saygınlığı artacaktır. Bu düzende çalışmayanlara yer verilmemektedir. Simon bu toplumsal yapıda teknisyen, maliyeci, bankacılardan meydana gelen bir teknokratların yönetimini öngörmüştür.

Simon’da görüldüğü gibi, sosyoloji politik icraata( işleyişe) yol göstermek amacında olan araç konumundadır. Simon gelecekteki devlet biçiminin belirlenmesinde ilmi temellere dayanılması gerektiğini söylemiş, bu konuda sosyolojinin yardımına güvenmiştir.

Simon’a göre devletin asıl görevi toplum için faydalı işlerin engellenmemesini sağlamak, toplumun istekleri doğrultusunda karar alınmasına imkan tanımak, çalışanlarını değerini bilmek tarzında olmalıdır. O zaman üretici işinin karşılığını sadece tüketicilerle olan bağlantısı ile halledebilecek, böyle olunca da sınıflar arası mücadele ve hükmetme arzusu son bulacaktır. Simon’un görüşleri İngiliz Liberalizmini, Rus Sosyalizmini ve İtalyan Nasyonalizmini etkilemiştir.

AUGUSTE COMTE (1789-1857)

Montesquieu, insani ve toplumsal alandaki çeşitliliği görmüş ve bu çeşitliliği bilimin yardımıyla düzene koymak istemiştir. Bunu ise hükümet ya da toplum tipleri tasarlayarak bütün toplumlar üzerinde etkili olan belirleyicileri sıralayarak sonuçta evrensel geçerliliği olan bazı ilkeler ortaya koymuştur. Comte ise, başlangıçta insani ve toplumsal birliğin insanlık tarihinin birliğini savunmuştur. Bu genel bakıştan sonra Comte’un özgeçmişini kısaca inceleyelim.

•1789 19 Ocak. Montpellier’de orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

•1807-1814 Montpellier Lisesi’nde ortaöğrenimini tamamlamıştır.

•1814-1816 Giriş sınavını birincilikle kazandığı Politeknik Okulu’na başlamıştır.

•1816 Okul hükümet tarafından geçici olarak kapatıldığından Comte Montpellier’ e dönerek tıp ve fizyoloji dersleri almıştır. Daha sonra ise, Paris’e dönerek matematik dersleri vermeye başlamıştır.

•1817 Saint-Simon’un yazmanı olarak çalışmıştır. Ancak bu dönem aralarındaki anlaşmazlık nedeniyle bitmiştir.

•1825 Caroline Massin ile evlenmiştir.

•1826 Pozitif Felsefe Dersleri vermeye başlamıştır.

•1826-1827 Zihinsel bunalım geçirerek sinir hastalıkları kliniğine yatırılmıştır, ancak tam iyileşmeden çıkmıştır, daha sonra ise intihara teşebbüs etmiştir.

•1829 Pozitif Felsefe Dersleri’ni vermeye tekrardan başlamıştır.

•1830 Pozitif Felsefe Dersleri’nin ilk cildi yayımlanmıştır. Öteki ciltler sırayla, 1835, 1838, 1839, 1841, 1842 yıllarında yayımlanmıştır.

•1832 Politeknik Okulu’nda analiz ve mekanik hocası olarak ders vermeye başlamıştır.

•1842 Karısından ayrılmıştır. Aynı zamanda Politeknik Okulu’ndaki görevinden de ayrılmış, ekonomik sıkıntıya düşmüştür, bu dönemde arkadaşlarının parasal yardımları ile yaşamıştır.

•1845 Clotilde de Vaux ile tanışmıştır.

•1846 Clotilde de Vaux’nu rahatsızlığı nedeniyle ölmesinden oldukça etkilenmiştir.

•1847 İnsanlık Dini’ni ilan etmiştir.

•1857 5 Eylül. Paris’te ölmüştür.

Comte sosyoloji biliminin ismini veren kişidir. Kendinden sonra gelen düşünürlerden özellikle Spencer ( evrimsel açıklama hakkındaki düşüncelerinden etkilenmiştir) ve Durkeim ( Comte’un dinsel konulardaki görüşlerini göz ardı ederek bilimsel incelemeye dair görüşlerini benimsemiştir) üzerinde oldukça etkili olmuştur. Ancak sosyoloji üzerinde uzun süren günümüze kadar gelen etkisi bilimsel yöntemin kullanılması suretiyle toplumsal olguların incelenmesi görüşü olmuştur. Toplumsal konularla ilgili olarak o dönemlerde yapılan çalışmalar genelde felsefi düzeyde ele alınırken, Comte kültür, sosyal değişme, sosyal yapı gibi soyut konularda deneysel çalışmalar yapılması gerektiğini ileri sürmüştür.

Comte’un çalışmalarına bakıldığında en azından bir bölümü için, Aydınlanma’nın Fransız Devrimi’nin getirdiği değerler, toplumsal yapı değişiklikleri ile ilgili olarak bir tepki niteliği taşıdığını söylemek mümkündür. Comte o dönemde ortaya çıkan değişikliklerden rahatsızlık duymuştur. Toplumsal yaşam üzerinde ki bu yıkıcı değişikliklerin yarattığı etkiyi pozitif felsefe ya da pozitivizm aracılığı ile ortadan kaldırmak istemiştir. Comte’un bu bağlamda Bonald ve Maistre’in görüşlerinden etkilenmiş olduğu görülmektedir. Ancak Comte’un çalışmalarının iki yönden bu görüşlerden ayrıldığı görülmektedir; birincisi Comte tekrar Ortaçağ dönemindeki toplumsal yaşam düzenine artık geri dönmenin imkansız olduğunu ileri sürmüştür. İkincisi ise, Bonald ve Maistre’dan farklı olarak yaşadığı dönemde görülen düzensizlikleri çözmek amacıyla daha sonra diğer sosyologları da etkileyecek olan sistemli bir görüşü Saint-Simon’dan da etkilenmek suretiyle ortaya çıkarmıştır.

Comte’un düşüncelerinin temel özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: Comte, ilkönce bilimsel gözlemin , teolojik ve metafiziksel önyargılardan sıyrılmış bir şekilde toplumsal olguların incelenmesinde kullanılması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu görüşü ile doğa bilimlerinin inceleme yöntemini benimsediğini görmekteyiz. Toplumu ve tüm insanlığı biyolojik bir organizma olarak ele almıştır. Burada Comte’un düşüncelerinde biyoloji biliminden oldukça etkilenmiş olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü bu toplumsal organizmayı incelemek için Comte yine biyoloji biliminden esinlenerek statik ve dinamik yapı kavramını getirmiştir. Toplumsal organizmanın incelenmesinde statik (durağan anlamında) yapı var olan toplumsal düzenin işleyişinin ana hatlarını ortaya çıkaracaktır. Dinamik ( değişme) yapıya dair incelemeler ise toplumsal yapıdaki değişmeleri ortaya çıkaracaktır. Comte’un düşüncesinde bu statik ve dinamik yapı düzen ve ilerleme kavramlarına denk gelmektedir. Yani, statik yapı var olan düzeni , dinamik yapı ise toplumsal yapıdaki değişmeleri gösterir ki bu değişmeler Comte’da ilerleme anlamındadır. Toparlayacak olursak Comte bilimsel yöntemin kullanılmasıyla yansız, metafizik ve teolojiden ayrılmış deneysel gözlemin kullanılması gerektiğini ileri sürerek , insanlığı toplumsal birliğe, düzeni ve ilerleyen toplumsal dünyaya, insanlık dininde cisimleşen bir anlayışa götürmek istemiştir. Diğer bir deyişle “Savoir pour prevoir, prevoir pour pouvoir” (Öngörmek için bilmek, iktidar için öngörmek) sözüyle anlatmak istediği gibi, Comte Simon’da görüldüğü gibi nasıl doğanın yasaları, işleyişi bilimsel yöntemin uygulanması ile ortaya çıkarılmış ve kontrol altına alınmış ise, yine bilimsel yöntemin kullanılması ile toplumsal dünyanın yasaları,işleyişi ortaya çıkarılarak kontrol altına alınabilecektir ve daha sonra reformlarla düzenlemeler yapılabilecektir.

Comte’un etkilendiği kişilerin başında Saint-Simon gelmektedir: Simon ile Comte birlikte “Toplumu Yeniden Yapılandırmak İçin Gerekli Bilimsel Çalışmalar” adlı bir makale yazmışlardır. Bu çalışma üç ana fikir ileri sürmüştür ki bunlar da Comte’un düşüncelerinin temeli olarak görülmektedir: Birincisi toplumsal dünyanın pozitif sosyal bilimlerin gelişmesi sonlanacak olan evrimsel gelişme düşüncesi, sosyal bilimlerde tıpkı doğa bilimlerinde olduğu gibi genellemeler ve yasalar ortaya koyacak olan deneysel araştırma yapılması, pozitif sosyal bilimlerin toplumsal yapıda yapılacak reformlarda nasıl etkili olabileceği konusudur. Burada görülmektedir ki pozitif sosyal bilim aracılığı ile toplumsal yapıya var olan karışıklıkları düzenlemek amacıyla reformlar yapılmak istenmektedir. Bu anlamda etkili olan düşünce ise sosyolojinin ve bilimin etkisi olmuştur. Comte Jaques Turgot’un insanlığın bir bütün olarak mükemmelliğe doğru ilerlemekte olması, her bir toplumsal aşamanın kendinden önceki ve sonraki aşama ile neden-sonu. İlişkisi içinde olması fikrini almıştı ve kendi üç hal kanununun belirleyici öğeleri olmuştur. Montesquıeu’nün Yasaların Ruhu adlı eserinde bahsettiği yasaların olayların doğasından çıkan zorunlu ilişkiler olduğu düşüncesini almıştır. Burada anlatılmak istenen toplumsal yasaların kendi doğasından kaynaklanan bir zorunlu gidişi olduğu düşüncesidir. Comte Condorcet’den bilim ve teknolojinin insanlığı sürekli ileri götürdüğünü, ilerlemenin kaçınılmaz olduğu, insan düşüncesinin birbirini takip eden belli evrelerden geçerek ilerlediği düşüncelerini almıştır. Bu görüşler ise yine Comte’un insan ve toplumların evrimsel gelişme aşamalarından zihni düzeyde meydana gelen değişmeler ile geçtiği ve her aşamanın bir diğerinden daha ileriye ( olumlu anlamda) gittiğini anlatmaktadır.

Comte sosyolojiyi öncelikle Simon’da da gördüğümüz gibi sosyal fizik olarak adlandırmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, amaç bilimsel yöntemle toplumun işleyişindeki yasaların bulunması ve tıpkı doğa da olduğu gibi kontrol edilmesi daha sonra da reformlarla işlenmesidir. Burada doğa bilimleri bir model olarak alınmıştır. Yine önceden bahsettiğimiz gibi bu yeni bilim toplumun sosyal statik ve sosyal dinamik açıdan incelemelerini yapıp, genel işleyiş yasalarını ortaya çıkaracaktır. Comte, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nin toplumsal alanda ortaya çıkardığı karışıklıklardan duyduğu kaygı nedeni ile toplumsal yapının sosyal dinamik açıdan incelemelerine daha önem vermiştir. Comte’a göre toplumsal alanda devrimler yapılmasına gerek yoktur. Çünkü zaten toplumsal yapı evrimsel gelişme yasalarına uygun olarak daha iyiye, daha mükemmele doğru ilerleyecektir.

POZİTİF FELSEFE

Comte pozitif felsefe ya da pozitivizmin kurucusu olarak kabul edilmektedir. Pozitivizm öncelikle bir bilim felsefesidir ve deneysel gelenek içinde yer almaktadır. Pozitivizmde metafizik spekülasyon reddedilmiş onun yerini sistematik gözlem ve deneye dayanan pozitif bilgi almıştır. Biz bilimin yöntemi ile olguların birarada var oluş ve birbirlerini takip etme yasalarını anlayabiliriz ancak incelenen şeylere/ nesnelere ilişkin olarak içlerinde saklı olan öz’ü doğayı anlayamayız. Toplumsal dünyaya uyarlanmış haliyle pozitif yöntem, her bilgi dalının geçmesi gereken bir ardışık durumlar yasası tespit eder; birincisi teolojik, ikincisi metafizik sonuncusu ise pozitif ya da bilimsel aşamadır. Comte, toplumun temel özelliklerinin o toplumda hakim olan entelektüel/ zihni formlarla şekillenmesinden yola çıkarak , insan toplumunun gelişimi ile ilgili olarak bir yasa ortaya koymuştur. Comte’ a göre Fransa’nın o dönemde yaşamış olduğu anarşi ve devrim, entelektüel anarşiden kaynaklanmıştır. İlahi hak ve halkın egemenliği gibi metafiziksel sorunlara bağlı olan çözülemez anlaşmazlıklar bir kenara bırakılıp tüm dikkatler toplumun pozitif bilimine çevrilmelidir. İyi temellendirilmiş bilgi, toplumda ortak fikir birliğinin temelini oluşturacak ve aynı zamanda doğanın bilimsel bilgiyi doğanın denetim altına alınmasında kullanılması gibi, toplumsal yaşamda da düzensizliğin nedenlerini ortadan kaldırmakta kullanılabilecektir.

Ana hatları ile anlattığımız pozitivizm o dönemde ondokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru oldukça etkili olmuştur. Bilimsel bilginin anlamı olguların yasalarını öğrenmek daha sonra bunların yardımı ile gelecekteki olguları önceden görebilmektir. Böylelikle insanlar olguların yasalarının öğrenilmesi ile elde ettikleri bilimsel bilgileri ile mükemmel bir toplum yaratabileceklerdir.

COMTE’UN METODOLOJİSİ

Comte’a göre sosyolojinin inceleme metodu doğa bilimlerinde kullanılan bilimsel metodu olmalıdır. Bunları şöyle açıklayabiliriz:

1.Gözlem (Observation): Pozitif felsefe insanın bilgisinin gerçekte var olan olgular üzerinde toplanmasını gerekli kılmaktadır. İnsan aklı gücünün ötesindeki nedenleri araştırmayı terkederek , ilgisini somut olan, gözlenebilir olgular arasındaki değişmeyen ilişki ve düzenlilikleri yani işleyişindeki yasaları bulma üzerine toplamalıdır.

2.Deney (Experiment): Comte toplumun incelenmesinde deneyin zor olduğunun farkındadır, teorik olarak somut deneysel çalışmalar yapmak mümkündür, ancak uygulamada zorluklar karşılaşılmaktadır. Kişilerin yaşamı ya da kapalı cemaat tipindeki topluluklar üzerindeki araştırmalar örnek verilebilir. Comte sosyolojinin inceleme konusunun organik yani canlı dünya olması ile, bunun da karmaşık bir yapı oluşturması nedeni ile istatistik tekniğinin uygulanamayacağını ileri sürmüştür. Çünkü Comte’a göre canlı dünyanın incelenmesinde bütün parçalardan daha kolay görülmektedir. Diğer bir deyişle parça bütünün içinde daha iyi anlaşılmaktadır.

3.Karşılaştırma (comparison): Aynı toplum içinde toplumsal unsurlar; gruplar gibi birbirleri arasındaki benzerlik ve farklılıkları yönünden incelenmektedir.

4.Tarihsel Metod (Historical Method): Aynı toplumla ilgili olguların, toplumu oluşturan unsurların değişik tarihsel dönemlerdeki durumunun incelenmesidir.

SOSYAL STATİK SOSYAL DİNAMİK ANLAYIŞ

Comte sosyolojinin inceleme alanlarını sosyal statik ve sosyal dinamik olarak ikiye ayırmıştır: Sosyal statik toplumun mevcut sosyal yapısı ile ilgili unsurların diğer bir deyişle var olan düzenin incelenmesidir. Sosyal dinamik ise, sosyal düzeni kargaşalık içine sokan değişme ve çatışma güçlerinin incelenmesidir. Bu çerçevede Comte, sosyal statik ve sosyal dinamiğin birlikte ele alınıp incelenmesini gerekli görerek, her ilerlemenin düzenin bir gelişimi olduğunu ileri sürmüştür. Statik toplumsl incelemeler; din, aile, mülkiyet, sosyal organizasyon, insan doğası gibi konuları ele alırken, sosyal dinamik ise; toplumsal unsurlardaki değişme ve bunlarla ilgili olarak gelecekte tahminler yapılmasını içermektedir. Comte toplumsal değişmenin buna bağlı olarak ilerlemenin etkileyici faktörlerinden birinin nüfus artışı olduğunu belirtmektedir. Toplumda artan nüfus ise işbölümünü gelişmesi sonucunu doğurmaktadır. Çünkü insanlar bir yandan artan nüfus diğer yandan yaşamlarını sürdürebilmek için gereksinim duydukları kıt kaynaklar karşısında yeni araç gereçler, geliştirmektedirler. Bu bağlamda bireylerin yetenekleri gelişmektedir. Comte’a göre nüfus artışı iş bölümüne , işbölümü de toplumsal farklılaşmaya bu ise insanların yeteneklerinin gelişmesine imkan sağlamaktadır.

ÜÇ AŞAMA YASASI

Comte’a göre insanlık tarihi ve bireyin gelişim tarihi insanın zihin yapısı diğer bir deyişle düşünme yapısındaki değişikliklerle ortaya çıkan birbirini takip eden üç aşama ile belirlenmektedir. Bu aşamaların her biri tarihsel süreç içersinde saf halde bulunmamaktadır, yani birbirinden kesin hatlarla ayrılmamışlardır, bazı konularda kişi ya da toplum bir aşamada iken bazı konularda bir diğer aşamada olabilmektedir. Comte ‘un üç hal yasası teolojik, metafizik ve pozitif olmak üzere üç kısma ayrılmaktadır, şimdi bunları inceleyelim:

1.Teolojik Aşama; Bu dönem dünyanın başlangıcından 1300 yılına kadar geçen süreyi kapsamaktadır. Bu aşamadaki temel düşünce fiziki, sosyal diğer bir deyişle doğadaki ve toplumdaki tüm olayların doğaüstü güçler tarafından idare edildiğine duyulan inançtır. Doğa ve toplum Tanrı tarafından meydana getirilmiştir ve yönetilmektedir. Teolojik aşamada doğaya, insana, topluma dair var olan bilgiler ilahi özellik taşıdıkları için sorgulanmadan kabul edilmektedir. Comte teolojik aşamayı kendi içinde fetişizm, çoktanrıcılık ve tektanrıcılık olmak üzere üçe ayırmaktadır. Fetişizm; bütün herşeyin canlı sayıldığı bir anlayıştır. Çoktanrıcılık; yaşamın her safhasının farklı tanrılar tarafından belirlendiği düşünülmektedir. Tektanrıcılık ise tek bir tanrının olduğu inancına dayanmaktadır. Comte’a göre bu dönemin temel belirleyici unsur ailedir.

2.Metafizik Aşama;Bu aşama 1300 ile 1800 yılları arasındadır. Teolojik aşamadan metafizik aşamaya geçişi sağlayan ise Rönesans hareketidir. Bu aşamada belirgin olan toplumsal ve doğayla ilgili olguların birtakım soyut güçler ile açıklanmasıdır. Comte’a göre bu aşama pozitif aşamaya geçişi sağlamaktadır. Comte2′a göre bu aşamalardan her biri bir öncekinin sonucu bir sonrakinin ise hazırlayıcısı olmaktadır. Teolojik ve metafizik aşamada Comte, insanların doğadaki ve toplumdaki tüm olgularla ilgili olarak amaç ve nedenlerine ait mutlak bilgilere ulaşmak istemektedirler.

3.Pozitif Aşama: 1800′lü yıllardan itibaren ise bilimsel düşünmenin hakim olduğu pozitif aşamaya ulaşılmıştır. Bu aşamaya geçişi sağlayan ise Fransız Devrimi’dir. Bu dönemde insanlar doğadaki ve toplumsal yaşamdaki olguları açıklayabilmek için somut gözlenebilir olguları incelemeye yönelmişlerdir. Bu inceleme esnasında olgular arasındaki neden-sonuç ilişkileri gözlenip, bu ilişkilerdeki düzenlilikler ve ard arda gelişler yasalarla ile açıklanabilmektedir. Comte’a göre pozitif düşünme endüstriyel girişimcilerin ortaya çıkmasına imkan sağlamıştır. Buradaki temel birlik ise insanlıktır.

BİLİMLERİN SINIFLANDIRILMASI

Comte bilimleri matematik, astronomi, fizik, kimya, biyoloji ve sosyoloji olmak üzere sıralamıştır. Bu sıaralamada genelden özele, baitten karmaşığa doğru gidilmiştir. En başta bulunan matematik en genel ve en basit iken, en sonda bulunan sosyoloji ise en özel ve en karmaşık nitelikte bilim olmaktadır. Bu bilim sıralamasında sonradan gelen bilim kendinden öncekilerin yöntemlerinden yararlanmakla beraber onların yararlanamayacağı bir fazlalığa sahiptir. Sosyoloji; matematik, astronomi, fizik, kimya, biyolojiden yararlanmakla beraber onları aşan bir fazlalığa diğer bir deyişle kendine özgü bir konuya da sahiptir. Bu bilimlerin sıralaması da Comte’un üç hal yasasına göre belirlenmiştir. En başta bulunan matematik teolojik ve metafizik aşamalardan sonra ilk olarak pozitif aşamaya giren bilim dalıdır. Bu anlamda sosyoloji ya da toplumsal konularla ilgili düşünme ise pozitif aşamaya en son giren alan olmaktadır.

Bu ilkelere göre matematik; diğer bilimlerin temeli, en eskisi en mükemmelidir. Bilim ancak matematik ile anlaşılabilmektedir. Matematik biliminde düzenli ve sistemli bilgi edinme vardır.. Bu nedenle sosyoloji düzenli ve sistemli bilgi edinmek ve olgular arası ilişkileri açıklayabilmek için matematikten yararlanmalıdır.

Astronomi; matematik bilimine dayanmaktadır. Astronomi gök cisimlerinin hareketlerini ölçmek için gözlemler yapmaktadır, buradan açıklamalar yapmak üzere hipotezler geliştirmektedir. Bu nedenle sosyoloji gözlem tekniği ve hipotez kurma çalışmalarında astronomiden yararlanmalıdır.

Fizik; astronominin devamıdır, deney ise fizik biliminin en çok kullandığı yöntemdir. Sosyoloji deneysel çalışmalarında fizik biliminden yararlanmalıdır.

Kimya;Bilimsel yasalara ulaşmak için ilkönce inceleme nesnesi olan maddeleri analiz etmekte tekrar sentez yaparak açıklamalarda bulunmaktadır. Sosyoloji kimyadan sentez yapma yöntemini almalıdır.

Biyoloji; sosyolojiyi hazırlayan bir bilim dalı olarak biyoloji, ilkönce canlıların yapısal özelliklerini incelemekte daha sonra ise bu incelenen yapının çevresiyle olan ilişkisi bağlamında açıklamalar yapılmaktadır. Sosyoloji de ilkönce toplumsal olguları inceleyecek daha sonra ise, bunlara o olgunun ait olduğu toplumsal çevre göz önüne alınmak suretiyle, yani toplumun bütünü içerisinde değerlendirecektir.

Sosyoloji ise en karmaşık, en gelişmiş pozitif bilimdir. İnsan toplumunun ve etkinliğinin incelenmesidir. Sosyoloji sadece toplumsal yapıda var olanı değil aynı zamanda zorunluluk anlamında gelecekte olanı da bilmeyi sağlayacaktır.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 5

BAŞLIKLAR :
EMİLE DURKEİM (1858-1917)
Toplumsal İşbölümü Üzerine
İşbölümünün Sebepleri:
Durkeim’a Göre İşbölümü’nün Anormal Halleri:
Durkeim’ın “İntihar” Üzerine Çalışması
Sosyolojik Metodun Kuralları

EMİLE DURKEİM (1858-1917)

Durkeim sosyolojiyi biçimlendirerek sistematik bir disiplin haline getirmiştir. Düşüncelerini ve yapıtlarını incelemeye geçmeden önce özgeçmişi; yaşadığı dönem, eğitimi ve temel ilgilerine kısaca göz atalım:

•1858 15 Nisan. Durkeim Fransa’nın Epinal kasabasında dünyaya gelmiştir. Din adamı olan babasını çocuk yaşta kaybetmiştir. Durkeim başlangıçta Epinal kolejinde eğitim almıştır. Başarılı bir öğrencilik hayatı olup ortaöğretim sonunda ki yarışmada ödül almıştır.

•1877 Ecole Normale Superieur’e girmiştir.

•1882 Felsefe diplomasını alarak Paris’in çeşitli liselerinde (Sens-Saint Quentin) öğretmenlik yapmaya başlamıştır.

•1885-1887 Bu yıllar arasında Almanya’ya bir bursla giderek araştırmalar yapar. Wilhelm Wundt’un laboratuarında çalışır, Schaeffle, Lilienfeld gibi Alman düşünürler ile tanışma fırsatı bulur. Döndüğünde ise “Almanya’da Ahlakın Pozitif Bilimi”, “Alman Üniversiteleri’nde Felsefe” ve “Toplumbilimde Yeni İncelemeler” adlı makalelerini yayımlamıştır.

•1887 Bordeaux Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne pedagoji ve sosyal bilim profesörü olarak atanır. Bu dersin bir özelliği Fransız Üniversiteleri’ndeki ilk sosyoloji dersi olmasıdır.

•1891 Sosyolojinin öncüleri olarak gördüğü Aristo, Montesquieu ve Comte’u anlatmak üzere felsefe öğrencilerine ders açmıştır.

•1893 “İşbölümü” ve “Sosyal Bilimlerin Oluşmasında Montesquieu’nün Katkısı” adlı çalışmaları yayımlanır.

•1895 “Sosyolojik Metodun Kuralları” adlı eseri yayımlanır.

•1896 Üniversitede kendisine sosyoloji dersleri için kürsü açılır, Sosyoloji Yıllığı’nı çıkarmaya başlamıştır.

•1897 “İntihar” adlı sosyal sapma ile ilgili kitabı yayımlanır.

•1900 “Totemizm Üzerine” adlı çalışması yayımlanır.

•1902 Sorbonne Üniversitesi Pedagoji Kürsüsü’ne atanır, burada sosyoloji ve pedagoji derslerini okutmaya başlamıştır.

•1912 “Dinsel Yaşamın Temel Biçimleri” adlı çalışması yayımlanır.

•1913 Sorbonne Üniversitesi’ndeki kürsüsü Sosyoloji ismini alır.

•1917 15 Kasım Paris’te ölür.

Durkeim düşüncelerini incelemeye sosyal olgu kavramını inceleyerek başlamak uygun olacaktır çünkü Durkeim bu kavram ile neredeyse özdeşleşmiştir denilebilir. Modern terimlerle ifade ettiğimizde Sosyal olgu; bireylerin/aktörlerin zorunlu olarak uymak zorunda oldukları, dışsal olarak nitelenen değerler, kültürel normlar ve sosyal yapılar olarak tanımlayabiliriz. Örn Bir üniversite öğrencisinin eğitimi esnasında üniversite bürokrasisine uyması gerektiği güncel yaşamdan bir örnek olarak verilebilir. Benzer sosyal olgular sosyal yaşamın tüm alanlarında insanları uyum sağlamaya mecbur etmektedir.

Durkeim’ın niçin sosyal olgu kavramı üzerinde durduğunu açıklayabilmek için yaşadığı dönemdeki entelektüel ortamı incelemek gerekmektedir: Durkeim’ a göre sosyoloji Fransa’da 19.yüzyılda ortaya çıkmıştır. Sosyolojinin kökenleri uzak geçmişte Platon ve Aristoteles’e kadar uzanmaktadır. Yakın geçmişteki öncüleri ise Montesquieu ve Condorcet’dir. Durkeim Montesquieu’yü sosyal bilimlerin temel ilkelerini bulan kişi olarak nitelendirir. Ancak Durkeim’a göre Montesquıeu ve Condorcet yeni bir disiplin oluşturmak yerine sosyal olgular konusunda yeni yorumlar yapmakla yetinmişlerdir. Durkeim Sain-Simon’a sosyal dünyanın bilimi kavramını oluşturması nedeni ile bir ayrıcalık vermektedir ama onun fikirlerini dağılmış ve kusurlu olarak görmektedir. Durkeim’a göre bu fikirler Comte tarafından mükemmelleştirilmişlerdir. Durkeim Comte’un bu çabasını toplumun pozitif bilimini kurmak üzere tutarlı ve metodolojik bir çaba olarak değerlendirir.

Sosyoloji önceden Comte tarafından adlandırılmış olmasına rağmen Fransa’da hemen hemen 19. Yüzyılın sonlarına kadar sosyoloji adında bir disiplin, departman ve profesör yoktur. O dönemde var olan diğer disiplinler ise sosyolojinin kapsadığı alanlarla ilgilenmekte ve yeni çıkan bu bilim dalına şüpheli yaklaşmaktadırlar. En fazla tepki ise felsefe ve psikolojiden gelmektedir. Durkeim için bu dönemde en önemli sorun sosyolojiye ayrılmış bir yer bulmaktır.

Sosyolojiyi felsefeden ayırmak için Durkeim, sosyolojinin deneysel araştırmalara yönelmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu başlangıçta basit görülebilmektedir ancak Durkeim’ın düşüncesine göre, sosyoloji bizzat kendi içindeki felsefi okul tarafından tehdit edilmektedir. O’’a göre kendini sosyolog olarak adlandıran o devrin önde gelen kişileri olan Comte ve Spencer soyut teoriler oluşturma ve felsefi konularla daha çok ilgilenmiş, bunun yanında deneysel sosyal dünyaya daha az ilgi göstermişlerdir. Eğer bu alan-sosyoloji- Comte ve Spencer’ın yönünde devam etmiş olsaydı Durkeim’a göre felsefenin bir kolu olmaktan öteye gidemeyecekti. Sonuç olarak şu söylenebilir ki Durkeim Comte ve Spencer’ı eleştirmeyi gerekli görmüştür. Her ikisini de gerçek dünyanın olgularına önyargılı davranmalarından dolayı eleştirmiştir. Comte teorik olarak toplumun evrilerek mükemmele doğru gittiğini, farklı toplumların değişen doğasını gerçek hayata dayalı çalışma yapmadan yorumlamış olduğu için Durkeim eleştirmiştir. Buna benzer olarak Spencer’ı da toplumda uyum olup olmadığını araştırmak yerine toplumda uyum olduğunu söylemesi nedeni ile eleştirmiştir.

Durkeim sosyolojiyi felsefeden ayırmak ve onu diğer bilim dallarından ayıran bir kimlik kazandırmak için; sosyolojinin ayırt edici konusunun sosyal olguları incelemek olduğunu ileri sürmüştür. Sosyal olgu kavramı ile sosyolojiyi felsefeden ayıran temel düşünce; sosyal olguların “şeyler” gibi incelenmesidir. Sosyal olgular şeyler gibi incelendiğinde ise, felsefi olarak değil deneysel yöntem kullanılarak incelenmiş olacaktır.

Durkeim bu düşüncesini şöyle izah etmektedir; O’na göre fikirler içebakış yöntemi ile bilinebilmektedir ama “şeyler” hakkındaki bilgilerin tamamiyle zihni faaliyetlerle tasarlanamamaktadır. Sosyal olguların “şeyler” olarak deneysel yöntemle incelenmesi ile Durkeim’ın sosyolojisi Comte ve Spencer’ın içebakışçı teorileştirmelerinden ayrılmaktadır.

Sosyal olguların “şeyler” gibi incelenmesi felsefeden gelen tehlikeleri önlese de psikolojiden gelen tehlikelerin bir kısmını önlemektedir. Durkeimcı sosyoloji gibi psikoloji de hai hazırda deneysel bir temel dayanmaktadır. Sosyolojiyi psikolojiden ayırmak için Durkeim sosyal olguların dışarıdan etki ettiğini ve zorlayıcı özelliklerde olduklarını ileri sürmüştür. Sosyoloji sosyal olguları incelemelidir, bunun yanında psikoloji ise, psikolojik temelli olan olgularla ilgilenmelidir, bunlar ise içsel olan olgulardır.

Bu bağlamda şu da söylenmelidir ki Durkeim sosyolojiyi felsefe ve psikolojiden ayırmak suretiyle sosyolojiye kendine özgü konusu olan bir alan yaratmıştır ancak bu sefer sosyolojiyi sadece sosyal olgularla ilgilenen bir bilim dalı olarak sınırlamak durumunda kalmıştır.

Buraya kadar sosyal olguların “şeyler” olarak ele alınması gerektiğini, dışsal olduklarını ve zorlayıcı bir etkileri olduklarını görmüş olduk, ancak sosyal olguların diğer özellikleri var mıdır, varsa nelerdir? Durkeim sosyal olguları ikiye ayırmıştır: Maddi (material) ve maddi olmayan (non material) olgular. Maddi sosyal olgular gerçek maddi bütünlükler olmaları nedeni ile daha açık olarak ayırt edilebilirler. Ancak genel olarak bakıldığında Durkeim’ın çalışmasında daha az yer kapladıkları görülmektedir. Mimarlık ve hukuk maddi sosyal olgulara örnek olarak verilebilir. Ancak Durkeim’ın çalışmasında merkezi rolü maddi olmayan sosyal olgular almaktadır. Durkeim’ın maddi olmayan sosyal olgular grubuna örnek olarak da norm ve değerler verilebilir.

Ancak bu düşünce bir problem ortaya çıkarmaktadır; maddi olmayan olgular –norm ve değerler- nasıl oluyor da bireyi/ aktörü zorlayıcı bir etki oluşturmaktadırlar? Olguların dışsal özellikte oldukları hatırlanacak olursa bu durumda maddi olmayan sosyal olgular insan zihninin dışında nerede bulunuyorlar ve eğer aktörün/ bireyin zihninde iseler dışsal olmak yerine içsel olma özellikleri ortaya çıkmıyor mu?

Bu sorunu aydınlatmak için Durkeim; sosyologların değerler ve normları incelerken psikologların ise bunları içgüdüsel özellikleri açısından incelemeleri gerektiğini ileri sürmüştür.

Toplumsal İşbölümü Üzerine

Durkeim’ın doktora tezi olan “Toplumsal İşbölümü Üzerine” (De La Division du Travail Social) ilk büyük eseridir. Konusu: Bu eserinde Durkeim, bireyle topluluk arasındaki ilişkiyi merkeze alarak bireylerden meydana gelen topluluğun nasıl bir toplum oluşturduğunu ve toplumsal varlığın koşulu olan fikir birliği (consensus)’ni nasıl gerçekleştirdiklerini izah etmeyi amaçlamıştır. Bireye bağımsızlığını sağlayan işbölümüdür. Ama birey bağımsızlık kazandıkça da topluma daha sıkı bağlanmaktadır. Durkeim bu problemleri inceleyerek işbölümünün artmasına paralel olarak toplumsal dayanışmanın nasıl arttığını göstermeye çalışmıştır. Durkeim bu görüşünü daha iyi açıklayabilmek için ve metodunun kurallarına uygun hareket ederek önce işbölümünün ne olduğunu izah eder. Bunun için de daha önceden bu kavram ile ilgili olarak yapılmış tanımları inceler:

Durkeim’a göre işbölümü aslında yeni bir şey değildir. Ancak 19. Yüzyılın sonlarına doğru işbölümü kavramının bilincine ulaşılmıştır. İşbölümü hakkında ilk teoriler ilk önce Adam Smith, daha sonra da Stuart Mill tarafından ortaya atılmıştır. Ancak bu düşünürler işbölümünün genel bir olgu olmadığını ve en başta da tarım alanında mümkün olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Ama bugün bu görüş doğru sayılmamaktadır, işbölümünün her alanda mümkün olabileceği görülmektedir.

Durkeim işbölümü hakkında pek çok ön yargının da olduğunu ileri sürmüştür. Bazı düşünürler iş bölümünün faydalı, bazıları da zararlı olabileceğini düşünmüşledir. İşte Durkeim metodu gereği bu gibi önyargılardan kurtulmak için iş bölümü olgusunu objektif (tarafsız) olarak incelemeye başlamıştır. Bunun için de öncelikle işbölümünün görevlerini, yani hangi toplumsal ihtiyaçları karşıladığını anlamayı amaçlamıştır. Sonra da iş bölümünün normal hallerini anlayabilmek için de anormal hallerini incelemiştir.

Durkeim iş bölümünün görevinin uygarlığın gelişmesine sebep olduğunu söyleyenler bulunduğunu, fakat yine bunların iş bölümünün aynı zamanda ahlakı yıktığını ( örneğin uygarlık yükseldikçe suçluların artması gibi) iddia ettiklerini görmüştür. O halde işbölümünün görevi başka yerde aranmalıdır. Durkeim’a göre işbölümünün asıl görevi bireyleri farklılaştırması ve bu farklılaştırma sebebi ile de bireyler arasında bir dayanışma meydana getirmesidir. Çünkü bireyler farklılaştıkça birbirlerini tamamlamak bakımından birbirlerine muhtaç olmakta ve bu sebeplerle de birbirlerine daha sıkı bağlanmaktadırlar. İşte Durkeim iş bölümünün böylece toplumda bireyler arasındaki dayanışmayı sağlamak gibi bir görevi olduğunu ve böyle olunca da onun bir ahlak karakteri taşıdığını ileri sürmektedir. Bir ahlaki karakter taşıyan toplumsal işbölümünün incelenmesi bir problem yaratmaktadır. Çünkü dayanışma, gözleme elverişli olmayan, akıcı, kaygan bir nitelikte olan bir olgudur. Öyleyse Durkeim bu dayanışma olgusunun katılaşmış, donmuş yönden yani hukuk yönünden incelenmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Durkeim’a göre hukukun çeşitli şekillerinin bilimsel bir sınıflamasının yapılması suretiyle, dayanışmanın çeşitlerinin hukuk kurallarından çıkarılabilmesi için, hukuk kuralları değiştikçe onlarla birlikte düzenli olarak değişen bir niteliğinin ele alınması gerekmektedir. Örneğin; bir hukuk kuralı yaptırımı olan bir toplumsal düzen kuralıdır diye tanımlanabilir.

Böylece hukuk kurallarını yaptırımlarına göre iki şekilde sınıflamak mümkündür:

1.Cezalandırıcı Hukuk; Kişiyi malı açısından zararlı, şerefçe düşkün, faydalandığı şeylerden de yoksun kılmayı amaçlamaktadır. Kabahat ya da suçların cezalandırılmaktadır.

2.Geri Verdirici Hukuk; Kurala aykırı yapılan hareketin zorla eski haline getirilmesini amaçlamaktadır.

Bu iki çeşit hukuka uygun olarak Durkeim iki çeşit dayanışma tipini belirlemiştir:

1.Mekanik Dayanışma: Durkeim’ın deyişiyle mekanik dayanışma bir benzerlik dayanışmasıdır. Mekanik dayanışmanın egemen olduğu bir toplumun başta gelen özelliği bireyler arasındaki farklılığın yok denecek kadar az olmasıdır. Aynı topluluğun üyeleri olan bireyler, aynı duygulara, aynı değerlere ve aynı kutsal inançlara sahip oldukları için birbirlerine benzemektedirler. Böylece bir toplumda bireysel anlamda kişiliğin silindiği ve cezalandırıcı hukuk kurallarının geçerli olduğu görülmektedir. Bireyler henüz birbirinden farklılaşmadığı için de toplum kendi içinde tutarlı bir yapıya sahiptir.

Cezalandırıcı hukuk mekanik dayanışmalı toplumlarda ortak bilincin belirtisidir. Cezaların çoğaltılması ile ortak duyguların gücünü, yaygınlığını ve özelliğini ortaya koymaktadır. Yani ortak bilincin yaygın ve güçlü olması ile zorlayıcı ya da yasağı çiğneyici veya ortak bilince ters düşen bir o kadar davranış olmaktadır. Suçun bu tanımı Durkeim’ın tipik bir sosyoloji tanımı olmaktadır. Durkeim’a göre cezanın amacı suç olan hareketin yinelenmesinin önlenmesi değil, ortak bilincin beklentilerini gerçekleştirmektir. Çünkü ortak bilinç toplum üyelerinden birinin yaptığı hareketle yara almıştır ve suçlunun cezalandırılması herkesin duygularına sunulan bir onarım işlevi görmektedir.

2.Mekanik dayanışmanı karşıt biçimi olan organik dayanışma ise topluluğun tutarlı birliğinin farklılaşması ile ortaya çıkmaktadır. Burada bireyler birbirine benzer değil farklıdır ve bu farklılıklar ile consensus (ortak fikir birliği) gerçekleşir. Bu dayanışmanın bulunduğu toplumlarda bireysel anlamda kişiliğin güçlendiği görülmektedir. Bu tür dayanışma işbölümüne ulaşan ileri toplumlarda görülmektedir. Modern toplumlarda yaşayan insanlar daha dar sorumluluk alanları olan ve daha fazla uzmanlık gerektiren toplumsal konumlarda bulunmaktadırlar. Geri verdirici hukuk geçerlidir. Burada söz konusu olan cezalandırma değil, durumu adalete uygun olarak olması gerektiği biçimde yeniden kurmaktır. Örneğin borçlunun borcunu ödemesi gerekmektedir. Geri verdirici hukuk bireyler arasında işbirliğini düzenlemeyi amaçlayan bütün hukuki kuralları kapsayan çok geniş bir anlamda ele almak gerekmektedir. Ticaret hukuku, idare hukuku, anayasa hukuku gibi. Bunlar bir topluluğun ortak duygularının anlatımı olmaktan çok zaten farklılaşmış bireyler arasında düzenli ve sürekli bir arada yaşamayı düzenlemektedir.

Durkeim’ın bu iki dayanışma biçimi toplumsal örgütlenmenin (toplum tipleri) iki uç biçimini kapsamaktadır. Eski ya da yazısız olarak adlandırılan toplumlar mekanik dayanışmanın ağır bastığı toplumlardır. Örn:Bir klanın üyeleri adeta birbirlerinin yerine geçebilir, her insan diğerleri neyse odur, ortak duyguları paylaşmaktadırlar.

Bu iki karşıt dayanışmayı içeren toplumları Durkeim, parçalı toplumlar ile çağdaş işbölümünün görüldüğü toplumlar arasındaki karşıtlıkla belirginleştirmektedir. Parçalı; Durkeim’da bireylerin sıkı sıkıya bütünleştikleri toplumsal grubu belirtir. Ama bu aynı zamanda yerel bir konumu bulunan ötekilerden bir ölçüde yalıtılmış ve kendi yaşamını sürdüren bir gruptur. Benzeşme olduğu için var olan mekanik dayanışma dış dünyadan ayrılmayı gerektirmektedir. Parça kendine yeterlidir, dolayısıyla dışarıyla bağlantısı azdır. Organik dayanışma ile bu yapının karşıt olmasına rağmen Durkeim, ekonomik işbölümünün çok gelişmiş birimlerinin görüldüğü bazı toplumlarda da parçalı toplumun kısmen varlığını sürdürebileceğini belirtmiştir. Buna örnek olarak İngiltere’nin ekonomik yapısının bu özelliğini vermektedir. Böyle bir yapının olmasının nedeni olarak da yerel özelliklerin korunması ve geleneğin otoritesinin gücünün önemini gösterir. Bunu şöyle izah etmektedir: Sonradan çıkan ve ikincil bir olgu olan işbölümü toplumsal yaşamın yüzeyinde oluşmaktadır, ekonomik işbölümü için özellikle doğru olan bu tanım gereği; yüzeysel olgular dayandıkları iç etkenlerin değişmemiş oldukları zaman bile dış etkenlere açıktırlar. Toplumsal yapıda hissedilir düzeyde bir değişme olmadan ekonomik iş bölümünün gelişmesi için Durkeim herhangi bir durumun halkın maddi yaşamında gereksinim uyandırdığını ileri sürmektedir. Taklit ruhu gelişmiş bir toplumda bu sonuç ortaya çıkabilmektedir. Böylece baş

Bilincin en yüksek dolayısıyla en yüzeysel bölümü olan anlama yeteneği, eğitim gibi dış etkilerle ruhsal yaşamın temeline inmeden değişme olabilir. Böylece başarıyı sağlamak için yeterli ama derin kökleri olmayan zekaların yaratıldığını ileri sürmektedir. Bu nedenle bu yetenekler kalıtım yolu ile aktarılamamaktadır.

Buradan Durkeim, bir toplumun toplumsal sıralamadaki yerinin o toplumun uygarlığına özellikle ekonomik uygarlığına bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini söylemektedir. Çünkü bu bir taklit bir kopya olabilir ve farklı düzeydeki bir toplumsal yapıyı içinde taşıyabilmektedir. Durkeim buradan parçalı yapı ile benzeşme dayanışmasının birbirine karışmadığını anlatmak istemektedir. Bu kavram, farklı öğelerin görece yalnızlığını kendi kendine yeterliliğini düşündürmektedir. Hepsi birbirine benzer ve kendine yeterli parçaların yan yana gelmesinden başka bir şey olmayan belki de merkezi bir otoriteye bağlı olan geniş bir alana yayılmış bütün bir toplumun tasarlanabileceğini ileri sürmüştür.

İşbölümünün Sebepleri:

Durkeim’a göre işbölümü olgusu toplumsal bir olgudur. Böyle olunca da bu olgunun sebebinin de neden ve sonuç türdeşliği ilkesi gereğince toplumsal olması gerekmektedir. Bu sebeple de işbölümü can sıkıntısı veya toplu çalışma ile üretimi arttırma isteği ile ya da bireysel olarak açıklanamamaktadır. İşte işbölümünün sebebi olan toplumsal olgu da toplumun hacminin(oylumu), maddi ve manevi yoğunluğunun bir bileşimi olmaktadır.

Bir toplumun hacmi o toplumu oluşturan toplam birey sayısı demektir. Ancak hacim tek başına toplumsal farklılaşmanın sebebi değildir. Hacmin farlılaşmaya yol açabilmesi için aynı zamanda maddi ve manevi yoğunluğun birarada bulunması gerekmektedir. Maddi anlamda yoğunluk, belirli bir toprak parçası üzerindeki toplam birey sayısını ifade etmektedir. Manevi yoğunluk ise; kabaca bireyler arasındaki etkileşimin miktarını ifade etmektedir. Bireyler arasındaki etkileşim arttıkça, birlikte çalışma alanları artmakta, birbirleriyle rekabet ortamı ortaya çıkmaktadır. Bu iki değişmenin ortaya çıkması ile toplumsal farklılaşma görülmektedir.

Durkeim bu görüşünü Darwin’in hayat kavgası kavramını örnek vererek açıklamaktadır; Birarada yaşayan birey sayısı arttıkça, bireyler arasındaki varlığını sürdürmeye yönelik gereksinimlerini karşılama anlamında yaşam mücadelesi daha da artacaktır. Toplumsal farklılaşma, yaşamı devam ettirme mücadelesinin barışçı bir çözümüdür, denilebilmektedir. Hayvanlar aleminde olduğu gibi; bazılarının yaşayabilmesi için başkalarının ortadan kalkması yerine toplumsal farklılaşma daha çok sayıda bireyin farklılaşma yoluyla yaşamlarını sürdürmelerini sağlamaktadır.

Durkeim’ın anlamaya ve tanımlamaya çalıştığı işbölümü iktisatçıların düşündüğü işbölümünden farklıdır. Mesleklerin farklılaşması, sanayi etkinliklerinin çoğalması Durkeim’ın öncelikle ilgilendiği toplumsal farklılaşmanın bir anlatımıdır. Toplumsal farklılaşmanın kökeni ise, mekanik dayanışma ve parçalı yapının çözülmesidir.

Durkeim işbölümünün yaşam mücadelesinin bir sonucu olduğunu, böylelikle rakiplerin birbirlerini ortadan kaldırmak zorunda olmayıp birarada yaşayabilmelerine olanak sağladığını ileri sürmektedir. İşbölümü geliştikçe daha benzer toplumlarda ortadan kalkmaya mahkum olan çok sayıda insan yaşamlarını sürdürme olanağı kazanmış olmaktadırlar.

Durkeim’ın İşbölümü Üzerine adlı eserinde üzerinde durduğu diğer bir kavram; Ortak Bilinç’tir. Durkeim bu kavramı “bir toplumun ortalama üyelerinin ortak inanç ve duyguları olarak tanımlar. Böylece bireyler kendine özgü yaşamı olan belirli bir sistem oluşturmaktadırlar. Ortak bilinç, sadece bireysel bilinçte bulunan duygu ve inançlarla vardır ama ondan farklıdır çünkü kendi yasalarına göre gelişmektedir ve bireysel bilincin anlatımı ya da sonucu değildir. Bireylerin içinde bulunduğu özel koşullardan bağımsızdır, yani bireyler geçer gider ama o kalıcıdır. Her kuşakta değişmemektedir, ama kuşakları birbirine bağlayıcı özelliktedir.

Bireyler arası farklılaşma görülen toplumlarda herkes pek çok durumda özel seçimlerine göre inanma, isteme ve davranmada serbesttir. Buna karşılık mekanik dayanışmanın egemen olduğu toplumlarda varlığın büyük bir kısmı toplumsal zorlayıcılar ve yasaklarla yönetilmektedir.

Bu ortak bilincin gücü toplumda ne kadar yaygınlık gösterdiği ile bağlantılıdır. Örn: İlkel toplumlarda ortak bilinç bireysel varlığın yaşantısının büyük bir bölümünü etkilemektedir ve yasakları çiğneyenlere karşı uygulanan cezanın sertliği ile ortaya çıkan çok büyük bir güce sahiptir. Ortak bilinç güçlü oldukça suça karşı öfke canlıdır, yoğundur. Bu toplumlarda ortak bilinç ayrıntılı hale getirilmiştir, özellikle dinsel kuralların her biri ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Yapılması inanılması gerekenin ayrıntıları ortak bilinç tarafından benimsetilmiştir.

Buna karşılık organik dayanışma egemen olduğunda ise Durkeim, ortak bilincin kapsadığı varlık alanında küçülme, yasakların çiğnenmesine ortak tepkide bir azalma ve özellikle toplumsal zorlamaların kişisel olarak yorumlanmasındaki paydada genişleme gözlemlendiğini belirtmektedir. Bu duruma bir örnek verilecek olursa; adaletin gerektirdiği şey ortak bilinç ile belirlenirken, işbölümünün ileri olduğu toplumlarda aynı gereklilik soyut ve evrensel biçimde dile getirilecektir. Birinci tipte adalet; bir bireyin belirli bir cezaya çarptırılmasıdır, diğerinde ise, sözleşmelerde bir tür eşitlik olmasından hareketle kuşkudan uzak, tek anlamlı olarak bir uygulama belirlenmektedir.

Durkeim bu çözümlemesinden sonra kendi sosyolojisinin merkezinde olan şu düşünceye varmıştır;: Toplum bireylerden değil birey toplumlardan doğmaktadır. Durkeim’da bireye göre toplumun üstünlüğünün iki anlamı ortaya çıkmaktadır:

1.Bireylerin birbirine benzediği, kişisel davranış açısından bütün içinde kayboldukları toplum tipi (mekanik dayanışmanın hakim olduğu), bireyin kendi sorumluluklarının bilinicine vardığı toplum tipinden (organik dayanışmanın hakim olduğu) önce gelmektedir.

2.Mekanik dayanışma organik dayanışmadan önce gelmekte ise, toplumsal farklılaşma ve organik dayanışma olguları bireyden hareketle açıklanamaz.

Buradan Durkeim, iktisatçıların verimi arttırmak için yapılan işin paylaşımında bireyin yarar gördüğünü açıklamalarının sırlamayı alt üst ettiğini ileri sürmektedir. Çünkü bu düşünce ile toplumsal farklılaşmadan önce bireylerin birbirlerinden farklı ve bu farklılığın bilincinde olduklarını varsaymak gerekmektedir. Oysa bireylik bilinci Durkeim’da organik dayanışma ve işbölümünden önce varolamaz. Durkeim’a göre akılcı bir biçimde verim artışını sağlamaya çalışmak toplumsal farklılaşmayı açıklamaz, çünkü bu arayış toplumsal farklılaşmayı getirmektedir.

Bu açıklamalardan sonra Durkeim, tüm yaşamı boyunca temel düşüncesi olacak olan şu anlayışa varmıştır: Bütünün parçalara önceliği ya da toplumsal bütünün öğelerin toplamına indirgenemeyeceği ve öğelerin özelliklerinin bütün tarafından açıklanması gerektiğidir. Kendi sosyolojisi de bu düşünce ile tanımlanmıştır.

Yukarıda bahsedilen iki maddeyi şöyle somutlaştırmak mümkündür; Bireysel bilincin tamamen kendi dışında olduğu toplumların tarihsel önceliğinin var olması ve bireysel olguların topluluk durumuyla açıklanması zorunluluğudur.

Görüldüğü gibi Durkeim’ın işbölümü anlayışı iktisatçılardan farklı olmaktadır. Durkeim iktisatçıların işbölümünü verimlilik açısından ele almalarına karşılık kendisinin verimliliğin olgunun etkisi olan zorunlu bir sonuç olduğunu kabul ettiğini söylemektedir. Yani eğer uzmanlaşıyorsak daha fazla üretmek için değil, bize yaratılan yeni yaşam koşullarında yaşayabilmek için uzmanlaştığımızı ileri sürmüştür. İşbölümü yaşam mücadelesinin bir sonucudur, böylelikle rakipler birbirlerini ortadan kaldırmak zorunda değillerdir, birlikte de yaşayabilirler. Bu yüzden işbölümü geliştikçe daha benzer toplumlarda ortadan kalkmaya mahkum olan çok sayıda insana yaşamlarını sürdürme olanağı tanınmış olmaktadır. İlerlemiş toplumlarda cılız (niteliklerini geliştirmemiş) bir birey toplumsal örgütlenmenin karmaşık yapısı içinde çalışabileceği bir yer bulabilmektedir.
Durkeim’a Göre İşbölümü’nün Anormal Halleri:

Durkeim’a göre işbölümünün ortaya çıkardığı dayanışmayı bozan sebepler şunlardır:

1.Endüstri ve ticaret alanında meydana gelen bunalımlar , iflaslar, işçi-işveren anlaşmazlıkları. Durkeim bu durumun sebeplerini de toplumların gelişip kendini oluşturan kısımlar arasında kaynaşmalar olduğunda bu yeni duruma uygun teşkilatların kurulmaması olduğunu ileri sürmektedir.

2.Bazende kargaşalık teşkilatsızlıktan değil de tersine işin sıkı bir teşkilat altına alınmasından ortaya çıktığını ileri sürerek örnek olarak kastları vermektedir. Bu durum bireylerin eğilimlerine aykırı mesleklerde çalışmalarına neden olmaktadır, bunun sonucu olarak bireyde sıkıntı ortaya çıkmakta bu ise toplumda bir bunalım yaratmaktadır. O halde işbölümünün dayanışmayı sağlaması için herkesin sadece bir iş sahibi olması yetmemekte bu işin bireyin mesleki eğilimi ve kabiliyetlerine uygun düşmesi gerekmektedir.

3.Durkeim’a göre işbölümünün diğer bir anormal şekli de işlerin bireyler arasında iyi düzenlenmemesi bölünmemesi sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu durumda dayanışma bozulmakta ve bunalımlar ortaya çıkmaktadır. Örneğin iş alanlarının bulunmayışı , işgünün atıl durumda bulunması bu duruma sebep olabilmektedir. Bunun sebebi ise düzenleyici bir teşkilatın bulunmamasıdır. Fakat Durkeim genelde bunun asıl sebep olmadığını çünkü çoğu zaman bu teşkilatın kendisinin de bunalımları ortaya çıkarabileceğini ileri sürmüştür. O halde çözüm bir teşkilatın olması ama amacına uygun olarak iyi çalıştırılması gerekmektedir. Bu ise faydalı olmayan hizmetlerin kaldırılması, herkese yeter derecede işleri bölmek olmalıdır.

Durkeim’ın “İntihar” Üzerine Çalışması

Durkeim kollektif bilincin birey üzerinde ne ölçüde belirleyici olduğunu göstermek için intiharları incelemiştir. İntiharın insanın kendi hayatına son vermek istemesi anlamında son derece bireysel bir olgu olduğu düşünülmektedir. Durkeim’a göre birey kendini öldürecek kadar yalnız ve çaresiz hissettiği zamanda bile bireysel geçmişinin etkisinden çok toplumsal unsurların etkisi altındadır.

Durkeim metodu gereğince intiharı incelemeye geçmeden önce bunun bir tanımını yapmaktadır. Bu tanım henüz incelemenin başlangıcında olunması sebebi ile sadece olgunun gözleme elverişli niteliklerine dayanmaktadır. Bu tanım gereği intihar; Kurbanın yaratacağı sonucu bildiği, olumlu ve olumsuz bir davranış ile doğrudan ya da dolaylı olarak ortaya çıkan her ölüme intihar denmektedir.

Olumlu eylem, insanın şakağına kurşun sıkmasıdır. Olumsuz eylem, yanan bir evi terk etmemek ya da açlıktan ölene kadar yemek yememektir. Ölüme kadar sürdürülen bir açlık grevi bir intihar örneğidir. Dolaylı ya da dolaysız deyimi, olumlu ya da olumsuz ayrımına benzer ayrımı düşündürmektedir. Şakağa kurşun sıkmak dolaysız olarak ölüme yol açar, ama yanan bir evi terk etmemek ya da yemek yemeyi reddetmek dolaylı olarak ya da zamanla istenilen sonucu yani ölümü getirebilir. Bu tanıma göre kavram, yalnızca genelde intihar olarak bilinen olayları değil, aynı zamanda teslim olmak yerine gemisini batıran subayın, şerefinin lekelendiğini düşünerek kendini öldüren samurayın, Hindistan’daki bazı geleneklere göre kocalarını ölümde de izlemek zorunda kalan kadınların davranışlarını da kapsamaktadır.

Durkeim bu konu ile ilgili istatistiksel verilere baktığında belirli bir nüfus içindeki intihar sıklığının görece değişmezliğini görmüştür. İntihar oranı bütün bir toplumun bir ilin ya da bir bölgenin belirtici niteliği olmaktadır. Keyfe bağlı olarak değil ancak pek çok koşula bağlı olarak değişmektedir. Koşullarla intihar arasındaki toplumsal bir olgu olan değişimler arasındaki değişkenleri ortaya koymak sosyoloğun görevi olmaktadır.

Durkeim olguyu tanımladıktan sonra psikolojik açıklamaları bir yana bırakır. Bireysel intiharları inceleyen pek çok doktor ve psikolog, psikolojik ya da psikopatolojik nitelikte açıklamalar yapma eğilimindedirler. Yaşamına son verenlerin çoğunluğunun bu davranışta bulundukları anda patolojik bir durumda bulunduklarını ve duyguları ya da ruhsal durumları ile böyle davranmaya eğilimli olduklarını söylemektedirler. Bu tür açıklamaya karşı Durkeim hemen şu görüşleri ileri sürer:

Durkeim, intihara psikolojik bakımdan eğimli olma hali olduğunu ve bunun psikolojik ya da psikopatolojik terimlerle açıklanabileceğini kabul etmektedir. Gerçekten belirli koşullarda kendilerini öldürme şansına en çok sahip olanlar nevropatlardır. Ama Durkeim intiharı belirleyen gücün psikolojik değil, toplumsal olduğunu ileri sürmektedir. Bilimsel tartışma şu iki terim etrafında toplanmaktadır: Psikolojik eğimlilik ve toplumsal belirleme. Bu ayrımı kanıtlamak için Durkeim, farklı topluluklardaki intihar oranını inceler ve psikopatolojik durumların sıklığı ile intiharın sıklığı arasında bir ilişki olmadığını kanıtlamaya çalışır.

Örneğin farklı dinleri inceler; Musevi olanlar arasında akıl hastası oranının yüksek intihar oranının ise düşük olduğunu saptar. Aynı biçimde kalıtımla gelen eğilimlerle intihar arasında bağlantı olmadığını intihar yüzdesinin yaşla birlikte arttığını istatistiksel veriler ile gösterir, bu durum intiharın kalıtımla ortaya çıktığını çürütmektedir. Yine akıl hastalıkları ile intihar arasındaki ilişkiyi incelediğinde, kadınlarda akıl hastalıklarının erkeklere nazaran daha yüksek olmasına karşılık, intihar edenlerin cinsiyete göre dağılımında erkeklerin intihar oranının kadınlara nazaran daha yüksek olduğunu görmüştür. Bu nedenle akıl hastalıkları ile intihar arasında zorunlu bir bağlantı bulunmadığını ileri sürmüştür.

Durkeim yine sarhoşluk ve intihar arasındaki ilişkiyi incelediğinde içki tüketiminin yüksek olduğu bölgelerdeki intihar oranının içki tüketiminin düşük olduğu bölgelerdeki intihar oranından az olduğunu istatistiklerle göstermiştir.

Durkeim intiharın taklit olgusundan çıktığı yolundaki yorumları çürütmek için taklit adı altında üç olgunun birbirine karıştırıldığını ileri sürer; Birincisi, bilinçlerin birleştirilmesi olan aynı duyguların pek çok insan tarafından hissedilmesidir. Bir protesto eyleminde katılanların harekete geçirici ortak duyguları vardır, ama bu olgunun dayanağı bireyler değil topluluğun kendisidir. İkinci olgu bireyin topluluğa uyması ve diğerleri gibi davranmasıdır. Örneğin moda toplumsal zorunluluğun bir biçimidir (belirli bir mevsimde gerekenden farklı giyinen kişinin kendini küçük düşmüş hissetmesi) . Burada Durkeim’a göre taklit değil bireyin ortak kurala boyun eğmesi olduğunu ileri sürmüştür. Son olarak ise, hareket, kendinden önce başka biri tarafından yapılmış benzer bir hareketten gelen ve bu örnek ile yinelenmesi arasında yinelenen hareketin özündeki nitelikleri taşıyan açık ya da gizli hiçbir düşünsel etkinliğin bulunmadığı harekettir. Buna örnek olarak de bir konferansta öksürüğün yaygınlaşması gibi bazen mekanik olarak ortaya çıkan tepkileri vermiştir.

Durkeim olguyu tanımladıktan ve toplumsal olguyu dikkate almayan taklit ve psikopatolojik açıklamaları bir yana bıraktıktan sonra, üç intihar tipi; bencil, elcil ve anomik intihar’ı belirlemiştir.

Bencil İntihar, intihar oranı ile din ve evlilik- çocuklar ile düşünülen aile gibi bütünleştirici toplumsal çerçeve arasındaki ilişki ile incelenmektedir. İntihar oranı yaşa göre değişmektedir, yani genel olarak yaşla birlikte artmaktadır. Cinsiyete göre değişir; erkeklerde kadınlara oranla daha yüksektir. Dine göre değişir. Durkeim Alman istatistiklerini kullanarak intiharın Protestan topluluklarında Katolik topluluklarında olduğundan daha sık görüldüğünü saptamıştır. Durkeim ayrıca evli erkek ve kadınların durumunu bekarların, dul erkek ve kadınların durumuyla karşılaştırır. Bu karşılaştırmalar için kullanılan istatiksel yöntemi şöyledir; aile durumuna bağlı olarak belirli bir yaşta intihar sıklığındaki azalmayı ölçen, korunma katsayısı dediği şeyi ortaya koyacak biçimde aynı yaştaki evli ve bekar erkeklerdeki intihar sıklığını karşılaştırır. Aynı biçimde bekar ya da evli kadınlar, erkek ve kadın dullar için korunma ya da şiddetlenme katsayılarını saptar. Sonuç olarak evlilik bireyleri kadın ve erkekleri koruyorsa bu Durkeim’a göre belirli bir yaştan sonra evlilikten çok çocukların varlığına bağlıdır.

Buradan bencil intiharı açıklayacak olursak Durkeim; erkek ya da kadınların herşeyden önce kendilerini düşündükleri zaman, toplumsal bir grupla bütünleşmedikleri zaman, intihara daha çok eğimli olmaktadırlar.

Elcil İntihar, Durkeim bu tip ile ilgili olarak iki örnek belirtmiştir; bir tanesi Hindistan’da kocasının ölümünün ardından ölüme gitmeyi kabul eden dul kadın, aşırı bireycilikten dolayı değil, burada neden bireyin grup içinde yok olmasıdır. Birey kendi yaşama hakkını ileri sürmeyi hiç düşünmeden toplumsal zorunluluklara uyarak kendini öldürmektedir. Aynı biçimde gemisini kaybettikten sonra yaşamak istemeyen kaptan elcillikle intihar etmektedir. Grubun koruma içgüdüsünü bastırma derecesinde buyruğuna uyarak birey, içselleştirilmiş toplumsal zorunluluğa kendini feda etmektedir.

Anomik İntihar, çağdaş toplumun en belirgin niteliği olduğu için Durkeim’ı en çok bu tip ilgilendirmiştir. Anomik intiharı, intiharların sıklığı ile ekonomik dönemler arasındaki istatistiki ilişkiler ortaya koymaktadır. İstatistikler ekonomik bunalım dönemlerinde ama aynı zamanda daha ilginç olarak ve beklenilmedik bir biçimde aşırı ekonomik açıdan refah evrelerinde intiharların sıklığında bir artma eğilimi olduğunu göstermektedir.

Buna karşılık olarak bir başka ilginç olgu, büyük siyasal olaylar sırasında intiharların sıklığında bir azalma görülmesidir. Böylece örneğin savaş yıllarında intiharların sayısı azalmaktadır.

Toplumsal çalkantı evrelerinde sıklığın artması büyük olaylar sırasında sıklığın azalması Durkeim’da anomik intihar düşüncesini uyandırmıştır. Durkeim’ı ilgilendiren en önemli konu; toplumsal dağılma ve bireyi gruba bağlayan bağların zayıflığı ile tanımlanan çağdaş toplumun bunalımıdır. Durkeim’ a göre bu toplumlarda varoluş geleneklerle düzenlenmez; bireyler birbirleri ile sürekli yarış içindedirler, yaşamdan çok şey beklemektedirler, demekki özlemleri ve kendi o an içinde bulundukları durum intihar dürtüsünün gelişmesine elverişli olmaktadır.

Durkeim’ın intihar üzerine kuramı şöyle özetlenebilir; intiharlar, nedenleri her şeyden önce toplumsal olan kişisel olgulardır. Topluma nüfuz eden Durkeim’ın deyimiyle intihar dürtüleri vardır. Bunların kaynağı birey değil, toplumdur ve bunlar intiharın gerçek belirleyicisi ve nedenidirler. Elbette bu intihar dürtüleri rastgele seçilmiş bireylerde somutlaşmaz. Eğer kimi kişiler intihar ediyorsa bunun nedeni belki de psikolojik yapıları, sinirsel zayıflıkları ve nevrotik bozuklukları ile intihara eğimli olmalarıdır. Aslında intihar dürtüsünü yaratan aynı toplumsal koşullar bu psikolojik eğimliliği de yaratmaktadır; çünkü çağdaş toplumda yaşayan bireyler hassas ve duyarlı olmaktadırlar. İntiharın gerçek nedenleri toplumdan topluma dinden dine, gruptan gruba değişen toplumsal güçlerdir. Bunlar tek tek bireylerden değil gruptan doğmaktadırlar.

Durkeim konu ile ilgili olarak çağdaş toplumlarda bireyin toplulukla bütünleşmesinin hangi yollarla sağlanacağı sorusuna açıklık getirmeye çalışmıştır: Durkeim aile grubu, dinsel grup ve siyasal grbu (özellikle devleti- gözden geçirir ve bu üç gruptan hiçbirinin bireyi dayanışmanın zorunlulukları altına sokarken ona yakın, güven verecek bir toplumsal çerçeve sunmadığını göstermeye çalışır.

Aile grubunu iki nedenle bir kenara bırakır; çünkü anomik intihar evlilerde bekarlara nazaran daha az artış göstermemektedir demekki aile grubu anomik intihar dürtüsüne karşı bir koruma sağlamaktadır, ikincisi ise, çağdaş toplumda ailenin işlevleri azalmaktadır, giderek küçülmekte, ekonomik rolü de azalmaktadır.

Devlet ya da siyasal grup bütünleşme için zorunlu koşulları sunmak için Durkeim’a göre bireyden çok uzak, çok soyut ve çok otoriter kalmaktadır.

Din ise, kötülüğün derin nedenlerini ortadan kaldırarak anomiye son veremez. Durkeim yeniden bütünleşmenin aracı olarak bir grup disiplini aramaktadır. Bireylerin isteklerini sınırlamaya, kendilerine belirleyecekleri hedefleri saptayan ve kullanabilecekleri olanakları belirleyen zorlayıcılara itaat etmeye rıza göstermeleri gerekmektedir. Oysa çağdaş toplumlarda dinler giderek soyut bir nitelik ortaya koymaktadır. Oysa Durkeim’ın çağdaş toplumun sıkıntılarını gidermek için aradığı soyut düşünceler ve kurumlar değil, eyleme geçen ahlak olmaktadır. Öyleyse bireylerin toplulukla bütünleşmesini kolaylaştırabilecek tek toplumsal grup, meslek grupları ya da Durkeim’ın deyişiyle korporasyonlardır.

Sosyolojik Metodun Kuralları

Durkeim’ın anladığı biçimiyle sosyoloji özünde toplumsal olan olguların incelenmesi ve bu olguların sosyolojik olarak açıklanmasıdır. Toplumbilimsel Yöntemin Kuralları adındaki eserinde inceleme metodunu beş ana başlık altında toplamıştır. Şimdi bunları inceleyelim:

1. Sosyal Olguların Gözlenmesine İlişkin Kurallar: Durkeim sosyal olguların birer nesne gibi “şeyler” olarak incelenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu ise o konu hakkında daha önceden edinilmiş tüm önyargıların bir yana bırakılmasını gerektirmektedir. Yani bilimsel çalışma ile edinilmemiş tüm bilgilerden sıyrılmaktır. Durkeim bu durumun özellikle sosyolojiyi ilgilendiren konularda oldukça zor olduğunu belirtir, çünkü bilgilerimize duygularımız karışmaktadır. Buna örnek olarak Durkeim dindar olan bir kişiye dini bilgileri ile edindiği bilgiler dışında bir şeyi kabul ettirmenin ne kadar zor olduğunu örnek olarak vermektedir, çünkü o insanın duyguları olgunun nesnel gözle görülmesine engel olmaktadır. Bilgiye nesnel yoldan ulaşmak için yapılacak ilk şey Durkeim’a göre inceleyeceğimiz olgunun bir tanımını yapmak olacaktır. Bu tanımı yaparken de deneyden önce zihinde var olan fikirleri değil olguları göz önüne almalıyız. Ancak bu aşamada olguları belirleyen tüm nitelikleri bilebilmemiz mümkün değildir, ancak olgunu tüm özelliklerine ait bilgiye incelemelerden sonra ulaşmak mümkün olmaktadır. Bundan dolayı başlangıçta olguların dış ve yüzeysel niteliklerine göre bir tanımı yapılmalıdır, sonra da aynı özellikleri taşıyan tüm olgular bu tanımın içine dahil edilmelidir. Böylelikle araştırılan konunun ne olduğu ana hatları ile anlaşılmış olacaktır. Durkeim buna şöyle bir örnek vermiştir; öyle davranışlar vardır ki ne zaman yapılsalar bir ceza tepkisiyle karşılaşırlar. Bu eylemlerin sadece dış niteliklerine bakarak şöyle bir tanım yapmak Durkeim ‘a göre mümkündür; ceza tepkisiyle karşılaşılan her davranış suçtur ( yukarıda anlatılan açıklamalar doğrultusunda bu tanımı sadece olgunun yüzeysel özelliklerine göre tanım yapılması anlamında ele almak gerekir). Şimdi bu tanım bize görüldüğü üzere suç hakkında tüm nitelikleri vermemektedir. Sadece inceleme sonundaki açıklamalarımıza bir dayanak noktası oluşturmaktadır. Böylelikle bilimsel inceleme sonunda yapılacak açıklamalar zincirinin ilk aşaması elde edilmektedir.

2. Sosyal Olguların Normal ve Patolojik Ayrımına İlişkin Kurallar: Sosyal olgular ya o toplumdaki bireylerin hepsinde değilse de çoğunluğunda bulunuyordur, ya da bir kısmında bir gruba özgü olarak görülüyordur. Durkeim genel olma özelliğindekilere “normal” istisnai durumda olanları “patolojik” olarak ayırmaktadır. Bir olgu belli bir toplum için normal ya da patolojik olabilmektedir. Bütün toplumlara uygulanabilecek normal patolojik ayrımı yoktur. Durkeim’a göre bir olgu oluşumun belirli dönemlerinde belirli tipteki bir toplumda genel olarak görülüyorsa normaldir. Demek ki suç normal bir olgudur ya da daha doğrusu belirli bir suç oranı normal bir olgudur. Böylece normallik genellikle tanımlanmaktadır. Ama toplumlar çeşitli olduğundan genelliği soyut ve evrensel bir biçimde tanımlamak olanaksızdır. Belirli bir toplumun oluşumunun belirli bir döneminde sık olarak görülen olgu normal kabul edilecektir.

3. Toplumsal Tiplerin Kurulmasına İlişkin Kurallar:Durkeim’a göre toplumlar bileşik olma özelliğindedirler. Her toplum kendinden önceki toplumların birleşmesi sonucunda meydana gelmiştir. Toplumların iyi bir sınıflamasının yapılması için sınıflama yapmada temel görevi görecek olan e yalınç (katışıksız) olanı bulmak gerekmektedir. Yalınç toplum daha yalıncın kapsamında olmayan, tek parça halinde görülen, daha önceden hiçbir parçalanmanın izini taşımayan toplum tipidir. Durkeim bunu horde olarak adlandırır. Durkeim horde’yi;tek hücreli hayvanın hayvanlar aleminde ne ise hordenin de toplumsal dünyada o olduğu şeklinde açıklamaktadır. Horde’lerin özlerini değiştirmeden bir araya gelmeleri ile “çok parçalı yalınç toplum” tipi ortaya çıkmaktadır. Durkeim buna klanları örnek olarak vermektedir. Klanlar tarihsel olarak bilinen en basit toplumdur. Bu çok parçalı yalınç tiplerin bir raya gelmesinden ise “yalınç olarak birleşmiş çok parçalı toplum” ortaya çıkmaktadır. Bunların birleşmesinden ise, iki katlı olarak birleşmiş çok parçalı toplum tipleri ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi Durkeim’ın sınıflaması toplumların karmaşıklık derecesine göre farklılaştığı ilkesi üzerine kurulmaktadır. Karmaşıklık derecesinin ölçütü ise ekonomik gelişme evreleri olacaktır, böylelikle tarihsel dönemlere başvurmadan toplumun doğası belirlenebilecektir.

4. Sosyal Olguların Açıklanmasına İlişkin Kurallar: Durkeim sosyal bir olguyu açıklamanın onun etkili nedenini araştırmak, onu zorunlu olarak yaratan önceki olguyu ortaya çıkarmak olduğunu ileri sürmektedir. Bir olgunun nedeni bir kez belirlenince bu olgunun yerine getirdiği işlev ve yararlılık araştırılabilmektedir. Toplumsal olguların nedenleri toplumsal ortamda aranmalıdır. Sosyolojinin açıklamak istediği olguların nedeni incelenen toplumun yapıdır. Olguların toplumsal ortamla açıklanması bir olgunun nedeninin geçmişte yani toplumun önceki durumunda aranması gerektiğini savunan tarihsel açıklamanın karşıtıdır. Hatta eğer toplumsal ortam tarihin belli bir anında gözlemlenen olguları açıklamıyorsa bu nedensellik ilişkisinin kurulmasının olanaksız olduğunu Durkeim söylemektedir. Bir bakıma toplumsal ortamın etkili nedenselliği Durkeim’a göre bilimsel sosyolojinin varoluş koşulu olmaktadır. Bilimsel sosyoloji olguların dışarıdan incelenmesi, olgu kategorilerini ayırmayı sağlayan kavramların titizlikle tanımlanması, toplumların cinslere türlere göre ayrılması son olarak da belirli bir toplumun içinde özel bir olgunun toplumsal ortamla açıklanması olmaktadır.

5. Sosyal Olguların İspatına İlişkin Kurallar: Sosyal olguları açıklamanın kanıtı eşanlı değişim yöntemi kullanılarak ele edilmektedir. Durkeim bir olgunun bir başkasının nedeni olduğunu göstermek için sadece tek olanak olduğunu ileri sürmektedir; aynı anda varoldukları ya da olmadıkları durumları karşılaştırmak ve bu farklı koşullardaki bileşimlerde ortaya koydukları değişimlerin birinin ötekine bağlı olduğunu gösterip göstermediğini araştırmak. Gözlemcinin isteğine göre yapay biçimde oluşturulduklarında yöntem gerçek anlamıyla deneylemedir. Tersine olarak olguların oluşumu bize bağlı değilse ve onlara yalnızca kendiliklerinde oluştuklarında yaklaşabiliyorsak kullanılan yöntem dolaylı deneyleme ya da karşılaştırmalı yöntem olmaktadır. İntihar örneğine baktığımızda Durkeim aynı toplum ya da birbirine yakın toplumlar içinde intihar oranını karşılaştırmıştır. Ancak eşanlı değişim yöntemi aynı olgunun örneğin aile ya da suçun aynı türden olan ya da olmayan iki toplu arasındaki karşılaştırmasını içermektedir. Amaç belirli bir olgunun örneğin aile ya da dinin bütün toplumsal türlerdeki eksiksiz gelişimini izlemektir. Durkeim bazı karmaşıklıkları olan sosyal bir olgunun sadece toplumsal türlerdeki eksiksiz gelişiminin izlenerek açıklanabileceğini ileri sürmüştür.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 6

BAŞLIKLAR :

SOSYOLOJİ TARİHİ 6
FERDİNAND TÖNNİES (1855-1936)
1. TOPLUMBİLİMİN TEMEL KAVRAMLARI YA DA NORMAL KAVRAMLAR
2. TOPLUMSAL BÜTÜNLÜK TİPLERİ KURAMI
3. TOPLUMSAL NORMLAR KURAMI (DAVRANIŞ KALIPLARI)
4. TOPLUMSAL DEĞERLER KURAMI
5. TOPLUMSAL KURUMLAR YA DA YAPILAR KURAMI
TÖNNİES’TE TOPLULUK VE TOPLUM KAVRAMLARI

FERDİNAND TÖNNİES (1855-1936)

Tönnies’i incelemeye geçmeden önce düşüncelerinin biçimlenmesinde etkisi olan özgeçmişi, eğitimi, etkilendiği diğer düşünürler ve kendi eserleri hakkında kısa bir inceleme ile başlayalım:

•1855 Almanya’nın kuzeyinde bulunan Schleswig-Holstein’da doğmuştur. Babası çiftçilik ve hayvan pazarlamacılığı ile uğraşmaktadır. Annesi ise protestan bir aileden gelmektedir. Tönnies’in ağabeyi ise o dönemde yeni sayılabilecek bir geçim kaynağı olan ticaretle uğraşmaktadır.

•1871-1877 yılları arasında Jena, Bonn,Leipzig,Tübingen üniversitelerinde Felsefe, Klasik Diller, Arkeoloji,İstatistik ve Ekonomi öğrenimi görmüştür.

•1881 yılında Kiel Üniversitesi’nde “Gemeinschaft und Gessellschaft (Topluluk ve Toplum)” adlı çalışmasını tamamlamıştır.

•1887 Yılında çalışması ilk basıldığında beklenen etkiyi gösterememesine karşılık ard arda yedi kez basılması Tönnies’e ün kazandırmıştır.

•1909 yılında Adetler (Die Sitte) adlı çalışması yayımlanmıştır.

•1913 yılında Kiel Üniversitesi’nde Ekonomi profesörü olmuştur.

•1926 yılında Toplumda Evrim ve İlerleme adlı çalışması yayımlanmıştır.

•1931 yılında yayımladığı Toplumbilim’ Giriş adlı eserinde kendi sosyoloji sisteminde kuramsal ve uygulamalı olarak ayırdığı toplumbilim bölümlerinin açıklamasını ve sistematik çözümlemesini yapmıştır.

•1935 yılında ise Yeni Çağın Ruhu (Geist der Neuzeit) yayımlanır.

•1936 yılında ölmüştür.

Tönnies’e göre sosyoloji Biyoloji’den ,Antropoloji’ye, Psikoloji’den Hukuk’a kadar uzanan geniş bir alanı kapsamaktadır. Şüphesiz ki tüm toplumsal bilimlerin hatta fen ve matematik bilimlerinin birbiriyle ilişkisi bulunmaktadır, ancak bağımsız bir realite(gerçeklik alanı)’ye sahip bulunan bu bilimler hiçbir zaman birbirini içermemektedir. Burada daha önceden incelemiş olduğumuz Auguste Comte’un sosyolojiye tüm bilimlerin en üstünde bulunan bir yer ayıran diğer bilimleri kapsayan olarak ele aldığı sosyolojizm anlayışıyla karşılaşmaktayız.

Tönnies en genel anlamda sosyolojiyi Genel Sosyoloji ve Özel Sosyoloji olmak üzere iki bölümde toplamıştır:

Genel Sosyoloji: tüm insan ilişkilerini ama birbirini tanısın ya da tanımasın, birbirilerinin farkında olsun ya da olmasınlar, birlikte yaşasın veya yaşamasınlar, birbirlerini onaylasın ya da onaylamasınlar zaman ve mekan şartları içindeki tüm insan ilişkilerini içermektedir. Tönnies bu bölümün alt başlıkları olarak; Sosyal Biyoloji, Sosyal Antropoloji ve Sosyal Psikoloji olarak üç bölüm oluşturmuştur. Tönnies’e göre sosyolojiye bağlı bu alt alanlar insanın kendi alanlarıyla ilgili olarak nesnelerle ilişkisini incelemektedirler. Sosyal Biyoloji; biyoloji genel olarak insanı biyolojik anlamda ırk ve genetik açısından incelemektedir. Sosyal Biyolojinin konusu ise evrim sürecinde insan ve diğer biyolojik organizmalarla ilişkisidir. Sosyal Antropoloji; karınlarını doyurmak için üreten. Barınmak için ev yapan, araç-gereç ve kültür üreten “kültürel insan”ı incelemektedir. Toplumsal Psikoloji ise insanların, grupların iç-psişik yapılarını ve subjektif eylemlerini incelemektedir. Böylelikle Tönnies insanları birarada tutan nedir?Nasıl oluyor da gereksinim duymadıkları zamanlarda bile kendilerini birarada yaşamak zorunda hissediyor gibi sorulara cevap aramıştır.

Tönnies’in sosyolojisinin ikinci bölümü olan Özel Sosyoloji ise yöntem ve incelendikleri alanların farklılığı ile üçe ayrılmaktadır: Saf ya da Kuramsal Sosyoloji, Uygulamalı Sosyoloji ve Deneysel Sosyoloji’ dir.

Tönnies Kuramsal Sosyoloji’ yi toplumsal olguların kavramsal incelemesi olarak ele alır ve kendi içinde beş gruba ayırır:

1)- Temel Kavramlar ya da Normal Kavramlar Kuramı 2)- Toplumsal Bütünlük Tipleri Kuramı 3)- Toplumsal Normlar Kuramı 4)- Toplumsal Değerler Kuramı 5)- Toplumsal Yapılar ya da Kurumlar Kuramı.

Şimdi bu kuramları bir şema içerisinde inceleyelim;
1. TOPLUMBİLİMİN TEMEL KAVRAMLARI YA DA NORMAL KAVRAMLAR

Birey ve toplum açısından incelenmektedir:

Toplum İradesi Açısından Birey İradesi Açısından

Gemeinschaft (Topluluk ) ———–> Wesenwille (Doğal İrade)

Gesellschaft (Toplum) ———- > Kürwille (Akılcı İrade )

2. TOPLUMSAL BÜTÜNLÜK TİPLERİ KURAMI

A. TOPLUMSAL İLİŞKİLER B. TOPLUMSAL ORTAKLIKLAR C. TOPLUMSAL İŞBİRLİĞİ

Doğal İradeye Dayalı Ekonomi ve Politikanın Belirlediği Cemaat

Akılcı İradeye Dayalı Zihinsel ve İdeallerin Belirlediği Toplum
3. TOPLUMSAL NORMLAR KURAMI (DAVRANIŞ KALIPLARI)

•Düzenin Normları (İki’ ye ayrılmaktadır)

•Topluluk Düzeni Normları

•Toplum Düzeni Normları

•Hukuğun Normları (İki’ ye ayrılmaktadır)

•Yazılı Hukuk Kuralları (Yasama Organı tarafından oluşturulan)-Yazısız Hukuk Kuralları (Gelenek ve göreneklere bağlı olarak ortaya çıkan)

•Devlet Hukuku – Aile Hukuku

•Ahlak Normları (İki’ye ayrılmaktadır)

•Doktriner Ahlak

•Dinsel Ahlak
4. TOPLUMSAL DEĞERLER KURAMI

•Ekonomik Değerler

•Politik Değerler

•Ruhsal İdeal Değerler
5. TOPLUMSAL KURUMLAR YA DA YAPILAR KURAMI

•Ekonomik Kurumlar (Ekonomi, Üretim İlişkileri vb.)

•Politik Kurumlar (Partiler, Devlet, meclis vb.)

•Ruhsal- Ahlaksal-Kurumlar (Din, Felsefe,İdeoloji vb. )

Tönnies yukarıda adı geçen beş temel kuram boyunca Kuramsal Toplumbilim başlığı altında sosyal olguların kavramsal tanımlarını ve sistematik çatılarını vermiştir. Oluşturulan bu soyut kavramlar Tönnies’in Özel Bilimlerin ikinci bir alt başlığı olan Uygulamalı Toplumbilim’in konusu olarak tarihin dinamik süreçlerine uygulanmaktadır. Bu anlamda ele alındığında Uygulamalı Toplumbilim aslında toplumsal değişme Kuramı, Toplumsal gelişme Kuramı ve Tarih Felsefesi’nden oluşmaktadır. Diğer bir deyişle bu kavramsal yapının bir şablon gibi kullanılarak tarihsel olaylara bakılıp incelendiği anlatılmak istenmektedir.

Tönnies’in Özel Sosyoloji içinde ele alığı üçüncü kısım Deneysel Toplubilim’dir. Oluşturulan kavramsal çatı tarihsel olaylara uygulanmakta ve bu kavramların ilgili süreçlerde ne derecede bulunduğu ortaya çıkarılmak istenmektedir. Yani bu soyut kavramsal çatı tarihsel süreç içindeki yapıyla ne derecede örtüşmekte uygun gelmektedir. Deneysel toplumbilim alan araştırmaları yapmayı ve istatistikten yararlanarak inceleme sonuçlarını nicel olarak ifade etmeği amaçlamaktadır.

Tönnies bu yöntem anlayışı ile, Hamburg’da denizciler ve büyük toprak sahiplerinin sosyo-ekonomik durumlarını, Shleswig-Holstein’ da intihar ve suçluluk üzerine monografik inceleme yapmış, yine aynı bölgede ekonomik koşullar ve geleneksel unsurlar arasındaki ilişkiyi incelemiş, bazı ekonomik verilerle kadın-erkek doğum oranları ve evlenme yaşı üzerindeki değişmeleri incelemiştir.

Tönnies’in topluluk ve toplu kavramlarıyla oluşturduğu dikotomi (ikilik-sadece iki ayrım anlamında) tipolojisini oluşturmaktadır. Şimdiye kadar incelediğimiz sosyoloji teorisyenleri içinde Durkeim’ın mekanik-organik toplum ayrımı, Spencer’ın Savaşçı- Endüstri toplumu ayrımı örnek olarak verilebilir. Bu bahsettiğimiz tiplerin ortak noktaları; belirli bir evrim sürecini göstermeleri, toplumsal bir değişmeyi ve aynı toplum içinde iki farklı yönü işaret etmeleridir. Tönnies’in bu noktada bir farklılığı görülmektedir; bahsedilen bu diğer dikotomiler hep ilerlemeden, daha iyiye doğru gitmeden bahsederlerken Tönnies için bu toplumsal değişmenin yönü olumsuza doğru olmaktadır, yani bir ilerleme değil bir çözülme, parçalanma olmaktadır.

Tönnies toplumbilime iki özgün kavram kazandırmaktan başka , kendi toplumbilim sınıflaması, yöntemi ve toplumbilimin alanı ve işlevine dair düşünceleri dikkat çekici olmuştur. Tönnies’in yaşadığı dönemde toplumbilim büyük ölçüde iç disiplinini oluşturmasına rağmen inceleme alanı ve yöntem kargaşası içinde bulunmaktaydı. Tönnise’in çalışmaları bu açıdan değerlendirildiğinde, çalışmaları bu kargaşaya bir çözüm bulmak amacını taşımaktadır. Tönnies’in bu çalışmaları kendinden sonra gelen sosyoloji teorilerini doğrudan etkilememiş olması nedeni ile Tönnies’e özgü bir anlayış olarak değerlendirilebilmektedir.

TÖNNİES’TE TOPLULUK VE TOPLUM KAVRAMLARI

Tönnies’in kuramı “İrade” kavramı üzerine temellenmiştir. Tönnies irade’yi toplumsal ve bireysel olarak ikiye ayırmaktadır. Yine toplumsal iradeyi kendi içinde topluluğa ait irade ve topluma ait irade olmak üzere ikiye ayırmıştır. Bireysel iradeyi de yine aynı şekilde Doğal İrade ve Akılcı İrade olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Tönnies iradeleri böyle sınıflamakla yetinmemiş bunları birbirleri ile ilişkilendirmiştir. Bu anlamda toplumsal irade biçimlerinden topluluk ile bireysel irade biçimlerinden Doğal İrade , toplumsal irade biçimlerinden toplum ile de bireysel irade biçimlerinden Akılcı irade arasında birbirleriyle koşut bir ilişki kurmuştur. Yani topluluk toplumsal iradesi doğal iradeyi, toplum toplumsal iradesi Akılcı birey iradesini gerektirmektedir. Topluluk iradesi ve doğal iradenin toplum iradesi ve akılcı iradeye tarihsel süreç içerisinde öncelliği söz konusudur. Topluluk daha çok ilksel toplum biçimlerinde belirgin olarak görülmekte iken , toplum ise daha çok çağdaş toplum biçimlerinde daha belirgin olarak görülmektedir.

Tönnies’in bu kuramında kimi yanlış anlamaları önlemek için vurgulanması gereken bir nokta bulunmaktadır ki o da; aynı toplum ve bireyde her iki irade tipi bir arada bulunabilmektedir. Yani toplum ve bireyler kesin bir biçimde şu ya da bu irade sınıflamasına girmemektedir. Her iki iradenin görünümleri çeşitli derecelerde var olmaktadır. O zaman toplum ya da topluluk tanımlaması nasıl yapılacaktır, Tönnies bunu hangi tür iradenin başat konumda olmasına göre açıklamıştır. Yani, hangi irade toplum ya da birey de daha yaygın daha sık görülüyor ise bu niteliklere bakılarak sınıflandırma yapılacaktır. Örneğin topluluklarda doğal irade , toplumlarda ise akılcı irade daha başat konumda bulunmaktadır.

Tönnies, topluluk (cemaat ) kavramını üç tip içinde incelemiştir:

•Kan bağına dayalı olan topluluk (cemaat) – Akrabalık olarak tanımlanmaktadır.

•Yerleşme yerine bağlı olan topluluk- Komşuluk olarak tanımlanmaktadır.

•Düşünce birliğine dayalı topluluk- Arkadaşlık, Dostluk olarak tanımlanmaktadır.

Tönnies’e göre ilk topluluklar, kan cemaati özelliği taşımaktaydı. Çünkü bireyler herşeyden önce doğumları sebebiyle anne-babalarıyla kan bağına dayalı olarak bir akrabalık bağı oluşturmaktaydılar. Bu bağ onları kaçınılmaz olarak dayanışmaya götürüyor ve onların yaşamın her aşamasında birbirlerine bağımlı kılıyor ve belirlemekteydi.

Tönnies’e göre insanlar yerleşik hayat geçmelerini takip eden dönemlerde belirli bir coğrafyada diğer insanlarla aynı yerde bulunmaları sebebiyle akrabalık topluluğunu da içerisinde barındıran ama onu aşan bir şekilde bir topluluk oluşturmuşlardır. Oturulan yere dayalı olarak oluşan bu topluluk biçimi akrabalık temeline dayalı topluluğu da içerisine almasından dolayı bileşik bir topluluk özelliğindedir.

Toplumsal gelişmenin daha ileri evrelerinde ise, insanlar akraba ve yere bağlı olarak beliren topluluğun içinden kendi aralarında düşünsel açıdan birliktelik oluşturdukları topluluklar meydana gelmiştir. Toplumsal açıdan görülebilen gruplar olarak arkadaşlık ve dostluklar ortaya çıkmıştır.

Tönnies’e göre bu üç aşamadan meydana gelen cemaatlerin toplumsal ve ekonomik özellikleri ise şöyledir: Halk ortak yaşamaktadır. Belirli bir devler örgütlenmesi görülmektedir. İnsanlar arasında karşılıklı anlayış, dayanışma görülmektedir. Toplulukta esas olan aile yaşamıdır. Toplumsal yaşamda uyulması gereken kurallar aile hukuku, gelenek,örf ve adetlere dayanarak şekillenmektedir. Bu normlar yazısıdır ve aile eğitimiyle nesillerden nesillere aktarılmaktadır. Üretim tarzı ise toprağa dayalı tarımsal üretimdir. Ticaret biçimi takas şeklindedir. Para ve özel mülkiyet hakkı bulunmamaktadır. Ancak cemaat mülkiyeti ve topluluğun ortak çıkarları söz konusudur. Düşünsel alanda uğraşlar ise, din ve sanat olarak görülmektedir.

Makineleşmenin ortaya çıkması, üretimin nitel ve nicel olarak artması, insanların gereksinimlerini karşılamak için seçeneklerin artması sonunda ticari mala karşı talepte artış olmuştur. Bu talep artışı ise insanlar arasında mücadele, rekabet ortaya çıkmış, böylelikle daha önceki toplum aşamasında ki cemaat çıkarları ve ortak çıkarlar ve biz bilinci yerine birey bilinci ve ben bilinci hakim olmaya başlamıştır.

Tönnies’e göre bu değişimler topluluk biçiminden toplum biçimine geçişin işaretleri olmaktadır. Artık toplum biçiminde köy yaşantısı yerine metropolitan şehir yaşantısına geçilmektedir. Temel toplumsal üretim biçimi endüstriyel üretim olmuştur, ticaret ise kapitalist dünya ticaretidir. Toplumsal yaşamda uyulması gereken normlar artık devlet örgütlenmesinin yasama birimlerince resmi bir biçimde ortaya koyduğu yasalardır. Bu kurallar yazılıdır ve uyulmadığı takdirde ceza verme ve denetleme yetkisi yine devletin görevlendirdiği birimler elindedir. Toplum bir nevi sözleşme örgütlenmesidir. Temel düşünsel faaliyetler ise, bilim ve doktrinlerin denetimi altındaki soyut düşünsel faaliyetlerdir. Toplumda sözleşmeye dayalı iş bölümü vardır. Toplumsal sınıflar ortaya çıkmıştır. Topluluk da vazgeçilmez değer olan emek yerini sermayeye bırakmıştır.

Tönnies’e göre toplumdaki bu değişme (Tönnies için bir gelişme değildir) bireylerin taşıdıkları iradeyi de değiştirmiştir (Tönnies’e göre olumsuz anlamdadır). Toplum tipleri ve iradeleri arasında karşılıklı bir koşutluk bulunmasından dolayı toplum başat olarak topluluktan topluma bireysel olarak da doğal iradeden akılcı iradeye dönüşmüştür.

Tönnies doğal iradenin toplumsal davranış açısından somutlaşan biçimlerini, kadın davranışları, gençlik faaliyetleri ve halkoyu olarak , akılcı iradenin görünüş biçimlerini ise erkek davranışları, yaşlılık faaliyetleri ve eğitimli sınıfların oyu olarak belirlemektedir. Doğal iradenin duygusal görünümleri ise; doğrudan yüz tüze ilişki, doğal davranış, ikna, vefalılık iken, akılcı irade de ise, yapmacıklı yüzeysel ilişkiler, hırs, tartışma, şiddet, hesaplama, kendini beğenmişlik olarak belirlemektedir.

Tönnies’in kuramını özetlersek, Tönnies’e göre büyük kültürel sistemlerde birbirlerine zıt yapıda iki dönem bulunmaktadır;Topluluk ve Toplum. Topluluk’da toplumsal istenç, uyum, adet, gelenek ve dinle belirlenirken toplum da ise, anlaşma, kamuoyu ve yasayla belirlenmektedir. Tönnies bu kavramları dışsal örgütlenme biçimlerine denk düşecek bir sınıflama ile izah etmektedir:

Topluluk

1. Aile Yaşamı; uyu hakimdir, denetleyici organı ise halkın kendisidir.

2.Köy Yaşamı; gelenek- görenek hakimdir, denetleyici organı halkın kendisidir.

3.Şehir Yaşamı; dinsel kurallar haki, denetleyici organı ise kilisedir.

Toplum

1.Kentsel Yaşam; anlaşmalar hakim, denetleyici organı ise toplumun kendisidir.

2.Ulusal Yaşam; Yasama organı ile ortaya konulan yasalar hakim, denetleyici organı ise devlet örgütünün ilgili organıdır.

3.Kozmopolitan Yaşam; kamuoyunun etkisi hakimdir, denetleyici organ ise bilim adamlarıdır.

Bu kategorilere denk düşen uygun ekonomik ve düşünsel uğraş biçimleri ise şöyledir;

Topluluk

1.Ev İdaresi; bireyler tarafından yapılan ev ekonomisi .

2.Ziraat; alışkanlıklara, geleneklere ve işbirliğine dayanan tarımsal faaliyetler.

3.Sanat; yapılan iş ve göreve ilişkin bağlılık.

Toplum

1.İradeye Dayalı Ticaret; dikkatli hesaplamalar, sözleşmeler yer alır.

2.Endüstri; sermayenin akılcı kullanımı yönünde kararlara dayalı, fabrikalarda üretim yapılır.

3.Bilim; kavramlara dayalıdır, kendi başına açıklayıcı olan gerçek ve görüşleri daha sonra kamuoyunun bir parçası haline gelir.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 7

BAŞLIKLAR :
VİLFREDO PARETO (1848-1923)
PARETO’NUN METODOLOJİK GÖRÜŞLERİ
A- TORTULAR
B)- TÜREMLER
C)- EKONOMİK FAKTÖRLER
D)- TOPLUMSAL HETEROJENLİK VEYA BİREYLERİN AYRI CİNSTENLİĞİ
E)- TOPLUMSAL HAREKETLİLİK VE ELİTLERİN DOLAŞIMI

VİLFREDO PARETO (1848-1923)

Klasik sosyoloji sistemleri içinde inceleyeceğimiz Pareto’nun sosyoloji sistemi de, tıpkı Durkeim gibi sosyolojinin inceleme konusu ve metodunun nasıl olması gerektiği üzerine şekillenmiştir. Öncelikle Pareto’nun kısa özgeçmişini inceleyerek yaşadığı dönem, eğitimi, ailesi, ilgi alanları hakkında bilgi edinelim:

•1848 15 Temmuz Paris’te doğmuştur.

•1850′lere doğru Pareto’nun ailesi İtalya’ya döner. Paret yüksek öğrenimini Turin Politeknik Üniversitesi’nde tamamlamıştır.

•1860 “Katı Maddelerdeki Dengenin Temel Prensipleri” adlı tezini sunmuştur.

•1874 Demiryollarında mühendis olarak çalışmaya başlar ve daha sonra aynı yerde genel müdür olur. Görevi gereği yabancı ülkelere özellikle İngiltere’ye yolculuklar yapar. O dönemde İtalyan yönetiminin korumacı , himayeci ekonomik uygulamalarına karşı Floransa Adam Smith Derneği ile birlikte karşı kampanyalara katılmıştır. O dönemlerde Pareto’nun demokrasi ve Liberalizm yanlısı olduğu görülmektedir.

•1882 Pistoi bölgesinden milletvekili adayı olur ama seçilemez.

•1889 Alessandra Bakounine ile evlenir. Aynı yıl Roma ‘da bulunan uluslar arası bir kongrede ticaret özgürlüğü konusunda bir tavsiye kararı yayınlamıştır.

•1891 Pareto, matematiksel ekonomi konusunda çalışan Walras ile tanışır, bu arada Milano’daki konferanslarından biri polis tarafından durdurulur, İtalyan Hükümeti ücretsiz olarak verdiği ekonomi politik derslerini yasaklamıştır.

•1893 Lozan Üniversitesi’ne ekonomi politik profesörü olarak atanır. Bundan sonra sadece bilimsel çalışmalar yapmaya başlamıştır.

•1896 ” Ekonomi Politik Dersleri” adlı iki ciltlik kitabı yayımlanır ve oldukça itibar görmüştür.

•1091 Sosyalist Sistemler adlı eseri Paris’te Fransızca olarak yayımlanır.

•1907 “Ekonomi Politik El Kitabı” adlı eseri Milano’da yayımlanır.

•1907 Pareto rahatsızlandığı için üniversitede ekonomi derslerini vermeyi bırakarak sadece sınırlı bir şekilde sosyoloji derlerini vermektedir.

•1916 “Genel Sosyoloji Dersleri” adlı eseri Paris ve Lozan’da yayımlanır.

•1917 ” Genel Sosyoloji Dersleri” adlı eseri bu kez de Milano’da yayımlanır.

•İtalya Krallığı Senatörü olarak tayin edilir. Bu dönemde yayımladığı iki yazısı ile o dönemdeki hükümet uygulamalarını desteklemiştir.

•1923 19 Ağustos’ ta ölmüştür.

PARETO’NUN METODOLOJİK GÖRÜŞLERİ

Pareto öncelikle sosyoloji ile ekonomi bilimi arasında ki benzerlik ve farklılıkları incelemiştir; Ekonomi de sosyoloji gibi bir sosyal bilimdir. Çünkü insanlar arası ilişkileri incelemektedir. Pareto’ya göre insanlar ekonomik eylemlerinde de çok çeşitli güdülerin etkisi altındadırlar. Mesela belirli alışkanlıklarda ısrar etmek, yakınlarına karşı bağlılık gibi. Ancak Pareto’nun ekonomi anlayışında insan bu güdülerinden ayrılmış bir şekilde sadece kazanç eğilimi tarafından belirlenen insan tipi anlamında homo economicus olarak kabul edilmektedir. Pareto ekonomide insan davranışlarının bu yönünün ele alınmasıyla ancak tam ve metodlu bir teorisinin yapılabileceğini ileri sürmüştür.

Oysa sosyolojinin Pareto’ya göre bu şekilde ele alınması güçtür. Fakat yine de sosyolojinin deneysel yöntemle, gerçeklere bağlı kalarak ve araştırmacının sübjektif (kendi değer yargısı) görüşlerini katmadan insanların eylemlerini gözlemesi ve böylece de toplumsal olayların işleyişindeki düzenliliği tesbit etmesi mümkündür.

Bu bağlamda Pareto’nun sosyolojiyi tanımlamasını belirtmek gerekmektedir; Paret’ya göre sosyoloji topluluk halinde yaşayan insanların bilimidir. O halde toplumsal olayların incelenmesinde etkili olabilecek bütün faktörleri, özellikle insanı davranışa yönelten tüm etmenleri gözönüne almak sosyolojinin başlıca görevidir. Pareto’ya göre sosyolojinin tam bir bilim olabilmesi için deneysel çalışmalara ağırlık vermesi gerekmektedir. Bu ise gözlem yolu ile elde edilen verilerin arasındaki kural ve düzenliliklerin tesbit edilmesi anlamına gelmektedir.

Pareto bu aşamada geçmiş dönemdeki Comte ve Spencer’ın çalışmalarını mutlak değer kavramlarını kullanmaları, metafiziksel hipotezleri, dogmatik gerçeklere dayalı olmaları sebebi ile eleştirmiştir. Ancak bu incelemelerin toplumsal durumların gelişme ve ilerlemesine yararlı olabileceğini düşünmüştür.

O halde sosyoloji pozitif bilimler örneğine göre şekillendirilmek isteniyorsa Pareto’ya göre tümevarım yolu ile toplumsal olgular arasında nedensellik bağı bulmaya çalışmalıdır. Örneğin A olayı meydana geldiğinde büyük ihtimalle B olayı da meydana gelecektir şeklinde bir açıklama olmalıdır. Ya da A olayı A’ olarak değiştiğinde büyük ihtimalle de B olayı da B’ ne dönüşecektir.

Ancak Pareto ‘ya göre sosyoloji doğa bilimlerinden farklı olarak çok karmaşık olaylarla uğraşmaktadır. Toplumsal olgulara çok sayıda çeşitli faktörler birlikte etki yapmaktadır. O halde sosyoloji incelemelerinde çok sayıda olgular arasında nedensellik ilişkisini aramakla yetinmeyecek daha çok tek tek faktörler arasındaki fonksiyonel ilişkileri bulacaktır. Üstelik bu bağlılıkları karşılıklı ilişkileri açısından açıklayacaktır. Diğer bir deyişle unsurlardan her birinin diğeri üzerinde ki etkisi açısından ele alınmalıdır. Pareto toplumsal olguların açıklanmasında bütün faktörlerin karşılıklı olarak birbirini etkileyebileceğinin göz önüne alınmasını ileri sürmüştür.

Pareto’nun sosyolojinin metodu ile görüşlerini şöyle özetleyebiliriz:

•Olgular arasında tek yanlı bağlılık yerine karşılıklı bağlılık olması,

•Olgular arasında nedensellik ilişkisi yerine fonksiyon ilişkisi kurmak,

•Toplumsal yapıda düzenli olmayan geçici unsurlar yerine sürekliliği olan ve değişmez unsurları ele almak,

•Bu değişmez unsurların zaman ve mekan şartları içinde görülen değişiklikler ile ilgili düzeni bulmak,

•Bu değişiklikleri niteliksel özellikleri açısından değil niceliksel olarak ifade etmek.

Pareto toplumu nasıl tanımlamaktadır? Toplum denge halinde bulunan bir sistemdir. Toplumsal sistemi bozmaya çalışan güçlerle tamamlamaya çalışan güçler arasında denge oldukça toplum vardır. Pareto toplumsal sistemi belirleyen etmenleri şu şekilde sınıflamıştır:

• Coğrafi özellikler, iklim, bitki örtüsü gibi fiziksel özellikler,

•Belirli bir toplumu dışarıdan etkileyen kültürel etkiler, örneğin komşu toplumsal yapıların etkileri gibi.

•Toplumun kendi iç yapısından gelen unsurlar.

Pareto birinci ve ikinci gruptaki unsurların incelenmesinin coğrafya ve tarih bilimi tarafından yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Sosyolojinin konusu ise, üçüncü grupta yer alan yani toplumun kendi bünyesinden gelen özellikler olduğunu ileri sürmüştür.

Pareto toplumun iç yapısından gelen faktörleri ise beş grupta toplamıştır:

•Tortular , Türemler, Ekonomik Çıkarlar, Bireylerin Ayrıcinstenliği, Toplumsal Hareketlilik ve Seçkinlerin Dolaşımı.

Pareo’nun sisteminin anlaşılması için önce Pareto’nun bireylerin davranışlarını sınıflamasını inceleyelim:

Pareo bireylerin eylemlerinde tasarladıkları amaç-araç ilişkisi ile (yani ulaşmak istedikleri bir amaçları var bu amaca ulaşmak için kendi düşündükleri araçsal bir yol var anlamındadır) ki bunu öznel olarak tanımlayalım, gerçekte nesnel olarak gerçekleşen amaç-araç ilişkisi ( burada kişiye göre değil daha geniş bilgisi olanlara göre bir ama-araç ilişkisi anlamındadır) arasında bir uyum olması halinde Pareto bu tür eylemleri mantıksal olarak değerlendirmektedir. Örneğin bir körü yapmak isteyen mühendisin ulaşmak istediği hedef bellidir, malzemenin dayanıklılığını incelemiştir, araçlaral amacı arasındaki ilişkiyi hesap edecek bir durumdadır. Düşüncesinde kurduğu amaç-araç ilişkisi ile gerçekte nesnel olarak gelişen amaç-araç ilişkisi arasında bir uyum vardır. Diğer taraftan Pareto öznel ve nesnel olarak mantıklı bir bağ ortaya koyamayan davranışları ya da eylemleri mantıklı olmayan olarak değerlendirir. Burada mantıklı olmayan derken mantıksız anlamında değil bahsettiğimiz amaç-araç ilişiksinin uyumu açısından değerlendirmek gerekmektedir.
A- TORTULAR

Pareto toplumsal hayatta mantıksal olmayan davranış ve eylemlerin mantıksal olanlardan çok daha fazla olduğunu bu sebeple de mantıksal olmayan eylem ve davranışların toplumsal hayat için çok daha önemli olduğunu ileri sürmüştür. O halde mantıksal olmayan eylem ve davranışların nasıl rasyonalleştirilmiş olduğu yani ne şekilde mantıksalmış gibi göründükleri problemini incelemek gerekmektedir. İşte bu problemi incelemek için Pareto Tortular (bakiyeler) teorisini geliştirmiştir. O’ na göre mantıksal olmayan eylem ve davranışların sebebi insanların eğilimleridir. Bu eğilimler en geniş anlamda ele alınmalıdır. Ancak insandaki bu eğilimler son derece çeşitli olduğundan sosyolojinin bunları teke teker incelemesine imkan yoktur. Bu sebeple ancak toplumsal hayatın normal işleyişinde etki payı olanları ele almak gerekir ki bunlar da göreli olarak değişmeyen insan eğilimleridir. Bunlar değişmezdirler çünkü insanların çoğunluğunda bulunmaktadırlar. İşte insandaki bu değişmez eğilimlere Pareto Tortular adını vermiştir. Pareto bu değişmez eğilimleri yani tortuları altı grup içinde toplayarak açıklamıştır;

1)- Bileşim ya da Kombinasyon Tortuları; Pareto buna bileşim ya da kombinasyon iç güdüsü de demektedir. O’na göre bu tortu, bu içgüdü, düşünce ile nesneler arasında bağıntı kurma, konulan bir ilkeden sonuçlar çıkarma, iyi- kötü bir akıl yürütme eğilimidir. Bu tortunun etkisinde ortaya çıkan davranışlar, eylemler, entelektüel gelişmenin, zekanın ve medeniyetin evriminin kökeninde yatmaktadır. Pareto’ya göre ahlak yönünden en üstün olmamakla beraber en parlak toplumlar bu tortuların en çok görüldüğü toplumlardır.

2)- Grup ya da Yığınların Devamını Sağlayan Tortular; Bu tortular sınıfı birincinin tam karşıtı olmaktadır. Çünkü kombinasyon tortuları insanın, bilimin sürekli gelişmesine yol açtığı gibi, inançların alt üst olmasına yol açan belli bir davranış ya da toplum şeklinde karar kılınmasını önler. Oysa bu ikinci sınıf tortular yaratılan unsurları koruyan değişmeleri reddeden, var olan kurallara uymayı kabullenen davranışlara yön veren insan eğilimleridir. Bundan dolayı birinci ve ikinci tortular iki karşıt eğilim olmaktadır. Biri değişmeye diğeri durgunluğa, biri yeniliğe diğeri tutuculuğa, biri insanı entelektüel yapılar kurmaya diğeri ise var olan unsurlara denge kazandırmaya götürmektedir.

3)- Duyguları Dış Eylemlerle Gösterme Tortuları: Duyguların anlatımı ihtiyacı toplumsal incelemenin konusu olan ayinsel davranışlar, törenler, beğenilen bir şeyi alkışlamak gibi davranışları kapsamaktadır.

4)- Toplumlaşma Eğilimi İle İlgili Tortular; Burada insanları içinde bulundukları zümrenin diğer üyeleri ile karşılaştırma ve taklide yönelten eğilimler yer almaktadır. Pareto buna en uygun olarak modayı örnek vermektedir. Bu grupta insanların diğer grup üyelerinin tasvibi ve beğenisini kazanma eğilimi, grup içinde sivrilme nüfuz sahibi olma eğilimini de katmaktadır. O’na göre bu ihtiyaç insanoğlunda en güçlü ve evrensel olan eğilimlerden biridir. Birörneklik ihtiyacı da aykırı düşünce ve davranışın baskı altında tutulmasına sebep olan tortudur.

5)- Kişiliğin Bütünlüğünü Sağlayan Tortular; Bunlar değişikliğe karşı bireyin kişiliğini koruyan örneğin eşitlik eğilimi gibi tortulardır.

6)- Cinsel Tortular; Pareto burada salt içgüdünün sınırlarına gelinmiş olduğunu bundan ötesinin toplum bilimciyi ilgilendirmeyeceğini ileri sürmüştür. Ancak cinsel tortulara bağlı olan belirli bir davranış felesefesi, bir davranış metafiziği ya da bir davranış ahlakı geliştirdiklerinde sosyolojinin konusu olabilecektir.

Pareto bu anlatılan tortular sınıflaması ile bir sosyal psikolojik yaklaşım geliştirmiş olmaktadır. Bu değişik tortu sınıfları tarih boyunca ve bütün toplumlarda etkin olan davranışsal eğilimlere karşılık gelmektedir.

Buraya kadar Pareto’nun insanların davranışlarını sınıflamasında ki mantıksal olmayan eylemlerin toplumsal yaşamda daha çok görüldüğünü bunları belirleyen eğilimleri ise tortular adı altında topladığını görmüş olduk.

B)- TÜREMLER

Pareto’ya göre tortular insanları davranış ve eylemlere yönelten eğilimlerdir. Bunu bir şema halinde gösterecek olursak tortulardan davranış ve eylemler çıkmaktadır. Yani A (Tortu)’dan B(Davranış) çıkmaktadır. Bu eğilimlerin sebep olduğu davranış ve eylemler adet ve alışkanlıklarla yapılan davranış ve eylemler olarak toplumsal hayatta karşılaştığımız tipten davranış ve eylemlerdir. Fakat davranış ve eylemi belirleyen eğilimlerden aynı zamanda çok sayıda değer yargıları ideolojiler vb. ortaya çıkmaktadır. Bu da şemadaki C durumunu yaratmaktadır. İşte bunlara Pareto türemler adını vermektedir.

Pareto türemleri şöyle açıklamaktadır; eğilimlerinin etkisi altında davranış ve eylemlerde buluna insan sanki kıyafet değiştiriyor gibi davranışını açıklamak için çeşitli ideolojiler, ikna edici deliller ileri sürerek başkalarına karşı kendi davranış ve eyleminin asıl sebebi bu imiş gibi göstermeye çalışmaktadır. Böylece tortulardan davranış ve eylemler çıktığı gibi bir de türemler çıkmaktadır. Bu durumda karşılıklı ilişki yani etkileşim sebebi ile, tortuların kıyafet değiştirmiş şekli olan türemler insanın davranış ve eylemlerini etkileyerek insanın kendisini de bunlara davranışının asıl sebebi imiş gibi inanmasına sebep olmaktadır.

Pareto’ya göre türemler aynı tortunun sağladığı çeşitli elbise ya da örtülerden ibaret olmaktadır. Bu tanımlamadan da anlaşılacağı gibi herhangi bir bireyin davranış ve eylemlerinin gerçek sebebini öğrenmek istediğimiz zaman onun temelinde yatan tortuyu ortaya çıkarmamız gerekmektedir. Böylelikle de Pareto’ya göre türemlerin davranış ve eylemlerin asıl sebebinin olmadığı görülmektedir.

Pareto ‘ya göre türemler zamandan zamana değiştiği halde tortularda aynı şekilde bir değişme olmamaktadır. Pareto buna örnek olarak tarihsel süreç içerisinde insanların tanrı inancı incelenecek olursa çok faklı şekiller aldığı görülmektedir. Burada yüceltme tanrılaştırma eğilimi tortuyu aldığı çeşitli şekiller ise türemleri göstermektedir. Buradan türemlerin sürekli değiştikleri tortular ise sabit kalmaktadır. Pareto türemlerin toplum için büsbütün etkisiz hatta yararsız olduğu görüşünde değildir. Örneğin siyaset ve dünya görüşü ile ilgili ideolojiler toplumsal düzenin korunmasında önemli olabilmektedir. Ancak bu durum ideolojilerin teorik bilim anlamında gerçek oldukları yani objektif olarak kanıtlanabilecek durumda oldukları anlamında değildir.

C)- EKONOMİK FAKTÖRLER

Pareto insanların istedikleri şeyleri elde etmek için çıkarlarının peşinde koştuklarını ve toplumsal dengenin belirlenmesinde bu çeşitli çıkarların rolünün büyük olduğunu düşünmektedir. Ancak ekonomik çıkarları davranış ya da eylemleri ortaya çıkaran eğilimler olarak ele alan bir görüş Pareto’ya göre basitleştirici teoriler olmaktadır. Ancak ekonomik eğilimlerin toplumsal yapıların kuruluş ve gelişmesinde özellikle toplumsal tabaka ve sınıfların kuruluş ve gelişmesinde etkili olduğunu da unutmamak gerektiğini ileri sürmüştür.

D)- TOPLUMSAL HETEROJENLİK VEYA BİREYLERİN AYRI CİNSTENLİĞİ

Pareto’ya göre toplumsal heterojenlik yani bireylerin ayrıcinstenliği toplumlarda hiç değişmeyen bir olgudur. Gerçekten de bir toplumda bireyler her bakımdan birbirlerinden farklılık göstermektedirler. Toplumsal eşitsizliğin, toplumsal katların belirmesi de hep bu ayrı cinslikten ileri gelmektedir. Pareto bu açıdan demokrasi, eşitlik gibi ideolojileri eleştirmiştir. Bunların sadece bir takım türemler olduğunu gerçekle ilgisi olmadığını ileri sürmüştür. Pareto’ya göre ne yapılırsa yapılsın bireylerin aslında bulunan bu ayrıcinstenlik ister istemez eşitsizliği ve toplumsal katları doğuracaktır (Burada Pareto’nun eşitlik anlayışını yorumlamasına bir eleştiri yapılabilir çünkü insanlar birbirinden farklıdır ama hukuk ve hakları açısından birbiri ile eşit konumdadır).

Pareto’ya göre tortuların ağır basması ile iki farklı eylem ve davranış tipi gösterebilmek mümkündür: Bunlardan birinde birinci grup tortular yani kombinasyon veya bileşim tortularının ağır bastığı insan eylemleridir; düşünce ve fikirlerin bileşiminin daha kolay yapıldığı, görünümü hareketli ve yenilikçi olan, yeni buluşlar ortay atan, daima yeni birtakım bileşimler kurup düşünmeleri şeklinde örnekler verilebilir. Pareto bu tiplere “spekülatörle” adını vermektedir.

Diğeri ise, ikinci grup tortuların ağır bastığı bireylerin eylemleri; mevcut düzenin unsurlarını korumaya çalışan, yeniliklerden fazla hoşlanmayan, mevcut düzene karşı kendini borçlu ve görevli hissedenleri örnek olarak veren Pareto bunlara da “rantiyeler” adını vermiştir.

İşte Pareto’ya göre bir toplumda özellikle egemen grup içinde bu tiplerden hangisi ağır basıyor ve toplumsal hayatın gidişatını etkiliyorsa toplumsal yapının türü de ona göre kurulmaktadır. Örneğin ekonomik problemlerin çözümlenmesinde yenileşme ya da eskiye bağlılık yönlerinden birine doğru bir eğilim ortaya çıkacaktır.

E)- TOPLUMSAL HAREKETLİLİK VE ELİTLERİN DOLAŞIMI

Pareto’ya göre bir dereceye kadar ilerlemiş olan her toplumda birtakım toplumsal tabakalar bulunmaktadır. Böylece alt ve üst olarak nitelendireceğimiz tabakaların bulunması , alt tabakadan üst tabakaya çıkma girişimi ve isteğini de beraberinde getirmiş olacaktır. Yani her toplumsal yapılarda bir iç hareketlilik mevcuttur. Bu hareketlilik çağdan çağa toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Hatta kast tipi bir toplumsal tabakalaşmanın olduğu toplumlarda bile bir dereceye kadar bu iç hareketlilik görülebilmektedir. Bunun sonucu ise var olan seçkinler sınıfının er geç yok olma yerini yeni seçkinler grubuna bıraktığını göstermektedir.

Pareto’nun burada seçkinler dediği grup veya zümre, söz konusu olan toplumsal durum için o dönemde yararlı olan özellik ve tortulara sahip kimseler anlamına gelmektedir. Örneğin tamamiyle savaşa dayana bir toplumda en yetenekli savaşçılar seçkinler zümresini oluştururken, toplumsal yapı ekonomi dünyasındaki gelişmeler doğrultusunda işliyorsa o zamanda iş adamları, tüccarlar, girişimciler seçkinler zümresini oluşturacaklardır. Yani Pareto’ya göre elit zümre o dönem o toplumda egemenliği elinde bulunduran zümre olmaktadır.

Pareto elitlerin yani egemenliği elinde bulunduran grupların dejenere olmak suretiyle elitlik özelliklerini kaybederek zayıflamaya başladıklarını ve bu arada elitlik mevkiine yükselmek isteyen güçlerin toplumun diğer tabakalarında hazırlanmış olduklarını ileri sürmektedir. Bu değişme olayı tek tek kişilere ve tabakaların küçük bir kısmına ait olduğu zaman mevcut elitler bu yeni unsuru benimsemekte ve kendi elit zümresinin yenilenmesi, güçlenmesi, egemenliğini devam ettirmelerine imkan sağlayacak olarak yorumlarlar. Pareto’ya göre bu normal bir hal değildir. Gerçekte iş başında olan elitler, ilerlemek isteyen güçleri önlemeye çalışmaktadır. Bunun sonucunda ise toplumsal yaşamda çekişme ve çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Bu mücadelede yeni beliren güç, zorla ileleyerek eski elitleri yerinden uzaklaştırmaktadır. Elitlik mevkiini ele geçirmede başarılı olursa ki çoğunlukla başarılı olmaktadır, elitler değişmiş olmaktadır. Fakat bu olay Pareto’ya göre er ya da geç bir daha tekrarlanmaktadır ki , Pareto buna “elitlerin dolaşımı” adını vermektedir.

Pareto’ya göre çoğu hallerde yeni elitler halk kitlesine dayanmaktadır. Onlar halkı bir çeşit devrim hareketine kışkırtmakla eski elitleri zayıflatırlar. Görünüşte bu mücadeleler iki iktidar grubunun iktidar uğruna mücadelesi şeklini göstermez. Daha çok eski iktidar sahipleri ile geniş halk kitlesinin mücadelesi olarak görülür ve bu mücadelede halk kitlesine yeni elitler önderlik eder. Bu durum mücadeleye uygun olan türem ya savunulan ideolojilere uygunluk sağlamaktadır. Burada doğrudan yeni elitler eski egemen zümrenin yerine geçmek istiyorum demiyor da kendi savundukları ideoloji ya da görüşü ortaya koyuyor. Zaten iktidar olmak istiyorum şeklinde bir söylem de halk kitlesini kazanmak için etkili olmamaktadır. Yeni elitler daha çok eski aristokrasinin yerine halk egemenliği, zümre ya da meslek eşitsizliği yerine herkesin eşitliği geçmelidir prensibini ileri sürüyor.

Pareto’ya göre vatanperverlik, milliyetçilik gibi kavramlar bütün demokrasiler, eşitleştirici teoriler yeni bir iktidar zümresinin iktidar uğruna savaşırken örtündüğü türemlerden başka bir şey değildir. Bu sebeple de sonuç hiçbir zaman ileri sürülen ideolojik programın yerine getirilmesi değil, daha çok yeni elitler zümresinin eski elitler zümresinin yerini almasıdır. Yani var olan tortu yani iktidarı ele geçirmek farklı şekillerde kendini göstermektedir.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 8

BAŞLIKLAR :
GEORG SİMMEL (1858-1918)
SİMMEL’İN TİPOLOJİSİ

GEORG SİMMEL (1858-1918)

Amerikan sosyolojisinde Simmel’in (1858-1918) etkisi, şimdiye kadar tartışılan teorisyenlerden farklıdır. Marx, Durkeim ve Weber daha sonra önem kazanmalarına rağmen 20.yy başlarında Amerikan teorisinde göreceli olarak daha az etkilidirler. Simmel ise ilk Amerikan sosyologlarınca daha iyi tanınmaktadır.

Şimdi Simmel’in özgeçmişine kısaca bir göz atalım:

•1858 1 Mart. Berlin’de doğmuştur. Babasını küçük yaşta kaybetmiş olan Simmel üniversitede tarih ve felsefe eğitimi almıştır.

•1881 “Kant’ın Fiziksel Monadolojisine Göre Gerçeğin Doğası” adlı tezi ile doktorasını tamamlamıştır.

•1885 yılından itibaren üniversitede ders vermeye başlamış bu durum Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına kadar devam etmiştir.

•1890 “Sosyal Farklılaşma (Soziale Differenzierung) adlı eseri yayımlanmıştır.

•1892 “Cemiyet Felsefesinin Problemleri ” adlı eseri yayımlanmıştır.

•1894 “Sosyolojinin Problem” adlı eseri yayımlanır, bu çalışmasında sosyolojinin deneysel çalışmalar yapması gerektiğini vurgulamıştır.

•1900 “Paranın Felsefesi” adlı eseri yayımlanır .

•1908 “Sosyoloji” adlı eserinin yayımlanması ile sosyoloji çevrelerinde tanınmıştır ve sosyal psikolojinin kurucularından biri olmuştur.

•1918 Strasbourg’da ölmüştür.

Georg Simmel mikrososyoloji alanında alışveriş teorisi, sembolik etkileşim ve küçük grup araştırmalarının geliştirilmesinde oynadığı önemli rolün etkisiyle tanınmaktadır. Simmel’in çalışmaları çağdaş Amerikan sosyolojisinde etkili olmuştur. Simmel Spencer,Darwin ve Marx’dan etkilenmiştir. Politik,ekonomik ve endüstriyel gelişme üzerinde durmuştur. Amacı:Etkileşim kalıpları ve formları ile toplumun incelenmesi. Sayıltıları:1-Organik yaklaşımın reddi (Toplumun bir organizma olarak ele alınması)2-Toplumu etkileşim ile biribirine bağlı bireyler olarak düşünür.3-Bireylerin sayısı etkileşim biçimlerini belirlemektedir.4-Birey ve toplum arasındaki ilişki dialektiktir. Metodolojisi:1-Formal sosyoloji içinde sınırlı ve sürekli etkileşimi incelemek.2-Soyutlama, analitik, tarihsel, karşılaştırmalı yaklaşımların kullanımı.3-Sosyal tipler üzerinde inceleme.

Tipolojisi:Sosyal grupların tiplerinin oluşturulmasıdır bunu şema ile şöyle gösterebiliriz:

SİMMEL’İN TİPOLOJİSİ

Monad (Birli) Dyadic (ikili) Triadic(Üçlü) Küçük Grup Büyük Grup

Tek kişi İki kişi Üç kişi Dört kişi Beş ya da daha

Tam özgürlük Bağlılık Otorite yapısı Adetlerin gelişmesi fazla kişi

Birlik ve sentez Daha resmi

Bireyselliğin Kanunların

azalması gelişmesi

Simmel, Durkeim tarafından ifade edilen toplumun gerçek ve maddi bütünlük olduğu fikrini reddetmiştir. Bu görüşün Fransa’da Comte, İngiltere’de Spencer ve Almanya’da Schaffle tarafından benimsendiğini görmüştür. O,toplumu bir şey ya da bir organizma olarak yani biyolojik bir oluşum gibi ele almamıştır. Yine ,”toplum bireylerin tek tek toplamından fazla birşeydir” fikrini benimsemez. O,daha orta bir yolla toplumu etkileşim seti olarak alır. Simmel’ göre toplum birbirleriyle sürekli etkileşimde bulunan bireyler arasındaki karmaşık ilişkilerden oluşmaktadır. Simmel’ e göre sosyolojinin alanı nedir? Simmel içerik bakımından toplumsal olayların ekonomi, din, hukuk, tarih gibi alanlarının bu alanları kapsayan çeşitli bilimler tarafından incelendiğini, sosyolojinin konusunun ise toplumsallaşma /sosyalleşme biçimleri veya insan ilişkileri alanı olduğunu ileri sürmüştür. Böylelikle Simmel konu itibariyle sosyolojiyi diğer sosyal bilimlerden ayırmış ve bu sosyal biçimlerin sosyolojiye has bir inceleme alanı olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşten hareketle tasarladığı sosyoloji Formel Sosyoloji adını almıştır.

Simmel Biçimler/ Formel sosyolojinin kurucusu ve önde gelen temsilcilerinden biri olmuştur. Yabacılık, çatışma, sayıların rolü gibi pek çok kavramı bu başlık altında incelemiştir. Şimdi pek çok çağdaş sosyologun düşüncelerini etkilemiş olan bu alanı inceleyelim:

Simmel öncelikle bireylerin toplum içindeki davranışlarını 3 grup altında toplamıştır: ilki insanların farklı güdülerle; çıkar, ihtiras, otorite isteği gibi. Davrandığını bu olguların incelemesinin psikoloji tarafından yapılması gerektiğini belirtir. İkinci olarak bireyin kendisi incelenmelidir, ancak birey burada onun diğerlerine etkisi ya da diğerlerinin onun üzerindeki etkisi bağlamında yani bireyin diğerleri ile etkileşimleri doğrultusunda davranışlarının incelenmesidir. Bu tür olguları ise sosyal psikoloji incelemelidir. Üçüncüsü ise, bireylerin taklit, rekabet, hiyerarşik yapılar ya da okul, kilise, devlet gibi toplumsal gruplanmalarda ortaya çıkan davranış biçimlerinin incelemesidir, bu tür olguları ise sosyoloji incelemelidir.

Simmel bunu şöyle izah eder; sosyoloji devlet, ticari birlik ya da aile gibi yapılarda bireylerarası ilişkilerin rekabet, dayanışma, düşmanlık gibi kurumsal özellik taşıyan biçimlerini incelemelidir. Simmel’e göre bireyler bu biçimler olmaksızın içlerindeki duyguların içeriğini gösteremezler. Başka bir deyişle, bireyler arası etkileşimde bireysel eğilimler, ihtiraslar, çıkarlar, somutlaşmakta bir biçim kazanmaktadırlar. Simmel bu konuda bir noktaya dikkati çekmektedir: aynı içerik kendini değişik toplumsal biçimlerde gösterebilirken tam tersi de olabilmektedir, yani değişik içerikler aynı toplumsal biçimi alabilmektedir. Yani, hiyerarşi, rekabet, taklit, işbölümü gibi davranış biçimleri dinsel bir cemaatte, devlette, gizli bir dernekte, ekonomik örgütte, ailede de görülmektedir. Toplumsallaşmaları ortaya çıkaran çıkarlar içerik olarak çeşit çeşit olabilir ama benzer biçim alabilirler, bunun tersine olarak da kimi çıkarlar kendilerini değişik toplumsallaşma biçimlerinde somutlaştırabilirler.

Şimdi Simmel’in bu alanla ilgili çalışmalarından bir örnek verelim; Sosyolojide sayılar iki şekilde kullanılmaktadır; sosyometri ya da nicel yöntemler (istatistik, grafik, faktör analizleri gibi), diğeri de Simmel’in öncülük yaptığı sayıların toplumsal gruplara ayrımlar getirmesi şeklindedir. Yani, bir kişi bir sayıdan bir diğerine geçerken diğer biçimlerden tümüyle ayrılmış, yani belirleyicileri ve sınırları olan yeni biçimlere dönüşmüştür.

Kullandığı pek çok örnekle Simmel, hem grubun kendini algılayışında hem de dışarıdan algılanışında sayının üstlendiği rolü göstermektedir. Burada sayı grup örgütlendiricisi rolündedir. Örn; Altı-yedi kişilik bir grubun yapısı yüzlerce üyesi olan bir gruptan farklıdır, dahası çatışmanın olup olmayacağı veya olursa çatışmanın şekli grup büyüklüğü tarafından belirlenmektedir. Bir diğer örnek verilecek olursa; otuz kişilik bir atölyede grev olma olasılığı binlerce çalışanın bir arada olduğu bir fabrikadan daha az olmaktadır. Sayı azınlık ve çoğunluk arasındaki temel fark olmaktadır.

Simmel’e göre, bir grubun sayıca büyümesi ona yeni özellikler verirken diğer başka özelliklerinin de kaybolmasını ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzden toplumsal biçimler belli sayısal düzeylerin altına ya da üstüne çıktıklarında değişik özellikler kazanmaktadır. Simmel bu özellikleri şöyle açıklamıştır; Bir sayısı ya da birlik yalnızlığın ilkesidir bu anlamda diğer biçimlerde olmayan bir özelliği vardır. Birlik ve ikilik arasında ise gerçek bir ayrım vardır, bireyler bir çift oluşturmaktadır, sayıca eşit olmasından ötürü bireyler arasında birebir iletişim vardır. Diğer gruplardan farklı olarak, ikili grup bireylerin ötesinde bir anlama ulaşamaz. Burada bağımsız bir grup yapısı yoktur. Buradaki grup birbirinden farklı iki bireyden başka birşey değildir. Bireyler grup düzeyine indirilemez.

Ancak iki sayısından üçe geçince diğerlerinde olmayan kimi farklı özellikler devreye girmektedir. Üçüncü bir kişinin olmasında azınlık ve çoğunluktan bahsedilebilmektedir. Örneğin A ve B kişilerinin yanına bir C kişisinin geldiğini varsayalım; bu durumda Ave Bnin mi C’ye yoksa B ve C’nin mi A’ya karşı olacağı , bu çeşit bağlaşmalara olanak vermeyen ikili yapıdan ayrılmaktadır. Simmel buna örnek olarak evliliği vermiştir. Evli çift ikili bir yapıda iken çocuğun katılması üçlü bir yapıya geçmiş ve sayının artması yanında bireylerin tutumlarının değişerek yepyeni bir boyut kazanmasına neden olmuştur. Simmel için iki kişili ve üç kişili gruplar arasında çok önemli bir fark vardır. Üçüncü kişinin eklenmesi grupta köklü bir değişime yol açmaktadır. Bu durum üçlü grupta farklıdır. Burada tek tek bireylerin ötesinde grup farklı bir anlam taşır. Bağımsız bir grup yapısı oluşturmaya müsaittir. Sonuç olarak burada bireysellik için bir tehlike söz konusudur. Bu grup yapısı üyeler üzerinde geniş bir etki yapabilir. Üçüncü kişinin eklenmesi, birçok sosyal rolün ortaya çıkmasına imkan tanır. Örn.Üçüncü şahıs grup içindeki tartışmalarda hakem ya da aracı rolünü üstlenebilir. Üçüncü şahıs, diğer iki kişi arasındaki tartışmayı kendi lehine kullanabilir veya diğer iki kişi arasında rekabet unsuru olabilir.

Üçüncü şahıs, diğer iki şahıs arasında kendi üstünlüğünü sağlamak için kasten bir çatışmayı teşvik edebilir.(Böl ve yönet)Tabakalaşma sistemi ve otorite yapısı ortaya çıkar. İkiliden üçlü yapıya geçiş sosyal yapının gelişmesi için elzemdir. Bireyler üzerinde baskın olan bu yapı ikili de yoktur.

Bu iki kişilik gruptan üçlüye değişim daha ve daha geniş gruplar boyunca devam eder, sonuçta toplumlar ortaya çıkmaktadır. Bu tip geniş sosyal yapılarda, birey gittikçe artarak toplumun yapısından ayrılır, yalnız ve daha yalnız yaşar,tecrit edilmiş bir şekilde olur. Nihayet sosyal yapı ve bireyler arasındaki dialektik ilişki içinde sonuçlanır. Buradaki tezatlık “toplum bireyselliğin ve özerkliğin ortaya çıkmasına izin verir, fakat aynı zamanda da engel olmaktadır.

Simmel bir grup ya da toplumsal sistem içindeki çatışmaların gerginliklerin o sisteme bütünleştirici bir etkisi olduğunu ileri sürmüştür. Simmel’ e göre çatışma ve düzen karşılıklı ilişki içindedirler.

Bunu Simmel’in adetleri incelemesiyle daha da iyi açıklamak mümkündür:

Adetler, bir tarafta, grubun ihtiyaçlarına cevap vermeyi sağlayan sosyal ilişki kalıpları vazifesi görmektedir. Diğer tarafta bireysel davranmak isteyenler için sapma olanağı sağlamaktadır. Görenek tarihsel bir süreç içerir; başlangıçta neyin adete uygun olduğunu herkes kabul eder, ancak kaçınılmaz olarak bazı bireyler bu düşünceden sapabilirler ve nihayet yeni adetlere topluca uyum sağlayabilirler. Adet bu anlamda dialektik bir anlam taşır, ilk önce başarı ve sonra mevcut adetlerden sapmalar ortaya çıkar. Geniş bir kitlenin bunu kabul etmesi ile , yeni adetler çekiciliğini kaybeder. Bu esnada başka bir dualite yeni bir adet hareketinin ortaya çıkmasına yol açar. Bir kişi gruba öncülük edebilir, paradoksal olarak, daha iyi olanın diğerini takip etmesi şeklinde sürer. Bu ise zorunlu bir uyma ile oluşur. Nihayet Simmel sadece adet konusunda birbirini takip eden süreçleri değil, adetlerin dışında kalan bir grup insanı da inceler. Adetlere uymayan insanlar, adetleri sadece taklit ederler, ancak kendi bildiklerince yaşarlar. Sonra Simmel bu grubun taklit ettikleri adetlerin zıddı olan bir tarza bağlandıklarını söyler. Bireyler adetlerden bireyselliklerini kaybedecekleri düşüncesiyle kaçınırlar. Bu korku, Simmel’e göre kişisel güç ve bağımsızlığın işaretidir.

Simmel’in bu görüşlerini toplumsal etkileşim tiplerini incelerken çokluk kavramını kullanması ile açıklamak mümkündür.. Bir taraftan grubun veya toplumun sayısı arttıkça bireysel özgürlük artmaktadır. Küçük bir grup veya toplum ise birey üzerinde kontrol oluşturmaktadır. Daha büyük bir toplum ise birçok gruptan oluşuyor ve her biri sadece küçük bir bölümüne kontrol uygulamaktadır. Fakat Smmel’e göre geniş toplumlarda birçok problemler bireysel özgürlüğü tehlikeye sokmaktadır. Fiziksel yakınlık ise kitle içinde insanları kolay telkin edilebilir,basit bir fikri takip edebilir,düşünmeden bağlanabilir yapmaktadır.

Bu bağlamda Simmel’in toplumsal etkileşim tiplerini incelerken mesafe kavramını ele almasını inceleyelim: Mesafe konusu ise şöyledir:”Para felsefesi” adlı eserinde şeyleri değerli yapan unsurları parayı analiz etmek için incelemiştir. Bir şeyi değerli yapan Simmel’e göre aktör ile olan mesafesidir. Eğer çok yakın ve elde etmesi kolay ise değersiz,çok uzak ve elde etmesi zor ise değerli olmaktadır.

Simmel’in “Yabancı” adlı incelemesinde yine bu konu ile ilgili yaklaşımlar bulunmaktadır. Yine aktörün gruba yakınlığı, onu yabancı yapmıyor, eğer gruba uzak ise temas kuramadığı için yabancı olmaktadır. Yabancı gruba yakınsa onlarla etkileşimden sonra grubun organik üyesi olabiliyor. Fakat Simmel sadece yabancı kavramı ile değil yabancılık ile de ilgilenmiştir. Bu bir etkileşim formudur. Yabancılık derecesi grubun içine veya yakınına girmesiyle farklılaşır.

Şimdiye kadar Simmel’in tiplerinden yabancıyı gördük,bundan başka cimri, müsrif,maceracı ve soylu tiplemeleri vardır.Yoksulluk; Simmel açısından başkaları tarafından yardım edilen veya en azından bu yardımı almaya hakkı olan kişilerin sosyal ilişkisi olarak ele alınır. Yoksulluk kişinin parası olmadığı anlamında ele alınmaz. İhtiyacı olanın yardım almaya hakkı vardır ve bu hak yardım almaktan dolayı acı vermemektedir. .Vericiler ihtiyacı olana vermek zorundadır. Simmel fonksiyonalist bir bakış açısı ile,toplum tarafından yoksullara yardım yapılmasını sistemini destekleyici bulmaktadır. Toplum fakirlere yardımı gerekli kılar,böylelikle fakirler toplumun aktif ve tehlikeli düşmanları olmaz. Öyleyse verimlilikleri arttırılabilir ve nesilleri dejenerasyondan kurtulabilir. Burada devlet anahtar roldedir. Fakirlere yardım bürokratik yoldan olabilecektir.

Simmel,yoksulluk kavramının relatifliği üzerinde de durmaktadır. Yoksul, toplumun sadece en aşağı kısmında bulunan değildir. Yoksulluk bütün sosyal tabakalarda bulunabilmektedir. Göreli olarak yoksulluk kavramına göre;eğer insanlar üst sınıfa bile dahilse,çevresindekilerden daha az zengin ise, bu insanlar karşılaştırmalı olarak fakir sayılabilmektedir. .Böylelikle hükümet programı da problemi tamamiyle çözme gücünde değildir.

Simmel Tönnies’in topluluk toplum kavramlarını modern topluma uygulamıştır. Kentte oturan insanların kişiliği ve kültürü üzerinde kentleşmenin etkilerini araştırmıştır. Tıpkı Tönnies gibi Simmel’de kent toplumlarını kırsal toplumlara göre daha rasyonel olarak ele almaktadır. Bu bakımdan kent toplumlarında ikincil ve çıkarlara dayalı ilişkiler egemen iken kırsal topluluklarda birincil ve geleneksel ilişkiler vardır. Kent toplumlarının rasyonelliği yaşamın artan temposu ve işbölümünün bir sonucu olmaktadır. Kentsel yaşamda para ekonomisi hakimdir. Kentte hayati önem taşıyan unsur pazardır. Bu nedenle kentsel yaşam zihniyeti çıkarlara dayalıdır. Simmel kentte egemen olan bireyselliğin derecesinin artması ile bireylerin birbirinden soğuduğunu ve böyle bir ortamda da yabancılaşma ve sapkın davranışların kaçınılmaz hale geldiğini ileri sürmüştür.

Simmel’in görüşleri çatışma teorilerini, sembolik etkileşim teorilerini, alış-veriş teorilerini ve yapısalcıları etkilemiştir.

SOSYOLOJİ TARİHİ ÜNİTE 9

BAŞLIKLAR:

Max Weber (1864-1920)
WEBER’DE SOSYOLOJİNİN KONUSU
Toplumsal davranışları da belirleyen sebepler
WEBER’DE OTORİTE TİPLERİ
WEBER’İN PROTESTAN AHLAKI VE KAPİTALİZMİN RUHU ADLI ESERİ

Max Weber (1864-1920)

Max Weber hukukçu, iktisatçı, tarihçi ve sosyologdur. Karşılaştırmalı ekonomi tarihi ve din tarihinde oldukça önemli bir üne sahiptir. Yine Siyaset Sosyolojisi, Din Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi gibi birçok sosyolojinin alt bilim dalının kurucusu olmuştur. Weber aktif bir bilim adamı kimliğinin yanı sıra aktif bir politikacı ve politika yazarı olarak da tanınmıştır. Aynı zamanda bir filozof ve bilim kuramcısıdır. Bilim kuramcısıdır, çünkü Weber sosyolojisini mevcut olan hali hazırdaki bilim anlayışından hareketle geliştirmemiş, kendine özgü bir anlayışı ileri sürmüştür.

Şimdi Weber’in özgeçmişine, düşüncelerini etkileyen, yaşamına, etkilendiği kişilere, bulunduğu ortamın özelliklerine, aldığı eğitim ve mesleki yaşamı açısından kısa bir göz atalım;

•1864 21 Nisan. Almanya’nın Ertfurt kasabasında doğmuştur. Babası tekstil üretimi ve ticareti ile uğraşmaktadır aynı zamanda hukuk eğitimi almıştır. Annesi ise dindar bir kadındır.

•1869 Bu tarihte Weber’in ailesi Berlin’e yerleşmiştir. Babası yerel meclis üyesi olmuştur. Bu dönemde Weber o dönemin Dilthey, Tritschke, Momsen gibi ünlü düşünürlerin de yer aldığı entelektüel bir çevre içerisinde yetişmiştir.

•1884 Yüksek öğrenimini Berlin ve Göttingen Üniversitelerinde tamamlamıştır.

•1889 Berlin’de hukuk doktorasını “Ortaçağda Ticari Girişimlerin Tarihi Üzerine Bir İnceleme” ile almıştır.

•1891 “Kamu Hukuku ve Özel Hukuk Açısından Romanın Tarım Tarihinin Anlamı ” adlı tezi ile de doçentliğini alarak Berlin Hukuk Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olarak göreve başlamıştır.

•1893 Marianne Schnitger ile evlenmiştir.

•1894 Fribourg Üniversitesi’nde ekonomi politik profesörü olarak görev yapmıştır.

•1896 Heilderberg Üniversitesi’nde görevine devam etmiştir.

•1897 Ağır bir sinirsel rahatsızlık geçiren Weber dört yıl boyunca tüm çalışmalarını durdurmuştur.

•1902 Heilderberg Üniversitesi’nde görevine yeniden başlamıştır.

•1904 Amerika’da Saint-Louis’de yapılan toplumsal Bilimler Kongresi’ne katılmıştır. Burada Almanya’daki kapitalizm ve kırsal toplum üzerine bir konferans vermiştir. Aynı yıl ise “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eserini yayımlamıştır.

•1905 Bu tarihte Rus Devrimi olmuştur, belgeleri asıllarını okuyabilmek için Rusça öğrenmiş ve Çar İmparatorluğu’nun sorunları ile ilgilenmiştir.

•1914 Birinci Dünya savaşı başalmıştır ve Weber savaşta asker olarak görev almak istemiştir.

1915 yılının sonuna kadar Heilderberg bölgesinde bir grup hastanenin yönetimini üstlenmiştir.

•1916-1917 Alman yöneticilerini savaşın genişlememesi için ikna etmeye çalışmış, Almanya’nın dünya politikasına yönelmesi ve bu dönemde Rusya’nın bir tehdit oluşturması üzerine yazılar yazmıştır.

•1919 “Genel Ekonomi Tarihi ” adı altında verdiği dersler daha sonra (1924) yayımlanmıştır. Bu tarihlerde Weimer Anayasası’nı yazmakla görevli komisyona katılmıştır.

•1920 14 Haziran’da Münih’de ölmüştür.

•1922 “Ekonomi ve Toplum” adı altındaki yazıları eşi Marianne Weber tarafından yayımlanmıştır.

Weber’in bilim kuramcısı olduğundan yukarıda bahsetmiştik; bu konuyu daha iyi anlayabilmek için diğer bir deyişle Weber’in bilim kuramının özgünlüğünü kavrayabilmek için önceki sosyologların görüşlerine bir göz atmamız gerekli olmaktadır:

Spencer, Comte, Durkeim’ın sosyolojileri toplumu ve kültürü doğanın bir uzantısı sayan doğacı pozitivist bir anlayışa dayanmaktadır. Marx’ın sosyolojisini de aynı kategori içine almak mümkündür. Oysa özellikle Almanya’da Herder’le başlayan ve Alman Tarih Okulu’ndan Dilthey’e kadar uzanan bir gelenek içinde bu doğacı anlayışa karşı tinselci ve tarihselci bir anlayış egemen olmuştur. Bu anlayış, kültür bilimlerinin yasalar oluşturmak ve olgular arasındaki nedensel ilişkileri bulmak amacında olan doğa bilimleri gibi açıklamacı bilimler değil , konularını özgül ve bir defalık haller olarak ele alan anlamacı bilimler olduklarını ileri sürmüştür. İşte Weber sosyolojisinin doğa bilimleri ve kültür bilimlerinin konu ve yöntem bakımından farklılığının tartışıldığı bu ortamda , tartışmalara katılarak kurmuştur. Weber sosyolojisi bu tartışmaların odağını oluşturan açıklamacı ve anlamacı yöntemlerin bir bireşimi üzerine temellenmiştir. Örneğin Weber’in sosyolojisine anlayıcı, anlamacı sosyoloji gibi adlar verilmiştir. Anlama ise Herder’den Alman Tarih Okulu , Dilthey, Rickert’e kadar uzanan Alman felsefe geleneğinde insanı ve kültürü kavrama ve bilme yöntemi olarak konumlanmış ve kültür bilimlerine özgü bir yöntem sayılmıştır. Bu yöntem aynı zamanda insan ve kültüre doğabilimsel yöntemlerle yönelemeyeceğimizi belirten bir anlayışı da ileri sürmektedir.

Gerçekten de bu felsefe geleneği içinde kültür tamamiyle insan yaratısı bir alan olarak görülmüş ve insanın doğal belirleniminin üstünde ve ama yine doğa ortasında gerçekleştirdiği her şey kültürden sayılmıştır. Dil, din, mitos, teknik, ekonomi, bilim, sanat, felsefe kültürün öğeleri ve halkaları olarak insanın nesnelleştirmeleridir. Ancak kültürü yaratan insan öbür yandan da yarattığı kültür tarafından da belirlenmektedir. Yani insan içinde doğduğu kültürün aynı zamanda bir ürünüdür .

Bu açıdan bakıldığında kültürü konu edinecek olan yani inceleme nesnesi kültür olan bilim, konularını bir doğa nesnesi olarak ele alamaz görüşü ortaya çıkmaktadır. Çünkü doğa insanın dışında ve insanı da bir nesne olarak belirleyen doğa yasalarının egemen olduğu bir alandır. Bu anlamda doğa bilimleri deneysel, açıklamacı yöntemleri kullanabilmektedir. İnsanın da doğayı ve bir doğa varlığı olarak kendisini belirleyen doğal neden ve etkenleri bu yolla inceleyip öğrenmesi mümkündür. Ancak burada biraz Kant’ın düşüncelerinde bahsetmek yerinde olacaktır. Çünkü Kant, insanın yalnızca doğal belirlenim altında bir doğa varlığı olmadığını, onda istenç ve akıl ile, kendine ilkeler koyabilen ve bu ilkeleri eylem yolu ile yaşamına katabilen bir varlık olduğundan bahsetmektedir. Bu yönüyle insan kendi doğal belirleniminin üstünde özgür bir varlık olmaktadır. Yani eylemlerinde seçimler yapabilmektedir.

Yeni Kantçı ekolden olan Rickert buradan hareketle kültür bilimlerini bireyselleştirici, doğa bilimlerini ise genelleştirici bilimler olarak sınıflamıştır. Rickert’e göre, doğa bilimleri inceleme nesneleri içindeki sınırsız çokluk içinde tekrar ve düzenlilik gösteren unsurları mantıksal genellik içinde toplamayı amaçlarken, kültürel bilimler ise, kültürel olayların çokluğu içinde ayıklama yapmakta ve bu seçilmiş olayları hangi değerlerin yönlendirdiğini anlayıp anlatmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda doğa bilimlerinin genelleştirici olma hedefleri varken kültür bilimlerinin ise bireyselleştirici hedefleri vardır. Bu karşıtlık aynı zamanda doğa bilimlerinin açıklayıcı yöntemi ile kültür bilimlerinin anlamacı yöntemleri arasında da vardır.

İşte bu anlayış Weber’in bilim kuramını ve bilim anlayışını oluşturmasında ip ucu olmaktadır. Weber için kültür bilimleri konularını bir defalık haller olarak ele alan, kültür gerçekliğinin sınırsız çokluğu içinde konusunu belli değerlere göre seçen ve anlama yönteme ile çalışan bilimlerdir, bu nedenlerde dolayı da bireyselleştirici bilimlerdir. Doğa bilimleri karşısında kültür bilimlerinin bu özel durumunu göz ardı etmenin Weber’e göre olanağı yoktur. Ancak Weber, pozitivistlerin doğa bilimi ideallerinin de etkisi altındadır ve bir bilgi etkinliğinin bilim statüsü kazanabilmesi için genelleştirici ve açıklayıcı bir etkinlik olması gerektiğine de inanmaktadır. Böyle olunca da Weber, bir bilim statüsü kazanabilmeleri için kültür bilimlerinin de yasalar ortaya koyabilen , yani genelleştirici olabilen bir bilimsel etkinliğe gereksinimi olduğunu vurgulamıştır. Ama öbür yandan kültür bilimlerine doğabilimci ilke ve yöntemleri taşımak isteyen doğacı anlayışı da benimsememektedir. Weber böyle bir doğacı tutumla çalışan Comte ve Durkeim’ın sosyolojisini pozitivist önyargıcılıkla suçlamıştır. Weber’in düşüncelerini bir daha toparlayarak anlatacak olursak; Weber, bir yandan kültür bilimlerinin doğa bilimlerinden farklılığını vurgulamaktadır, buradan kültür bilimlerinin insandan yola çıkan ve dolayısıyla bireyselleştirici ve anlamacı bilimler olduğunu kabul etmektedir. Ancak kültür bilimleri bireyselleştirici bir etkinlik olarak kaldıklarında ise, tam bir bilim statüsünde olamayacaktır. Çünkü bilim doğa bilimleri anlayışında olduğu gibi genelleştirici ve nedenselci olmalıdır. Ama bu yöntemle de insan dünyası değil de süreklilik ve tekrar gösteren olgular incelenebilmektedir. Weber’ in bu bağlamda temel ilgisi hem doğa bilimlerinden farklı kendine özgü olan hem de genelleştirici bir etkinlik olarak sosyoloji biliminin nasıl olabileceğidir. Diğer bir deyişle Weber genelleştirici bir bilim olarak sosyolojiyi kurmak istemektedir. Böylelikle Weber, sosyolojinin bilim statüsünü kazanması için hem doğa bilimlerinin genelleştirici- açıklamacı yöntemini hem de değere ilişkin olan kültür bilimlerinin nesnesinin anlaşılması için anlamacı ve hermeunetik yöntemleri birleştirmiştir. Bu bağlamda toplumsal olguların incelenmesi için “İdeal Tip ” kavramını ileri sürmüştür.

Buraya kadar Weber’in bilim anlayışı konusunda yapılan açıklamalar göstermektedir ki, Weber herhangi bir toplumsal davranışı, tarihsel bulguları kullanma yolu ile zihinsel olarak kurduğu ideal tipler aracılığı ile incelemek istemektedir. İdeal tipler, tarihsel bulguların incelenmesi sonucu, zihinde yaratılan, gerçeklikte tam örneği bulunmayan belli bir toplumsal olgunun tüm tipik özelliklerini kapsamının yanı sıra , farklılıklarını da işleyen bir kavramsallaştırma biçimi olarak tanımlanabilir. Weber bu zihinsel kavramlaştırmaları kullanarak söz konusu olguyu ideal tip’le arasındaki benzerlik ya da sapmaları karşılaştırmak suretiyle inceleyerek bulguları ile söz konusu olgu hakkında anlayarak bir açıklama yapmak istemektedir.

Bu bağlamda Weber’in “anlama ” kavramını açıklamamız gerekmektedir: Weber iki türlü anlama’nın olabileceinden bahsetmiştir: Birinci tür anlama bie davranışta kastedilen manayı hemen anlamak şeklindedir. Örneğin; 2×2 = 4 eşitliğini okuduğumuzda ya da gördüğümüzde ne anlama geldiğini hemen anlarız. Bir insanın yüzünde, ifadesindeki belirmelerle o kişinin hiddetlendiğini ya da sevindiğini anlarız. Bu tip anlama davranışları akılla hemen davranışın ortaya çıktığı anda anlamayı ifade etmektedir. Cam ya da kapıyı açmak isteyen insanın davranışı gibi.

Weber’e göre anlamanın ikinci bir çeşidi açıklayabilecek şekilde anlamaktır. 2×2=4 eşitliğini söyleyen ya da yazan kişi bu eşitliğe nasıl bir mana yüklediğini, örneğin muhasebe ya da teknik hesap yaptığı zaman ilmi bir açıklama nedeniyle söylediğine göre bu eşitliği ortaya çıkaran saikleri ile açıklayarak anlamak mümkün olmaktadır. Böylelikle de davranışı yönlendiren saiklerle açıklamak ile eşitlik bir mana bütünlüğü kazanmaktadır. Kapı açan kişi dışarı çıkmak için camı açan kişi de sıcaktan bunaldığı için bu davranışı yapabilmektedir.

Davranışın manasını araştıran bir bilim olarak sosyoloji’ye göre açıklama hemen anında anlaşılabilen davranışını gözetilen sübjektif manaya göre bütünlüğünü kavramak olmaktadır.

Weber bu bağlamda anlayarak açıklamak yöntemi ile 3 şekilde ideal tip oluşturmuştur:

1)- Münferid bir hadisede davranışta kast edilen gerçek manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yolu ile kavramak demektir. Bu yol ile Weber hem genel hem de benzersiz olma özelliğinde olan Batı Avrupa kapitalizmini incelemiştir (Tarihsel yaklaşım).

2)-Kitlesel davranışlarda kast edilen ortalama ve yaklaşık manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yolu ile kavramak. Weber tarihsel süreç içerisinde farklı zaman ve toplumlarda karşılaşılan “bürokrasi” tiplemesini ortaya çıkarmıştır (kitlelerin sosyolojik olarak ele alınması)

3)- Sıkça görülen bir olayın saf tipini kurgulayabilmek için ona bilimsel olarak atfedilen manayı veya mana bütünlüğünü yorumlama yolu ile kavramak şeklindedir. Ekonomik kuramın önermelerini bu şekilde ele almıştır. Değişim, serbest rekabet ve tamamen akılcı bir etkinlik esasına göre örgütlenmiş bir toplumda piyasaların ayrıntılı bir ideal tablosunu incelemiştir.

WEBER’DE SOSYOLOJİNİN KONUSU

Weber’ e göre sosyoloji ; toplumsal davranışı yorumlayarak anlamak ve bu yolla davranışı hem kendi akışı doğrultusunda ve hem de doğurduğu tesirlerle birlikte sebeplerini ortaya koyarak açıklamak isteyen bir bilim dalıdır. Davranış ise; ister dışa vurulmuş ister içsel bir fiil ister suskun olma veya göz yumma olsun davranışta bulunan kişi ya da kişilerin sübjektif bir mana vererek sergilediği beşeri tavırlardır. Bu bağlamda Weber sübjektif mana’ yı davranış sahibinin davranışında gözettiği, davranışına yüklediği mana olarak tanımlamaktadır. Bir davranışta gözetilen sübjektif mana beş grup içinde toplanabilmektedir:

1.Davranış sahibinin niyeti, gayesi.

2.Davranış sahibinin göz önünde bulundurduğu kişi ya da kişilerin nasıl davranacaklarına dair beklentileri.

3.Davranış sahibinin göz önünde bulundurduğu kişi ya da kişilerin ne yapmaları gerektiğine dair normatif beklentileri.

4.Davranış sahibinin kanaatleri, tecrübeleri, pratik bilgileri.

5.Davranış sahibinin içinde bulunduğu düzenin ortaya koyduğu kurallar.

Weber’ e göre toplumsal davranış ise; davranışta bulunan kişi ya da kişilerce gözetilen sübjektif mana çerçevesinde , başkalarının tavırlarına bağlı olarak ve kendi akışı içinde bu tavırlara yönelmiş olan bir davranış tarzıdır. Weber’in toplumsal davranış hakkındaki görüşlerini şöyle gruplamak mümkündür:

1. Toplumsal bir davranış, başkalarının geçmişte ya da şimdi yaptığı veya ileride yapması muhtemel davranışlarına karşı yapılmış olabilir. Örneğin; daha önce yapılmış bir saldırının intikamını almak, şu andaki bir saldırıyı savuşturmak veya ileride olması muhtemel bir saldırıya karşı savunma tedbirleri almak gibi. Bu başkaları bir tek kişi ve tanıdık veya belirsiz sayıda çok ve hiç tanınmayan şahıslar da olabilir. Örneğin para bir değiş tokuş (mübadele) aracıdır. Davranış sahibi tanımadığı çok sayıda insanın da ileride alışveriş yaparken parayla mübadele edeceğini bildiğinden o da alışverişte parayla mübadelede bulunur.

2. Her davranış hatta fiili/ görünür davranışlar bile burada belirtildiği mana itibariyle toplumsal davranış değildir. Sadece nesnelere yönelmiş olan görünür davranışlar da toplumsal davranış değildirler. İçsel tutumlar ise başkalarının davranışlarına yönelmiş olmaları halinde toplumsal davranış olurlar. Tek başın yapılan dua gibi dini davranışlar da toplumsal davranış değildir. Bir ferdin iktisadi bir faaliyeti ancak başkalarının davranışlarını dikkate alması, hesaba katması halinde toplumsal bir davranış olabilir. İktisadi bir faaliyet kişinin kendi iktisadi malları üzerindeki tasarrufunun başkalarınca kabullenilmesi suretiyle formel ve genel olarak toplumsal bir davranıştır. Maddi bakımdan ise; örneğin tüketim durumunda başkalarının ilerideki arzu ve isteklerini dikkate almak suretiyle tasarruflarını o istikamete yöneltmesi veya üretim durumlarında başkalarının istek ve arzularını kendine temel edinmesi yönünden toplumsal bir davranış olmaktadır.

3. Her beşeri temas toplumsal bir nitelik taşımaz. Sadece başkalarının tutum ve davranışlarına yönelene anlamlı tutum ve davranışlar toplumsal bir niteliğe sahiptir. Örneğin bisikletli iki kişinin birbirleriyle çarpışması tabiat hadisesi gibidir. Ama çarpmamak için diğerine yol verme teşebbüsü, çarpışmanın ardından karşılıklı bağırıp çağrışmalar, kavga veya dostça davranışlar birer toplumsal davranıştır.

4. Toplumsal davranış ne, çok sayıda insan tarafından sergilenen benzer davranışların ve ne de başkalarının davranışlarının tesiri altında sergilenen davranışların aynısıdır, Weber bunları şöyle izah etmektedir;

•Yağmurun yağması ile birlikte sokaktaki insanların bir kısmının aynı anda şemsiyelerini açması, ıslanmaktan korunabilmek için yapılmış bir davranıştır ve burada bir başkasının tutum ve davranışlarına yönelmesi söz konusu değildir.

•Belli bir mekanda toplanmış bir kitlenin kendi içindeki ferdin davranışlarını derin bir biçimde etkilediği bilinmektedir. Weber Le Bon’un kitle psikolojisi kavramından hareketle bu tip davranışları kitlesel kaynaklı davranışlar olarak adlandırır; çok sayıda inanın müşterek davranışları birey üzerinde ani veya derece derece etkili olabilir bu sayede dağınık kitlelerin davranışları bile kitlesel kaynaklı davranışa dönüşebilmektedir. Örn; basın yoluyla alınan haber ya da bilgilerde olduğu gibi. Böylelikle bazı hadise ve davranışlar insanda sevinç, hiddet, üzüntü hislerinin uyanmasına sebebiyet verebilmektedir. Weber sadece kitle olgusunun tesiriyle ve tepkisel saikle sergilenen ve kitle ile arasında mana taşımayan bir davranışın toplumsal davranış olmadığını belirtmektedir. Ancak aradaki farkın belirsiz olduğunu, çünkü toplanan kalabalık ve kitle olgusu arasında çeşitli şekillerde yorumlanabilecek bir mana ilişkisi olabilmektedir. Yine Weber, bir başkasının davranışının taklid edilmesinde sadece tepki olarak yapılmış olması ve başkasının davranışı göz önünde bulundurulmadan yapılmış ise yine toplumsal davranış olarak tanımlanmadığını ifade eder. Yine aradaki fark belirsizdir. Bir insan başkasında görüp beğendiği ve kendine uygun bulduğu bir tavrı aynen sergiliyor ise toplumsal davranış olmaz iken, bir kişi diğerinin davranışını moda olduğu ananelere uygun olduğu, örnek bir davranış olduğu ya da benzer sebeplerden dolayı taklid ediyorsa o zaman bir mana bağı bulunmasından dolayı toplumsal davranış sayılabilmektedir. Weber gerek kitlesel davranış gerekse de taklidin muğlak ve belirsiz olup toplumsal davranışın istisnai uç türleri olduğunu ileri sürmüştür. Bu ve benzeri durumlardaki belirsizlikler kişinin davranışlarında bir başkasının davranışına yönelmesi ve kendi gözettiği manayı her zaman bilememesinden veya bunların şuurunda olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Weber, etkilenme ile bir manaya yönelişi kesin bir şekilde birbirinden ayırt edebilmenin her zaman mümkün olamadığını ileri sürmüştür. Burada vurgulanması gereken bir nokta da sadece etkilenmeden doğan davranışların sosyolojik olarak asıl manadaki toplumsal davranışlar kadar önemli olduğu ancak toplumsal davranışını sosyolojiyi oluşturan kuran olgular olarak bir ayırd edici niteliğinin olmasıdır.

Weber her davranış gibi toplumsal davranışları da belirleyen sebepler olduğunu ileri sürerek

bunları şöyle sıralamıştır;
Toplumsal davranışları da belirleyen sebepler

1. Davranışın Gaye Bilinci (zweckrational) ile Belirlenmesi: Kişinin dış dünyadaki nesnelerin ve insanların davranışlarıyla ilgili beklentilerde bulunması ve bu beklentilerini akılcı bir biçimde ölçüp biçerek kendi belirlediği gayeye ulaşabilmek için birer vasıta olarak kullanması veya gayesine ulaşmanın şartları olarak değerlendirmesidir. Bu tip davranış Pareto’da gördüğümüz mantıklı davranış ile benzerlik taşımaktadır. Tıpkı körü inşa etmek isteyen mühendisin davranışı gibi.

2. Davranışın değer- bilinciyle belirlenmesi: Kişinin bir davranışı, sırf ahlaki, estetik ya da dini bakımdan taşıdığına inandığı değerinden dolayı sergilemesi, bunu yaparken de davranışalrının doğuracağı sonuçları gözönüne almamasıdır. Birey davranışının doğuracağı neticelere aldırmaksızın sırf ödev, şeref, sadakat, ya da herhangi bir dava inancından dolayı davranışta bulunursa davranışını değer bilinci ile belirlemiş olmaktadır. Davranışta başarıdan ziyade davranışın yapılış tarzı önemlidir. İntikam, kendini bir şeye adama, gemisiyle batan kaptanın davranışı gibi.

3. Davranışın Hissi Saiklerle Belirlenmesi: Kişinin davranışını yaşadığı anlık hissi tutum ve heyecanlarla duygusal olarak belirlenmesi şeklidir. Bu davranış türü alışılmamış yani günlük olmayan bir durum karşısında kendi hakimiyetini kaybederek yapılmış bir tepki halinde kendini göstermektedir. Bir futbol maçında sinirlerinin denetimini yitiren bir oyuncunun diğer oyuncuya saldırması, çocuğunu tokatlayan anne örneği gibi.

4.Davranışın Geleneksel Saiklerle Belirlenmesi: Kişinin davranışını yerleşmiş alışkanlıklarla sergilemesi şeklindedir. Bu davranış türüne alışkanlıklarla şekillenmiş günlük davranışlar örnek verilebilir. Burada amaç belirleme, bir değerden hareketle ya da duygusal bir yönelim davranışı ortaya çıkarmamaktadır. Sadece uzun bir uygulama ile yerleşmiş davranışlar görülmektedir.

Weber davranışları ortaya çıkaran saiklerle ilgili tiplemeleri belirledikten sonra, herhangi bir toplumsal davranışın bunlardan sadece bir tanesine yönelmiş olmayacağını ve bu türlerin tüm yönelişleri kapsamadığını vurgulayarak bu türlerin sosyolojik bir amaçla oluşturulmuş saf tipler olduğunu belirtmiştir. Gerçek davranışlar bu saf kuramsal tiplere az çok yaklaşmakta ya da bu tiplerin bir bileşimi olmaktadır.

Weber toplumsal davranışların düzenlilikler gösterdiği, yani gözetilen mananın aynı türde ve benzer olması durumunda davranışın aynı kişi tarafından tekrarlanan, davranışta bulunanların birden fazla olması halinde ise yaygınlaşan bir durum ortaya çıkardığını ileri sürmüştür. İşte sosyoloji bu tür davranışlarla ilgilenmektedir. Weber sosyolojinin bu özelliği ile tarih biliminde ayrıldığını belirtmiştir. Çünkü tarih bilimi tarihin gidişini etkilediğini düşündüğü önemli gördüğü olayların tesbit edilmesi ve bunların nedensel açıklaması ile ilgilenmektedir.

Weber yukarıda saikleri ile açıklamaya çalıştığımız yaygınlaşmış davranış tiplerinin örneklerini de şöyle izah etmiştir:

Eğer davranışların düzenliliği toplumsal davranışın sadece rutin bir şekilde tekrarlanmasından oluşuyorsa ve toplum içinde somut davranışlarla gerçekleşiyorsa “adet” olarak tanımlamıştır. Şayet bu somut tekrarlar eski bir alışkanlığa dayanarak ortaya çıkıyorsa o zaman “gelenek” olarak tanımlanmaktadır. Bu düzenli davranışlar sadece aynı tür beklentilere gaye bilinçli olarak bağlı ise o zaman menfaate dayalı davranışlar olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanımlamalara uygun olarak “moda” adet türü davranış içine girmektedir. Geleneğin aksine yeni bir davranış olarak birçok kişi tarafından yapılmaktadır. Gelenek ise yaptırımı olmayan kuralları içermektedir. Birey bu kurallara ya düşünmeden ya da başka sebeplerden dolayı uymaktadır ve kendi muhitinde olanların da aynı sebeplerle bu kurala uyacaklarını beklemektedir. Bu kurallarda zorlama yoktur. İktisadi davranışlar ise, ne normlardan ne de gelenekten kaynaklanmayan davranışlardır. Bu tarz davranışları belirleyen ise, tarafların davranış tarzının eşyanın tabiatı gereği kendi şahsi menfaatlerine ortalama seviyede en uygun düşen tarz olması ve tarafların davranışlarını bu niyet ve bilgiye uygun olarak yönlendirmesidir. Serbest pazarda fiyatların belirlenmesinde olduğu gibi. Pazarda yer alan insanların kendi şahsi iktisadi menfaatleri onların gayelerini oluşturmaktadır, bu amaca ulaşmak için sergilenen davranışlar ise vasıtadır (araçtır). Başkalarından beklenen ortalama davranışlar ise, şartlar olarak belirmektedir. Gayelerine ulaşmak için kişiler davranışlarını birer vasıta olarak şartlara ve amaçlarına uygun bir şekilde yönlendirirler. Bu insanlar ne kadar katı gaye bilinçli davranış sergilerlerse karşılaştıkları davranışlarda o kadar benzerlik gösterir. Bu suretle davranışlar düzenlilik ve süreklilik göstermektedir. Bu da o ortama istikrar getirmektedir. Böylelikle bireylerin menfaatleri ve başkalarının menfaat beklentileri hesap edilerek davranışların bu menfaatleri yönelmesi normlar kadar etkili olmakta bir düzen oluşturmaktadır. Weber iktisat ilminin bu şartlarda doğduğunu belirtmiştir.

WEBER’DE OTORİTE TİPLERİ

Weber farklı toplum ve çağların nasıl farklı toplumsal otorite biçimleriyle belirlendiğini anlamak istemiştir. Bu bağlamda bürokrasiyi toplumsal otoritenin özel bir biçimi olarak görmüş ve otorite yapılarının yaratılıp sürdürülmesinde bürokratik örgütlerin nasıl bir etkiye sahip olduğunu anlatmıştır.

Weber’e göre otorite çeşitli yollarla ortaya çıkabilmektedir. Öncelikle ve en bariz biçimi ile otorite bir ya da daha fazla kişinin doğrudan tehdit ya da zor kullanma ile başkalarına baskı uyguladığında ortaya çıkmaktadır. Ama otorite Weber’ e göre daha incelikli yollarla da gerçekleşebilir; bir yöneticinin böyle bir hakka sahip sayıldığı için kendi iradesini başkalarına dayatmasında da böyle bir durum söz konusudur. Weber’in en çok ilgi duyduğu bu otorite tipidir ve incelemeleri otorite biçimlerinin toplumsal açıdan kabul edilebilir normal iktidar ilişkileri olarak , diğer birdeyişle yöneticinin kendisinde yönetme hakkını gördüğü ve ona bağlı olanlarında boyun eğmeyi ödev saydığı resmi otorite kalıpları olarak nasıl meşru hale geldiğini araştırmıştır. Weber tarihsel incelemelerinin bir sonucu olarak otorite ya da iktidarın meşru biçimleri haline gelebilecek üç toplumsal otorite tipi belirlemiştir; karizmatik, geleneksel ve rasyonel otorite biçimleridir.

1.Karizmatik Otorite:, bir liderin yönetimi kendi kişisel niteliklerine daynarak yürütmesiyle ortaya çıkmaktadır. Yönetimin meşruiyeti yönetilenlerin lidere bir şeyh, kahraman, demagog gibi yetki vermesi inancına dayandırılmaktadır. Bu otorite biçimine uygun idari aygıtın yapısı ise, düzensizdir ve lidere yakınlığı olan kişilerden oluşur.

2.Geleneksel Otorite; yönetme yetkisi geleneğe ve geçmişe duyulan saygıyla desteklendiğinde ortaya çıkmaktadır. Otoritenin meşruiyeti ise geleneği sürdürme ve işleri geleneksel tarzda yürütmenin doğru olduğu duygusuna dayanmaktadır. Böylece insanlar iktidarı çoğu kez monarşi ya da aile veraseti sistemlerinde olduğu gibi miras alınmış bir statüye bağlı olarak ellerinde tutmaktadırlar. Bu otorite biçiminin idari aygıtı ise Weber tarafından ataerkil ve feodal olmak üzere ikiye ayrılmıştır: Ataerkil yapıda memurlar ya da idareciler genellikle yöneticiye bağımlı ve ondan maaş alan kişisel makam sahipleridir; hizmetkarlar, akrabalar gibi. Feodal yapıda ise, memurlar bir ölçüde bağımsız kalmaktadırlar. Yöneticiye bağlılık gösterme karşılığında genellikle belirli bir nüfuz alanında özerk olmalarına izin verilmektedir, maaşları ya da geçimleri bakımından yöneticiye doğrudan bağımlılıkları yoktur.

3.Rasyonel ya da Yasal Otorite; bu biçimde iktidar, yasalar, kurallar, düzenlemeler ve usullerle meşrulaştırılmaktadır. Bu bakımdan yöneticiler nasıl atanacaklarını belirleyen yasal usullere uyarak meşru iktidarı elde edebilmektedirler. İktidarın yetkisi de aynı zamanda kurallarla sınırlanmıştır. Bu otorite biçiminin tipik idari aygıtı bürokrasidir. Bürokrasi resmi otoritenin örgütsel hiyerarşinin tepesinde toplanan rasyonel-yasal kuralların ve hiyerarşinin olduğu bir idari aygıttır. Şimdi de Weber’in bürokrasi tiplemesinin temel özelliklerine bir göz atalım: Weber’e göre bürokrasi batı toplumlarının bir idari örgüt biçimi değildir. Tarihsel süreç içerisinde Mısır Krallığı, Çin İmparatorluğu, Roma Katolik Kilisesi, Avrupa Devletleri’nde büyük boyuttaki çağdaş kapitalist işletmelerdekine benzer bir bürokrasi tipi görülmektedir. Weberci anlamda bürokrasinin bazı yapısal özellikleri şunlardır; Bürokrasi her biri uzmanlaşmış bir işlevi yerine getiren çok sayıdaki birey arasındaki işbirliğinin sürekli örgütlenmesidir. Bürokrat, aile yaşamından ayrı, kendi kişiliğinden kopuk denilebilecek bir mesleğe sahiptir. Burada herkes kuramsal olarak yasaları bilmek ve bu düzenlemenin belirlediği kurallara uymak zorundadır. Bürokrasinin bir diğer özelliği de bünyesinde çalışanlara kurallara göre belirlenmiş bir ücret ödemesidir. Bu ise bürokrasinin kendi kaynaklarına sahip olmasını gerektirmektedir. Feodal düzendeki durumun tersine olarak idari araçlar bürokrata ait değildir, bu mevkiler miras ya da satın alma yoluyla kazanılamaz.

Weber’ e göre bir yöneticinini bu otorite türlerinden birini ya da diğerini kullanma becerisi, yönetilenlerin ideoloji ve inançlarında destek ya da meşruiyet bulmasına ve yönetici ile yönetilenleri birbirine bağlayacak uygun bir idari aygıt geliştirerek otoritesini sağlam bir temele oturtmasına bağlıdır. Bu bakımdan Weber her otorite biçimine belirli bir meşruiyet türünün ve özgül bir idari örgütlenme biçiminin eşlik ettiği kanısındadır.

Weber bu üç otorite türünün nadiren gerçeklikte saf halde bulunduğunu ve birbirlerinin sınırlarını aştıkları durumlarda çoğu kez gerilimin ortaya çıktığını söylemektedir. Weber’in temel ilgisi gittikçe artan bürokratikleşme ve rasyonelleşme yöneliminden duyduğu kaygıdır. O’na göre bürokratikleşme süreci insan ruhu ve liberal demokrasi değerleri açısından çok büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Çünkü kontrolü ellerinde tutanlar bu yoldan kitlelerin çıkarlarını ve esenliğini ikinci plana itecek ama kendi devamlılıklarını sağlayacak araçlar edinmektedirler. Buradan hareketle Weber bürokrasinin kolay bir biçimde demir bir kafes haline dönüşebileceğini ileri sürmüştür. Bürokrasiyi birincil bir iktidar aracı olarak göre Weber, idari yapıdaki bürokratikleşmenin sonuna kadar götürülmesi halinde pratikte kırılması olanaksız bir iktidar ilişkisi biçiminin ortaya çıkacağı kanısını taşımaktadır. Hiyerarşiyi aşındıran ve yeni örgütsel iktidar mevzilerini devreye sokan enformasyon teknolojisindeki gelişmelerle bürokratik örgütlenmenin gücünün zayıflamakta olduğu görülmektedir ancak Weber’in sözünü ettiği rasyonelleşme süreci ve kontrol hala eskisi kadar güçlüdür.

WEBER’İN PROTESTAN AHLAKI VE KAPİTALİZMİN RUHU ADLI ESERİ

Weber, toplumsal yaşamda insanların düşünce, inanç ve değerlerinin belirleyici olduğunu ileri süren Weber, çağdaş batı toplumlarında ortaya çıkan kapitalizmin yalnızca Batı Avrupa toplumlarında yer alan inanç ve değerler sisteminin etkisi altında ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Weber’ e göre tarihsel süreç içerisinde çeşitli toplumlar kapitalist nitelikteki ekonomik etkinlikler içinde bulunmuşlardır ancak kapitalizm tarihsel özgünlüğe sahip somut bir toplumsal sistem olarak yalnızca Batı Avrupa’da ortaya çıkmış ve çağdaş Batı dünyasının uygarlığına dönüşmüştür.

Max Weber’ e göre kapitalizm amacı en fazla kar yapmak olan ve aracı durumdaki işle ilgili faaliyetlerin ve üretimin örgütlenmesi olan işletmelerin varlığıyla tanımlanmaktadır. Bu ise Weber’e göre batı kapitalizminin tarihsel olarak temel özelliğini oluşturan kar isteğiyle akılcı disiplinin birleşmesi olarak görülmektedir. Weber’ e göre bilinen tüm toplumlarda para kazanma hırsında olan insanlar vardır, ama ender olan bu isteğin fetihle, spekülasyonla ya da serüvenle değil disiplin içinde ve bilimin öncülüğünde yapılan para kazanma faaliyetleridir. Kapitalist bir işletme bürokratik örgütlenme aracılığı ile en fazla kar etmeyi amaçlamaktadır. Burada en fazla kar deyimi de sadece olabildiği ölçüde kar etmek değil sınırsız birikim yapma isteğini de içermektedir. Her tüccar yaptığı herhangi bir işte olabildiğince kar etmek ister. Kapitalisti belirleyen ise, kazanç isteğini sınırlamaması ve üretim isteğini de sınırsız kılacak bir biçimde daha çok biriktirme isteği ile harekete geçirmesidir.

Weber Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı bir toplumun toplumsal yapısı ile o toplumda egemen olan dinsel inançlar arasındaki ilişkileri incelemiştir. Weber’in toplumsal yapı üzerinde o toplumda hakim olan değer , düşünce ve inançların etkili olduğu anlayışı Marx tarafından ileri sürülmüş olan ve daha önceki derslerimizde gördüğümüz tarihsel materyalizm anlayışına ters bir görüştür. Weber, tarihsel materyalizm anlayışını reddederek dinlerin, altyapısı üretim ilişkileri tarafından belirlenmiş bir toplumun üstyapısı olduğunu kabul etmez, ekonomik davranışı dinsel davranış ve tutumlar ile açıklayarak, üst yapı özellikleri ile alt yapı özelliklerini analiz etmiştir. Weber çeşitli toplumlardaki insan davranışlarının, insanların varoluşları konusundaki genel anlayışları çerçevesinde anlaşılabilir olduğunu, dinsel dogma ve bunların yorumlarının dünyanın bu görüşünün ayrılmaz parçası olduğunu, bireylerin grupların davranışlarını özellikle de ekonomik davranışlarını anlamak için bunları anlamak gerektiğini ileri sürmüştür. Böylelikle Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde dinsel anlayışların ekonomik davranışların gerçekten belirleyicisi olduğunu buradan toplumlardaki ekonomik değişmelerin nedeni olduğunu göstermek istemiştir. Böylelikle Weber, Protestan Ahlak anlayışı ile kapitalizmin işleyişi anlayışı arasında entelektüel ya da tinsel bir uygunluk kurmayı amaçlamıştır. Max Weber’in iddiası, öne sürdüğü tez kapitalizm anlayışı ile Protestanlık arasında anlamlı bir uygunluk olmasıdır. Şimdi Weber’in kullandığı Protestan Ahlakı’nın temel özelliklerinin neler olduğunu görelim;

Bu anlayışa göre dünyayı yaratan ve yöneten , mutlak, yüce bir Tanrı düşüncesi vardır. Ancak insan sınırlı aklı ile bunu kavrayamaz. Mutlak, güçlü, esrarlı Tanrı her bir insanın kurtuluşunu ya da lanetlenmesini öneceden belirlemiştir. İnsan çabaları ile önceden alınan bu kararı değiştiremez. Kurtuluşu ya da lanetlenmesi Tanrı tarafından belirlenmiş olan insanın bu dünyadaki ödevi ise Tanrı için çalışmaktır.

Weber’e göre bu dinsel öğeler diğer dinlerde de dağınık halde bulunmaktadır. Ama bu öğelerin Protestan din anlayışı içersinde bileşimi özgün, tektir ve sonuçları açısından da önemlidir. Çünkü bu görüş her türlü mistisizmi (insanın sınırlı aklı ile sınırsız akla sahip Tanrı’yı kavrayamaması) dışlamaktadır. Yaratılanın sınırsız aklı ile yaratıcının sınırsız aklı arasında iletişim önceden yasaklanmıştır. Böylelikle ayinlere de karşı çıkılmıştır. İnsan bilinci bu anlamda doğa düzenini kavramaya yönelmiştir. Weber’e göre bu anlayış bilimsel araştırmanın gelişmesine dolaylı olarak yararlı olmuştur. Bu anlayışa göre bu dünyada inanan kişi Tanrı için çalışmalıdır. Birey kurtuluşunun belirsizliğinden kaynaklanan onu içinde tutamayacağı korkuyu aşmak için çalışmaya sevk edilmektedir. Böylelikle dünyevi başarılar özellikle ekonomik başarılar toplumda önem kazanmaktadır. Bu teolojik anlayışın yorumu aynı zamanda bireyciliği de güçlendirmektedir. Herkes Tanrı karşısında yalnızdır. Akılcı, düzenli, sürekli çalışma Tanrının emrine boyun eğme bir çeşit ibadet olarak yorumlanmaktadır. Protestan Ahlakı inananları bu dünyanın nimetlerinden sakınma ve çileci bir davranış emretmektedir. Diğer taraftan akılcı bir biçimde çalışmak ve karı harcamamak kapitalizmin gelişmesi için zorunlu bir davranıştır. Çünkü tüketilmeyen karın sürekli olarak yeniden yatırımlara ayrılması ile aynı anlama gelmektedir. Kapitalizm işin akılcı örgütlenmesini gerektirmektedir, üretim araçlarının gelişmesini sağlamak için karın büyük kısmanın tüketilmeyip biriktirilmesini içermektedir. Bu anlayış ise yukarıda anlatıldığı gibi Weber’e göre Protestan Ahlak anlayışının değerleri ile örtüşmektedir.

kaynak : http://www.sifirforum.com/sosyoloji_tarihi/9.php

 

Ana kütlenin tümüne ulaşılamadığı durumda, ana kütle ile ilgili bir yargı elde etmek amacıyla üzerinde istatiksel değerlerin hesaplandığı gruba ÖRNEK adı verilir.

Gözardı edilemeyecek kadar önemli, gözönünde tutulması gereken fark anlamlı farktır.

Bir sınavda 4 seçenekli 40 soru soruluyor. Seçenekleri rasgele işaretleyen bir kişinin doğru cevaplarına ait beklenen frekansı 10 olur. Bir sorunun cevabının doğru olma olasılığı 1/4 olduğundan 40 x 1/4 = 10 bulunur.

Belli bir tanıma göre gerçekleşmesi umulan frekanslara beklenen frekanslar denir.

Hilesiz bir madeni paranın 9 kez atılışında 512 farklı sonuç elde edilir. 2N=29=512 bulunur.

Y ve T olayları karşılıklı ayrık olaylar olduğuna göre, Y veya T olayının olasılığını hesaplamak için iki olayın olasılıkları toplanır.

Hilesiz bir madeni para 10 kez atıldığında 1024 farklı sonuç elde edilir. 210=1024

“İki farklı ilacın da aynı hastalığa karşı etkileri arasında bir fark olup olmadığı sınanacaktır.” Bu sınamada sıfır hipotezi: İki ilacın hastalığa karşı etkileri arasında fark yoktur.

Sıfır hipotezi ile iki ana kütlenin aynı olduğu kabul edilir.

Doğru olan sıfır hipotezinin reddedilmesi I.tür hatadır.

Bir hipotezi 0,02 anlam düzeyinde sınarken, doğru olan sıfır hipotezini reddederek hatalı karar verme olasılığı 0,02 dir.

Kilogramın kesirli değerlerini alabildiği için ağırlık sürekli bir değişkendir.

Puanlar: 90 87 80 65 53 43 Frekanslar: 1 3 3 7 8 2 ise puanı 87 ve daha az olanların toplam frekansı 23 olur. Çünkü 3+3+7+8+2=23

4 grubun gözlenen ve beklenen değerlerinin verildiği tablonun serbestlik derecesi 3 olur. Burada 1 satır verilmiş. kutucuk sayısı-1=4-1=3 bulunur.

Bir araştırmada erkek ve kadın sürücülerin öğrenim düzeylerine göre (ilköğretim, lise, yüksek) gözlenen frekansların verildiği tablonun serbestlik derecesi 2 olur. (2-1)x (3-1)=1×2=2

Gözlenen değeri 12, beklenen değeri 15 olan bir kutucuğun ki-kare değerine katkısı 0,6 dır. (12-15)x(12-15)=9 9/15=0,6

Günler: Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma
Bilet sayısı: 30, 42, 33, 43, 40, 90,72
Günler arası farklılığın önemini belirlemek amacıyla yapılacak ki-kare uygunluk sınamasında Perşembe gününe ait gözlem sayısının ki-kareye katkısı en küçüktür. Ki-kare katkıları sırasıyla 8, 1.28 , 5.78, 0.98, 2, 32, 4.84 . Bunların en küçüğü 0.98 Buna karşı gelen gün Perşembe. Beklenen değer 350/7=50 dir. 30+42+33+43+40+90+72=350

Ayakkabı numarası: 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45
Ayakkabı sayısı: 2, 5,7,12,8,3,2,1 Bu frekans dağılımının modu 41 dir. Maksimum ayakkabı sayısı 12 olduğundan buna karşı gelen ayakkabı numarası 41. En sık gözlenen değer mod olmaktadır.

Gazete: F,G,H,J,K,L,M,N Satış sayısı: 20,40,28,64,12,86,45,49
Bir bayinin gazete satışlarına ait bir günlük gözlem değerlerinin yer aldığı bu serinin modu L dir. max 86 olduğundan buna karşı gelen L olmaktadır.

Not: 3,4,5,7,8,9 Frekans: 2,2,4,10,8,4 Bu frekans dağılımının aritmetik ortalaması 6.8 dir. N=2+2+4+10+8+4=30 3X2+4X2+5X4+7X10+8X8+9X4=204 204/30=6.8

Değerler: 6,8,9,12,a,15 Frekanslar: 4,5,5,7,3,1 Bu dağılımın aritmetik ortalaması 10 olduğuna göre a sayısı 14 olur. 6×4+8×5+9×5+12×7+ax3+15×1=208+3a
(208+3a)/25=10 Buradan a=42/3=14 bulunur.

2, 4, 6, 8, 10 serisinin varyansı 8 dir. Farkların karelerinin toplamının N=5 sayısına bölümü 8 olur. 40/5=8

Bir dağılımın sapma değerleri toplamı daima sıfırdır.

Aritmetik ortalaması 32, standart sapması 8 olan bir dağılımda X=22 değeri -1.25 standart değerine dönüşür. 22-32=-10 -10/8=-1.25 z=Standart değer=(Değer-Ortalama)/Sapma

5000 birimlik bir frekans eğrisinin altında kalan bölgelerden birinin oranlanmış alanı 0.25 tir. Bu bölgede birim sayısı 5000×0.25=1250 dir.

Normal eğri altında z=1.8 ile z=2.5 arasında kalan alan 0.0297 dir. Kitabınızın 184.sayfasındaki tablodan alan 0.4938-0.4641=0.0297 bulunur.

Aritmetik ortalaması 40 ton olan normal dağılımlı bir ana kütlede, ortalamadan 3 ton uzaktaki birimlerin z değeri z=1.25 bulunmuştur. Buna göre bu dağılımın standart sapması 2.40 bulunur. 1.25=(43-40)/s Buradan s=3/1.25=2.4 olur.

İSTATİSTİK DERSİ İLE İLGİLİ NOTLAR

Ana kütlenin tümüne ulaşılamadığı durumda, ana kütle ile ilgili bir yargı elde etmek amacıyla üzerinde istatiksel değerlerin hesaplandığı gruba ÖRNEK adı verilir.

*
Gözardı edilemeyecek kadar önemli, gözönünde tutulması gereken fark anlamlı farktır.

*
Bir sınavda 4 seçenekli 40 soru soruluyor. Seçenekleri rasgele işaretleyen bir kişinin doğru cevaplarına ait beklenen frekansı 10 olur. Bir sorunun cevabının doğru olma olasılığı 1/4 olduğundan 40 x 1/4 = 10 bulunur.

*
Belli bir tanıma göre gerçekleşmesi umulan frekanslara beklenen frekanslar denir.

*
Hilesiz bir madeni paranın 9 kez atılışında 512 farklı sonuç elde edilir. 2N=29=512 bulunur.

*
Y ve T olayları karşılıklı ayrık olaylar olduğuna göre, Y veya T olayının olasılığını hesaplamak için iki olayın olasılıkları toplanır.

*
Hilesiz bir madeni para 10 kez atıldığında 1024 farklı sonuç elde edilir. 210=1024

*
“İki farklı ilacın da aynı hastalığa karşı etkileri arasında bir fark olup olmadığı sınanacaktır.” Bu sınamada sıfır hipotezi: İki ilacın hastalığa karşı etkileri arasında fark yoktur.

*
Sıfır hipotezi ile iki ana kütlenin aynı olduğu kabul edilir.

*
Doğru olan sıfır hipotezinin reddedilmesi I.tür hatadır.

*
Bir hipotezi 0,02 anlam düzeyinde sınarken, doğru olan sıfır hipotezini reddederek hatalı karar verme olasılığı 0,02 dir.

*
Kilogramın kesirli değerlerini alabildiği için ağırlık sürekli bir değişkendir.

*
Puanlar: 90 87 80 65 53 43 Frekanslar: 1 3 3 7 8 2 ise puanı 87 ve daha az olanların toplam frekansı 23 olur. Çünkü 3+3+7+8+2=23

*
4 grubun gözlenen ve beklenen değerlerinin verildiği tablonun serbestlik derecesi 3 olur. Burada 1 satır verilmiş. kutucuk sayısı-1=4-1=3 bulunur.

*
Bir araştırmada erkek ve kadın sürücülerin öğrenim düzeylerine göre (ilköğretim, lise, yüksek) gözlenen frekansların verildiği tablonun serbestlik derecesi 2 olur. (2-1)x (3-1)=1×2=2

*
Gözlenen değeri 12, beklenen değeri 15 olan bir kutucuğun ki-kare değerine katkısı 0,6 dır. (12-15)x(12-15)=9 9/15=0,6

*
Günler: Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma
Bilet sayısı: 30, 42, 33, 43, 40, 90,72
Günler arası farklılığın önemini belirlemek amacıyla yapılacak ki-kare uygunluk sınamasında Perşembe gününe ait gözlem sayısının ki-kareye katkısı en küçüktür. Ki-kare katkıları sırasıyla 8, 1.28 , 5.78, 0.98, 2, 32, 4.84 . Bunların en küçüğü 0.98 Buna karşı gelen gün Perşembe. Beklenen değer 350/7=50 dir. 30+42+33+43+40+90+72=350

*
Ayakkabı numarası: 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45
Ayakkabı sayısı: 2, 5,7,12,8,3,2,1 Bu frekans dağılımının modu 41 dir. Maksimum ayakkabı sayısı 12 olduğundan buna karşı gelen ayakkabı numarası 41. En sık gözlenen değer mod olmaktadır.

*
Gazete: F,G,H,J,K,L,M,N Satış sayısı: 20,40,28,64,12,86,45,49
Bir bayinin gazete satışlarına ait bir günlük gözlem değerlerinin yer aldığı bu serinin modu L dir. max 86 olduğundan buna karşı gelen L olmaktadır.

*
Not: 3,4,5,7,8,9 Frekans: 2,2,4,10,8,4 Bu frekans dağılımının aritmetik ortalaması 6.8 dir. N=2+2+4+10+8+4=30 3X2+4X2+5X4+7X10+8X8+9X4=204 204/30=6.8

*
Değerler: 6,8,9,12,a,15 Frekanslar: 4,5,5,7,3,1 Bu dağılımın aritmetik ortalaması 10 olduğuna göre a sayısı 14 olur. 6×4+8×5+9×5+12×7+ax3+15×1=208+3a
(208+3a)/25=10 Buradan a=42/3=14 bulunur.

*
2, 4, 6, 8, 10 serisinin varyansı 8 dir. Farkların karelerinin toplamının N=5 sayısına bölümü 8 olur. 40/5=8

*
Bir dağılımın sapma değerleri toplamı daima sıfırdır.

*
Aritmetik ortalaması 32, standart sapması 8 olan bir dağılımda X=22 değeri -1.25 standart değerine dönüşür. 22-32=-10 -10/8=-1.25 z=Standart değer=(Değer-Ortalama)/Sapma

*
5000 birimlik bir frekans eğrisinin altında kalan bölgelerden birinin oranlanmış alanı 0.25 tir. Bu bölgede birim sayısı 5000×0.25=1250 dir.

*
Normal eğri altında z=1.8 ile z=2.5 arasında kalan alan 0.0297 dir. Kitabınızın 184.sayfasındaki tablodan alan 0.4938-0.4641=0.0297 bulunur.

*
Aritmetik ortalaması 40 ton olan normal dağılımlı bir ana kütlede, ortalamadan 3 ton uzaktaki birimlerin z değeri z=1.25 bulunmuştur. Buna göre bu dağılımın standart sapması 2.40 bulunur. 1.25=(43-40)/s Buradan s=3/1.25=2.4 olur.

İSTATİSTİK DERSİNDE EZBERLENMESİ GEREKEN VE HER YIL ÇIKAN SORULAR

İSTATİSTİK ezberlenecek,her sene gelen aynı sorular!!!

1-Sayısal olmayan iki değişken arasındaki ilişkinin derecesi ne ile belirlenir.
A)Varyans
B)Standart Sapma
C)Ki-Kare
D)Kİ-Kare homojenlik
E)Kotenjast katsayısı
-cevap kotenjast katsayısı her sene cıkar ezberle

-Bir işletmede kullanılan makınaların üretim miktarını arttırmak amacıyla makınalar üzerinde bır değişiklik yapılmiştır:ayapılan değişikliğin üretim miktarını arttırıp arttırmadığı sınamak istenmektedir
2-Bu sınamadaki sıfır hıpotezı nedir
A)değişiklik üretim miktarını etkiler
B)değişiklik üretim miktarını azaltır
C)değişiklik üretim miktarını etkilemez
D)değişiklik hatalı üretim miktarını etkiler
E)değişiklik hatalı ürün miktarını azaltır
-cevap sıfır hipotezi herzaman eşitlikten yanadır sıfır hipotezi sorulursa yukarda üretim m,ktarını arttırmak dediği için hıpotezde eşitlikten yana oldugu için dogru cevap c şikkı değişiklik üretim miktarını etkilemez

3-bu sınamadaki altarnatıf hıpotez nedir
A)değişkenlik üretim hızını arttırır
B)değişkenlik üretim miktarını arttırır
C)değişkenlik üretim miktarını etkilemez
D)değişkenlik üretim mikrtarını etkiler
E)değişkenlik üretim miktarını azaltır
Altarnatif hıpotezde yukarda üretim mıktarını arttırmak dediği için aynen al

4-Bir mevsimsel değişmenin maxsimum vede minimum noktaları arasındaki yükseklik farkına ne denir
A)dalga uzunlugu
B)dalga şideti
C)rassal bileşen
D)mevsimsel bileşen
E)konjiktürel bileşen
-maxsimum vede minimum noktalar derse şunu ezberle vede hemen bulursun
aynısı uzunluk yanı maxsımum-maksımum
mak-mınımum
mınumum-maxsımum şidet

maxsimum vede minimum (cevap dalga şiddeti)

5-Regresyon denklemi aşşağıdakikilerden hangısını acıklar
-Ezberle kalıplaşmiş soru gelirse cevap(x ve y değişkenleri arasındaki matamatiksel fonksiyondur)

7-Bir paranın 2 kez atılması deneyinde 2.nın yazı geldiği bılındığine gore 1.nın tura gelmesı olasılığı kactır

-bu soru hen hemen hersene sorulu bu soruyu gorursenız hıc ugrasmadan dırek1/2 işaretleyin

8-Bir iş yerinde iki tane fotokopi makınası bulunmaktadaır bir iş gununde bu fotokopi makinalarının calişmama olasılığı 0,4 tur
bir iş gununde her iki makınenın de calişmama olasılıgı nedir
-soruda iki makine diyor olasılıgıda 0.4 vermiş ayrıca de dediği cin de carpmaktır olasılıkları yanı ıkı makıne oldugu ıcın0.4*0.4=0.16 cevaptır

9-bir paranın üç kez atılması deneyınde 2.nın yazı geldıgı bılındıgıne gore 1.nın tura gelme olasılıgı nedır

cevap 7 soruyla aynı 1/2 parada daima aynıdır kac kere atarsa atsın

10-serbestlik derecesi=25örneklem hacmi nedir

hersene gelenmuhtemel sorudur ezberle cevap örneklem hacmi sorulursa sayıya bir ekle
serbestlik derecesı sorulursa sayıdan bir cıkar yanı 25+1=26

11-Bir madenı paranın 6 kez atılması deneyınde toplam sonuc sayısı nedir

-para iki yüzlü (yazı-tura) oldugu için 2 yı 6 defa carp sonuc 64

12-Gözlem sonucları maddesel bır değişkenin şiklarına gore sıralanmasıyla oluşturulan serilere ne ad verilir(hersene sorulan kesin soru)
–cevap dağilma serisi bunu ezberleyim(Gözlem sonucları maddesel bır değişkenin şiklarına gore)

13-planlana bir araştırmada tanımlanan anakütledeki bütün birimlerin karakteristik değerlerine ne ad verilir(kesin vede kesin sorulan soulardandır)
–cevap Gözlem sonucları maddesel bır değişkenin şiklarına gore parametre denir

ezberleyin ANAKÜTLE=PARAMETRE
örneklem=İSTATİTLİK

–Bir ana kütle ortalamasının 50 olup olmadığı %99 güven düzeyiyle sınanmak ıstenmektedir bu amaçla 100 birimlik bir örneklem düzenlenmiştir orneklemin ortalaması 70 standart sapması 5 olarak hesaplanmiştir
16-Sıfır hıpotezı nedır (sıfır hıpotezı herzaman eşitlikten yana oldugu için soruda ortalamasının 50 olup olmadığı dıyor o zaman
m=50 dır

- arkadaşlar pratık bır yol soruda sıfır hıpotezi sorulursa hiç ugraşmayın dırek kac olup olmadıgı dıyor onun eşitliğinı arayın yanı m=50

17 -aşagıdaki anlam duzeylerinın hangısınde 1.tip hata yapma riski en azdır
A)0.05 b)0.10 C)0.20 d)0.30 E)0.50
1.Tip hadata doğru orantı vardır
2.Tip hatada ters orantı vardır

soruda en az varsa en az=en azı bul
en cok=en cok bul soruda ena az dediği içi 0.05 dir

18_aşağıdakı anlam düzeylerınden hangısınde ı.tip hata yapma riski en coktur
A)0.99 B)0.85 C)0.50 D)0.25 E) 0.03

ne dedik en az =en az
en cok=en cok yanı 0.99

19- Kusurlu parça
0
1
2
3
4
5

P(x) 0.12 0.14 0.21 0.30 0.20 0.03
Bu tabloya göre günlük kusurlu parca sayısının 3 den az olma ihtimali nedir
a)0.23 b)0.26 c)0.47 d)0.53 e)0.77

– bu tarzda kesin soru gelecektır cok basıttır üçten az dediği icin bu tip soruda hangı sayı derse az derse o sayıda azı topla cık derse o sayıdan coku topla eşitliklere dıkkat et eşitli varsa o sayı dahıldı eşitli koksa o sayı dahıl değildir

20- Yıllar fıyat
1990 250
1991 325
1992 450
1993 325
1994 600
Verilen tabloya gore 1991 yılı zincırleme ındeksi nedir
A)130 B)160 C)184.6 D)187.5 E)195

Soruda zincirleme indeks dıyorsa yılın yıla bolumudur bu kadar sorulan yılı bır onceki yıla bolun
Yanı 1991 yılı fıyatı 325 i bır oncekı yıla yanı 1990 yılı fıyatın abolun oda 130 dur

21-hangısı yıllık zaman serısınde etkısı en cok hısedılen bılesendı
a)yanıltıcı bılesen
B)trend bılesen
C)mevsımsel bılesen
C)konjukturel bılesen
E)rassal bılesen

yıllık zaman derse bu rassal bılesendır ezberle

22-ARKADAŞLAR SUNLARI EZBERLEYİN KESİN BIRI GELECEK bunlardan birini kesin sorarlar

Kotenjast katsayısı 0<c<1
Korelasyon katsayısı -1?r?1
belirsizlik katsayısı 0?r2?1(sıfır küçük eşit rekare küçük eşir bir)

23-Tamsayım yapılamadığı durumda anakütleye ilgili bir genelleme yapmak amacıyla üzerinde ıstatıstıksel değerlerın hesaplandıgı birimlerin olusturduğu gruba ne ad verılır(CEVAP ÖRNEKLEM)

24-Hangisi zaman serisini olusturan bıleşenlerden biri değildir diye soru gelirse

hemen aklınıza su kod gelsın TRMK(yanı tırend-rassal-mevsimsel-konjüktürel)

25-hangısı sürekli rassal değiskendir
A)boy uzunlugu
B)yuz olcumu
c)cocugun agırlıgı
D)evın kapladıgı alan
E)bırey sayısı

bu tarz soruda sayılırmısın olculurmusun dıye soruya sorun muhakkak bırı farklı olacaktır dogru cevapta odur

26-ıkı değişken arasında ilişki yoks korelasyon kat sayısı nedir
cevap daıma sıfırdır

İSTATİSTİK DERS NOTLARININ LİNKİ

İstatistik ders notları : http://hotfile.com/dl/106477068/cc85238/STATSTK_DERS_NOTLARI.rar.html arkadaşlar dosya içerisinde dershane notlarıda mevcuttur. dershane notlarının olduğu dosyalar word olarak salt okunur şekilde açılmalıdır. Çok yararlı dosyalar. mutlaka indirin ve yararlanın.

Ana kütlenin tümüne ulaşılamadığı durumda, ana kütle ile ilgili bir yargı elde etmek amacıyla üzerinde istatiksel değerlerin hesaplandığı gruba ÖRNEK adı verilir.

Gözardı edilemeyecek kadar önemli, gözönünde tutulması gereken fark anlamlı farktır.

Bir sınavda 4 seçenekli 40 soru soruluyor. Seçenekleri rasgele işaretleyen bir kişinin doğru cevaplarına ait beklenen frekansı 10 olur. Bir sorunun cevabının doğru olma olasılığı 1/4 olduğundan 40 x 1/4 = 10 bulunur.

Belli bir tanıma göre gerçekleşmesi umulan frekanslara beklenen frekanslar denir.

Hilesiz bir madeni paranın 9 kez atılışında 512 farklı sonuç elde edilir. 2N=29=512 bulunur.

Y ve T olayları karşılıklı ayrık olaylar olduğuna göre, Y veya T olayının olasılığını hesaplamak için iki olayın olasılıkları toplanır.

Hilesiz bir madeni para 10 kez atıldığında 1024 farklı sonuç elde edilir. 210=1024

“İki farklı ilacın da aynı hastalığa karşı etkileri arasında bir fark olup olmadığı sınanacaktır.” Bu sınamada sıfır hipotezi: İki ilacın hastalığa karşı etkileri arasında fark yoktur.

Sıfır hipotezi ile iki ana kütlenin aynı olduğu kabul edilir.

Doğru olan sıfır hipotezinin reddedilmesi I.tür hatadır.

Bir hipotezi 0,02 anlam düzeyinde sınarken, doğru olan sıfır hipotezini reddederek hatalı karar verme olasılığı 0,02 dir.

Kilogramın kesirli değerlerini alabildiği için ağırlık sürekli bir değişkendir.

Puanlar: 90 87 80 65 53 43 Frekanslar: 1 3 3 7 8 2 ise puanı 87 ve daha az olanların toplam frekansı 23 olur. Çünkü 3+3+7+8+2=23

4 grubun gözlenen ve beklenen değerlerinin verildiği tablonun serbestlik derecesi 3 olur. Burada 1 satır verilmiş. kutucuk sayısı-1=4-1=3 bulunur.

Bir araştırmada erkek ve kadın sürücülerin öğrenim düzeylerine göre (ilköğretim, lise, yüksek) gözlenen frekansların verildiği tablonun serbestlik derecesi 2 olur. (2-1)x (3-1)=1×2=2

Gözlenen değeri 12, beklenen değeri 15 olan bir kutucuğun ki-kare değerine katkısı 0,6 dır. (12-15)x(12-15)=9 9/15=0,6

Günler: Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma
Bilet sayısı: 30, 42, 33, 43, 40, 90,72
Günler arası farklılığın önemini belirlemek amacıyla yapılacak ki-kare uygunluk sınamasında Perşembe gününe ait gözlem sayısının ki-kareye katkısı en küçüktür. Ki-kare katkıları sırasıyla 8, 1.28 , 5.78, 0.98, 2, 32, 4.84 . Bunların en küçüğü 0.98 Buna karşı gelen gün Perşembe. Beklenen değer 350/7=50 dir. 30+42+33+43+40+90+72=350

Ayakkabı numarası: 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45
Ayakkabı sayısı: 2, 5,7,12,8,3,2,1 Bu frekans dağılımının modu 41 dir. Maksimum ayakkabı sayısı 12 olduğundan buna karşı gelen ayakkabı numarası 41. En sık gözlenen değer mod olmaktadır.

Gazete: F,G,H,J,K,L,M,N Satış sayısı: 20,40,28,64,12,86,45,49
Bir bayinin gazete satışlarına ait bir günlük gözlem değerlerinin yer aldığı bu serinin modu L dir. max 86 olduğundan buna karşı gelen L olmaktadır.

Not: 3,4,5,7,8,9 Frekans: 2,2,4,10,8,4 Bu frekans dağılımının aritmetik ortalaması 6.8 dir. N=2+2+4+10+8+4=30 3X2+4X2+5X4+7X10+8X8+9X4=204 204/30=6.8

Değerler: 6,8,9,12,a,15 Frekanslar: 4,5,5,7,3,1 Bu dağılımın aritmetik ortalaması 10 olduğuna göre a sayısı 14 olur. 6×4+8×5+9×5+12×7+ax3+15×1=208+3a
(208+3a)/25=10 Buradan a=42/3=14 bulunur.

2, 4, 6, 8, 10 serisinin varyansı 8 dir. Farkların karelerinin toplamının N=5 sayısına bölümü 8 olur. 40/5=8

Bir dağılımın sapma değerleri toplamı daima sıfırdır.

Aritmetik ortalaması 32, standart sapması 8 olan bir dağılımda X=22 değeri -1.25 standart değerine dönüşür. 22-32=-10 -10/8=-1.25 z=Standart değer=(Değer-Ortalama)/Sapma

5000 birimlik bir frekans eğrisinin altında kalan bölgelerden birinin oranlanmış alanı 0.25 tir. Bu bölgede birim sayısı 5000×0.25=1250 dir.

Normal eğri altında z=1.8 ile z=2.5 arasında kalan alan 0.0297 dir. Kitabınızın 184.sayfasındaki tablodan alan 0.4938-0.4641=0.0297 bulunur.

Aritmetik ortalaması 40 ton olan normal dağılımlı bir ana kütlede, ortalamadan 3 ton uzaktaki birimlerin z değeri z=1.25 bulunmuştur. Buna göre bu dağılımın standart sapması 2.40 bulunur. 1.25=(43-40)/s Buradan s=3/1.25=2.4 olur.

İSTATİSTİK DERSİ İLE İLGİLİ NOTLAR

Ana kütlenin tümüne ulaşılamadığı durumda, ana kütle ile ilgili bir yargı elde etmek amacıyla üzerinde istatiksel değerlerin hesaplandığı gruba ÖRNEK adı verilir.

*
Gözardı edilemeyecek kadar önemli, gözönünde tutulması gereken fark anlamlı farktır.

*
Bir sınavda 4 seçenekli 40 soru soruluyor. Seçenekleri rasgele işaretleyen bir kişinin doğru cevaplarına ait beklenen frekansı 10 olur. Bir sorunun cevabının doğru olma olasılığı 1/4 olduğundan 40 x 1/4 = 10 bulunur.

*
Belli bir tanıma göre gerçekleşmesi umulan frekanslara beklenen frekanslar denir.

*
Hilesiz bir madeni paranın 9 kez atılışında 512 farklı sonuç elde edilir. 2N=29=512 bulunur.

*
Y ve T olayları karşılıklı ayrık olaylar olduğuna göre, Y veya T olayının olasılığını hesaplamak için iki olayın olasılıkları toplanır.

*
Hilesiz bir madeni para 10 kez atıldığında 1024 farklı sonuç elde edilir. 210=1024

*
“İki farklı ilacın da aynı hastalığa karşı etkileri arasında bir fark olup olmadığı sınanacaktır.” Bu sınamada sıfır hipotezi: İki ilacın hastalığa karşı etkileri arasında fark yoktur.

*
Sıfır hipotezi ile iki ana kütlenin aynı olduğu kabul edilir.

*
Doğru olan sıfır hipotezinin reddedilmesi I.tür hatadır.

*
Bir hipotezi 0,02 anlam düzeyinde sınarken, doğru olan sıfır hipotezini reddederek hatalı karar verme olasılığı 0,02 dir.

*
Kilogramın kesirli değerlerini alabildiği için ağırlık sürekli bir değişkendir.

*
Puanlar: 90 87 80 65 53 43 Frekanslar: 1 3 3 7 8 2 ise puanı 87 ve daha az olanların toplam frekansı 23 olur. Çünkü 3+3+7+8+2=23

*
4 grubun gözlenen ve beklenen değerlerinin verildiği tablonun serbestlik derecesi 3 olur. Burada 1 satır verilmiş. kutucuk sayısı-1=4-1=3 bulunur.

*
Bir araştırmada erkek ve kadın sürücülerin öğrenim düzeylerine göre (ilköğretim, lise, yüksek) gözlenen frekansların verildiği tablonun serbestlik derecesi 2 olur. (2-1)x (3-1)=1×2=2

*
Gözlenen değeri 12, beklenen değeri 15 olan bir kutucuğun ki-kare değerine katkısı 0,6 dır. (12-15)x(12-15)=9 9/15=0,6

*
Günler: Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cuma
Bilet sayısı: 30, 42, 33, 43, 40, 90,72
Günler arası farklılığın önemini belirlemek amacıyla yapılacak ki-kare uygunluk sınamasında Perşembe gününe ait gözlem sayısının ki-kareye katkısı en küçüktür. Ki-kare katkıları sırasıyla 8, 1.28 , 5.78, 0.98, 2, 32, 4.84 . Bunların en küçüğü 0.98 Buna karşı gelen gün Perşembe. Beklenen değer 350/7=50 dir. 30+42+33+43+40+90+72=350

*
Ayakkabı numarası: 38, 39, 40, 41, 42, 43, 44, 45
Ayakkabı sayısı: 2, 5,7,12,8,3,2,1 Bu frekans dağılımının modu 41 dir. Maksimum ayakkabı sayısı 12 olduğundan buna karşı gelen ayakkabı numarası 41. En sık gözlenen değer mod olmaktadır.

*
Gazete: F,G,H,J,K,L,M,N Satış sayısı: 20,40,28,64,12,86,45,49
Bir bayinin gazete satışlarına ait bir günlük gözlem değerlerinin yer aldığı bu serinin modu L dir. max 86 olduğundan buna karşı gelen L olmaktadır.

*
Not: 3,4,5,7,8,9 Frekans: 2,2,4,10,8,4 Bu frekans dağılımının aritmetik ortalaması 6.8 dir. N=2+2+4+10+8+4=30 3X2+4X2+5X4+7X10+8X8+9X4=204 204/30=6.8

*
Değerler: 6,8,9,12,a,15 Frekanslar: 4,5,5,7,3,1 Bu dağılımın aritmetik ortalaması 10 olduğuna göre a sayısı 14 olur. 6×4+8×5+9×5+12×7+ax3+15×1=208+3a
(208+3a)/25=10 Buradan a=42/3=14 bulunur.

*
2, 4, 6, 8, 10 serisinin varyansı 8 dir. Farkların karelerinin toplamının N=5 sayısına bölümü 8 olur. 40/5=8

*
Bir dağılımın sapma değerleri toplamı daima sıfırdır.

*
Aritmetik ortalaması 32, standart sapması 8 olan bir dağılımda X=22 değeri -1.25 standart değerine dönüşür. 22-32=-10 -10/8=-1.25 z=Standart değer=(Değer-Ortalama)/Sapma

*
5000 birimlik bir frekans eğrisinin altında kalan bölgelerden birinin oranlanmış alanı 0.25 tir. Bu bölgede birim sayısı 5000×0.25=1250 dir.

*
Normal eğri altında z=1.8 ile z=2.5 arasında kalan alan 0.0297 dir. Kitabınızın 184.sayfasındaki tablodan alan 0.4938-0.4641=0.0297 bulunur.

*
Aritmetik ortalaması 40 ton olan normal dağılımlı bir ana kütlede, ortalamadan 3 ton uzaktaki birimlerin z değeri z=1.25 bulunmuştur. Buna göre bu dağılımın standart sapması 2.40 bulunur. 1.25=(43-40)/s Buradan s=3/1.25=2.4 olur.

İSTATİSTİK DERSİNDE EZBERLENMESİ GEREKEN VE HER YIL ÇIKAN SORULAR

İSTATİSTİK ezberlenecek,her sene gelen aynı sorular!!!

1-Sayısal olmayan iki değişken arasındaki ilişkinin derecesi ne ile belirlenir.
A)Varyans
B)Standart Sapma
C)Ki-Kare
D)Kİ-Kare homojenlik
E)Kotenjast katsayısı
-cevap kotenjast katsayısı her sene cıkar ezberle

-Bir işletmede kullanılan makınaların üretim miktarını arttırmak amacıyla makınalar üzerinde bır değişiklik yapılmiştır:ayapılan değişikliğin üretim miktarını arttırıp arttırmadığı sınamak istenmektedir
2-Bu sınamadaki sıfır hıpotezı nedir
A)değişiklik üretim miktarını etkiler
B)değişiklik üretim miktarını azaltır
C)değişiklik üretim miktarını etkilemez
D)değişiklik hatalı üretim miktarını etkiler
E)değişiklik hatalı ürün miktarını azaltır
-cevap sıfır hipotezi herzaman eşitlikten yanadır sıfır hipotezi sorulursa yukarda üretim m,ktarını arttırmak dediği için hıpotezde eşitlikten yana oldugu için dogru cevap c şikkı değişiklik üretim miktarını etkilemez

3-bu sınamadaki altarnatıf hıpotez nedir
A)değişkenlik üretim hızını arttırır
B)değişkenlik üretim miktarını arttırır
C)değişkenlik üretim miktarını etkilemez
D)değişkenlik üretim mikrtarını etkiler
E)değişkenlik üretim miktarını azaltır
Altarnatif hıpotezde yukarda üretim mıktarını arttırmak dediği için aynen al

4-Bir mevsimsel değişmenin maxsimum vede minimum noktaları arasındaki yükseklik farkına ne denir
A)dalga uzunlugu
B)dalga şideti
C)rassal bileşen
D)mevsimsel bileşen
E)konjiktürel bileşen
-maxsimum vede minimum noktalar derse şunu ezberle vede hemen bulursun
aynısı uzunluk yanı maxsımum-maksımum
mak-mınımum
mınumum-maxsımum şidet

maxsimum vede minimum (cevap dalga şiddeti)

5-Regresyon denklemi aşşağıdakikilerden hangısını acıklar
-Ezberle kalıplaşmiş soru gelirse cevap(x ve y değişkenleri arasındaki matamatiksel fonksiyondur)

7-Bir paranın 2 kez atılması deneyinde 2.nın yazı geldiği bılındığine gore 1.nın tura gelmesı olasılığı kactır

-bu soru hen hemen hersene sorulu bu soruyu gorursenız hıc ugrasmadan dırek1/2 işaretleyin

8-Bir iş yerinde iki tane fotokopi makınası bulunmaktadaır bir iş gununde bu fotokopi makinalarının calişmama olasılığı 0,4 tur
bir iş gununde her iki makınenın de calişmama olasılıgı nedir
-soruda iki makine diyor olasılıgıda 0.4 vermiş ayrıca de dediği cin de carpmaktır olasılıkları yanı ıkı makıne oldugu ıcın0.4*0.4=0.16 cevaptır

9-bir paranın üç kez atılması deneyınde 2.nın yazı geldıgı bılındıgıne gore 1.nın tura gelme olasılıgı nedır

cevap 7 soruyla aynı 1/2 parada daima aynıdır kac kere atarsa atsın

10-serbestlik derecesi=25örneklem hacmi nedir

hersene gelenmuhtemel sorudur ezberle cevap örneklem hacmi sorulursa sayıya bir ekle
serbestlik derecesı sorulursa sayıdan bir cıkar yanı 25+1=26

11-Bir madenı paranın 6 kez atılması deneyınde toplam sonuc sayısı nedir

-para iki yüzlü (yazı-tura) oldugu için 2 yı 6 defa carp sonuc 64

12-Gözlem sonucları maddesel bır değişkenin şiklarına gore sıralanmasıyla oluşturulan serilere ne ad verilir(hersene sorulan kesin soru)
–cevap dağilma serisi bunu ezberleyim(Gözlem sonucları maddesel bır değişkenin şiklarına gore)

13-planlana bir araştırmada tanımlanan anakütledeki bütün birimlerin karakteristik değerlerine ne ad verilir(kesin vede kesin sorulan soulardandır)
–cevap Gözlem sonucları maddesel bır değişkenin şiklarına gore parametre denir

ezberleyin ANAKÜTLE=PARAMETRE
örneklem=İSTATİTLİK

–Bir ana kütle ortalamasının 50 olup olmadığı %99 güven düzeyiyle sınanmak ıstenmektedir bu amaçla 100 birimlik bir örneklem düzenlenmiştir orneklemin ortalaması 70 standart sapması 5 olarak hesaplanmiştir
16-Sıfır hıpotezı nedır (sıfır hıpotezı herzaman eşitlikten yana oldugu için soruda ortalamasının 50 olup olmadığı dıyor o zaman
m=50 dır

- arkadaşlar pratık bır yol soruda sıfır hıpotezi sorulursa hiç ugraşmayın dırek kac olup olmadıgı dıyor onun eşitliğinı arayın yanı m=50

17 -aşagıdaki anlam duzeylerinın hangısınde 1.tip hata yapma riski en azdır
A)0.05 b)0.10 C)0.20 d)0.30 E)0.50
1.Tip hadata doğru orantı vardır
2.Tip hatada ters orantı vardır

soruda en az varsa en az=en azı bul
en cok=en cok bul soruda ena az dediği içi 0.05 dir

18_aşağıdakı anlam düzeylerınden hangısınde ı.tip hata yapma riski en coktur
A)0.99 B)0.85 C)0.50 D)0.25 E) 0.03

ne dedik en az =en az
en cok=en cok yanı 0.99

19- Kusurlu parça
0
1
2
3
4
5

P(x) 0.12 0.14 0.21 0.30 0.20 0.03
Bu tabloya göre günlük kusurlu parca sayısının 3 den az olma ihtimali nedir
a)0.23 b)0.26 c)0.47 d)0.53 e)0.77

– bu tarzda kesin soru gelecektır cok basıttır üçten az dediği icin bu tip soruda hangı sayı derse az derse o sayıda azı topla cık derse o sayıdan coku topla eşitliklere dıkkat et eşitli varsa o sayı dahıldı eşitli koksa o sayı dahıl değildir

20- Yıllar fıyat
1990 250
1991 325
1992 450
1993 325
1994 600
Verilen tabloya gore 1991 yılı zincırleme ındeksi nedir
A)130 B)160 C)184.6 D)187.5 E)195

Soruda zincirleme indeks dıyorsa yılın yıla bolumudur bu kadar sorulan yılı bır onceki yıla bolun
Yanı 1991 yılı fıyatı 325 i bır oncekı yıla yanı 1990 yılı fıyatın abolun oda 130 dur

21-hangısı yıllık zaman serısınde etkısı en cok hısedılen bılesendı
a)yanıltıcı bılesen
B)trend bılesen
C)mevsımsel bılesen
C)konjukturel bılesen
E)rassal bılesen

yıllık zaman derse bu rassal bılesendır ezberle

22-ARKADAŞLAR SUNLARI EZBERLEYİN KESİN BIRI GELECEK bunlardan birini kesin sorarlar

Kotenjast katsayısı 0<c<1
Korelasyon katsayısı -1?r?1
belirsizlik katsayısı 0?r2?1(sıfır küçük eşit rekare küçük eşir bir)

23-Tamsayım yapılamadığı durumda anakütleye ilgili bir genelleme yapmak amacıyla üzerinde ıstatıstıksel değerlerın hesaplandıgı birimlerin olusturduğu gruba ne ad verılır(CEVAP ÖRNEKLEM)

24-Hangisi zaman serisini olusturan bıleşenlerden biri değildir diye soru gelirse

hemen aklınıza su kod gelsın TRMK(yanı tırend-rassal-mevsimsel-konjüktürel)

25-hangısı sürekli rassal değiskendir
A)boy uzunlugu
B)yuz olcumu
c)cocugun agırlıgı
D)evın kapladıgı alan
E)bırey sayısı

bu tarz soruda sayılırmısın olculurmusun dıye soruya sorun muhakkak bırı farklı olacaktır dogru cevapta odur

26-ıkı değişken arasında ilişki yoks korelasyon kat sayısı nedir
cevap daıma sıfırdır

İSTATİSTİK DERS NOTLARININ LİNKİ

İstatistik ders notları : http://hotfile.com/dl/106477068/cc85238/STATSTK_DERS_NOTLARI.rar.html arkadaşlar dosya içerisinde dershane notlarıda mevcuttur. dershane notlarının olduğu dosyalar word olarak salt okunur şekilde açılmalıdır. Çok yararlı dosyalar. mutlaka indirin ve yararlanın.

PSİKOLOJİYE GİRİŞ : ÜNİTE 01 –

psikoloji davranışın ve zihinsel süreçlerin bilimsel olarak çalışılmasıdır

İlk psikoloji Laboratuarı : 1879 da Almanya’da Leipzing Üniversitesinde Wilhelm WUNT
psikolojinin tarihi : İlk psikoloji Laboratuarı : 1879 da Almanya’da Leipzing Üniversitesinde Wilhelm WUNT tarafından açılmıştır. bununla psikoloji başlar.daha öncede psikolojik araştırmalar yapılıyordu ama modern anlamda bir labaratuvar açtı wunt. ve psikolojiyi bilimsel bir disiplin olarak tanımladığı o zamana kadarki yapılan araştırmalarıda kapsayan ilk ders kitabı yazdı .

psikolojik yaklaşımlar : yapısalcı yaklaşım-işlevselci yaklaşım-gestaltçı yaklaşım-davranışcı yaklaşım-psikodinamik yaklaşım-bilişsel yaklaşım-insancıl yaklaşım

Psikolojik Yaklaşımlar:
Yapısalcı Yaklaşım: Wunt – içe bakış yöntemi –
insan zihnini en küçük parçaya bölerek onu oluşturan temel elementleri saptama
Psikoloji tarihinde yapısalcılığın asıl temsilcisi Wunt’un öğrencisi: Edward Tichener dır.

İşlevselci Yaklaşım: Amerikalı William James – zihnin ne işe yaradığı

Gestalt Yaklaşım : (bütün-biçim) : Max Wertheimer, Kurt Kofa, Wolfgang Köhler ve Kurt Lewin : Gestalt Psikolojisi : zihnin organize olmuş bir bütün olarak anlaşılması.
Gestalt psikologları en çok ALGI alanında çalışmalar yapmıştır. Algının örgütlenme ilkelerini ortaya koymuşlardır
fi fonemi çalışmaları : iki ışık kaynağının arka arkaya yakılıp söndürülmesi sonucunda , iki ayrı ışık kaynağı değil hareket eden bir ışık algılanması.
Max Wertheimer in hareket algısına ilişkin fi fonomeni çalışmaları vardı. bu algısal süreçlerde bütünselliğin önemini ortaya koymuştur.

Davranışçı Yaklaşım: John B.Watson : odaklanılması gereken gözlemlenebilir eylemlerdir.
Watson’ın davranışcılığına : U-T (Uyarıcı Tepki) psikolojisi de denir.
Diğer davranışçı : B.F.Skinner : edimsel psikoloji yaklaşımını ortaya koymuştur
EDİMSEL PSİKOLOJİ : Skinner ın davranışları uyaran uyarıcılar üzerinde değil, davranışın sonuçları üzerine odaklanan davranışçılık türüdür.

Psikodinamik Yaklaşım : Nöroloji alanında uzman Sigmund Freud : psikanaliz : bilinçdışı süreçler

Bilişsel Yaklaşım : (düşünce-bilgi) : davranışın ardındaki zihinsel süreçlere bakar.
insan zihninin işleyişi bilgisayara benzetilir.
Zihinsel süreçler davranışlardan çıkarsayarak kontrollü laboratuar çalışmalarında sınanır
Kuzey amerika psikolojisinde ortaya çıktı.

İnsancıl Yaklaşım: Carl Rogers ve Abraham Maslow
İnsanlar davranışlarını özgür iradeleri ile gerçekleştirir ve seçimlerinden sorumludur.
*insanlar davranış tarzlarını kendileri seçerler
*insanlar davranışlarının sonuçlarından kendileri sorumludur
*Eğer koşullar sağlanırsa bireyler doğuştan getirdikleri potansiyelleri, yetenekleri ortaya çıkarabilirler
*Diğer insanlar bireyi yıkıcı bir şekilde eleştirirse onun kendini geliştirme eğilimine ket vurabilirler

İnsancıl yaklaşım kişilik ve psikoterapi alanlarında etkili olmuştur.

Psikolojinin Alanları

Gelişim Psikolojisi : döllenmeden ölüme kadar.çocukluk,ergenlik gibi gelişme dönemleri vardır.

Klinik Psikoloji : Ruhsal bozukluklar alanı

Sosyal Psikoloji : Bireylerin sosyal çevrelerini , gruplararası bireyler arası etkileşimi inceler

Endüstri ve Örgüt Psikolojisi : İş hayatındaki bireylerin duygu,düşünce,davranışlarını

Okul ve Eğitim Psikolojisi : Öğrencilerin eğitimsel duygusal sorunları..öğretmenler aileler ile işbirliği

Deneysel Psikoloji : çeşitli güdümsel durumlarda nasıl davrandıklarını deneysel yöntemlerle inceler : öğrenme ,hatırlama,algılama..gibi durumlarda

Psikolojide Araştırma Yöntemleri :

Doğal Gözlem : bir davranışı doğal ortamda gözlemlemek. Gözlemci etkisi sebebi ile ; öznel yorumlar işin içine gireceğinden güvenilirliğini yitirir.

Vaka İncelemesi : bireyin hem şimdiki hemde geçmişteki deneyim,düşünce,duyguları analiz edilir. Öznel yorumlar işin içine gireceğinden güvenilirliğini yitirir.

Survey : Niceliksel veri elde edilir. Fazla sayıda kişiden fazla sayıda yüzeysel bilgi elde edilir.En fazla kullanılan yöntemdir. Anket ve görüşme yapılır. Anket : açık uçlu ve kapalı uçlu sorular vardır.
Görüşmede :
yapılandırılmış görüşme : dorudan önceden belirlenmiştir
Yarı yapılandırılılmış görüşme : ana sorular bellidir ama cevaplara görede soru üretilebilir
Yapılandırılmamış görüşme : konu belli ama soru hazırlanmamıştır.

Kolerasyon : r ile gösterilir. İki yada daha fazla değişken arasındaki ilişkidir.
Olumlu : her iki değişke aynı yöndedir. (okunan kitap sayısı arttıkça bilgi çoğalır)
Olumsuz : her iki değişken zıt yöndedir (eşya fiyatları yükseldikçe satışlar azalır)

Deney : neden sonuç ilişkisi deneyle analiz edilir.
Bağımsız değişken : bir deneyde bağımlı değişken üzerindeki etkisini görebilmek için değişime uğratılan değişken
Bağımlı değişken : bir deneyde bağımsız değişkende yapılan değişmelerin izlendiği değişken
Deney grubu : bağımsız değişkende yapılan değişimlere maruz kalan grup
Kontrol grubu : bağımsız değişkende yapılan değişimin uygulanmadığı grup.
Denek: bir deneyde tepkileri yada cevapları gözlenen yada ölçülen bireylerdir.
• Klasik koşullanmada önce uyaran vardır ve organizma ona tepki gösterir. (U-T)
• Edimsel davranışta önce tepki yapılır sonra tepkinin doğurduğu uyarıcı gelir. (T-U)

PSİKOLOJİYE GİRİŞ : ÜNİTE 02 – ALGI

Algı duyumlarla elde edilen verilerin örgütlenmesi ve anlamlandırılmasıdır.
Duyum : içsel ve dışsal çevredeki bilginin yakalanması ve bu bilginin beyne iletilmesidir.
Duyum : içsel ve dışsal çevredeki bilginin yakalanması ve bu bilginin beyne iletilmesidir.
algının gerçekleşmesi için duyum gereklidir.
yani duyum olmaksızın algıdan bahsedilemez
algı tanımı gereği ; daima duyumsal yaşantılardan gelen hammaddeyi örgütlendirme ve anlamlandırmayı kapsar.
ALgı : duyusal girdileri yorumlama süreci
algı özneldir.
Gestalt psikoloji yapısalcı görüşe tepki olarak çıkmıştır.
dış dünyadaki nesne, olan ve kişilerin algısal temsilini inşa ederken başvurduğumuz ilkeleri Gestalt psikolojisinin yaptıkları çalışmalarla biliyoruz
algıyı bütün olarak ele alır gestaltcılar
bütün onu oluşturan parçaların toplamından fazladır sözü gestalt yaklaşımı çok iyi ifade eder.
gestaltçılar gruplama ilkelerini iddia eder. yani uyarıcılara sinir sistemimizin doğuştan gelen bir eğilimle belirli kurallar yani gruplama ilkeleri doğrultusunda tepki verdiğimizi iddia eder.
Gruplama ilkeleri : Yakınlık, benzerlik, tamamlama, süreklilik ve ortak hareket dir.
ALgıda yukarda öğrendiğimiz gruplama ilkelerinden başka 2.çok önemli bir ilke varki buda : şekil-zemin ilişkisi
biz daima nesneleri bir alan içinde algılarız. bu alanda bi arka fon vardır birde ana şekil..
görsel alanda dikkatimizi çeken kısım : şekil, geri kalan zemin dir.
şekil -zemin kişiye göre değişir. ben şekili zemin olarak algılayabilirim, sen tam tersi algılarsın..

önemli bir nokta: sadece görsel olarak değil işitsel olarakta şekil zemin ilişkisi vardır
örneğin : derste öğretmen bişey anlatırken dışardada top oynayan arkadaşlarınız var.
derse dikkatimizi vermişsek şekil derstir hocanın sesidir, dışardan gelen ses ise zemindir.
dersten sıkılmışsak dışardan gelen ses şekil olur.. hocanın sesi zemin olur

ALGISAL DEĞİŞMEZLİKLER :
nesneyi hep aynı algılarız .
Algısal değişmezlikler vardır : Büyüklük değişmezliği, şekil değişmezliği, renk değişmezliği ve parlaklık değişmezliği

UZAKLIK DERİNLİK VE HAREKET ALGISI
derinlik ve uzaklık algısı nesneleri 3 boyutlu ve değişken uzaklıklarda konumlanmış olarak tanıma yeteneğidir
görsel alanda derinliği tek göze bağlı algılsa ipuçları ve iki göze bağlı algısal ipuçları sayesinde algılarız
TEK GÖZE BAĞLI İPUÇLARI sayesinde iki boyutlu kağıt üzerindeki resimde derinlik ve uzaklığı hissederiz

tek göze bağlı ipuçları : insanların görsel alanda derinliği algılalamarına yardım edecek bilgi parçalarını tek gözün başına sağlamasıdır.

Göreli Büyüklük-Görsel Alanda Yükseklik-Doğrusal Perspekif, Örtüşme ve Dokum Gradyanı olarak kendi içinde ayrılır. Ressamlarda psikologlar kadar bu yöntemleri iyi bilir ve çalışmalarında kullanır..

göreli büyüklük : küçük nesneler uzakta, büyük nesneler yakında algılarız.
görsel alanda yükseklik : yüksekte olan uzakta algılanır
doğrusal perspektif : paralel çizgilerin birbirine yaklaşması ve en son birleşmesi uzaklık hissi yaratır
örtüşme : bir nesne diğer bir nesnenin bir kısmını kapatırsa arkada kalan nesne uzakta algılanır
Dokum Gradyanı : nesneler silikleşir yada doku o şekilde algılanırsa , ayrıntı artık gözükmez olursa uzakta algılanır

AT , geyik gibi avcı olmayan hayvanlar tek göze bağlı algısal ipuçlarını kullanır

bu hayvanların 2 gözü olmasına rağmen gözleri yanda olduğu için her iki gözün gördüğü görsel alan örtüşmez

İki Göze bağlı ipuçları :
Stereoskopik görmeyi kullanırlar… görsel alanın tamamı daha büyüktür. İki göz birden görür alan büyüktür.

iki göze bağlı ipuçlarından : derinlik ve uzaklık hakkında bize güvenilir bilgiyi veren retinal ayrıklık ve yada bnoküler ( iki göze ilişkin ) ayrıklıktır. iki göz arası 6 cm mesafe var.. her iki göze gelen görüntü aynı değildir fakat iki görüntü birleşir stereoskopik görme olur ve görüntü tek algılanır.

her göz görüntüyü farklı görür ama onlar birleşir ve tek görüntü olarak algılanır en son ve öyle görülür. işte bu stereoskopik görmedir

uzaklık ve derinlik hakkında bilgi veren diğer iki göze bağlı ipucu ise : gözlerin görüş çizgisinin kavuşma derecesidir.

uzaktaki nesnelere bakarken gözler paraleldir. ama yakındaki bir nesneye bakarsan şaşı olur gözler birbirine yaklaşır. şuan burnuna bak mesela

sestede bu şekilde olur.. ses nerden geliyor anlarız duyarız algılarız .. sesin beyne gidiş hızı sesin nerden geldiğini anlamımız sağlar..

HAREKET : fi fenomeni örneğini verebiliriz. tüm ışıklar arka arkaya yanar ama tek bir ışık olarak algılarız

ALGIDA HİPOTEZ TESTİ :
Algının nasıl yorumlanacağına karar verme işlemi hipotez test etme sürecidir.
gerçekliğin ne olduğuna dair her karar verdiğimizde aynı zamanda gerçekliğe ait kurduğumuz hipotezlerden birini doğrulamış oluruz
hipotezi test etme sürecimiz ise analiz- sentez sürecidir
analiz – sentez kuramı diye geçer literatürde

Müller Lyer Yanılsaması : Okların yönünden dolayı iki çizgi uzunluğu eşit olduğu halde, kapalı okun bulunduğu çizgiyi diğer çizgiden daha kısa algılama eğilimidir

DİKKAT : Dikkatimizi yönlendiren uyarana bağlı özellikler, şiddet, büyüklük ,kontrast ve hareket

kişisel faktörlere bağlı dikkat : beklentilerimiz, ilgilerimiz, değerlerimiz, kişiliğimiz, geçmiş deneyimimiz

ALGISAL GELİŞİM VE ÖĞRENMEDE : Algı doğuştanmı gelir yoksa sonradanmı öğrenildiği tartışıldı. Ve bu soruya üç araştırma modeli ile cevap bulunmaya çalışıldı : 1- Sonradan Kazanılan görme 2- Seçici Yetiştirme 3- bebeklerde derinlik algısı

Sonradan kazanılan görmede doğuştan görenlerin düzeyine hiçbirzaman ulaşılamaz

Seçici Yetiştirme : bir hayvan yavrusu seçilir ve o belli bir ortamda yetiştirilir ve o ortamdan farklı bir ortama konulduğundaki algısı test edilir..

Bebeklerde derinlik algısı : bebeklere görsel bir uçurum hazırlanmış. bebekler uçurumun kenarında kalmışlar. ama 6 aydan küçük bebeklere uygulanamadığı için bebeklerde derinlik algının doğuştanmı geldiği anlaşılamamıştır
bebeklerde derinlik algisi : görsel uçurum deneyleri

Gerçek Hareket Algısı : Trene bindiğimizde sabit olan dışarısı değil trendeki kişilerdir.
Görünürde hareket algısı ise : arka manzaranın hızlı geçmesi ama arabanın sabit kalması

ÜNİTE 3 ÖĞRENME
Öğrenme: Deneyimlerin organizmanın davranış ve zihinsel aktivitelerinde görece kalıcı değişiklik yaratmaya yol açan süreçtir. Öğrenme, tüm yaşamı kapsayan bir süreçtir.
– Öğrenme, davranışlarda bir değişikliğin meydana gelmesidir.
– Öğrenme, geçici değil kalıcı bir davranıştır.
– Bir başka nedenlerle (alkol kullanımı ya da uyuşturucu kullanımı) davranışta ya da zihinde geçici bir takım değişiklikler deneyimlenebilir, ancak bu deneyimler maddenin zihindeki ve fiziken etkisi ortadan kalkınca eskiye döner. Bu süreç “öğrenme” olarak adlandırılmaz.
Bağsal Öğrenme: İki olay ya da uyarıcının birbiriyle bağını öğrenmeye dayalı süreçtir.
KLASİK KOŞULLAMA: Herhangi bir otomatik tepkiye yol açmayan nötr bir uyarıcının, otomatik bir tepkiye yol açan başka bir uyarıcı ile ilişkilendirildiği bir öğrenme türüdür. Tarihsel olarak ilk ortaya atılan öğrenme mekanizması Klasik koşullama’dır.
– 1900’lü yılların başında Rus fizyolog İvan PAVLOV tarafından bulunmuştur. (Köpeklerde sindirim sistemi ve salgılama üzerinde çalışırken.)
Klasik Koşullamanın Gerçekleştirilmesi: Klasik koşullamanın nasıl gerçekleştiğini anlayabilmek için öncelikle bu koşullamaya ilişkin bir takım teknik terimleri açıklamaya ihtiyaç vardır. Klasik koşullama öncesi doğal bir uyarıcı-tepki bağına ihtiyacımız vardır.
Koşulsuz uyarıcı: Öncesinde bir öğrenme olmaksızın, doğal ve otomatik olarak belirli bir tepkiyi tetikleyen bir uyarıcıdır.
Koşulsuz Tepki: Koşulsuz uyarıcıya verilen otomatik ve öğrenilmemiş bir tepkidir.
Soğanın göz yaşarmasına yol açması, göze hava üflendiğinde ya da bir nesnenin çok yaklaştırılması durumunda gözün kırpıştırılması, burna biber kaçınca hapşırma, soğukta titreme v.b eylemlerin hepsi uyarıcı-tepki bağlarıdır.
Koşullu uyarıcı: Önceleri otomatik bir tepki uyandırmayan nötr bir uyarıcı iken klasik koşullama sürecinde koşulsuz uyarıcıyla ilişkilendirilen bir uyarıcıdır.
Koşullu tepki: Koşullu bir uyarıcıya verilen tepkidir.
Klasik koşullama esnasında, deneme sayısı kadar denemelerin zaman aralıkları da önemlidir. Eğer denemeler arasında çok kısa ya da çok uzun bir zaman dilimi varsa, klasik koşullamayı gerçekleştirmek için dağa çok uğraş vermek gereklidir. Yani daha fazla sayıda deneme yapmak gerekir; oysa denemeler arasında ne çok uzun zaman ne de çok kısa zaman dilimi olursa daha az sayıda denemeyle öğrenme gerçekleşir.
Klasik Koşullamaya Ait Çeşitli Öğrenme Olguları:
Klasik Koşullamada Sönme ve Kendiliğinden Geri Gelme: Yeteri kadar uzun süre koşullu uyarıcı verilip, koşulsuz uyarıcı verilmezse organizma artık koşullu tepki vermeyi bırakacaktır.
Sönme: Klasik koşullamada koşulsuz uyarıcı ile koşullu uyarıcı arasındaki bağı yok ederek, koşullu uyarıcının koşullu tepkiyi üretmediği süreçtir. Ancak sönme, koşullama yoluyla öğrenilmiş davranışın tamamen ortadan kalkmadığı gösterilmiştir. Kısacası, sönme kavramı, davranışın kesildiğine ama tamamen ortadan kalkmadığına işaret eder.
Kendiliğinden Geri Gelme: Sönen bir davranışın zaman zaman ortaya çıkmasıdır.
Klasik Koşullama Genelleme ve Ayırt etme:
Genelleme: Orijinal koşullu uyarıcıya benzer uyarıcının aynı koşullu tepkiyi ortaya çıkarmasıyla sonuçlanan bir süreçtir.
Örn: Daha önceleri beyaz farelerden korkmayan bir çocuk, daha sonraları fareyle birlikte ani ve şiddetli bir gürültü verilmesi üzerine sadece beyaz fareden değil, beyaz tüylü olan bütün nesnelerden korkmaya başlamıştır. (Genelleme)
Ayırt etme: Genelleştirilmiş bir koşullu uyarıcı ile koşulsuz uyarıcı arasındaki bağın zayıflatılması suretiyle genellemeyi sınırlandıran bir süreçtir.
Yüksek Dereceden Koşullama: Nötr bir uyarıcının, başka bir koşullu uyarıcı ile eşlenerek, koşullu tepkiyi ortaya çıkarma sürecidir.
Örn:
– Pavlov’un deneyinde zil sesine salya salgılama tepkisinin verildiğini, yani klasik koşullamanın gerçekleştiğini farzedelim.
– Bu koşullamada kullanılan zil sesine birinci koşullu uyarıcı diyelim.
– Daha sonra birinci koşullu uyarıcıyla ilişkilendireceğimiz nötr bir uyarıcı seçelim; bu, örneğin bir ışık olabilir.
– Klasik koşullama işleminde önce ışık yakıp arkasından zil sesini sunalım ve bu eşleşmeyi defalarca tekrarlayalım. Gerçekte burada yapılan, birinci koşullu uyarıcı olan zil sesinin “yiyecek geliyor.” anlamını ikinci koşullu uyarıcı olarak ışığa yüklemektir. Yani bu süreçte zil sesi bir koşulsuz uyarıcı görevini görmektedir. Bu süreç sonucunda köpek, sadece ışık yakıldığında salya salgılıyorsa, yüksek dereceden koşullama gerçekleşmiş olur.
EDİMSEL KOŞULLAMA
B.F. Skinner bir etki üretmek için yaşadığımız dünya üzerinde birtakım edimler gerçekleştirdiğimiz bu tür davranışlara edimsel davranış adını vermiştir. Bu tür davranışların öğrenilme mekanizmasını ifade etmek için de edimsel koşullama terimini kullanmıştır.
– Tarihsel olarak, Skinner’in edimsel koşullama olarak adlandırılmasından önce, bu tür öğrenmeyi ilk olarak ortaya çıkaran kişi, Eward Lee Thorndike’dir.
– Pavlov’un Rusya’da klasik koşullama deneylerine başladığı sırada, Thorndike kedilerle yaptığı deneylerde Pavlov’unkinden farklı olan bir öğrenme sürecini anlatan bir yazı yayımlamıştı.
– Thorndike bu deneylerde, öğrenmenin temel mekanizması olarak etki yasasını formüle etmiştir.
– Etki yasasını geliştiren ve daha popüler hale getiren Skinner’dir.
Edimsel Koşullamanın Gerçekleştirilmesi:
Pekiştirme: Bir davranışın tekrar olma olasılığını arttırma işlemidir.
Pekiştireç: Bir davranışın tekrar olma olasılığını arttıran durum ya da nesnedir.
Ceza: Davranışın olumsuz bir sonucudur ve davranışın tekrar olma olasılığını azaltır.
Edimsel Koşullamaya Ait Çeşitli Öğrenme Olguları:
Pekiştirme ve Ceza Türleri:
Olumlu pekiştirme: Davranışı takiben verilen ödüldür ve davranışın tekrar olma olasılığını arttırır.

Olumsuz pekiştirme: Hoşa gitmeyen uyarıcın ortamdan çekilmesiyle, o davranışın (uyarıcıyı ortamdan çeken davranışın) tekrar olma olasılığını arttırma işlemidir.
Edimsel Koşullamada Sönme ve Kendiliğinden Geri Gelme:
Edimsel koşullamada organizmanın edimsel davranışını pekiştirmeyi bırakırsanız davranışı söndürmüş olursunuz. Edimsel koşullamada davranış hemen sönmeyebilir. Tam aksine önce artıp daha sonra sönebilir.
Edimsel koşullamada da klasik koşullamada olduğu gibi sönen davranış bir süre sonra kendiliğinden gelebilir.
Edimsel Koşullamada Genelleme ve Ayırt etme:
Edimsel koşullamada, örneğin bir bebek “anne” sesine benzer bir ses çıkardığı için annesi tarafından kucağa alındı ve sevildiyse sadece annesine değil, başka kadınları da gördüğünde “anne” sesini çıkaracaktır. (Genelleme)
Her kadına pekiştirme almak için kendi annesine “anne” diyen bir çocuk, annesi tarafından kucağa alınırsa, başka kadınlara “anne” deyip kucağa alınmazsa annesini ayırt etmiş olacaktır. (Ayırt etme)
Davranışı Şekillendirme:

Şekillendirme: İstendik davranışa gittikçe yakınlaşan davranışların pekiştirilerek sonunda istendik davranışın üretilmesini sağlayan bir edimsel koşullama prosedürüdür. Şekillendirmede esas olarak yapılan işlem, organizmayı hedef davranışa yönelten her bir davranışı kademeli olarak pekiştirmektir.

Pekiştirme Tarifleri: Bir davranışın ne kadar hızlı öğrenildiğini ve pekiştirilmiş bir davranışın ne kadar sıklıkla ortaya çıkacağını belirleyen ödül zamanlamasıdır.
Sabit zaman aralıklı pekiştirme tarifesinde: Pekiştirmeler önceden belirlenmiş, tahmin edilebilir zaman aralıklarıyla gerçekleştirilir.
Değişken zaman aralıklı pekiştirme tarifesinde: İstendik davranış, her defasında değişen zaman aralıklarıyla pekiştirilir.
Sabit oranlı pekiştirme tarifesinde: Pekiştireç, belli bir davranış sayısından sonra verilir.
Değişken oranlı pekiştirme tarifesinde: Pekiştireç her defasında farklılaşan sayıdaki davranıştan sonra verilebilir.

BİLİŞSEL ÖĞRENME
Bilişsel süreçler algılama – hatırlama ve düşünme gibi süreçlerdir.

Kavrama: Deneme-yanılmaya değil, içgörüye dayanan bir öğrenme türüdür.

Gözlem Yoluyla Deneme: Diğer kişinin davranışlarını gözleyerek ve taklit ederek gerçekleşen öğrenmedir.

CEZA TÜRLERİ

çocuğa itici gelen şey direk ortama verilirse : azarlamak gibi : olumlu ceza olur.
çocuğun sevdiği şeyin mesela çikolatanın yaramazlık yaptığı için elinden alınması : olumsuz ceza olur.
olumlu cezada belirtilen cezanın kendisi değil. yani azarlamak diil aslında. organizmaya itici gelen uyarıcının direk ortama verilmesidir. azar itici ya organizmaya ordan yani..

olumsuzda organizmanın hoşuna gidenin ortamdan çekilmesi…
yaramazlık yapan çocuğun elinden çikolatasını almak gibi..

olumluda veriyorsun
olumsuzda alıyorsun

PEKİŞTİRME
Olumlu Pekiştirme : davranışı takiben verilen ödüldür ve davranışın tekrar olma olasılığını arttırır
Çocuğa çikolata vermek, aferin demek gibi…

Olumsuz pekiştireç : hoşa gitmeyen uyarıcının ortamdan çekilmesinden dolayı olumsuzdur.
Başın ağrıyınca ağrı kesici alırsın. Başının ağrısı geçer.
Hoşa gitmeyen davranış baş ağrısıdır.

Olumlu : ortama olumlu hoşa giden bir şey sokar
Olumsuz : ortamdan hoşa gitmeyen birşeyi çeker

Pekiştirme : her durumda davranışın tekrar olma olasılığını arttırır.
(çocuk yine çikolata ister, baş yine ağrır)

Ceza: bir davranışın tekrar olma olasığılını azaltır yada davranışı tamamen durdurur.
(azar işitmek istemeyiz yada çikolatamız elimizden alınsın istemeyiz)

ÜNİTE 4 BİLİŞ VE ZİHİNSEL YETENEKLER

DÜŞÜNCE VE DİL
Başta düşünce olmak üzere zihne ait olan tüm olgular ve zihinsel işlemlerin hepsi biliş terimiyle ifade edilir.
-kavramlar
-imgeler
-dil

Kavramlar ve İmgeler
kavram: aralarında belirli özellikleri paylaşan nesleri, insanları ve yaşantıları sınıflama kategorisidir. sınıflandırmada, nesneleri tekil değil kategoriler halinde ele alma imkanı buluyoruz.
kavramlar dünyayı basitleştirmekle kalma, yeni yaşantılara anlam kazandırırlar. her yeni yaşantı için yeni bir kavram yaratmayız. tersibe, varolan kavramalrla hareket ederiz.

nesne ya da kişilerle ilgili kavramlarımız olduğu gibi;
-faaliyetler ilgili (bisiklete binme, yürüme)
-soyut durumlarla ilgili (adalet, demokrasi) kavramlarımızda vardır.

olasılık içeren kavramlar: kuş kavramı uçan, yumurtlayan kanatları olan ve cıvıldayan özellikleri taşıyan hayvanları temsil eder. oysa kuş olduğu halde uçamayan ya da ötemeyen örneklerde vardır. insanlarla ilgili olan kavramlar genelliklşe bu türdendir.

klasik kavramlar: ortak özelliklerin hepsini taşıyan

hiyerarşik bağlantılar: örneğin; tavuk kuş kavramının bir üyesidir ve kuş da daha geniş bir olan hayvan kavramının bir unsurudur. hayvanı da daha temel olarak canlılar kavramı içine yerleştirebiliriz.

Kritik özellikler modeli: bir nesne, olay, kişi ya da fikrin kavram tarafından kapsanabilmesi için belirli özelliklere sahip olması gerektiğini ileri sürer.

Prototip model: alternatif bir yaklaşımdır ve kategoriyi iyi temsil eden bir örnektir; yani kategorinin en tipik üyesidir.

Örneğe benzerlik modeli: yeni bir uyarıcıyı bir kavramın çeşitli örnekleriyle karşılaştırabiliriz. eğer yeni uyarıcı, kavramın bir örneği ile yeterince benzerlik gösteriyorsa, o uyarıcıyı o kavram temelinde yorumlayabiliriz.

Düşüncenin diğer önemli yapıtaşı imgelerdir. bir limonu imgesel olarak “tadabiliriz” ya da dalgaların sesini imgesel olarak “işitebiliriz”. sözel olmayan düşünme yolları açık hale gelmiş olmalıdır. en çok araştırma yapılan imgeler “görsel” olanlardır. imge: duyusal bir girdinin zihinsel temsilidir.

DİL

Fonem adı verilen seslerden oluşur.
Fonem: 8 sesli 23 sessiz olmak üzere toplam 31 fonem vardır. Kendi başlarına anlamlı değildirler. Birleşerek morfemleri oluştururlar.
Morfem: en ufak anlamlı birimlerdir. En sık biraraya geliş biçimi; kül, tek, kuş gibi örneklerdir. İkinci en çok kullanılan sistem; et, is, ip…
Chomsky dilin derin ve yüzeysel yapısı olduğunu ifade eder. Derin yapı bireyin ne demek istediğidir. Yüzeysel yapı ise dinleyen kişinin duyduğu sözcüklerdir.
Cümle üretirken dilin düzeyleri; -önce düşünce ya da önerme
-sonra cümlenin sözcüklerine dönüştürülür
-sonra konuşma seslerine dönüştürürüz.
Konuşmayı duyan için bu tam tersidir. Kişi önce sesi duyar, sonra sözcükleri oluşturur son olarak da cümleden anlam çıkarır(önerme).

PROBLEM ÇÖZME

Problemi anlamak, çözüme giden işlemleri saptamak, bu işlemleri gerçekleştirmek, sonuçları kontrol etmek ve hedefe ulaşamamışsak bu zincirde tekrar geri dönmek.
Deneme- yanılma: doğru çözümü bulana dek yanlış seçimleri ele yöntemiyle problem çözme.
Zihinde imgeleme: problemi şekillere gözünde canlandırmak ve problemin özünü yakalamak. Gereksiz ayrıntılarla uğraşmaktan uzaklaştırır.
Algoritma: doğru çözümün bulunmasını kesinleştiren adım adım problem çözme işlemidir.
Kestirmeler: problem Pratik yollarla çözmek. Yani problem çözmeyi kısalaştırmak, kesinleştirmek, kolaylaştırmak.
Anoloji: durum karşılaştırması.

Zekanın Doğası

Snyderman ve rothman zekâyı akıl yürütme, bilme, çevrelerine uyum sağlama gibi özellikler olarak görmektedir. Sıradan insanlar ise pratik problem çözme, sözel yetenek, sosyal yeterliliğin bileşimi olarak görürüler.

ZEKA KURAMLARI

Alfred Binet: zekayı yargılama yeteneği olarak görür. problemle yüzleşmek ve doğru çözümü saptamak, çözüm uygulamaya konduğu andan itibaren nasıl yol alındığını takip etmek ve gerektiğinde çzöümü değiştirip geliştirmek.

Charles Spearman: ona göre zeka genel bir yapıdır ve varlığını her alanda ortaya koyduğunu düşünür. Genel zekayı g-faktörü olarak adlandırır. Zekanın genel zekadan kaynaklanarak özel yetenek alanlarına dağıldığını düşünmektedir.

Thurstone: zekayı oluşturan yedi bileşen, yedi alt yetenek belirlemiştir. Bu yeteneklerin birbirinden bağımsız olduğunu ileri sürer. Algısal hızı vasat olan biri, kelime bilgisi açısından çok iyi düzeyde olabilir.

Cattell;
Kristalleşmiş zeka: yeteneklerin deneyim ve eğitimden etkilendiğini belirtir. Sözel ve sayısal beceriler.
Akışkan zeka: deneyim ve eğitimden çok az etkilenen yeteneklerdir. Ezber belleği.

Çoklu zeka kuramı

Gardner’ın bir değil birçok zeka olduğunu ve her birinin göreceli olduğunu ve farklı olduğunu ileri sürer. Çoklu zeka kuramında her zeka türü kendi başına zeka olarak tanımlanır. Gardner yedi farklı zeka ayırt etmiştir; dille ilgili zeka, müzik zekası, mantıksal-matematiksel zeka, uzamsal zeka, kişilerarası zeka, bedeb-kinestetikle ilgili zeka ve içsel zeka.

Üçlü zeka kuramı

Akademik zeka, deneyimsel zeka, pratik ya da sağduyu zeka

Akademik zeka: yeni bilgiyi kazanma nasıl yapılacağını öğrenme yeteneği.
Deneyimsel zeka: yeni işlere uyum sağlama, yeni kavramları kullanma, yaratıcı biçimde kullanma yeteneği.
Pratik ya da sağduyu zeka: insanların gerçek yaşam olaylarıyla başa çıkmada kullandıkları bilişsel süreçler.
Not: akademik zeka büyük ölçüde akıl yürütme ve hızlı düşünmeyi içeren akışkan zekayı gerektirirken, pratik zeka sonradan edinilmiş bilgi ve becerilere dayalı olan kristalleşmiş zekayı gerektirir.

Zekanın belirleyicileri

Zeka katılıma mı yoksa zekaya mı bağlıdır? Genlerimiz zekanın olası sınırlarını belirler, çevre ise zeka potansiyelimizin üst sınırı ne ise oraya ne kadar yaklaştığımızı belirler.

ZİHİNSEL TESTLER

İlk zihinsel test, Binet’in, Theodore Simon ilk birlikte geliştirdiği testtir. Yargı, kavrama ve muhakeme üzerinde odaklanan bu ilk modem zeka testi kolaydan zora doğru sıralanan otuz problemden oluşmaktaydı. Daha sonra iki kez gözden geçirilip değişiklikler yapıldı. Bu testlerle yaptığı ölçümler sonucu her yaş grubundaki ortalama test puanını saptamış ve böylece zeka yaşı kavramını geliştirmiştir.
Binet-Simon zeka ölçeği adını almış ve defalarca revizyona uğramıştır. En çok bilineni; Termanın yaptığı revizyondan sonra standart hale gelen test Stanford-Binet zeka ölçeği adını almıştır.
Stanford-Binet Zeka Ölçeği; hem çocuklara hem de yetişkinlere uygulanabilir. Son yapılan revizyonda sözel ve sayısal testlerin yanısıra soyut görsel yeteneği ve kısa belleğin ölçümünü içeren sorular eklenmiştir.
Wechsler Zeka Ölçeği; hem sözel hem de performans yeteneklerini ölçen, yetişkiler ve çocuklar için hazırlanan özgül formları olan bireysel zeka testidir.

YARATICILIK

Orjinallik, akıcılık ve esneklik. Alternatif ya da alışılmadık kullanımlar. Yaratıcı problem çözme süreci yeni fikir üretme ve üretilen bu fikrin değerini araştırma keşfetmeyi içerir.
Iraksak düşünme; özgünlük, yaratıcılık ve esneklik ölçütlerini karşılayan düşünmedir.
Yakınsak düşünme; bir problem karşısında doğru çözüme yönlendirmedir.

ÜNİTE 5 BELLEK

Belleğin Evleri ve Türleri
Bellek: bireyin bilgisini saklayan, gerektiği durumlarda bilgiyi geri çağıran ve kullanmasını sağlayan zihinsel süreç.
Bilişsel psikologlar, belleğin, birbirleriyle bağlantılı üç süreçle inşa edilir;
Kodlama: bilgiyi beynin işleyebileceği zihinsel temsillere dönüştürmedir.
Saklama: söz konusu kodlanmış bilginin o andaki ve daha sonraki kullanımı için bellekte tutulmasıdır.
Geri getirme: bellekte saklanan bilginin yerini tespit etme ve o bilgiyi kullanmadır.
Dış dünyadan gelen tüm uyarıcılar duyusal kayıtlardan bellek sistemine girer. Üzerinde en fazla araştırma yapılanlar işitsel ve görsel kayıtlardır.

KISA SÜRELİ BELLEK
Sınırlı miktardaki bilgiyi geçici süre saklayan bellek sistemidir. Çeşitli işlerin yapıldığı aktif bir yerdir. Hem duyusal kayıttan gelen yeni bilgi hem de uzun süreli bellekte depolanmış bilgi kısa süreli bellekten akar. Kısa süreli belleği daha ayrıntılı incelemek için, bu sistemin kodlama, saklama, geri getirme aşamalarına yakından bakmak gerekir.

a) Kodlama: bilginin bellek sistemlerinde saklanması, belli formlarda kodlanması sayesinde gerçekleşir. İşitsel-görsel kodlama yapabileceğimiz gibi anlama dayalı olarak da kodlama yapabiliriz. İşitsel kodu daha fazla kullanırız. İşitsel kodlama kadar görsel kodlama da yapılmaktadır.
b) Saklama: kısa süreli bellekte saklama kapasitesi sınırlıdır. Kapasitesini arttırmanın en iyi yolu kümeleme adı verilen işlemdir.
c) Geri getirme (hatırlama): öğrendiğimiz her bilgi 30 saniye sonra unutulacaktır. Tekrar etme stratejisi ile bilgiyi daha uzun süreli hatırlarız.
Kısa süreli bellekten bilginin nasıl kaybedildiğine ya da unutulduğuna dair iki yaklaşım mevcuttur.
Silinme kuramına göre; zaman geçtikçe bilginin gücü azalır ve hatırlaması zorlaşır.
Bozucu etki (yer değiştirme) kuramına göre; kapasite sınırlılığı yüzünden kısa süreli bellekte doldur-boşalt yapılmak zorunda kalınır.

UZUN SÜRELİ BELLEK
Beceriler, sözcükler, deneyimler ve bilginin saklandığı sınırsız bir depo olan bellek sistemidir. Uzun süreli bellek hayatta bildiğimiz her şeyin depolandığı bellektir. Dolayısıyla, kapasitesi sınırsız olan bir bellek sisteminden söz etmekteyiz.

Uyarı: uzun süreli bellek; pasif bir depodur, sınırsız kapasitesi vardır ve bilgiler çok uzun zaman, bir ömür boyu saklanabilmektedir. Kısa süreli bellek; düşüncelerin aktif olarak işlemde olduğu bir sistemdir. Kapasitesi ve süresi sınırlıdır.

UZUN SÜRELİ BELLEK TÜRLERİ
Açık bellek; isteyerek hatırlarız.
a) semantik bellek; bilgileri niyetli olarak isteyerek hatırlarız. bir sözcük ya da ansiklopedi gibi genel olgu ve bilgileri içerir. Kişisel olmayan bellektir.
b) episodik bellek; kendimiz için anlamlı olan, kişisel olaylara ait bellektir.

Otobiyografik bellek; episodik belleğe benzer. Kendimiz hakkındaki kişisel olarak anlamlı olan bilgiyi içerir.

Örtük bellek; bilgi niyetsiz öğrenilir ve hiç istemeksizin hatırlanır.

Prosedürel bellek; sözel olarak betimlemekten çok göstermenin daha kolay olduğu performansa dayalı olan aktivitelerdir. (yıllarca masa tenisi oynamayıp raketi elinize aldığınızda bedeninizin kendi kendine yapılması gereken davranışın hatırlaması)

Amnezi; beyin sarsıntısı ya da psikolojik travmanın neden olduğunu ciddi düzeydeki bellek kaybıdır.

Uzun Süreli Bellekte Kodlama, Saklama ve Geri Getirme
a) Kodlama; duyusal kayıttan geçip kısa süreli belleğe ulaşan bilginin bir kısmı uzun süreli belleğe geçer. Uzun süreli bellekte bilgi olduğu gibi temsil edilmez. Genellikle orijinal bilgiye birtakım eklemeler yapılır. Sözel materyalin anlamını korumaktır amaç.
Ders çalışırken de sözcüklerin dizilimine değil, anlama odaklanırsanız çok daha iyi hatırladığınız göreceksiniz. Materyali uzun süreli belleğimizde daha önce varolan başka bir bilgi ile ilişkilendiririz.

Özümseme; yeni bilgiyi varolan bilgiyle ilişkilendirmek için bilinçli olarak analiz etmelidir.
Kısa süreli bellekte bilgiyi tekrar etme mekanik bir tekrardır ve bilgiyi daha uzun süre tutmak amacıyla yapılır. Amaç kısa süreli bellekteki bilgiyi uzun süreli belleğe kodlamaktır.

Çifte kodlama; Paivio geliştirmiştir. Birbiriyle etkileşen iki ayrı uzun süreli bellek formu mevcuttur. Biri sözel bilgiyi saklamak için özelleşmiş bir dilsel form, diğeri de gördüğümüz nesne ve manzaradaki uzamsal organizasyonu kodlamada özelleşmiş görsel form.

b) Saklama ve Geri Getirme; Bir bilgi bir kez uzun süreli belleğe kodlanınca, ona ihtiyacımız olduğunda kullanımımız için oradadır ya da orada olmayabilir. Bazen çok iyi bildiğimiz bir ismi hatırlayamayabiliriz. Bilgi oradadır ama bir türlü ona ulaşamayız. Psikologlar buna dilimin ucunda olgusu adını verirler.
Zaman içinde unutmaya neden olan nedir? Yani bilginin çıkıp gittiğini, tamamen kaybolduğunu ileri sürüyorlardı. Ama artık böyle bir yaklaşım kabul görmemektedir. Alternatif olarak bozucu etki yaklaşımları ve geri getirme ipuçları yaklaşımları mevcuttur.
Bozucu etki unutmanın ile zaman ile değil diğer öğrenme ya da zihinsel faaliyetlerin bellek üzerindeki bozucu etkisinin daha önemli olduğunu ileri sürmektedirler. İki tür bozucu etkiden söz edilebilir;

İleriye doğru bozucu etki: daha önce öğrenilmiş bilginin yeni olan bilgiyi olumsuz bir biçimde etkilemesidir.
Geriye doğru bozucu etki: yeni öğrenilen bilginin daha önce öğrenilen bilgiyi geri getirmeyi engellemesidir.

BELLEĞİ GELİŞTİRME
Kodlama, Özümleme ve İmgeleme
Bilgiyi özümleyerek kodlamanın belirgin bir üstünlüğü söz konusudur. Özümleme, bilgiyi olabildiğince genişleterek uzun süreli belleğe yerleştirmeye olanak tanır.
Diğer bir bellek geliştirme yöntemi; görsel imge yaratmaktır.

Lokus yöntemi; birbiriyle ilişkisiz sözcüklerde olduğu gibi, rastgele verilmiş bir materyali bir sıraya, düzene koyarak belleği etkin hale getirebilirsiniz.
Anahtar sözcük yöntemi; yabancı dilde sözcük öğrenilmesine yardımcı olması için geliştirilmiş bir tekniktir.

Bilginin Örgütlenmesi
Uzun süreli bellekte örgütleme ilkesi olarak kategorilere dayanmaktayız, ilk önce geri getirmek istediğimiz bilginin ait olduğu kategoriye ulaşmak ve sonra o bilgiyi geri getirmek çok daha kolaydır.

Bağlamsal bellek
Kütüphanede oturmuş ders çalıştığınız farz edin. Siz bilinçli olarak önünüzdeki materyali öğreniyor olsanız bile, büyük olasılıkla bilinçsiz bir biçimde çevrenizle ilgili rastgele bilgiyi de belleğinize depolamaktasınız. Bunlar dışsal ipuçlarıdır. Daha sonra oraya gittiğiniz de fiziksel çevreye ilişkin rastgele minik ipuçları orada öğrendiğiniz bilgiyi hatırlamanızı kolaylaştıracak. Bağlamsal belleğin çalışma ilkesi bilginin öğrenilmesinde ve geri getirilmesinde aynı mekânsal ipuçlarını kullanmasıdır. Daha önce bulunduğunuz fiziksel ortam önemlidir.

Duygusal ve Biyolojik Durum
Bellek performansını etkileyen içsel ipuçlarıdır. Bu ipuçları bilgiyi uzun süreli bellekten geri getirmede tetikleyici bir işleve sahiptir. Örneğin; bir alkolik sarhoşken içkisini sakladığı yeri ayıkken bulamayabilir. Ama tekrar alkol aldığında içkisinin sakladığı yeri kolaylıkla bulur.

Duygusal bellek performansını en az 4 şekilde etkileyebileceğini belirtmektedir;
1) ister olumlu ister olumsuz olsun belirgin bir duygu durum içinde olmamız duygusal olarak nötr olduğumuz zamanlara göre bilgiyi geri getirmede daha etkilidir. Örneğin; üzülmek, heyecanlanmak, sevinmek vb…
2) olumsuz duygu durumlarının bellekten geri getirmeyi engellediği ifade edilmektedir. Sınav kaygısı. Aşırı kaygı geri getirmemiz gereken bilgi üzerinde bozucu bir etki yapar.
3) duyguların bağlamsal özelliklerinden yararlanma. Yani bir materyali öğrenirken içinde bulunduğumuz aynı duygusal duruma girmeye çalışarak bilgiyi geri getirmeye çalışabiliriz.
4) bastırma kavramı. Çocuklukta yaşanılan travmatik duygular yüzünden, yaşanılan anının bellekten uzaklaştırılması, bilince çıkmasının engellenmesi. Aktif olarak bilgiyi geri çağırmaya yönelik bir direnç mevcuttur.

ÜNİTE 6 YAŞAM BOYU GELİŞİM ÖZET

Yaşam boyu gelişim anlayışı : doğumöncesi döllenme ile başlayan, yaşlılık ve ölüme yaklaşma ile ilgili süreçlerin yaşandığı dönemlerinde içinde yer aldığı anlyıştır.

Yaşamboyu gelişimin ana çalışma konusu : bireylerin doğum öncesi dönemden başlayarak geçirdiği değişimleri betimlemek ve açıklamak, yine bu değişime yönelik benzerlik ve farklılıkları ortaya koymaktır.

Yaşamboyu gelişimi : gelişim psikolojisi inceler

Yaşam boyu gelişimle ilgili en önemli tartışma konusu bireyin gelişiminde kalıtımla gelen özelliklerinmi yoksa çevresel faktörlerinmi etkin olduğudur.

Çevre faktörleri : 1- fiziksel çevre 2 – toplumsal çevre olarak sınıflandırılır.

GELİŞİMDE KRİTİK DÖNEMLER

Gelişim sürecinde kriz dönemleri ve kritik anlar gelişimin seyri açısından etkilidir.

Kriz dönemleri : ülkemizi sarsan marmara depreminin, bu olayı yaşayan bireylerin gelişim sürecinde izler bıraktığını söylemek mümkündür
Kritik anlar : hamilelik döneminde alkol tüketimi bebeğin anne karnındaki gelişim sürecini etkileyebileceğinden ileriye dönük olarak bebekte fiziksel ve bilişsel değişimlere yol açmaktadır.

YAŞAM BOYU GELİŞİMDE ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ

Gelişim psikolojisinde : doğal gözlem, örnek olay yöntemi, deneysel gözlem ve ilişkisel gözlem olmak üzere 4 farklı araştırma yöntemi kullanılmaktadır.
Doğal gözlem : gelişim sürecini kendi ortamında izlemeye dayalıdır.
Örnek olay yöntemi : tek bir deneğin ayrıntılı olarak incelenmesi.
Deneysel yöntem : gelişim sürecindeki değişim ve süreçleri neden-sonuç ilişkisi içerisinde açıklamaya çalışan yöntem
İlişkisel yöntem : iki farklı değişkenin arasındaki ilişkiyi gösteren yöntem

Bunun yanında yaşam boyu gelişimde gelişim sürecine ilişkin bilgileri elde etmede 3 farklı araştırma deseni kullanılmaktadır. : enlemsel(kesitsel) desen, boylamsal desen ve sırasal desen
Enlemsel desende : aynı anda farklı yaşlardaki bireylerden veriler toplanır ve toplanan veriler kıyaslanarak gelişim süreci hakkında bilgi edinilmeye çalışılır. (2-4-9.. belli yaş gruplarına uygulanır)
Boylamsal desende : aynı bireyden farklı zamanlarda veriler toplanır ve bu verilere bakılarak gelişim takip edilir( 2 yaşında bir bakılır 4 yaşında sonra 6 yaşında tekrar aynı kişiye bakılır)
Sırasal desende : enlemsel ve boylamsal desenin birlikte kullanıldığı desendir.

Enlemsel ve boylamsal desenin kendilerine göre olumlu ve olumsuz yönleri mevcuttur. Enlemsel desen aynı zaman dilimi içinde gerçekleştirildiğinden dolayı para ve zaman açısından daha ekonomiktir.
Boylamsal desende zamanla deneklerin araştırmadan ayrılmaları, başka yerlere taşınmaları gibi sebeplerle deney kaybı fazladır. Zamanla birlikte yeni teknolojik gelişmeler boylamsal desende önce kullanılan yöntemleri geçersiz kılar.
Bireysel olarak yaşa göre farklılıkları ortaya koyması açısından boylamsal desen avantajlıdır.
Enlemsel desende yaş ve doğum yılı farklılıkları birbirine karışmaktadır.

Bu araştırma desenlerinin yanı sıra biyografik ve geriye dönük çalışma larda mevcuttur. : bu tarz çalışmalarda kişilerin kendi bilgilerine dayalı olarak geçmiş yaşamları hakkında bilgi sahibi olup, belli dönemler hakkında o kişilerin kendi ağızlarından bilgi toplamak esastır.

Örneğin : 60 yaşındaki bir yazarın geçmiş yaşantısı, hayatındaki belli dönüm noktaları gelişim esasına dayalı olarak incelenebilir.

Yaşamboyu gelişimde önemli aşamalar : evre dir.
Birbirini takip eden bir aşamada gerekli yeterlilikleri kazanmadan bir diğerinin başlamadığı durumlar evre kavramını açıklamaktadır. : çocukta dil gelişimine bakıldığında önce basit sözcüklerden başlar, sonra kısa cümlecikler sonrada uzun cümlelere ulaşan bir yapıdadır.

Evre kuramlarına göre her bir evrede olması gerekenler :
*yetenek,beceri yada güdülerin biraraya gelerek oluşturduğu tutarlı bir örüntüyü oluşturan yapılar olmaları
*bir önceki evreye göre kazanılan nitelikler arasındaki farkı ortaya koyan niteliksel değişimler
*evredeki belli başlı değişikliklerde ortaya çıkan eşzamanlı değişimi işaret eden ani oluş
*Bütün değişimlerde aynı hızda gelişmeyi sağlayan birliktelik kavramı

Gelişim dönemleri oluşturulup,gelişim dönemlerine ilişkin saptamalar ortaya konulurken en önemli ölçütler:
*Yaş kavramı : özellikle evrelerin oluşturulmasında yaş kavramı önemli bir unsurdur. Dikkat edilmesi gereken nokta, yaşın sadece biyolojik yada kronolojik bir olgu olmadığı aynı zamanda psikolojik ve toplumsal bir gerçeklik olduğudur. 70 yaşında biri kendini çocuk gibi hissederken bir başka 70 yaşındaki kişi kendini çok yorgun hissedebilir. Yaş ve yaşa ilişkin hissedilenler kişiye göre değişir.
*Doğum Yılı: doğum yılı aynı olan ve aynı yıllarda benzer gelişim sürecini yaşayan bireyleri kuşak kavramı altında açıklayabiliriz. Aynı yaşta dahi olsalar farklı kuşaklara ait bireylerin gelişimleride farklı olabilmektedir.
Doğum yılı 1990 olan 20 yaşında bir bireyle doğum yılı 1950 olan 20 yaşındaki bir bireyin 20 yaşa ait gelişim özellikleri farklı olabilmektedir.

KUŞAK : tarihsel açıdan doğum yılları aynı döneme denk gelen insanlar gurubuna denir.

***Yaşam boyu gelişimi incelerken en çok karıştırılan konular : büyüme,gelişim ve olgunlaşma kavramlarıdır.
Büyüme : herhangi bir özellikteki kadameli artış. Daha çok fiziksel artıştır bu. Boy uzaması gibi…
Gelişim: olgunlaşma ve büyüme kavramlarını kapsayacak şekilde açıklamak mümkündür. Gözle görülen fiziksel bir artışın yanında bir şekilde yaş,deneyim ve çevresel etkilerin sistemli etkişelimi sonucu oluşan değişimlerdir.
Gelişimde her bir aşama bir öncekinin üzerine yenilerini ekleyerek organizmayı sistemli bir değişime götürür.
Örneğin : çocuk yürümeden önce emekler,ilk adımını atar,yavaş yavaş tutunarak yürümeye çalışır ve en sonunda destek almadan yürür. Tüm aşamalar aynı sıra şeklinde bir sonraki aşamanın hazırlayıcısıdır.
Olgunlaşma : daha çok doğuştan gelen ve genetik etkilere bağlı olarak ortaya çıkan unsurları ele alır. Doğuştan gelen unsurlar bireyde belli evrelerde belli değişimleri meydana getirmektedir.

DOĞUMÖNCESİ GELİŞİM

Döllenmeyi takip eden 2 haftalık süreçte döllenmeden itibaren bölünerek çoğalan hücreler çeşitli doku ve organları oluşturacak şekilde farklılaşırlar.
İnce uzun yapıdaki bu farklılşamış hücre yapısına EMBRİYO adı verilir.
Embriyo dahada gelişerek 3.ay itibarıyla FETÜS halini alır. İnsan şeklini almaya başlayan bu yapının kolları ve ayakları seçilebilir. Yaklaşık boyu 2,5 cm kadardır. Kalbi atmakta ve hareket etmektedir.
Fetüs anne karnında PLASENTA adı verilen bir organ tarafından beslenir.
Annenn yedikleri içtikleri soludukları hava plasenta dan bebeğe aktarılmaktadır. Bebek için faydalı besinlerin yanında alkol ve kafeinde bu duvarı rahatlıkla geçer bu yüzden erken doğum yada doğum sonrası çocukta gelişebilecek birçok soruna neden olabilmektedir.

YENİ DOĞAN BEBEK

Tüm bebekler arama refleksi, meme refleksi, yutma refleksi, yakalama refleksi,adım atma refleksi gibi doğuştan gelen reflekslere sahiptir.
Arama refleksi : bebeğin yanağına dokunulduğunda o tarafa çevirmesi memeyi bulmak için önemli bir reflesktir.bu arama refleksidir.
Emme refleksi : ağzına aldığı herşeyi emmesidir
Yutma refleksi : ağzındakileri boğulmadan yutması
Yakalama refleksi: avucunun içine yerleştirilen bir nesneye yada parmağa sıkıca sarılması
Adım atma refleksi : bebek koltuk altlarından tutulup ayakları yere konulduğunda yürüyecek şekilde adımlar sıralar. Bu adım atma refleksidir. Fakat 3.aya kadar yok olur.

BEDEN VE HAREKET GELİŞİMİ :

Bebeğin fiziksel gelişimle birlikte hareket gelişimi artar.
Yeni doğan bebekler ilk 4 ayda büyük gelişme gösterirler.bu süre içinde ağırlıkları 2 katına çıkar. Vücutta en önemli değişme beynin hızla gelişmesiyle birlikte başta görülür. 4 aylık bebekler elleri ve parmakları ile çevreyi keşfederken, reflekslerin yerini istemli hareketler almaya başlar. 2 aylık süreçte yavaş yavaş yüzüstü yattığı yerden başını kaldırabilen bebek, 4 aylıkken küçük bir küpü yada oyuncağı kavrayabilir. 5 ay sonunda destek olmadan oturabilen bebek 6 aylıkken artık tutanarak ayağa kalkabilir. 9 aylık dönemde mobilya kenarlarına tutunarak yürümeye başlayabilir. Bazı bebekler bu süreçte emeklerken bazıları ise emeklemeden yaklaşık 12 aylık döenmden sonra yürümeye başlamaktadır.
2 yaşından itibaren çocuğun beyni ağırlık olarak yetişkin bir insan beyninin %75i kadardır.
Çocuğun ilk 2 yıldaki büyümeye oranla fiziksel gelişimi yavaşlar. Çocuk 5 yaşından sonra daha karmaşık hareketleri yapabilecek düzeylere ulaşır. Örneğin bu dönemde çocuk 2 tekerlekli bisiklete binmeyi öğrenir.

BİŞİLSEL GELİŞİM
Bilişsel gelişim aşamasında tüm çocukların ortaya koyduğu belli yaş davranışları bulunmaktadır. Piaget, yaptığı gözlemler sonucu aynı yaş grubunda yer alan çocukların kendilerinden daha büyük yada küçük çocuklara göre farklılaşan zihinsel hatalar yaptığını belirlemiştir. Buradan yola çıkarak çocukların belirli yaş dönemlerinde belirli yapıları kazanmadan belirli sorunları çzömekte başarılı olamayacaklarının altını çizmektedir. Bu alandaki çalışmalarını kendi çocuklarının yeni oyuncakları keşfetmeleri, dünyaya bakış açıları ve basit problemlere yaklaşımlarından yola çıkarak bilişsel geliş kuramını 1-duyusal motor dönem, 2-işlem öncesi dönem, 3-somut işlemler dönemi ve 4-formel işlemler dönemi adını verdiği 4 evre şeklinde oluşturmuştur.

1-Duyusal Motor Dönem : ( 0-2 yaş )
Bebeğin kendini diğer nesnelerden ayırt edemediği dönem. Doğuştan getirdikleri refleksleri problemleri çözme yolunda dış dünyadaki değişimlere uyarlayacak bir yapı için hazırdır. Doğumdan itibaren görme ile ilgili algılaması zayıf olan ve emziren anne ile çocuk arasındaki mesafeye denk gelen yaklaşık 25 cm gibi bir uzaklığı seçebilen bebeğin görme algısıda gelişmeye başlar.

0-2 aylık süreç : dış dünyaya meme emme sürecinde ağzı ile dış dünyadaki nesnelerle ilişki kuran bebek zamanla elleri ve kollarıda işin içine sokar. Yakaladığı nesneleri keşfetmeye çalışan bebek emme ve yakalama reflekslerinin bir araya gelmesiyle çevreyi daha iyi anlar hale gelir.
3-4 aylık dönem : işitmenin gelişmesiyle beraber bebek farklı sesleri üretmeye başlar. Görüş alanındaki nesneleri merak edip onları yakalamaya çalışır. Bu kontada yakaladığı el ve ayak parmaklarını emer fakat bu süreçte çevreyi keşfetme durumu da görüş alanı ile sınırlıdır.
4-8 aylık dönem : bebek hoşuna giden aktiviteleri sürdürmek isteğindedir. Bu dönemde bebek elindeki bir oyuncağı salladığı zaman ses geldiğinde bu durumdan hoşlanır ve aynı hareketi sürekli tekrarlar. Bir şekilde bu davranışla algıladığı çevreyi değiştirmeye çalışır.
8-12 aylık dönem: bebekler çevreyi değiştirme yönünde daha isteklidir. Daha önce sıkarak ses çıkardığı oyuncağa benzer bir oyuncağı sıkmaya çalışması gibi.
12-18 aylık dönem: bebekler daha aktif bir şekilde deneyerek öğrenme yolunda dımlar atarlar.deneme yanılmalarla birçok sorunu çözmeye çalışırlar.dar bir alandan geçirip sığdırmaya çalıştığı oyuncağı sığmayınca farklı denemelerden sonra ters çevirip oyuncağı sokabilmesi gibi.
18-24 aylık dönem : keşfetmeyle beraber yeni durumları zihinsel olarak canlandırma soyut olarak düşünebilme süreci başlar. Bu süreçte çocuk deneme yanılma yapmaya gerek duymadan soyut düşünce gücüyle problemleri çözmeye başlar. Daire şeklinde bir cismi direksiyon olarak kullanması gibi.

Duyusal motor dönemin sonlarına doğru çocuklarda problem çözümüne yönelik sembol kullanımının arttığı gözlemlenir.
Ayrıca bu dönemde ortaya çıkan en önemli özellik nesne devamlılığı(sürekliliği) ile ilgilidir.
Sembolik Kapasite : çocuğun nesneleri ve yaşadıklarını anlatmada simgeleri, kelimeleri veya jestleri kullanma becerisidir.
Nesne Devamlılığı(sürekliliği) : nesnenin görüş ve alanından yada diğer duyuların kapsama alanından çıksa dahi var olmaya devam ettiğine,sürekli olduğuna ilişkin temel inanıştır.
Yeni doğan bebekler topu gördükleri sürece varolduklarına inanırlar ama duyusal motor dönemin sonlarına doğru nesnelerin var olduğu düşüncesi gelişir. Koltuğun arkasına saklanan top aslında ordadır.

2-İŞLEM ÖNCESİ DÖNEM (2-7 yaş):
Duyusal motor döneminin sonunda ortaya çıkan sembolik faaliyetlerle birlikte çocukta dilin geliştiği görülmektedir. Bu dönem iki başlık altında incelenir
A-Kavram öncesi dönem (2-4 yaş arası )
Bu dönemde sembolik faaliyerlere bağlı olarak taklide dayalı ve hayali oyunlar çocuğun ilerde karşılaşabileceği gerçek sorunlara ilişkin sorun çözme becerilerini geliştirmesinde faydalıdır.
Bu dönemde görülen en önemli özellik benmerkezci düşüncedir.
Benmerkezci düşünce : kendi görüşlerinin ve bakış açısının tek bakış açısı olduğunu düşünerek diğerlerinin bakış açılarını fark etme konusunda yetersiz olma durumudur.
Çocuğun kafasını çarptıktan sonra gidip masayı dövmesi,kazayla zarar verdiği ayısının ağlayacağını düşünmesi gibi…

B-Sezgisel dönem (4-7 yaş arası)
Mantıksal düşünmenin gelişmediği bu dönemde olayları sezgisel açıklama durumu ağırlık kazanmaktadır. Bu dönemde göze çarpan özellik : korunum ilkesi ile ilgili olandır.
Korunum ilkesi : nesnenin farklı bir şekle sokulmasının hacminde,miktarında,ağırlığında değişiklik yaratmayacağını kavramaya ilişkin durumdur. Uzun bir bardaktaki su geniş bir bardağa konulduğunda görüntüsü itibarıyla daha azmış gibi görünür çocuğa. Miktarların aynı olduğunu anlayamaz. Bu durum çocuğun geriye dönüşebilirlik kavramını algılayamaması ile ilgili güzel bir örnektir.

3- SOMUT İŞLEMLER DÖNEMİ (7-11 yaş)
Bu dönemde çocuk nesnelerin değişmezliği konumunu kavrama,toplama, çıkarma gibi matematik işlemleri yapabilme,gerçek ve hayal dünyasını ayırabilme ve başkalarının açısını görebilme gibi özellikler kazanır.
Masalların artık gerçek olmadığına ilişkin bilişsel yapıyı güçlendirmeye başlar.

4- FORMEL İŞLEMLER DÖNEMİ (11-15 yaş)
Çocuk bu dönemde semboller aşamasından geçip, düşünce düzeyine gelmiştir. Daha küçük yaştayken kullanılan tümevarım yöntemi yerini tümdengelim e bırakmıştır. Öncesi dönemde annem ve babam denize girmeyi seviyorsa bende sevmeliyim gibi genellemeler yaparken bu dönemde olayları yorumlayabilir.
Çocukta yetişkin düzeyine yakın akıl ve mantık yürütme, soyut kavramları kullanabilme becerilerinin gelişmesi gibi durumlar gözlenir.

Bazı araştırmacılar Piaget in kuramina ilişkin eleştiriler getirmiştir. Bilişsel gelişim aniden beliren bir durum değildir. Her bir dönem mutlak bir şekilde diğerini takip etmemektedir.
Anneleri için doğumgünü hediyesi seçmeleri için yönlendirilen çocuklarla ilgili araştırmada çocukların yaş dönemi gereği benmerkezli düşünerek kendi bakış açılarına göre hediye seçmeleri beklenebilir. Ama farklı bir araştırma sonucunda çocukların anneleri için uygun hediyeler seçtikleri görülmüştür.

BEBEKLİKTE BİREYSEL FARKLILIKLAR

Sağlıklı bebeklerin tümü benzer gelişim özellikleri gösterselerde birbirlerinden farklıdırlar. Bebekleri birbirinden farklı kılan davranış özelliklerine MİZAÇ denir.
Bazı bebekler çok hareketli,bazıları sürekli ağlar, bazıları sessizdir…

BEBEKLERDE ALGISAL DEĞİŞİM

6-12 ay arasında bebeklerde derinlik algısı oluşmaktadır. Derinlik algısı ; bebeklerin dünyayı 3 boyutlu ve nesneleri uzaklık yakınlık durumuna göre görmelerini sağlayan algıdır
Araştırmacılar laboratuar ortamında oluşturdukları yapay uçurumla çocuklarda derinlik algısını araştırmışlardır. Bu araştırmada kalın bir cam yüzey altında kareli kumaşla kaplı zemin üzerinde hem sığ hem uçurum içeren yapay bir ortam oluşturulmuştur. Cam yüzeyin üzerine bırakılan 6-14 ay arası bebekler, anneleri tarafından çağrılsalar dahi yapay uçurumu algılayarak üzerinden geçmeyi reddetmiştir.

AHLAK GELİŞİMİ

Kohlberg in ortaya koyduğu ahlak kuramında aklak gelişimi geleneksel öncesi ahlak düzeyi, geleneksel ahlak düzeyi ve geleneksel ötesi ahlak düzeyi olmak üzere 3 aşamada incelenmektedir.

Gelenek öncesi ahlak düzeyinde : çocuklar davranışları ceza ve ödül gibi somut sonuçları doğrultusunda değerlendirmektedirler

Geleneksel ahlak düzeyinde : bazı ahlaki değerleri içselleştirilir ve diğerlerinin koyduğu kurallara uymaya çalışılır

Geleneksel ötesi ahlak düzeyinde : neyin doğru neyin yanlış olduğu adaletin kuralları çerçevesinde değerlendirilmeye balar.

DİL GELİŞİMİ

Bebeler 2 aydan itibaren agulama sesleri çıkarırlar. 4-6 aylık bebekler ses vurgularını anlar ve kullanmaya başlarlar. 6.aydan sonra sesleri tekrar ederek 12 ay civarı ilk kelimeleri söylerler. 12-18 aylık dönemde ise iki kelimelik cümleler oluştururlar. 12-24 ay arasında artık kelime dağarcığı genişler ve kelimeleri ekleriyle ve fiil zamanlarına göre söylerler.

DUYGUSAL VE SOSYAL GELİŞİM

Doğada birçok yenidoğan hayvan annesi izlenir. Özellikle Kaz ve ördek gibi hayvanların yumurtadan çıkar çıkmaz gördükleri ilk hareketli nesneye karşı bağ oluşturup onu taklit etmeleri durumuna BASIMLAMA adı verilir. bu davranış sadece bu türe özgüdür. Yapılan araştırmalar Bu hayvanların oyuncaklara ve insanlara dahi basimlama geliştirdiklerini göstermiştir.
İnsanlarda basımlamaya benzer bir davranış şekli görülmemektedir. İnsanda BAĞLANMA olarak gerçekleşen süreç yavaş yavaş gelişir.
Bebek 7.aydan itibaren yoğunlaşan bağlanma davranışı ile kucağa alınmayı ister ve korktuğunda acı hissettiğinde yabancılarla karşılaştığında bakıcısına daha çok sarılır.
Anneden yada bakan kişiden ayrılma çocukta kaygı durumu yaratır. Nesne devamlılığı gibi KİŞİ DEVAMLILIĞI kavramı bebekte gelişmeye başlar. 5 aylık bebek için anne odayı terk ettiğinde sorun olmaz ama 9 aylık bebek annesi odayı terk edince annenin odanın dışında var olduğunu kavrar ve onu geri çağırmak için ağlar.

ANNE –BABA VE ÇOCUK İLİŞKİLERİ

Sanayileşme sürecinde anne baba ile çocuk ilişkileri önem taşımaktadır.
Ailenin çocuk yetiştirmede otoriteyi kullanma biçimine göre 3 tarz yetiştirme biçimi mevcuttur.
1. bilinçli otoriteye dayalı yetiştirme
2. baskıcı otoriteye dayalı yetiştirme
3. sınırsız hoşgörüye dayalı yetiştirme

1. bilinçli otoriteye dayalı yetiştirme : çocuğa aile içinde önem verilir. Çocuğun ihtiyaçları titizlikle karşılanır. Çocuğun neleri yapıp neleri yapamayacağı aile içinde belirlenmiştir. Çocuk bir konuda fikrini rahatlıkla belirtir ve çocuğun sorularına sabırla cevap verilir fakat belirli ilkelerden taviz verilmez. Örneğin : çocuk yatmadan dişlerini fırçalamak zorunda ise mutlaka fırçalar.
2. baskıcı otoriyete dayalı yetiştirme : çocuk mutlaka otoriteye uymak zorundadır. Çocuk görüş bildiremez, kendini ifade etmeözgürlüğü yoktur. Anne baba tarafından kurallar sert bir şekilde gösterilir.
3. sınırsız hoşgörüye dayalı yetiştirme : çocuğun hiçbir sınırı yoktur. İstediği her davranışı gerçekleştirebilir. Hiçbir yanlış davranışı cezalandırılmaz.

Gelişim psikologları açısından en uygun tarz: bilinçli otorite yaklaşımıdır. Bu tarz yaklaşım çocuğun sosyalleşmesi, bilişsel ve duygusal yönden gelişebilmesi içinde uygun ortamı sağlamaktadır.

ÇOCUKLARDA OYUN DAVRANIŞI VE ARKADAŞLARLA İLİŞKİLER

Çocukların oyunlarda ortaya koydukları davranışlar gelişim süresince farklılaşır.
Tek başına yalnız oyun oynayan çocuklar, daha sonraları birbirlerinin oyununa karışmadan oynadıkları PARALEL OYUN türünü geliştirirler. (her birinin aynı zamanda kendi başlarına farklı oyuncaklarla oynamaları )
Bu aşamadan sonra çocuklar paralel oyunu bırakarak İŞBİRLİĞİNE DAYALI OYUN sürecini geliştirirler. (herkesin bir rolü vardır. Kimi anne,kimi doktor olarak oyun oynamaya başlarlar)
7 yaş öncesinde sadece oyun oynayıp oyuncakların paylaşıldığı bir arkadaşlık kavramı oluşurken 9 yaşla beraber arkadaşlıkta karşılıklı iki yönlülüğün önemli olduğu ortaya çıkmaya başlar. Çocuk sadece arkadaşlarının onun için değil, kendisininde arkadaşları için bir şeyler yapmasının gereğinin farkına varır.

CİNSİYET VE ROL GELİŞİMİ
Çocuklarda cinsiyet rol gelişimi farklı aşamalarda gerçekleşir.
3 yaş civarındaki çocuklar kız yada erkek olduklarının farkındadırlar. TOPLUMSAL CİNSİYET KİMLİKLERİ konusunda bilgi sahibidirler. Ama kız yada erkek olmanın ne demek olduğu konusunda tam bir fikir sahibi değildirler.
Bu dönemde bi kız çocuğu kravat taktığı zaman erkek olabileceğini düşünebilmektedir. 4-5 yaş arası çocukta cinsiyetin değişmeyeceğine ilişkin bilinç gelişmiş TOPLUMSAL CİNSİYET DEĞİŞMELİĞİ kazanılmıştır. Günümüzde televizyon ve diğer görsel kitl iletişim araçları aracılığıyla bu bilinç daha erken yaşlarda kazanılır duruma gelmiştir. Bu farkındalıkla beraber çocuk toplum için kendicinsiyetine uygun görülen davranışları ortaya koymaya başlar. CİNSİYET ROLÜ FARKINDALIĞI olarak adlandırılan bu durum çerçevesinde çocuk kendisinden cinsiyeti gereği hangi davranışların beklendiğini bilir.
Çocukların giydikleri kıyafetten oyuncak seçimine dek uanan süreç bu çerçevede şekillenir.

ERGENLİK
Ergenlik : fiziksel gelişmeler ve bunlara bağlı olarak hızlı değişimlerin yaşandığı ve bu süreçte geri dönüşü olmayan bazı kararların alındığı bir dönemdir.
Kızlarda : 10-11 yaş aralığında,
Erkeklerde : 12-13 yaş aralığında
Başlayan bu süreçte boy ve ağırlıkta ciddi artışlar görülür.
Uzayan kol ve bacaklara hakim olamama bu dönem çocuklar sakar olarak nitelendirilir.
Ciltte yağ bezlerinin artmasıyla sivilceler çıkması, kemik ve kas yapısındaki gelişmeler,erkelerde kas yapısının gelişmesi,ses tonunda kalınlaşma,tüylenme.. bu döneme ait gelişim özellikleridir.
Yaşadıkları değişimler sebebi ile ergenleri sürekli ayna karşısında görmek mümkündür.
Ergenin bu süreçte kendisi ve vücudu ile barışık olması ilerili yıllara uzanan şekilde kişilik gelişimi açısından da önemlidir.
Ergenlerde soyut düşünce kavramı gelişir. Dünya orunlarına ilişkin birçok konuda aralarında tartışabilir ve bu konularla ilgili fikir yürütebilir. Bazı ergenler herkesin farklı görüşlerde olabileceği konusundaki bilişsel yapıyı tam gerçekleştirememiş olabilir. Bazı konularda bilişsel gelişimde yaş olarak ileri seviyede olsalarda, olayları benmerkezli görme eğiliminde olabilirler.
Kendilerini sahnede gibi görürler.
Kendilerine bir şey olmayacağını sanıp risk alabilirler.
Anne baba kuralları ile savaşmaya başlar

YETİŞKİNLİK

Yetişkinliğin ilk yılları insanların kendi yaşamları ile ilgili birçok kararı aldığı dönemdir. Bu dönemde bireyler kalıcı iş bulmak için sık iş değiştirme, evlenme, çocuk sahibi olma gibi kararları alabilir.
Anne baba olmanın getirdiği sorumluluklar,kariyer yapma gibi durumlar ve mesleki yaşantının birbirleriyle çatışması sonucu aile içerisinde sıkıntılar yaşanabilir.
Evlilik doyumu ile ilgili yapılan araştırmalar çocuk sahibi olduktan sonra evlilik doyumunda düşüş olduğunu göstermektedir. Buna karşılık daha ileriki yaşlarda çocuklar evlenip evden ayrıldıklarında doyumun göreceli olarak arttığı görülmektedir.
Orta yaş grubu insanlarda taptıkları işten yaşamlarından eskisi kadar zevk alamama ile beraber ORTA YAŞ KRİZİ gelişebilir. Bu süreçte birey kendini kararlı bir değişime hazırlar. Aynı şekilde boşanma yada bir ilişkiyi sonlandırmada yetişkinin psikolojik yapısı üzerinde etkilidir.
Yetişkinlikle beraber insan vücudunda fiziksel değişimler başlar.
25-30 yaşları arası en verimli dönem sonlanmış, artık 30 yaşından itibaren eskisine oranla dinç yapı yavaşlamaya başlamıştır. Yedek hücre sayıları hızla düşerken harcanan hücrelerin yerine yenisi konmaz. Bu durum kalp veciğer performansında düşmeye neden olur. Bedensel ve zihinsel olarak faal olan durumda olan bireylerde yaşlanma etkileri daha az görülmektedir.
Kadınlarda 40-50li yaşlarda menopoz döneminde bedendeki değişikliğin yanında psikolojik değişikliklerde olabilmektedir.
İleriki yetişkinlik döneminde bireyler fiziksel rahatsızlıklarda artık daha hassastır. Uyuma zorlukları,deride büzüşme,kemik zayıflığı,akciğerlerde daha az oksijen tutulması,saç tellerinin incelmesi,beyazlaşması,duyularda hassaslaşma…( Yaşlılıkta bilişsel aktivitelerin sürdürülmesi önemlidir : satranç oynamak gibi…)
Araştırmalara göre ileriki yetişkinlikte yaşamın kontrolünün kendisinde olduğuna inanan bireylerin fiziksel rahatsızlıklara dayanıklılığı daha fazladır. Yaşlılık döneminde artık çevre ile etkileşim azalabilmekte ve alınan toplumsal roller azalmaktadır. Azalan rollerle birlikte artık çevresindekilerin kendisine ihtiyacı olmadığına dair inanış gelişmeye başlar. İlerleyen yaşla beraber, emeklilik sonrası boşluk hissi ve kendi yaşıtlarının ölümü gibi fktörler yaşamı gözden geçirme davranışını başlatan durumlara örnektir. Bunun yanı sıra kültürel farklılıklar, bireylerin ekonomik durumları bu döneme bakışıda farklılaştırmaktadır.

ÜNİTE 7
Güdüler ve duygular

güdü:organizmayı etkileyerek bir amaç için harekete geçmeye sevk eden,istekleri,arzuları,ihtiyaçları,dürtüleri ve ilgileri kapsayan genel bir kavramdır.

dürtü:Açlık,susuzluk,cinsellik gibi fizyolojik kökenli güdülere dürtü adı verilir.

gereksinim(ihtiyaç):Vücut süreçlerini denge durumuna getirmek için çeşitli kaynakların kullanıldığu organizmanın fizyolojik ihtiyaçları ya da davranışı yüksek seviyede yönlendiren başarma,toplumsal onay,statüye ilişkin duyulan istek gibi dürtülerdir.

GÜDÜLENME KURAMLARI

1)Dürtü kuramı:Açlık,susuzluk,cinsellik

2)Özendirici uyarıcı kuramı:Örneğin;yeni cep telefonu olan biri gözüne cazip gelen yeni bir cep telefonunu da alabilir.örneğin;yemekten sonra tok olsak dahi güzel kokan bir keki yeme ihtiyacı hissedebiliriz.tanım:biyolojik olmayan,birey gereksinim duymasada bireye cazip gelen ve onu davranışa iten unsurlar özendirici uyarıcıdır.

3)En uygun düzeyde uyarılma kuramı:Bireylerin yüksek sesle müzik dinlemek için discoya gitmesi,paraşütle atlaması bu kurama örnektir.hayatın sıkıcı olduğunu düşünen bireyler böyle yaparak en uygun seviyeye gelmek isterler.

4)İçgüdü kuramı:örneğin;leyleklerin göç etmesi,örümceğin ağ örmesi,(merak,aşk,nefret)bunlarda insanlara ait içgüdülerdir.

5)Bilinçdışı güdüler:Bireyler hatırlamak istemedikleri şeyleri bilinçdışına iterler.Ama bu hatırlamak istemedikleri şeyler yok olmaz.

6)Biyolojik denge (homeostasis) kuramı:Organizmanın yaşamını sağlıklı şekilde sürdürmesine bağlıdır.

homeostasis:organizmanın bünyesine katılan maddelerin ne şekilde alınacağına ve nasıl denge kurulacağına ilişkin sabit içsel durumu işaret eden biyolojik denge kuramıdır.örneğin;Fastfood biyolojik dengenin bozulmasına yol açar.

GÜDÜLERİN SINIFLANDIRILMASI

1)Birincil güdüler:

a)açlık-susuzluk:organizma da açlık ile ilgili tepkileri yönlendiren merkez hipotalamustur.yeme-doyma durumunu kontrol eder.kana doğrudan verilen insülin kandaki şeker miktarını düşürerek açlık hissine yol açar.Aynı şekilde kana verilen glikoz da açlık hissini ortadan kaldırır.Kanser ya da ülser gibi hastalıklar sebebiyle mideleri alınan kişilerde açlık duyma hissi devam edecektir.Vücuttaki su ve tuz dengesinin bozulması susuzlukla ilgili gereksinimin belirmesine neden olur.Yaz aylarında buz gibi bir içecek görüntüsü kişideki susuzluk gereksinimini arttıracaktır.

b)cinsellik:biyolojik ve çevresel unsurlar tarafından uyarılarak ortaya çıkar.Cinsel davranışın ortaya çıkmasında merkezi sinir sistemi tarafından kontrol edilen hormonlar,parfüm kokusu,cinsel içerikli bir reklam,erotik içerikli hayaller gibi çevresel unsurlar etkili olabilmektedir.Kadın ve erkekte cinsel davranışın altında yatan en önemli biyolojik unsur testosteron hormonudur.hayvanlarda feromon adı verilen maddeler gibi koltuk altı ve cinsel organların bulunduğu bölgede benzer kimyasallar salgılarlar.

2)Uyarıcı kaynaklı güdüler(öğrenilmemiş güdü):

a)araştırma ve merak:bireyler merak ile birlikte yeni durumları keşfedebilir ve keşfettiğinden sıkılan birey kendini daha ileri uğraşlara yönlendirir.İlerleme ve gelişmenin temeli bu şekilde merak ve araştırmadan geçer.

b)kurcalama:birey bilmediği yeni bir cihazı kurcalayarak ne olduğunu anlama yönünde kendisini tatmin edebilir.Öte yandan tespih çekmek,sınıfta derste kalem çevirmek,yüzüğüyle oynamak gibi durumlardada birey kurcaladığı maddelerle kendisini sakinleştirir.

3)Sosyal güdüler(öğrenilmiş güdü):bir arada bulunma,güç,başarı

a)Başarı gereksinimi:

b)ilişki kurma ve bağlanma gereksinimi

c)kontrol altında tutma gereksinimi

ÖDÜLÜN KAYNAĞINA GÖRE GÜDÜLENME

1)İçsel kaynaklı ödül:işin ödül niteliğini taşıması birey için zevk ve tamin sağlıyorsa buna içsel kaynaklı ödül denir.örneğin;gelişme arzusu,araba kullanmak,yüksek yerden suya atlamak,bulmaca çözmek.

2)Dışşal kaynaklı ödül:dışarıdan ödül sunuluyorsa ve davranış oluşuyorsa buna dışsal kaynaklı ödül denir.örneğin;bir işçi mesaiye sadece prim olduğu için kalıyorsa bu dışsal kaynaklı ödüle örnektir.

GEREKSİNİMLER(İHTİYAÇLAR)HİYERARŞİSİ:Abraham Maslow

DUYGULAR

1)korku 2)neşe 3)kızgınlık 4)hüzün 5)nefret 6)umut 7)yakınlık 8)hayret

DUYGU KURAMLARI

1)James-Lange kuramı: William james-Carl Lange

Gözlerin büyümesi,tüylerin diken diken olması.örneğin;birinin köpek görünce korkması ve böylece titremesi veya ağlaması.

2)Cannon Bard kuramı:hipotalamus devreye girer.

3)Bilişsel kuram: Stanley Schachter. örneğin;alkol alan biri alkol etkisiyle değişiklik gösterecektir.kişi eğlenceli bir ortamdaysa sevinçli,kasvetli bir ortamdaysa sıkıntı hissedebilir.fizyolojik değişiklerin şekillenmesinde bireyin algı ve anlayışı etkilidir.

4)Sosyobiyolojik kuram:örneğin;çevreye uyum sürecinde kızgınlık duygusu aslında diğer insanların saldırganlıklarına karşı insanları korurken,neşe ve mutluluk gibi duygular insanların yakınlaşmasını sağlamaktadır.bu kuram duyguların fizyolojik temellerini açıklama konusunda sınırlılıklar içermektedir.

Duyguların ifade edilmesi

jest ve mimikler:duygu ve düşünceleri destekleyerek gözle görülür somut hale gelmelerine katkıda bulunan hareketlerdir.

TEMEL BİLGİ TEKNOJİLERİ 1. ÜNİTE
v Bilgi bir şeyin ya da bir olayın belirli bir özelliğini tanımlar. Bilginin önemi bir yargıda bulunmak, bir karar vermek için gerekli olmasından kaynaklanır.
ü Fikir, bir konuya ilişkin bir görüşe sahip olmaktır.
ü İlim, bir işin yapılmasına, bir aracın kullanımına ilişkin yeterliklere sahip olmaktır.
ü Malumat, (enformasyon) herhangi bir konuya ilişkin bilgi işlem süreci sonunda ortaya çıkan üründür.
Bilginin önemi daha da artmıştır. Bunun Nedenleri
v Bizim sahip olduğumuz seçenekler, dedelerimizin sahip olduğu seçeneklerden çok daha fazladır.
v Ulaşım bugünkü ile kıyaslanamayacak kadar güçtü. Seçeneklerin sayısı çok çeşitli nedenlerle arttı. Seçeneklerin artışının en önemli nedenlerinden biri üretim teknolojisindeki gelişmelerdir. Dedelerimiz küçük birer çevrenin içinde yaşıyorlardı.
v Eskiden, büyük miktarda bilgiyi değerlendirmeyi gerektiren durumlarda, bize yardımcı olacak araçlar olmadığı için, seçeneklerin birçoğunu baştan elemek zorundaydık. Bugün ise çok büyük miktarlardaki bilgilere kolaylıkla ulaşabilir ve onları kullanabiliriz. Bilgi teknolojisi, bilgi işlemekte kullanılan maddi cihazlar ile kavramsal araçların tamamıdır. Bilgi işlem sürecinin mamulü bilgidir. Süreçte işlenen malzemeye ise veri denir
Bilgiyi işlemekte kullandığımız araçlar iki ana grupta toplanabilir
1. Maddi cihazlar
2. Kavramsal araçlar
Bilgi işlemekte kullandığımız maddi cihazlar, telefon, radyo, televizyon, bilgisayar gibi cihazlardır. Kavramsal cihazlara örnek teşkil eden dil, alfabe gibi maddi olmayan şeylere sahip olmasaydık, bütün bu cihazlar hiçbir işe yaramayacaklardı.
BİLGİ İŞLEM SÜRECİNİN ADIMLARI
v Kaydetme, v Erişim,
v Sınama, v Hesaplama,
v Sıralama, v Saklama,
v Sınıflandırma, v Çoğaltma ve
v Özetleme, v İletme.( bilgisayar ortamında yapılmazsa bir sorun teşkil etmez.)

Her bilgi işlem sürecinde bütün işlem adımları zorunlu değildir. Bazı süreçlerde bu adımlardan yalnızca birkaçı yer alabilir.
• Bir bilgi işlem sürecindeki işlem adımlarında farklı teknolojiler kullanılabilir.
Bilgi işlem sürecinde bilgisayar kullanmak
ü Çok miktarda verinin kolay işlenmesini sağlar.
ü Çok kısa sürede verileri kolaylıkla işler.
ü Çok yoğun ve karmaşık işlemleri kolayca gerçekleştirir.

v Bilgi, bir karar vermekte anlam taşıyan, karar vericiye gerektiği zamanda ve gereken biçimde ulaştırılan ve doğru olan, işlenmiş veridir.
İnsanlık Tarihi: (1) avcı-toplayıcı, (2) tarım, (3) sanayi ve (4) bilgi toplumu olarak dört farklı aşamada incelenebilir
İnsanlar uzun süre avcı-toplayıcı olarak yaşadılar.
v Yaklaşık on bin yıl süren tarım toplumunda, nüfusun büyük bölümü tarımla uğraşıyordu. Ekonominin temeli tarımdı. Dolayısıyla en kıymetli faktör topraktı. Tarım devriminden sonra ikinci büyük devrim, sanayi devrimi gerçekleşmiş oluyordu. Şehirler daha önce hayal edilemeyecek kadar büyüdüler. Nüfusun önemli bir bölümü sanayi işçisi haline geldi. Sınaî üretim ekonominin temeli oldu, tarımın payı ve önemi azaldı.
v 20. yüzyılın ikinci yarısının başlarında ilk bilgisayar yapıldı. Aynı süreç içinde bilgi toplumu kavramı da tartışılmaya başladı. Bilgi sektöründe çalışanların payı hızla arttı. Artık en önemli kaynak enerji değil, bilgiydi.
v Tarım toplumunda toprağa, sanayi toplumunda enerjiye sahip olan kuralı koyuyordu. Bilgi toplumunda ise kuralları bilgiye sahip olan tayin etmeye başladı. Tarım toplumlarında da bilgi işleyenler vardı. Ama küçük bir azınlığı oluşturuyorlardı. Sanayi toplumlarında malzeme işlemek ön plana çıktı. Bilgi toplumunda ise işlenen şey, harşer, rakamlar, sesler, görüntüler gibi sembollerdir.
v Bilgi toplumu çok çeşitli açılardan sanayi toplumundan farklıdır. Ancak belki de en belirgin farklılık, bilgi toplumunda yaşayan bireylerin aktif birer sembol üreticisi olabilmeleridir. Bilgi toplumunda yaşayanların Önemli bir bölümü, geçimlerini sembol işleyerek kazanırlar.

Ünite 2
v Her ne kadar bilgisayarların kapasitesi sürekli olarak gelişmekte, boyutları küçülmekteyse de, ilk bilgisayardan bugüne tüm bilgisayarlar aynı prensiplerle çalışır.
İşlemci ve Ana Bellek
v İşlemci, veriler üzerinde işlem yapan birimdir. İşlemciler iki sayıyı birbiriyle toplamayı bilir. Çıkarma, çarpma, bölme gibi diğer bütün işlemler, bir anlamda, toplamaya dönüştürülerek gerçekleştirilir. İşlemciler, ayrıca, iki sayıyı birbiriyle karşılaştırabilir. Yani iki sayı birbirine eşit değilse, hangi sayının büyük olduğunu bilir. Bilgisayar işlemcilerinin tanıdıkları rakamlar sadece 0 ve 1’dir.

v İşlemci bilgisayarın en önemli unsurudur. Bilgisayarda gerçekleştirilen her şey, işlemci aracılığıyla gerçekleştirilir.
v Ana Bellek, Bilgisayarın herhangi bir anda işlemek durumunda olduğu bilgilerin saklandığı bellektir.
v Rassal Erişimli Bellek(RAM), Ana belleğin kullanıcılara ayrılan kısmıdır.
v Salt Okunur Bellek (ROM), Ana belleğin bilgisayar tarafından kullanılan kısmıdır.
v İşlemci ve ana bellek, bir arada, bir bilgisayarın temel bileşenlerini meydana getirirler.
v Bilgisayarların bu kadar basit bir yapıyla, olağanüstü karmaşıklıktaki işleri gerçekleştirebilmeleri, işlemcilerinin hızı ve belleklerinin büyüklüğü sayesindedir.
v Bilgisayarların bellekleri de bayt (İngilizce byte) cinsinden ölçülür.
v Bilgisayarın birimlerinin eşgüdümlü çalışabilmesini sağlamak için, her bilgisayarda bir tür saat vardır. Saat sabit ve çok kısa aralıklarla ilerler. Saatin darbeleri arasındaki süre bilgisayar birimlerinin en basit işi gerçekleştirebilmeleri için gereken süredir. Saatin hızı, bilgisayarın hızını belirleyen en önemli faktördür. Günümüzün kişisel bilgisayarlarının saatleri, bir saniyede iki trilyon darbe vurabilir. Bir saniyede geçekleşen darbe sayısı Hertz (Hz) birimiyle ifade edilir.
v Bilgisayar, çok basit işleri bile oldukça uzun yollardan yapabilmektedir. Ancak gereken her işlemi o kadar çabuk ve hatasız yapar, aynı işlemleri bıkmadan o kadar çok kere tekrarlayabilir ki, sonuçta hepimizi hayran bırakan işleri gerçekleştirebilir ve hayatımızı olağanüstü ölçüde kolaylaştırabilir.
Veri Yolları
v Veri Yolu, işlemci ile bellek arasında karşılıklı olarak verinin taşındığı yoldur.
v Komutlar işlemciyi bellek hücrelerinin adreslerine yönlendirir. Dolayısıyla sadece hücrelerdeki verilerin değil, hücre adreslerinin de taşınması gerekir. Bu işlem de adres yolu adı verilen bağlantılar aracılığıyla gerçekleştirilir.
v Bilgisayar bileşenlerinin eşgüdümü sağlamak için gereken bilgiler de denetim yolu adı verilen bağlantılar aracılığıyla sağlanır.
Bilgisayar birimlerini üç ana başlık altında incelenir
ü Kullanıcının bilgisayara komut ve veri girişi yapmasını, bilgisayarın da kullanıcıya uyarı ya da sonuçları iletmesini sağlayan, giriş-çıkış birimleri,
ü Veri, komut ya da sonuçların saklanmasını sağlayan yardımcı bellek birimleri ve
ü Diğer Çevre Birimleri
GİRİŞ-ÇIKIŞ BİRİMLERİ
v Bilgisayara veri aktarmakta kullandığımız ve bilgisayarın elde ettiği sonuçları bize aktarmakta yararlandığı giriş-çıkış birimleridir.
Þ Klavye: En klasik ve sık kullanılan giriş birimi klavyedir. Bilgisayar klavyeleri daktilo klavyelerini andırır.
Þ Yazıcı:1970li yıllara kadar bilgisayarın temel çıkış birimi yazıcı idi. Bilgisayarlar işledikleri programların sonuçlarını, kullanıcıya, yazılı olarak iletirlerdi. Uzun yıllar boyunca bilgisayarla birlikte satır yazıcı adı verilen bir yazıcı türü kullanıldı. Bir başka yazıcı türü nokta vuruşlu yazıcılardır. Nokta vuruşlu yazıcılarda bir sütun halinde dizilmiş olan iğnelerin mürekkepli şeride vurması yardımıyla, kâğıt üzerinde noktalar oluşturulur. Her harf farklı nokta kombinasyonların dan oluşur. Nokta vuruşlu yazıcılar son derece yavaştır, ama satır yazıcılara kıyasla çok daha ucuz olduğu için, birçok uygulamada vazgeçilmez nitelik taşırlar. Nokta vuruşlu yazıcılar da son derece sınırlı olanaklara sahiptir. Buna karşılık hızla yaygınlaşan sayfa yazıcılar, kullanıcının istediği her özelliği yazma yeteneğine sahiptir. Elinizdeki bu kitabın sayfalarının orijinalleri de, günlük gazete sayfalarının orijinalleri ve başka birçok şey gibi, sayfa yazıcılardan elde edilmiştir. Sayfa yazıcılar sayfayı hazırladıktan sonra bir kerede yazarlar.
Þ Ekran: Yazıcılar uzun yıllar boyunca alternatifsiz çıkış birimi olma özelliklerini korudular. Ancak 1980’li yıllarla birlikte ekranlar yaygınlaştı. Ekranlardaki görüntüyü meydana getiren küçük noktalara piksel adı verilir. Ekran büyüklüğü inç ile ifade edilir. l inç = 2,4 cm’dir
Þ Fare: Fare, ekranda çeşitli noktaları çeşitli biçimlerde uyararak bilgisayara bilgi ya da tercihlerimizi ulaştırmamızı sağlayan cihazdır. Dolayısıyla farenin kullanılabilmesi için, belirli özelliklere ve çözünürlüklere sahip ekranlar gerekiyordu. Fareler ancak ekran teknolojisi kabul edilebilir düzeyde geliştikten sonra mümkün oldu. Günümüzde en yaygın kullanılan fare türü olan yol faresi, masanın üzerinde kullanıcı tarafından hareket ettirildikçe, bu hareketi bilgisayara aktarır Optik farelerde mekanik unsurlar yoktur. Optik fare, özel fare altlığı üzerinde hareket ettirilir ve farenin hareketi bu özel altlık yardımıyla optik olarak algılanıp bilgisayara aktarılır. Yaygın olarak dizüstü bilgisayarlarla kullanılan fare türü ise iz topu adını alır. iz topunun prensipleri yol faresininki ile aynıdır. Ancak dizüstü bilgisayarlarda genel olarak fareyi kullanmak için uygun bir tabla olmadığı için, farenin topu, bir yuva içinde bilgisayara yerleştirilmiştir. Bu top parmakla ya da avuç içiyle döndürülerek, ekrandaki fare imlecinin hareket etmesi sağlanır. fiekil 2.7
YARDIMCI BELLEK BİRİMLERİ
v Sabit diskler: En eski kişisel bilgisayarlarda olmasa da, günümüzde her kişisel bilgisayarın bir sabit diski vardır. Kısaca sadece disk olarak da adlandırılan sabit disk, tıpkı ana bellek gibi, kullanıcının herhangi bir biçimde erişemeyeceği bir ortamdır. Bilgisayarı
n sabit disk sürücüsü, doğrudan işlemci ve ana bellekle bağlantılıdır. Bilgisayar sabit diskteki verileri okuyabilir ve değiştirebilir. Sabit disk, çok sayıda manyetik plaktan meydana gelir Bir kişisel bilgisayar birden fazla sabit diske bağlanabilir. Günümüzde sabit disklerin kapasiteleri onlarca GB (gigabayt) olabilmektedir. Bir GB’ın 1000 MB’tan daha büyük olduğu düşünülürse, sabit disklerde saklanabilecek veri hacminin büyüklüğü de ortaya çıkar. Diskin hızı, diskte belirli bir adrese erişim hızı anlamına gelir. Diskler, en esnek ve kullanışlı yardımcı bellek ortamlarıdır
v Disketler: ilk kişisel bilgisayarların tek yardımcı belleği disketlerdi. Disketler bir tek manyetik plaktan meydana gelir. Manyetik plak sert bir plastik muhafaza içine saklanmıştır. Disket bilgisayarın disket sürücüsüne takılarak kullanılır.
Disketlerin muhafazaları, bir köşesi kesik bir kare biçimindedir. Karenin bir kenarının uzunluğu, disketin tipini belirler. Günümüzde kullanılan disketlere 31/2 disket adı verilir çünkü bir kenarı 31/2 inç uzunluktadır. bir disketin kapasitesi de uzun yıllardır 1.44 MB olarak sabit kalmıştır. Bütün bunlara rağmen disketlerin çok önemli avantajları vardır. Bir bilgisayardan bir başka bilgisayara küçük miktarlı verileri taşımakta disketler çok işlevseldir. Ayrıca bilgisayarda bir tek disket sürücüsü olmasına
rağmen, kullanıcı binlerce farklı disketten bir kütüphane yapabilir.
v CD’ler: İngilizce Compact Disc teriminin kelimelerinin baş harflerinden meydana gelen ve yine İngilizce okunuşuyla hemen bütün dünyada si-di olarak adlandırılan CD’ler, çok daha hızlı, çok daha güvenli ve çok daha yüksek kapasiteli birer disket olarak düşünülebilir. Ancak böyle bir benzetme sadece fonksiyon açısından anlamlıdır, çünkü CD teknolojisi ile manyetik disket teknolojisi birbirinden çok farklıdır. Bilgisayar CD’lerinin teknolojisi, aslında, müzik CD’lerinin teknolojisiyle tamamen aynıdır. Bilgisayar CD sürücüleri, müzik CD’lerini de işleyebilir. Eğer bilgisayara bağlı
ses yayın aygıtları varsa, müzik CD’leri bilgisayar aracılığıyla dinlenebilir. CD’nin kapasitesi 700 MB civarındadır. Bu kadar büyük miktardaki veriye rağmen, CD’de belirli bir adrese ulaşmak, disketlere kıyasla çok daha kısa süre içinde gerçekleşir.
v DVD’ler: İngilizce Digital Video Disc kelimelerinin baş harfleriyle adlandırılan DVD’ler (dividi okunur) görünüş olarak CD’leri, DVD sürücüleri de CD sürücülerini andırır. Ancak DVD’ler CD’lerin 20 katı kadar veri depolayabilir. Bu yüzden günümüzde DVD’ler genellikle sinema filmlerinin sayısal ortamda saklanması amacıyla kullanılır.
v Tarayıcılar: Bilgisayarlar uzunca bir süre boyunca ağırlıklı olarak sayıları işlemekte kullanıldı. Ancak yazılı dokümanların da bilgisayarla işlenmesinin tarihi de bir hayli eskidir.inc, bir uzunluk birimidir.
v Ses Araçları: Çizim ve fotoğraflardan sonra sesin de sayısallaştırılıp bilgisayar yardımıyla işlenmesi gündeme geldi. Bir kişisel bilgisayarın ses işlemek amacıyla kullanılabilmesi için ek donanımlar gerekir.
v Sayısal Kameralar: Sayısal kamera teknolojisi henüz çok hızla gelişmektedir. Günümüzde çekilen fotoğrafları doğrudan bilgisayara aktaran kameralar kadar, hareketli görüntüleri bilgisayara aktaran kameralar da vardır.
v Televizyon Kartı: Hareketli görüntünün bir kaynağı da televizyon yayınlarıdır. Bilgisayara takılacak bir televizyon kartı yardımıyla, televizyon yayınları da bilgisayar ortamına aktarılabilir
v Modemler: Günümüzde hemen her türlü iletişim sayısallaştırılmıştır. Dolayısıyla televizyon yayınlarından telefon görüşmelerine kadar hemen her veri transferi, sayısal hatlar üzerinden sayısal olarak yapılmaktadır. Modemler telefon hatlarını kullanarak bilgisayar arasında iletişimi ve dolayısıyla veri transferini sağlayan cihazlardır.

ÜNİTE 3
• Yazılım(program) kavramı: belirli bir işi gerçekleştirme si için bilgisayara verilen komutların toplamına bilgisayar programı denir. Bir bilgisayar sitemini bir araya getiren iki temel bileşimin biri donanım diğeri yazılımdır. Donanım bilgisayar sitemin maddi unsurları yazılım ise maddi olmayan unsurlarıdır.
• Bilgisayar işlemcisi ancak ana bellekte yer alan komutları işleyerek kendinden beklenen görevi yerine getirebilir.
• İşletim sistemin: Bilgisayarın açılısında kendiliğinden çalışan ve bilgisayarı komut bekler duruma hazırlayan programlar bütününe denir
• Bilgisayarlar sadece sıfır ve birlerden oluşan bir alfabeye sahiptir
• Farklı bilgisayar donanımları için benzer işleri yapacak programlar geliştirilmiştir, bu programlara birleştirici diller adı verilir.
• Programlama dilleri iki genel kategoriye ayrılır yorumlayıcılar ve derleyiciler. Yorumlayıcılar genellikle şöyle çalışır: Komut, yorumlayıcı adı verilen bir bilgisayar programına gönderilir. Her bilgisayar dilinin yorumlayıcısı farklıdır. Yorumlayıcı komutun kullanılan dilin söz dizim kurallarına uygun olup olmadığını denetler eğer uygunsa birleştirici dile çevirir, işlenmek üzere yollar ve programın izleyen komutuna geçip aynı işlemi tekrarlar aksi halde programı uygulamayı keser ve kullanıcıya uyarı mesajı yollar. Derleyiciler ise programdaki bütün komutları okur hiçbirini çalıştırmadan önce her birini denetler eğer uygunsa birleştirici dile tercüme eder ve çalıştırmak üzere yollar aksi halde hatalı komutları işaret eden bir mesajı kullanıcıya gönderir. Her programlama dilinin derleyicisi farklıdır. Derleyici yabancı dil bilen bir tercüman olarak görülebilir.
• Birleştirici diller bilgisayar programcılarının hayatını kolaylaştırmak amacıyla geliştirilmiş özel bilgisayar programlarıdır.
• Paket programlar: herhangi bir amaç için hazırlanmış ve bilgisayar konusunda uzmanlık gerekmeden kullanılabilecek olan bilgisayar programıdır. Belirli bir probleme ya da uzmanlık alanına yönelik paket programlara uygulama yazılımlar denir. Kişisel verimliliği arttırıcı programlara ise büro yazılımları adı verilir. Programlama dili bilme ihtiyacı paket programların yaygınlaşmasıyla azalmıştır. Örneğin hazır bordro programı bir tür uygulama yazılımlardan biridir.
• İşletim sistemi: Bilgisayar kaynaklarının yönetimini gerçekleştirmek için çok sayıda programın bir arada kullanılmasıdır. Bilgisayarın en temel yazılımı işletim sistemidir, çeşitli görevleri üstlenen çok sayıda küçük programdan oluşur, işletim sisteminin bileşenleri bilgisayar donanımının bileşenlerini denetler. Temel görevi bilgisayar kaynaklarının yönetimidir. Ana bellek, yardımcı bellek gibi temel bilgisayar kaynaklarının yanı sıra her türlü çevre birimi de işletim sistemi tarafından yönetilen bilgisayar kaynaklarıdır.
• Bilgisayar sistemi donanım ve yazılım bir araya gelince ancak tamamlanır. Teorik olarak her hangi bir yazılım olmayan bir bilgisayardan yararlanmak mümkün gibi görünse de pratik olarak mümkün değildir.

ÜNİTE 4
• İşletim sistemi, kullanıcılar ve bilgisayar sistemini oluşturan tüm donanım ve yazılımlar arasında yorumlayıcı ve düzenleyicidir. İşletim sisteminin görevi sadece yorumlamakla sınırlı değildir. Günümüzde gelişen bilgisayar teknolojisi birçok uygulamanın aynı anda yapılmasına olanak sağlamaktadır(rapor yazarken müzik dinlemek).
• İşletim sisteminin bir görevi de trafik polisi gibi veri trafiğinin doğru ve düzenli akmasını sağlamasıdır. Tüm bunları yaparken işletim sistemi bilgisayar kaynaklarını gözetler, değerlendir, her uygulamanın ana işlemciden ihtiyaç duyacağı düşünme süresini belirler, ayarlar ve işlemleri aksatmadan tamamlar buna ek olarak belleği kontrol ederken ekran ve modem gibi harici öğelerin de çalışmasını düzenler.
İşletim sistemi türleri
1. Gerçek zamanlı işletim sistemleri: Değişik makine birimlerini, bilimsel çalışmalarda kullanılan araç geçleri ve endüstriyel sitemleri kontrol etmek için kullanılır. Ara yüzü kapasitesi oldukça sınırlıdır. Herhangi bir işlem gerçekleştiğinde bunun her defasında aynı sürede yapılmasını sağlar.
2. Tek kullanıcı-tek görev: Tek kullanıcının her defasında tek bir işi yapabilmesine yönelik tasarlanmıştır. Ör avuç içi bilgisayarların işletim sistemi
3. Tek kullanıcı-çoklu görev: Masa üstü ve diz üstü bilgisayar sistemleri buna örnektir (Windows ve Macintosh) Tek bir kullanıcı aynı anda birden çok işi yerine getirebilir.
4. Çoklu kullanıcı: Farklı birçok kullanıcının bilgisayar kaynaklarından aynı anda yararlanmasına olanak tanıyan işletim sistemleridir. (Unix ve MVS) Çıkabilecek sorunların tüm kullanıcıları etkilememesi sağlanır.
İşletim sisteminin temel işlevleri
• Bilgisayarın açma düğmesine basıldığında ilk yüklenen ve çalışan program genellikle bilgisayarın salt okunur belleğinde(rom) bulunan bir dizi bilgidir. Temelde işletim sistemlerini iki görevi vardır ilki işlemci, bellek, disk alanı vb. bilgisayar sistemini donanım ve yazılım kaynaklarını yönetmek, ikincisi de uygulamalarla donanım arasındaki iletişimi kurup düzenlemek ve bunu belirli, tutarlı bir şekilde devam ettirmektir.
• Farklı programların aynı anda aksamadan çalışabilmesi işletim sisteminin bellek ve saklama işleviyle ilgilidir.
• İşletim sistemi bilgisayarın belleğini yönettiğinde iki temel görevi yerine getirir. Bunlardan ilki her işlemin görevini yerine getirebilmesi için yeterli oranda bellekten yararlanması ve bu sırada işlemlerin birbirini engellememesidir. İkinci görevi ise sistem içindeki farklı bellek türlerinin uygun biçimde kullanılmasıdır. Bu farklı bellek türleri hızlarına göre Yüksek hızlı ön bellek, ana bellek, ikincil ya da sanal bellektir.
1. Yüksek hızlı ön bellek: Diğerlerine göre daha hızlı ve daha küçük birimlerle ifade edilen ve hızlı bağlantılarla merkezi işlem biriminin kullanımına yönelik olan bellek türüdür.
2. Ana bellek: Temel bellektir. Mb, Gb gibi ölçü birimleriyle ifade edilir.
3. İkincil ya da sanal bellek: İşletim sisteminin kontrolü altında sanal ram olarak çalışan uygulama ve verilerin daha sonra kullanılmak üzere saklanmasını sağlayan manyetik saklama ortamlarına verilen isimlerdir.

• İşletim sistemi bu farklı bellek türleri sayesinde değişik işlemlerin gereksinimlerini dengeler ve verilerin mevcut bellekler arasında düzenli akışını sağlar.
• Kullanıcı ara yüzü: Bilgisayar ve kullanıcı arasındaki etkileşimin yapısını oluşturmaktadır

-Dosya: Bilgisayar sisteminde verilerin ve programların bulunduğu bilgi kümeleridir. Tüm dosyalar ikili sayı sistemleri kullanılarak oluşturulur, klasörlerin içerisinde bulunur.
-Sürücü: Bilgisayarda bulunan veri ve program dosyalarının saklandığı sabit disk, disket ve CD rom ortamlarıdır.
-Klasör: Dosyaların ve programların bulunduğu bölümler ve onların alt bölümleridir. Dosya yapısı farklı klasörlerde yer alan dosyaları ifade eder(bilgisayar bir kitaplıksa sürücüler kitaplığın temel bölümü, ana klasör C sürücüsü, bu sürücünün altında bulunan klasör ve alt klasörler kitaplığın rafları gibidir. Tüm bu yapıya dosya yapısı denir)
İşletim sisteminin kullanımı
v Masaüstü: Programların çalıştırıldığı kısa yolların, belgelerin ve diğer nesnelerin depolandığı yerdir.
Kısayol: Farklı program veya uygulamayı masa üstünde çalıştırılmak üzere oluşturulan nesnelerdir.
v Masaüstünde sağ tıklama yaptığımızda gelen menüde bulunan nesneleri isimlerine, türlerine vb’ne göre sıralamak için simgeleri yerleştir, masa üstünde dağının nesneleri otomatik olarak sıralanmasını sağlamak için simgeleri diz, nesneleri yerleştirmek için bir klasöre ve dosyaya ihtiyaç duyulduğunda yeni seçeneğinden yararlanılır. Arka plan, erkan koruyucu vb görünüm ayarlarını yapmak için özellikler seçeneği kullanılır.
v Başlat menüsü sabit diskteki programlara ve en son kullanılan belgelere ulaşmamızı sağlar. Başlat menüsü aynı zamanda bir çıkış menüsüdür. Programları başlatmak ve belgeleri açmak için araç çubuklarından yararlanırız. Başlatılan programların, açılan klasörlerin ve uygulamaların masa üstünde konumlandığı yer ise görev çubuğudur. Açık olan pencereler arasında gezinmeyi sağlayan klavye kısa yolu Alt+Tab (sekme)’dır.

ÜNİTE 5
MENÜLER
v Dosya: Dosyaların oluşturulması, saklanması, yazıcıya gönderilmesi vs gibi dosya yönetimine ilişkin komutları içerir. Bu komutlar; Yeni (ctrl+N), Aç (ctrl+O), Kapat (sadece sayfayı kapatır programı kapatmaz), Kaydet (ctrl+S), Farklı kaydet, Sayfa yapısı, Yazdır (ctrl+P), Çıkış (hem sayfadan hem programdan çıkmayı sağlar)
v Düzen: Düzen menüsü dosya içine düzenleme yapmamızı sağlayan komutları içerir. Bu komutlar; Kes (ctrl+X), Kopyala(ctrl+C), Yapıştır(ctrl+V), Tümünü seç(ctrl+A), Bul (ctrl+F), Değiştir(ctrl+H), Git(Alt+ctrl+G)
v Görünüm: Dosyayı yakınlaştırmak ve uzaklaştırmak, farklı biçimlerde göstermek ve bunun gibi ekran görünümünü ayarlamaya ilişkin komutları içerir. Bu komutlar; Araç çubukları, Yakınlaştır, Üst bilgi-Alt bilgi, Normal vb.
v Ekle: Oluşturulan dosya içine yazılıma bağlı olarak farklı nesneler eklememizi sağlayan komutlar içerir. Bu komutlar; Resim, Nesne, Tarih-Saat, Sayfa numaraları vb.
v Biçim: Dosya içinde karakterlere, paragraflara, satırlara, sayfalara, sütunlara vs istediğimiz biçimi vermemize yardımcı olan komutları içerir. Bunlar; Karakter, paragraf, haddelendirme ve numara vb.
v Araçlar: Yazım denetimi yapma, araç çubuklarının içerdiği komutları kendimize göre ayarlama vb. farklı araçları program içinde çalıştırmamıza olanak tanıyan komutları içerir. Bunlardan en sık kullanılanı sözlük denetimidir.
v Pencere: Aynı anda açık olan farklı dosyalara kolay ulaşmamızı, dosya ya da program pencerelerini istediğimiz gibi ayarlamamızı kolaylaştıran komutlar içerir.
v Yardım: Yaptığımız işe ya da genel olarak yazılıma ilişkin destek bilgilere ulaşmamızı sağlayan komutları içerir. Bu menüye F1 kısa yoluyla da ulaşılabilir.

ÜNİTE 6

KELİME İŞLEMCİLER
v Bilgisayar ortamında metin oluşturma, biçimlendirme, saklama vs işlemlerini kolaylaştıran yazılımlardır. Ör Microsoft Word, Word Perfect
• Kelime işlemci programlarında metinlerin yazıldığı ve düzenlendiği alana Sayfa, Enter düğmesi tıklandığında tamamlana yazı bütününe Paragraf, metni oluşturan harf, rakam, sembol ve boşluklara ise Karakter adı verilir.

Kelime işlemcilerin genel özellikleri
v Daha sonra kullanılmak amacıyla belgeleri saklamak
v Metin ekleme ve silme
v Arama ve değiştirme
v Metni kopyalama ve başka yere aktarma
v Kelime kaydırma
v Karakter ve görünüm değiştirme
v Otomatik altbilgi, üstbilgi ve sayfalandırma
v Başka bir kelime işlemcide hazırlanan metni eklemek
v Kelimelerin yazılışını denetleme ve düzeltme
v Grafik eklemeye izin verme
v Posta ekleme
v Klasör ve içindekiler sayfası oluşturma
v Metni kâğıda dökmeden önce ekranda izleme
v Stil oluşturma

ÜNİTE 7
İŞLEM TABLOLARI
ü Bilgisayar ortamında oluşturulan elektronik bir çalışma sayfasıdır. İşlem tabloları rakamları içeren bilgileri anlamlı parçalara ayırmamıza, anlaşılır biçimde ve istediğimiz düzende sunmamıza, gerektiğinde bu bilgilerle hesaplamalar yapmamıza, yapılan hesaplardaki değişimleri kolay gerçekleştirmemize vs yardımcı olmak için tasarlanmış yazılımlardır.
ü İşlem tablolarının genel özellikleri: Sayısal verileri sunmak, yorumlamaya yardımcı olmak, karmaşık hesaplamalar ve işlemler yapmak, değişiklikleri kendiliğinden güncellemek ve eğer türü sorular sormaya olanak tanımaktır.
ü İşlem tablolarında hücre; işlem tablosuna girmek istenen verilerin yazıldığı küçük kutucukların her biri olup aktif hücre ise veri girmeye hazır olan hücredir.

ü İşlem tablolarında hücrelere üç ayrı veri girilebilir. Bunlar; değerler, etiketler ve formüllerdir.

ü İşlem tablosuyla oluşturduğumuz dosyalara çalışma kitabı adı verilir. Çalışma sayfası ise verileri girdiğimiz, gerekli hesaplamaları ve işlemleri gerçekleştirdiğimiz satır ve sütunlardan oluşmuş alandır.

ü Exel’de formül ve fonksiyonlar eşit(=) işaretiyle başlamalıdır aksi halde bunlar etiket olarak algılanır.

ÜNİTE 1

Felsefe: Bilgelik sevgisi anlamına gelir. Aristotales’in belirttiği gibi felsefe var olanların ilk temellerini ve ilkelerini araştıran bir bilgidir. Felsefenin en temel konusu varlık ve bilgi sorunudur. Felsefe en geniş anlamıyla özne ile nesne arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışan bir faliyet alanıdır.
Varlık felsefesi: Varlığın yapısını, özelliğini, varlığın össel ve biçimsel niteliğini, varlık-yokluk problemini ve ruh-madde ilişkisini ele almaktadır. Esas olarak varlığı maddesel, zihinsel ve ruhsal boyutlarıyla çözümlemeye çalışır.
Metafizik: Fizik ötesi kavramları sistematik olarak ele alan bir faliyet alanıdır ve ruh, ölümsüzlük, öteki dünya ve tanrı gibi soyur kavramları kendisine konu edinir.
Bilgi felsefesi (epistemoloji): Bilginin kaynağını, doğruluğunu, sınırlarını, niteliğini ve özelliğini ele alır. En temel sorunu bilgiyi bilen özne ile nesne arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğudur. Bilen ile bilinen arasındaki ilişkiyi kendine kodu edinir. Özne ile nesne ilişkisinde üç temel kavram önemlidir; gerçek, doğru ve bilgi.
Gerçek: insan bilincinden bağımsız olarak var olandır. İki temel yönü vardır. Dıssallık; nesnelerin öznenin algısından bağımsız olarak var olmasıdır. Somutluk ise nesnel gerçekliğin mekan ve zamanda gözlenebilmesi, test edilebilmesi ve nicelik olarak ölçülebilmesi halidir.
Doğru: herhangi bir bilgiye ilişkin değr yüklü bir tanımlamadır. Soyut ve zihinsel bir kavrayışa dayalıdır. Doğruluk öznenin nesneye uygun, tutarlı ve mantıksal bir çıkarımıdır.
Bilgi: öznenin nesneye ilişkin bir çıkarımıdır. Öznenin nesneyi bilme, tanıma ve çözümlemesi sonucu ortaya çıkan bir üründür. Bilgi bilimsel olsun veya olmasın nesneyi kavraması sınırlı olduğu için eksiktir.
Bilgi türleri
ü Gündelik bilgi> Selamlaşma, yas tutmak vb bilgi türleri toplumdan sorgulamadan aldığımız ve kabullendiğimiz bilgi türleridir.
ü Dinsel bilgi> Tanrısal bir öze sahiptir. Mutlak ve bağlayıcıdır.
ü Sanat bilgisi> Edebiyat, resim vb gibi insanın yaratıcılığının ve hayal gücünün bir ürünü olarak ortaya çıkar.
ü Felsefi bilgi> Varlığa ilişkin soyut bir bilgi türüdür.
ü Bilimsel bilgi> Bilimsel araştırma yöntemleri ve teknikleri kullanılarak elde edilen bilgi türüdür. Bilim insanları tarafından gözlem, deney ve test yoluyla olduğu kadar anlama, çözümleme ve yorumlama ile elde edilen bilgi türüdür. Felsefesiz bir bilim kör, bilimsiz bir felsefe ise boş bir uğraştır.

BİLİM
Bilim; insanları bir problemi çözmek amacıyla belli teorik yaklaşımı, bu teorik yaklaşıma uygun bir araştırma yöntem ve tekniklerini elde edilen verilerin yorumlanması ile ilgili akılsal ve mantıksal çözümlemeleri yaparak bilinmeyeni bilinir kılmaya çalışan, geçerli ve güvenilir, tutarlı ve düzenli, genel-geçerli ve mantıklı bilgilerdir.

Bilimsel araştırmaların aşamaları
1. Araştırma konusunun ve probleminin belirlenmesi: Bilim insanları araştırma problemlerini öncelikle belirlemelidirler. Teorik yaklaşımdan hareketle olgu ve olaylar arasında muhtemel olduğu düşünülen ve araştırmayla test edilmek istenilen ilişki hipotez olarak ifade edilir. Araştırma yapılmaksızın, daha önce bilinen ya da bilindiği düşünülen olgu ve olaylar arasındaki ilişkiye varsayım denir.
2. Araştırma için uygun araştırma tipi, yöntem ve tekniklerinin seçilmesi: Bilimsel araştırmalarda temel amaç bilinmeyeni bilinir kılmaktır. Bu amaca ulaşmak için de en uygun araştırma tipi, yöntem ve tekniği seçilmelidir.(gözlem, deney, test)
3. Araştırma evreninin belirlenmesi ve örneklem seçilme: Evren; araştırma probleminin kapsamına giren olgu ve olayların tümüdür. Örneklem ise araştırma evreninin özelliklerini en iyi yansıttığı düşünülen bir gurubun seçilmesi işlemidir.
4. Veri toplama: Bilimsel araştırmada veriler iki türlü kaynaktan toplanmaktadır. Birincil kaynak verileri; bilimsel araştırmada gözlrm, anket ve görüşme yoluyla örneklem gurubundan elde edilen verilerdir. İkincil kaynak verileri; bilimsel araştırmalar başlamadan önce mevcut olan verilerdir.Ör: resmi belge, istatistik raporlar.
5. Veri analizi: Araştırmacı hipotezlerini test eder ve elde edilen veriler ile teorik tartışmalara katkıda bulunmaya çalışır.
6. Bulguların yorumlanması ve rapor yazımı: Çalışmanın literatür’e kazandırılmasıdır.

Bilimsel bilginin özellikleri
Bilimsel bilgi; doğal veya toplumsal dünyada olgular ve olgular arası ilişkilerin sistematik olarak incelenmesi sonucu elde edilen bir bilgi türü olup, olgusaldır, mantıksaldır, nesneldir, açık ve nettir, genellenebilir bir bilgidir, geçerli ve güvenlidir, araştırma yöntem ve teknikleriyle elde edilir ve eleştireldir.

YÖNTEM(metod)> Geçerli ve güvenilir bilgiye hangi teorik bakış açısıyla ulaşılacağını, olgu ve olayların nasıl ele alınacağını ve gözlem, deney ve test yoluyla elde edilen verilerin ne şekilde çözümleneceğini ve yorumlanacağını belirleyen bilimsel kuralların tümüne denir.
Sosyolojide bilimsel yöntem’in ilkeleri: Olgusallık, uygun tekniklerin seçimi, nesnellik, değişim, teorik bakış açısı ve etik ilkelerdir.

TEORİ(kuram)> Toplumsal gerçekliği anlaşılır hale geetiren kavramlar kümesidir. Daha önce yapılmış olan bilimsel araştırmalar sonucu elde edilen bilgiler üzerine kuruludur. Teorinin özellikleri; Kavramlar açık ve nettir, kısadır, basit ve anlaşılırdır, eleştireldir, genellenebilir, yeniliğe ve gelişmeye açıktır, toplumsal yaşamdaki benzerlik ve farklılıkları belirgin bir şekilde ortaya koyar ve olguların arkasındaki görünmeyen dinamiği açıklama gücüne sahiptir. Teori toplumsal olgu ve olgular arasındaki ilişkilerden soyutlanan kavramlardan oluşur.

AYDINLANMA> 17. Ve 18. Yüzyılda batı Avrupa’da gelişen, birbirine bağlı felsefi, bilimsel ve toplumsal alanlarda oluşan düşünce hareketidir. Coğrafi merkezi Fransa olmakla birlikte, Almanya ve İngiltere gibi birçok Avrupa devletinde aydınlanma düşüncesi doğrultusunda gelişmeler görülmüştür.

Ø Aydınlanma düşüncesi doğanın sadece nesnel ve tarafsız bir yol alan bilim aracılığıyla anlaşılabileceğini savunmuştur, bilgi ise sadece akıl ve rasyonalite’den gelmektedir.
Ø Rasyonalist düşünce; aydınlanmanın geleneksel toplum düzeni oluşturan dini otoriteyi sorgulamasını sağlamıştır. Bu nedenle aydınlanma dönemi akıl çağı olarak da bilinmektedir.
Ø Rasyonalist düşünce dini otoriteyi sorgulayarak, kaderciliğe karşı gelmiş, despotizm, özel mülküyet ve toplusal hiyerarşinin gerçekleri temsil ettiği yönünde benimsenen inanca karşı çıkmıştır.
Ø Rasyonalist düşünce aynı zamanda toplumsal düzen fikrini meta fizik sisteme göre değil, akıl ve gözleme dayanan bir süreç içinde açıklanabileceğini savunmuş, doğanın düzeni, doğa kanunları ve insan doğası bu düşüncenin temeli olmuş, bireyi doğanın düzenine ait olarak görmüştür aynı zamanda ilerleme kavramını yol gösteren düşüncelerden biri olarak ele almıştır.

Aydınlanma düşüncesinin temel ilkeleri: Bu ilke, değer ve düşünceler aydınlanmanın paradigmasını oluşturmaktadır. Sosyolojik olarak paradigma Thomas Khun’un bilimsel değişimin doğası üzerine yaptığı çalışma sonucunda ortaya çıkmıştır. Pradigma dünya hakkında düşünce biçimimizi şekillendiren inançlar, ilkeler, değerler, yöntemler ve varsayımlardan oluşan bir yapıdır.
ü Akıl: Gerçek bilginin kaynağının vahiy değil akıl olduğunu savunmuşlardır.
ü Empirizm: Bütün bilgi ve düşüncelerin empirik gerçeklere yani duyu organları aracılığıyla kavranabilen şeylere dayalı olduğu fikridir.
ü Bilim: Epirik yönteme dayalı olarak(deney ve gözlem) elde edilen bilimsel bilgi bütün insanlığın bilgisini geliştirmek için temel olarak alınmıştır.
ü Evrensellik: Bilim istisnasız bütün evreni yöneten genel yasalar üretmektedir.
ü İlerleme: Bilgi birikimi ve maddi zenginlikleri elde etmeye yarayan araçların yani teknolojinin gelişmesiyle mümkün olan bir süreci işaret etmektedir.
ü Bireycilik: Birey bütün bilgi ve eylemin başlangıç noktası olarak kabul edilir.
ü Hoşgörü: Tüm insanların fark gözetmeksizin aynı olarak görülmesidir.
ü Özgürlük: Düşünce ve ifade özgürlüğü savunulur
ü İnsan doğasının aynılığı: İnsan doğasının temel niteliklerinin daima ve her yerde aynı olduğunu inancını içeren eşitlik ilkesidir.
ü Sekülarizm: Aydınlanmanın geleneksel ve dini otorite karşısında dini açıdan doğru kabul edilen ve onaylanmış bilgiye karşı bağımsız ve laik bilgi ihtiyacını vurgulamasıdır.

ü Aydınlanma döneminin en belirgin özelliği yeni fikirlerin geliştirilmesinde büyük ölçüde yazarların etkili olmasıdır. 18.yy’ın ortalarında Montesquieu, Voltaire, David Hume, Adam Ferguson ve J. J. Rousseau önemli isimler olmuşlardır.

· Montesquieu: Toplum yapısı ve politik sistemler arasındaki ilişkiyi incelemiş ve yönetim biçimleriyle ilgilenmiştir. Toplumu oluşturan temel unsuru iklim ve coğrafyanın olduğunu savunmuş ve coğrafi dedetminizm’in temsilcisi olarak kabul edilmiştir. Yöntemi gözlem’e ve olguların karşılaştırılmasına dayanmaktadır.
· Voltaire: Eleştirel rasyonalizm ve sekülarizm hakkında çalışmalar yapmıştır. Eleştirel rasyonalizm; aklın ilerleme, özgürleşme ve gelişmeyle ilgili toplumsal politik ve ekonomik konulara uygulanmasını bir arada içeren düşünce biçimidir.
· David Hume: Modern ampirik araştırmaların konusu olan insan doğasının teorisini oluşturmuştur. Mülkiyet ve gücün yakın bir ilişki içinde olduğunu öne sürmüştür
· Adam Ferguson: İş bölümünü bütün bir süreç olarak kabul eder. Uzmanlaşma Bütünün ortadan kalkmasına yol açar. Sanayiye dayalı gelişimin insan için bir ilerleme kaynağı olduğunu kabul etmekle birlikte yabancılaşmaya da neden olduğunu vurgulamıştır.
· J. J. Rousseau: Mülkiyetin iş bölümü, eşitsizlik ve toplumsal çatışmayla ilişkisini çözümlemiştir. Bireyin doğanın değil, toplumun ürünü olduğunu ve dolayısıyla insan davranışlarının toplumsal kökenli olduğunu belirtmiştir. Toplum bir sözleşmenin ürünüdür. Toplumsal sözleşme kavramı; toplumun kendisini oluşturan bireylerin iradelerinden daha büyük olan bir ahlaki ve kollektif düzen oluşturan bir birleşme eylemini ifade etmektedir.

ü Ansiklopedi aydınlanma döneminin önemli bir göstergesi olup, Avrupa da yaygınlık kazanmış E. Chambers’in 1728 de iki cilt olarak basılmış 1751 de yayınlanmaya başlayıp 1780’de 35 ciltle ilk tam yayımı gerçekleşmiştir. İki önemli niteliği vardır -Merkezinde insan vardır.-Evrensellik yaklaşımını taşır.

DEVRİMLER> 18. Yy’ın sonları ile 19.yy’da Avrupada meydana gelmişlerdir.

1. Bilimsel devrim: Merkezinde mekanik doğa kavramı vardır. Bilimsel devrimi Newton’un evrensel yer çekim yasasını keşvederek başlattığı kabul edilir.

2. Fransız devrimi: Kitlesel nitelikli tek toplumsal devrimdir. Çağdaş devrimler içerisinde de dünyayı kapsama niteliği taşıyan tek devrimdir. Aydınlanma dönemi Fransız devriminin temelini oluşturmuş olup Montesquieu’nun politik düzenin toplumsal temelleri hakkındaki fikirleri, Voltaire’in düşünce özgürlüğü hakkındaki ilgisi ve Hume’un insan doğasının evrenselliği kavramı fransız devrimini temel dayanağı olmuştur. Geleneksel toplumlarda iktidarın kaynağı olan karizmatik otorite yerini kaybetmiştir. Karizmatik otorite bir kişinin taipçilerinin bağlılığını kazanan kutsallık, kahramanlık gibi niteliklere dayanmakta olup Weber tarafından ortaya atılmıştır

3. Endüstri(sanayi) devrimi: İnsanlık tarihinde ilk kez, toplumların üretim güçlerinin değişimini gerçekleştiren Endüstri devrimi, İngilterede başlamış ve diğer batı ülkelerini de derinden etkilemiştir

*Bu değişimler, modern düşünce biçimi ile modern toplumların oluşumunda önemli rol oynamışlardır.

Modernizm: 19.yy’ın sonlarında ortaya çıkmış, zamanla batı toplumlarında çeşitli sanat dallarında egemen olan sanatsal hareketi temsil etmektedir.
Modernite: İnsanların ilerlemeyi sağlamak için bilimsel bilgiyi kullanabileceğine inandığı, insanlık tarihinde önemli bir aşamadır.

*Aydınlanma düşüncesinin oluşumunda önemli rol oynamıştır. Özellikleri;
1. Modern toplumlarda gelişmiş politik aygıtların kuruluşu görülmektedir
2. Üretim kapasitelerinin hızlı ve sürekli gelişimi, yeni çalışma biçimleriyle mümkün olmuştur.
3. Kentleşme ve endüstrileşme süreciyle, iş bölümü, uzmanlaşma ve standartlaşma artmıştır.
4. Dinsel dünya görüşü zayıflamış dinsel kurumlar ve öğretiler etkisini yitirmiştir.

Pozitif bilimler: 17. Yy’da bilimsel devrimle birlikte oluşturulan bilimsel yönteme dayanır.
Pozitivizm: Bilimin sadece duyu organları ile algılanan, gözlemlenebilir varlıklar ile ilgilendiği iddası tarafından nitelenmektedir. Özellikler;
i. Empirist doğa bilimleri açıklamasını benimser
ii. Bilim’i en üst hatta yegane gerçek bilgi biçimi olarak görür
iii. Bilimsel yöntemin diğer disiplinlerin sosyal bilimler olarak kurulmasını sağlayacak biçimde genişletebileceğini ve genişletilmesi gerektiğini savunur.
iv. Sosyal bilgilerin birey ve gurupların davranışlarını kontrol etmek ve düzenlemek için kullanılabileceğini savunur.

*Doğa bilimlerinden aktarılan naturalizm(doğacılık) ve ön yargının kontrolü sosyal bilimlerin gelişmesinde etkili olmuştur.

*19.yy’da bir bilim dalı olarak ortaya çıkan sosyoloji akıl çağının bir sonucudur ve rasyonalist düşünceyle tanımlanmıştır.

*Toplumu pozitif bir bilim olarak kurmak yani sosyolojiyi kurmak için Hanri De Saint Simon önemli çalışmalar yapmış ve bu çalışmalar Auguste Comte tarafından geliştirilmiştir.

*Sonraki yıllarda Karl Marx, Emile Durkheim ve Max weber tarafından tartışmaya devam edilmiştir. *Gelecekteki topluma sanayi devleti adı vererek sanayi toplumu kavramını ilkez Saint Simon kullanmıştır. Pozitivism’in ve sosyolojinin kurucularından kabul edilmektedir.

*Comte, hep pozitivizm hem de sosyoloji terimlerinin mucidi olarak görülmektedir. Modern toplumda bilimin egemen olacağına inanmış, dinin, batıl inancın ve etkisinin positivist bilimle yer değiştireceğini belirtmiştir. Sosyolojinin kurucusu ve isim babasıdır. Sosyolojiyi önce sosyal fizik olarak adlandırmış daha sonra sosyoloji sözcüğünü icat etmiştir.

*19.yy’ın önemli sosyologlarından biri olan Durkheim toplumu bir arada tutan ana unsurun dayanışma olduğunu öne sürmüştür.

*Marx, kapitalist sistemin işleyiş biçimi üzerinden durmuştur.

*Weber, modern çağın rasyonelleşme ve bürokrasi tarafından şekilleneceğine ve geleneksel eylemlerin daha az önemli olacağına inanmıştır. Marx ve Durkheim rasyonalist düşünceye daha az vurgu yapmışlardır ama her ikiside toplumun ilerlemeci olarak gelişiyor olduğuna inanmışlardır.

 ÜNİTE 2

SOSYOLOJİK YÖNTEMDE KLASİK DÖNEM TARTIŞMALARI
19.yy’da, doğa bilimlerinde kullanılan empirik yöntemleri bilim olmanın ölçütü olarak kabul eden bir bilim anlayışı hakimdir.

POZİTİVİST SOSYAL BİLİM YAKLAŞIMI
ü Auguste Comte tarafından sistematik hale getirilmiştir.
ü Pozitivizm toplumsal yaşamın önemli ölçüde doğal zorunluluklardan kaynaklandığını savunur. Bu açıdan da doğal bir toplum modeline dayanır.
ü Pozitivist sosyal bilim yaklaşımı, toplumsal yaşamda mevcut olduğu varsayılan ve insan davranışlarındaki genel yönelimin öngörülebilmesini sağlayan nedensel yasaları keşfetmeye çalışır.
ü Toplumsal gerçeklik “rastlantısal değildir; bir kalıbı ve düzeni vardır”
ü Toplumsal yaşamda doğa yasalarına benzer, nedensel yasalara dayalı bir işleyiş söz konusudur.
ü Pozitivizm salt algılama(empirisizm) varsayımına dayandığı için bilginin dış dünya çıkışlı olduğunu(dış dünyadan türetildiğini) savunur.
ü Pozitivist sosyal bilim yaklaşımı, dışşal olarak ele aldığı toplumsal gerçeklik hakkında deney, gözlem ve benzeri tekniklerle bilgiye ulaşmaya çalışır.
ü Pozitivizt bilim yaklaşımını benimseyen araştırmacılar, daha çok niceliksel (yani sayılarla ifade edilebilen, ölçülebilen, gözlemlenebilen) verileri kullanırlar.
ü Pozitivist sosyal bilim yaklaşımına göre, doğa bilimleri ile sosyal bilimler arasındaki farklılık, temel olarak çalışma konuları ve araştırma nesnelerinin farklı olmasından kaynaklanır.
ü Pozitivizm’e göre bilim değer yargısı taşımaz, tarafsız(nötr) ve yansızdır. Bu bakımdan da değer yargısı taşıyan yaygın kanıdan kesin olarak ayrılır.

Auguste Comte’un Yöntemi
P Pozitivist sosyolojisinde toplumu kollektif bir organizmaya benzetmiş; toplumsal evrimi de doğa yasalarıyla işleyen biyolojik evrim süreciyle uyum halinde olan bir süreç olarak tanımlamıştır.
P Tüm bilimlerde pozitif yöntemin kullanılmasını zorunlu kılmakla birlikte sosyolojide kullanılacak olan temel yöntemi ”bireyin toplumsallaşmasındaki gelişmeleri belirleyen temel yasaları araştıran tarihsel yöntem” olarak tanımlar.
P Her bilimin kendi içinde statik ve dinamik olmak üzere iki temel çalışma alanına bölünebileceğini savunur.
P Toplumsal olguları tekil ve daf halleriyle gözlemlemeye değil bir bütün olarak onları birbirlerine bağlayan nedensel yasaları teori aracılığıyla keşfetmeye çalışan bir yöntem anlayışına dayanır.
P İnsan bilgisi aynı anda olmasa bile farklı zaman dilimlerinde üç aşamadan geçerek pozitif yöntem aşamasına ulaşır

~ Teolojik aşama: insan düşüncesi herşeyi doğa üstü güçlerle açıklamaya çalışır
~ Metafizik aşama: insan düşüncesi tüm olgu ve olayları soyut güçlerle açık. çalışır
~ Pozitif aşama: insan düşüncesi tüm olgu ve olayları bilimsel yöntemlerle aç. çalışır

Emilen Durkheim’ın Yöntemi
P Toplumla ilgili araştırmalarda kullanılacak yöntemi tanımladığı “Sosyolojik Yöntemin Kuralları” eseri sosyolojik araştırmanın nasıl yapılabileceği konusunda daha önce kimse tarafından yapılmayan bugüne kadar ulaşmış öenmli ve etkili çalışmalardan biri kabul edilir.
P Toplumsal olguları sosyologların sosyolojide bilimsel olarak çalışacakalrı nesne olarak tanımlar.
P Toplmsl olgular; bireysel olgulardan farklı, kendilerine özgü(sui generis) bir gerçeklik oluştururlar.
P Bireyler üzerinde baskı uygulamaları bakımından dışşal bir niteliğe sahip oldukları kabul edilen toplumsal olguların, bu özellikleri nedeniyle, nesne gibi dışarıdan incelenmesi gerektiğini savunur.
P Durkheim’a göre bir toplumsal olgunun nedeni, ancak kendi geerçeklik alanı olan toplumda aranabilir.
P Sosyolojik araştırmalarda oldukça verimli olduğunu düşündüğü eş anlamlı değişiklikler yöntemi olarak bilinen bir yöntem kullanır ve bu yöntemi ”toplum bilimsel araçların en üstün aracı” olarak niteler.
P Sosyolojiye önerdiği yöntem, toplumsal olgular arasındaki nedensel ilişkileri ve yasaları insan iradesinden ve özerkliğinden bağımsız olarak açıklamaya çalıştığı ve bu bakımdan pozitivist bilim yaklaşımının sınırlılıklarını aşamadığı gerekçesiyle eleştirilere uğramıştır.

YORUMLAYICI BİLİM YAKLAŞIMI
ü Doğa bilimlerinin yaklaşım ve yöntemleri ile ilişkili olarak ortaya çıkan pozitivist sosyal bilimin aksine yorumlayıcı sosyal bilim, hermeneutik olarak adlandırılan bir teori ve yöntemle bağlantılı olarak gelişmiştir.
ü Hermeneutik, insan eylemlerini ve insan eliyle yapılmış şeyleri ve yazılmış metinleri yorumlamaya yönelik bir teori ve yöntemdir. 19.yy’da ortaya çıkan bir anlam teorisi olarak bilinmektedir.
ü Pozitivizmin aksine yorumlayıcı yaklaşım, toplumsal gerçekliği insan bilincinden bağımsız olarak dışarıda keşfedilmek üzere mevcut olan bir gerçeklik olarak görmez.
ü Yorumlayıcı yaklaşım, soyal bilimlerin doğa bilimlerindeki gibi ”yasa bağımlı ve nedensel” bir açıklamaya değil anlamaya dayanan yorumsal bir açıklama biçimine dayanmaları gerektiğinisavunur.
ü Öte yandan pozitivist bilim yaklaşımı da yorumlayıcı sosyal bilimi, toplumsal gerçekliği anlamaya çalışırken bireylerin anlamlandırma ve yorumlama süreçlerine dayandığı; dolayısıyla nesnellikten uzaklaşarak öznelliğin içine düştüğü gerekçesiyle eleştirir.

Max Weber’in Yöntemi
Ê Toplumsal kurumlar, yapılar ve nihayetinde toplumun kendisi; bireylerin anlamlı eylemleri üzerine kuruludur.
Ê Anlama yöntemini tek başına kullanımından doğacak olan sakıncaları nedensel açıklamalarla denetleme yoluna gider.
Ê Sosoloji biliminde hem pozitivist sosyologlar tarafından kullanılan açıklamaya dayalı niceliksel yöntemlerin hem de anlamaya/yorumlamaya dayalı niceliksel yöntemlerin kullanılması gerktiğini savunur.
Ê Weber sosyolojiyi “toplumsal eylemleri yorumlayarak anlamak” ve bu eylemleri etkileri açısından “nedensel olarak açıklamak” amacında olan bir bilim olarak tanımlar.
Webere göre toplumsal eylem tipleri
∫ Geleneksel eylem-yaşanmış alışkanlıklarla yapılan eylem,
∫ Duygusa eylem-bir anlık heyecanlar ve duygusal haller içinde yapılan eylem,
∫ Değerle ilişkili akılcı eylem-ahlaksal, estetik,dinsel vb içerikte bir değerin elde edilmesi için yapılan akılcıl eylem,
∫ Amaçsal akılcı eylem-hem amaç hemde araçların rasyonel olarak seçilmiş olduğueylem tipidir.
Ê Weber ideal tipi belirli bir tarihsel dönemde ortaya çıkan olayları analiz etmek amacıyla araştırmacının gerçeklik hakkında sayip olduğu kanıtlara ve gözlemlere dayanarak geliştirdiği yönetsel araç olarak tanımlar.
Ê İdeal tip aktörlerin başka bir yönden ziyade belirli bir eylem yönünü izleme olasılıklarını analiz etmenin aracıdır.
Ê Weber tarihsel ideal tipler, toplumsal ideal tipler ve eylem tipleri olarak 3’lü tip geliştirmiştir.
Ê Sonuç olarak weber’in sosyolojik yöntemini a-nedensel anlamacı b- yorumlamacı c- karşılaştırmacı bir yöntem olduğu söylenebilir

ELEŞTİREL SOSYAL BİLİM YAKLAŞIMI
ü Köken olarak Karl Marx’a dayandırılır
ü Frankfurt okulu olarak bilinen eleştirel teoriyle bağlantılı bir yaklaşımdır.
ü Toplumsal gerçekliği yanlızca analiz etmekle yetinmez aynı zamanda onu değerlendirmeci bir bakış açısıyla eleştirir.
ü Aynı sürecin iki zıt kutbu arasında çatışmaya dayalı değişmeye diyalektik adı verilir.
ü Eleştirel sosyal bilim yaklaşımına göre, görüneni değil görünenin ardında yatan asıl gerçekliği ortaya çıkarmaya çalışan eleştirel bir sorgulama sürecidir.
ü Eleştirel yaklaşımı benimseyen araştırmacılar, doğru ve nesnel bilgiye ulaşmak için araştırma sürecinde hertürlü araştırma tekniği kullanabilmekle birlikte yöntem olarak tarihsel karşılaştırmalı yöntemi kullanmayı tercih etmektedirler.
ü Eleştirel sosyal bilime göre yorumlayıcı soyal bilim, bütün bakış açılarını eşit görecek kadar aşırı öznelci, göreceli ve insanlara sahte yanılsamaların ardındaki asıl gerçekliği gösterme konusunda güçlü bir değer konumu alamayan pasif bir yaklaşımdır.
ü

Karl Marx’ın Yöntemi
Ü Toplum analizinde görüneni değil görünenin ardında yatan toplumsal dinamikleri açığa çıkarmaya çalışır. Mark’ın bu yaklaşımı eleştirel sosyal bilimin gelişmesine ışık tutmuştur.
Ü Duyulara ve düşünebilme yetisine sahip olan insan, yanlızca maddi değil aynı zamanda toplumsal bir varlıktır. Bu nedenle de toplumsal gerçekliğin ancak insanı hem bu gerçekliğin ürünü hemde üreticisi olarak ele almayı mümkün kılan, tarihsel materyalist bir süreç içerisinde anlaşılabilir”der.
Ü Marx’ta diyalektiğin Hegel’deki gibi düşünsel nitelikte bir varlıkla değil maddi nitelikte bir varlıkla başladığı öne sürülür. Böylece Hegel’in idealist diyalektiğinin Marx tarafından maddeyi düşünceden değil düşünceyi maddeden üreten maddeci bir diyalektiğe dönüştürüldüğü savunulur.
Ü Marx tarihsel süreç içerisindeki tüm toplumları, üretim araçlarına sahip olan ve olmayan, uzlaşmaz nitelikte çıkarlara sahip olan iki çelişkili temel sınıfa bölünmüş sınıflı toplumlar olarak niteler
Ü Marx’ın yönteminde ekonomi üst yapı içerisinde kapsanan bir öge değildir. Siyaset, ideoloji, eğitim, din bu yapının içerisindedir.
Ü İşçi sınıfının kapitalist sınıf adına hiçbir karşılık ödenmeden ürettiği değeri tanımlamada artı değr kavramını kullanır.

 ÜNİTE 3

SOSYOLOJİK YÖNTEMDE ÇAĞDAŞ TARTIŞMALAR
Pozivitizm ve Empirizme yönelik eleştiriler
1. Pozitivizm empirizme dayandığı için gerçekliği deneyimlenebilir olana indirgemesi tek bir bilimsel yöntem kabul etmesi ve tek doğru bilginin bilimsel bilgi olduğunu savunması açılarından eleştirilmiştir.
2. En yaygın eleştiri bilimsel yöntemin kapsamının toplumsal yaşamı içerecek biçimde genişletilmesi gerektiği düşüncesidir.
3. Empirizmin deneyimi çok ön plana çıkarması insan merkezli olduğu eleştirilerine neden olmuştur.
4. Empirizme yönelik diğer bir eleştiri de gözlem kavramıyla ilişkilendirilir. Bilgimizin dayandığı duyu verilerinin bütün yorumlardan arındırılmış deneyimler olduklarını savunurlar oysa ki yorumlarımız deneyimlerimizi etkileyebilirler.
5. Empirizme göre bilim gözlem, deney ve formel akıl yürütmeyle dünyayı gerçekte olduğu gibi araştırma girişimidir oysa deney, gözlem ve akıl yürütme süreçlerinin hepsi yorumlamayı da içerir
6. Pozitivizm’e göre bilimde veriler hamdır yorum içermezler, teorilerden bağımsızdır ve teorilerin nitelikleri vrilere göre belirlenir. Hangi teori benimsenirse benimsensin gözlem terimlerinin anlamı aynıdır. Oysa ki teoriler düşünmenin ortaya çıkardığı sorulara verilen mantıklı cevaplar olarak geliştirilirler, bu tür cevapların bulunması bilimsel hayal gücü ve yaratıcılık gerektirir.

POPPER VE ELEŞTİREL AKILCILIK

GELENEKSEL POZİTİVİZM POPPER’İN GÖRÜŞÜ
1-gözlem ve deney 1-problem(genellikle mevcut teori yada açıklamanın çözemediği problem)
2-tüme varımsal genelleme 2-önerilen çözüm, başka bir deyişle yeni bir teori
3-hipotez 3-yeni teoriden tümden gelim yoluyla test edilebilir önermeler elde edilmesi
4-hipotezi doğrulama çabası 4-sınama yani deney ve gözlem yoluyla yanlışlamaya çalışma
5-kanıtlama yada kanıtlayamama 5-rekabet eden teorilerden birinin tercih edilmesi
6-bilgi Popper eleştirel akılcılık modelini geliştirmiştir

Ø Popper’e göre bir teorinin empirik olarak test edilmesi o teoriyi destekleyen ya da doğrulayan
kanıtlar bulmak değil aksine sistemli bir şekilde yanlış olduğunu göstermeye çaılışmaktır.
Ø Bilimselliğin ölçütü bir teorinin hangi koşullarda yanlışlanacağının belirtilmiş olmasıdır.
Ø Bilimsel bilgini birikimi teorilerin doğrulanması yoluyla değil yanlışların ayıklanması yoluyla gerçekleşir.
Ø Popper’e göre teoriden bağımsız salt gözlem söz konusu değildir.
Ø Aynı zamanda popper tarihselciliğide eleştirir. Bu kademeli toplum mühendisliği görüşünün temelidir.
Ø Popper’e göre tarihselci kuramlar normal değişim süreçlerine kapalı oldukları için kapalı toplumlara yol açarlar, açık toplumlar ise etkinlik ve çoğulculuk üzerine kurulu olan liberal ve demokratik toplumlardır.

KUHN VE BİLİMSEL DEVRİMLER
Ä Paradigma, belirli bir bilimsel disiplinle paylaşılan teorik kabullerden, inceleme nesneleri hakkındaki ortak görüşten, dünyayı anlayış biçiminden ve bilimsel kurallardan oluşan, araştırmaları uzlaşma içinde sürdürmeyi ve değerlendirmeyi sağlayan yol gösterici bir kaynaktır.
Ä Normal bilim döneminde bilimsel bilgi, doğrulama ile yani bilimsel hipotezlerin duyular aracılığıyla doğrulanmasıyla birikir.
Ä Pozitivizm’e göre hiçbir açıklama belirli bir doğrulama ve açıklama mantığıyla temellendirilmedikçe bilimsel olamaz.
Ä Pozitivistler için son derece önemli olan doğrulanabilirlik ilkesine göre bir önerme ya da iddia sadece empirik olarak doğrulanabilir nitelikteyse anlamlıdır, aksi halde anlamsızdır.
Ä Kuhn’a göre bilim insanlarının problemleri mevcut bilgilerle çözmeye çalıştığı normal bilim dönemleri ve mevcut bilgilein sorgulandığı ve eleştirildiği bilimsel devrim dönemleri tarihsel olarak birbirlerini takip eder.
Ä Kuhn’un görüşü büyük ölçüde iki bilimsel devrime dayanmaktadır. Birincisi Aristocu paradigmanın yerine Kopernik’le başlayan Newton’la doruğa ulaşan Newtoncu paradigmanın hakim olması, ikincisi ise 200.yy başlarında Nevtoncu paradigma yerine kuantum mekaniğine ve Einstein’ın görelilik teorisine dayanan yeni bir paradigmanın hakim olmasıdır.
Ä Bilimsel problemler belirli bir paradigma içinde çöözüldükçe paradigma daha da güçlenir ve paradigmayı paylaşan bilim insanlarının sayısı artar. Böylece her sorunun bu paradigma içinde çözüleceğine inanılır. Paradigma hakimiyet kazanır ve eleştirilmez.
Ä Farklı paradigmaları uygulayanlar dünyayı farklı şekilde gördükleri ve farklı dillerden konuştukları için paradigmaları karşılaştırmak ya da kıyaslamak mümkün değildir.

LAKATOS VE ARAŞTIRMA PROGRAMLARI
P Popper’in öğrencisi olan Lakatos, “eleştirel akılcılık” yöntemini temelde doğru bulur ama yanlışlamanın tek başına yetersiz bir ölçüt olduğunu düşünür.
P Kuhn’un “paradigma” kavramına benzer şekilde Lakatos “araştırma programı” terimini kullanır.
P Bilimsel bir araştırma programı kurallar, formüller ve empirik araştırma konuları sağlar, araştırmacıların etkinliklerini bir araya getirir ve yönlendirir.
P Uzun vade de, araştırma programları doğrulanabilecek tahminler ürettiği sürece başarılı oldukları, bunu başaramadıklarında ise dejenere oldukları kabul edilir.
P Lakatos bilimsel gelişmenin Popper’in ileri sürdüğü gibi yanlışların ayıklanmasına değil, bir teorinin diğer teorilerin yerini almasına bağlı olduğunu belirtir. Bunun için teorilerin karşılaştırılması gerekir, olguyu açıklayabilen ve daha fazla bilgi içeren tercih edilir.

FEYERABEND VE GÖRELİLİK
Ü Feyerabend’in geliştirdiği epistemolojik anarşizim teorisi bilimin ilelemesi ya da bilgini birikimini yöneten istisnasız yöntemsel kurallar olmadığını öne sürer.
Ü Bilimsel düşüncenin gelişmesi genel olarak kabul edilen bilimsel yöntemi ihlal etmekle mümkündür.
Ü Ait olduğumuz geleneğin inanışları neyi gerçek olarak babul edeceğimizi belirler.
Ü Bilim özgürleştirici bir hareket olarak başlamış olsa bile baskıcı bir ideoloji haline gelmiştir ve toplumun diğer ideolojilerin etkisi altında kalmaktan korunması gerktiği gibi bilimin etkisi altında kalmaktanda korunmak gerekir.

ELEŞTİREL TEORİ, FRANKFURT OKULU VE HABERMAS
Q Frankfurt okulu pozitivizm’in materyalizmin ve fenomolojinin sınırlılıklarını aşmaya çalışır.
Q Frankfur üniversitesindeki bir gurup neo marksist eleştirel teori, sosyal araştırma ve felsefe alanında çalışan bilim adamlarından oluşan bir ekoldür.
Q Pozitivizmi eleştirir ve diyalektik yöntemi savunur.
Q Eleştirel teori anti indirgemeci, anti empirist ve anti pozitivisttir.
Q Bunun temsilcilerinden habermas’ın çalışmaları eleştiren teoriyi zayıflatan bazı çelişkilerin üstesinden gelmiştir.
Q Habermas rasyonelliği özerk öznelerle değil etkileşim halindeki öznelerle ve dilin kullanımıyla ilişkilendirir.
Q Yöntemsel tutum olarak rasyonel yeniden inşa modelini benimser.

YAPILAŞMA TEORİSİ
· Yapının ikiliğini vurgular.
· Yapılar hem davranış biçimlerini belirler ve sınırlandırır hemde sınırlılıklar kadar olanaklar da sunarak davranışı mümkün kılar.
· Giddens tarafından ortaya atılan bu teoriye göre yapı ve eylem mikro va makro ayrılmaz bir şekilde birbiriyle bağlantılıdır. Ne aktörler belirli yapısal koşulların dışında seçimler yapabilirler ne de yapısal özellikler aktörlerin eylemleri sonucu oluşmak dışında bir şekilde var olabilirler.

FEMİNİST YÖNTEM
Ş Hem teori hem yöntemi içerir ancak tek bir teoriden ibaret değildir.
Ş Feminist bakış açısından, feminist olmayan çalışmaların çoğu erkeklerin sorunlarına odaklanan ve erkek bakış açısını kullanan cinsiyetçi araştırmalardır, kadınların nasıl özgürleştirileceği konularında tek bir bakış açısını paylaşmazlar
Ş En ayırt edici özelliği politik olmaları, geleneksel sınırı aşmaya ve toplumsal değişim yaratmaya çalışmalarıdır. Feminst araştırmaların özellikleri;
1. Cinsiyetciliği reddeder.
2. Cinsiyet ve güç ilişkilerini göstermeye çalışır
3. Araştırmacının duygu ve deneyimlerini araştırma sürecine dahil eder
4. Esnektir
5. Duygusallığı ve bağımlılığı vurgular
6. Eylem yönelimli araştırmalardır
7. Feminist değer ve bakış açısına sahip olmalıdır

POST YAPISALCILIK
韽 1960’larda Fransada ortaya çıkan dil merkezli disiplinler arası bir yaklaşımdır.
韽 Yapısalcılara göre dil birimleri arasındaki sistematik, sonlu ve sabit ilişkilerden oluşmaktadır, post yapısalcılar ise dilin içindeki karşılıklı ilişkilerin sabit ve keskin olmadığını akışkan, açık uçlu ve değişken olduğunu bu nedenle de dilin yapısalcı bir analizle çözümlenemeyeceğini öne sürerler.
韽 Post modernizm gibi post yapısalcılıkta aydınlanma düşüncesine karşı çıkar. Aydınlanmada ki bilgi, güç ve özgürlük ilişkisi anlayışı post yapısalcılıkta tersine çevrilir.
韽 Temsilcileri, Michel Foucault ve Jacgues Derrida’dır.

POSTMODERN ARAŞTIRMA
Ş Postmodernizm’e göre hiçbirşey kesin değildir, hiçbirşey belirlenebilecek kadar uzun süre kalmaz
Ş Bilimsel anlamda bilgi yoktur, rasyonel düşünce söz konusu olabilir ama irrasyonel düşünceden daha önemli ya da daha öncelikli değildir. Özellikleri;
a. İdeolojileri, örgütlü inanç sistemlerini ve sosyal teoriyi reddeder.
b. Sezgiye, hayal gücüne, deneyim ve duyguya güvenir.
c. Anlamsızlık ve kötümserlik merkezidir.
d. Özneldir, görececidir, parçalanmışlık, kaos ve karmaşıklılığı varsayar
e. Bulunduğumuz zaman ve mekanı esas alır, geçmişi reddeder.
f. Nedensellik ilişkilerinin kurulamayacağını savunur
g. Araştırmaların gerçekte neler olup bittiğini asla doğru birşekilde temsil edemeyeceğini varsayar.

ÜNİTE 4

NİCEL ARAŞTIRMA YÖNTEMİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
v Sosyal bilimlerde araştırma süreci, araştırma probleminin oluşturulması ve araştırma yönteminin seçilmesiyle başlar Nicel araştırma, sosyal ve fiziksel dünyanın aynı yöntemle incelenebileceğini, bu nedenle sosyal olguların doğa bilimlerinde kullanılan yöntemle incelenmesi gerektiğini savunan pozitivist yaklaşıma dayanır. Nicelik, bir şeyin sayılabilen, ölçülebilen veya azalıp çoğalabilen durumu, çokluk, miktar anlamına; nicel ise nicelikle ilgili olan anlamına gelir. Nicel veriler, laboratuar ortamında yapılan deney ya da gözlemlerden ya da alan araştırmalarında yapılan gözlem, anket ya da yapılandırılmış görüşmelerden elde edilebilirler
Nicel araştırma yönteminin genel özellikleri
v Sosyal gerçeklik anlayışı Sosyal gerçeklik kültüre ve zamana bağlı olarak değişmez, evrenseldir ve insanların öznelliğinin dışında, ‘dışarıda bir yerde’ keşfedilmeyi beklemektedir.
v Sosyal araştırmanın amacı: hipotezleri sınayarak sosyal olgular arasındaki nedensellik ilişkilerini açıklamak, bulgularını genellemek, böylece sosyal yaşamı düzenleyen kültürden ve zamandan bağımsız sosyal kanunları ortaya koymak ve sosyal olgu ve olaylar hakkında tahminlerde bulunmayı mümkün kılmaktır.
v Araştırmacı nesneldir: Sosyal olgular en iyi dışarıdan incelenebilir. Bu nedenle araştırmacı sosyal olguları dışarıdan gözlemler, tarafsız ve nesneldir
v Çevresel koşullar kontrol edilmeye çalışılır: Olguların kontrollü bir ortamda incelenmesi sayesinde, hipotezde yer almayan değişkenlerin incelenen sonucu etkileme olasılığı azalacaktır. Deneysel ve yarı-deneysel çalışmalar bunun tipik örnekleridir.
v Tümdengelim ilkesi hakimdir: Tümdengelimde araştırmacı, bütüne ilişkin bilgisinden yola çıkarak henüz bilinmeyen parçalar hakkında çıkarımlarda bulunur. Tümevarımda ise araştırmacı önce parçaları inceler, parçalardan elde ettiği bilgiye dayanarak bütünü anlamaya çalışır. Tümdengelim ve tümevarım, akıl yürütmetme yöntemleridir. Tümdengelim, soyuttan somuta, genelden özele, bütünden parçaya doğru akıl yürütme, çıkarımlarda bulunma yöntemidir. Tümdengelim mantığını kullanarak üretilen hipotezlerin ampirik olarak sınanmasına hi- potetik-tümdengelim denir. Tümevarım ise, özelden genele, parçadan bütüne doğru akıl yürütme yöntemidir. Özetle, genel prensiplere dayanarak gözlemlerin açıklanmasına tümdengelim, gözlemlerden genel prensiplerin çıkarılmasına tümevarım denir.
v Yöntem ön plandadır Nicel yöntemde araştırma süreci esnek değildir; araştırmanın hipotezleri ve hangi veri toplama araçlarının kullanılacağı önceden belirlenir ve veri toplama aşamasından itibaren bir daha değiştirilmez.
v Evreni temsil edebilecek nitelikte gruplar üzerinde çalışır
v Verilerini istatistiksel yollarla sunar
v Bulguların doğruluğu: Ortaya konmaya çalışılan sosyal kanunlar evrensel olarak geçerli olmalı, bütün tarihsel bağlamlarda ve her kültürde geçerli olmalıdır. Bu nedenle nicel araştırmalarda bulguların doğruluğu, yapılacak başka araştırmalar tarafından tekrarlanması ile ölçülür. Nicel araştırmalarda yöntem, ilgilenilen konudan daha ön planda olduğu için, aynı standart veri toplama araçlarını (örneğin aynı soru kağıdını) benzer örneklemler üzerinde uygulayan farklı araştırmalar aynı sonucu bulmuyorlarsa ve araştırmada sorulan sorular veya uygulanan veri toplama teknikleri, ölçülmek istenen olguyu doğru bir şekilde ölçemiyorsa; araştırmanın bulguları ne kadar ilgi çekici olursa olsun, doğru kabul edilmez. Güvenirlik, bir ölçümün tekrar tekrar ya pılması sonucunda yine aynı sonuçların elde edilmesidir. Geçerlik ise bir ölçüm aracının ölçmeyi amaçladığı şeyi ölçmesidir.
Nicel Araştırma Teknikleri
v (Denetimli) Gözlem: Yapılandırılmış gözlem, standartlaştırılmış veri toplama araçları aracılığıyla yapılan, bilgi toplama yolunun denetim altında tutulduğu gözlem türüdür. Yapılandırılmış gözlemde kullanılan standartlaştırıl- mış veri toplama aracı, tam olarak neyin gözlemleneceğini, gözlemde nelere dikkat edilmesi gerektiğini ve gözlemin nasıl kaydedilmesi gerektiğini açık olarak belirten gözlem çizelgeleridir.
v Survey: Sosyal bilim araştırmalarında en sık kullanılan araştırma desenlerinden biri olan surveyler, çeşitli ölçüm süreçlerini içinde barındıran çalışmalardır. Bir araştırmanın survey niteliğini kazanması için araştırma evrenini temsil edecek bir örnekleme sahip olması, standart bir veri toplama aracına (soru kağıdı, gözlem çizelgesi ya da görüşme yönergesine) sahip olması ve verilerin sistemli bir şekilde toplanması gerekir. Aynı değişkenler hakkında çok sayıda kaynaktan bilgi toplanmasını içeren surveylerde gözlem ve görüşme gibi çeşitli veri toplama teknikleri kullanılmakla birlikte, en sık başvurulan veri toplama tekniği ankettir sözcük anlamı itibariyle dikkatle göz gezdirmek, incelemek, yoklamak, teftiş etmek, haritasını çıkarmak ve yüzölçümünü ölçmek anlamına gelmektedir
v Anket: önceden hazırlanmış olan soruların cevaplayıcılara posta ile gönderilmesi, telefonla, internet üzerinden ya da yüz yüze sorulmasını kapsayan bir veri toplama tekniğidir Olgusal sorular, yaş, cinsiyet, doğum yeri, meslek, medeni hâl, gelir ve eğitim düzeyi gibi bireyin sosyal ve kişisel özelliklerini belirlemeye yönelik sorulardır. Anket ve yapılandırılmış görüşmelerde sorulacak soruların ve cevap kategorilerinin yazılı olduğu forma anket formu ya da soru kağıdı denir. Soru kağıdında bulunacak anket soruları kapalı uçlu ya da açık uçlu olabilir. Kapalı uçlu soru, ce- vaplayıcıya alternatif cevapların sunulduğu ve içlerinden bir ya da birkaçını seçmesinin istendiği sorulardırKapalı uçlu sorular, cevaplayıcının anketörden etkilenerek yanlış bilgiler vermesini engellemede açık uçlu sorulara göre daha etkilidir. Ayrıca kapalı uçlu sorularda cevap kategorilerinin önceden belirlenmiş olması, kodlama sırasında hata yapılması olasılığını azaltır. Ancak iyi oluşturulmamış cevap kategorileri, doğru bilginin edinilmesini engeller. Açık uçlu sorular ise daha sonra gruplandırılarak kodlanacağı için, kapalı uçlu sorulara oranla yoruma daha açıktır. Anket formlarında kapalı ve açık uçlu sorular bir arada kullanılabilir. Yüz yüze yapılan anketler, yapılandırılmış görüşme olarak adlandırılırlar aşağıdaki noktalara dikkat edilmesi gerekir
Ş Sorularda kullanılan dilin basit olması gerekir
Ş Soruların mümkün olduğunca kısa, açık ve net olması gerekir
Ş Her bir soruda ölçmek istediğimiz sadece bir öğe yer almalıdır
Ş Sorular objektif bir şekilde sorulmalı, cevaplayıcılar yönlendirilmemelidir
Ş Cevaplayıcılar, sosyal statüleri hakkındaki sorulara gerçek dışı yanıtlar vererek saygınlıklarını ve sosyal beğenilirliklerini artırmak isteyebilirler. Araştırmacının verilerini örneklemdeki kişileri doğal çevrelerinde gözlemleyerek ya da onlarla doğal ortamları içinde görüşerek topladığı araştırmalara genel olarak alan araştırması (saha çalışması) adı verilir
Ş Cevaplayıcı, soruyu cevaplamak için yeterli bilgiye sahip olduğu ve soruyu anladığı hâlde cevap vermek istemiyorsa zorlanmamalı, sorular hazırlanırken cevap kategorilerine bilmiyorum, fikrim yok gibi kategoriler mutlaka eklenmelidir.
Ş Araştırmacı, cevaplayanın verdiği cevaplar kadar, jest ve mimiklerinin, vücut dilinin, kullandığı sembollerin, yani sözel olmayan ifadelerinin de farkında olmalı, gerekirse soruları tekrarlamalı ya da açıklamalıdır.
v Yapılandırılmış Görüşme: Yapılandırılmış görüşme, araştırmacının standart bir görüşme formunu izleyerek görüşmecilere önceden belirlenmiş soruları yüz yüze sorduğu görüşme türüdür. Başka bir deyişle yapılandırılmış görüşme, soru kâğıdının yüz yüze uygulanmasıdır ve survey çalışmalarında yaygın olarak kullanılır. Özellikle açık uçlu soruların fazla olduğu soru kâğıtlarında cevaplama oranının artmasını sağlayan bir tekniktir.
v Deney: Deney, önceden belirlenen hipotezlerin sınanması amacıyla, değişkenler arasındaki ilişkilerin kontrollü bir ortamda incelenmesidir. Neden-sonuç ilişkisini göstermek için deney, denek belirli bir bağımsız değişkene tabi tutulduğunda belirli bir olgunun ortaya çıktığını ve denek bu bağımsız değişkene tabi tutulmadığı takdirde bu olgunun ortaya çıkmadığını göstermelidir. Deneyde, özellikleri birbirine denk olan iki gruptan biri bağımsız değişkene tabi tutulmaz (kontrol grubu), diğer grup ise bağımsız değişkene tabi tutulur (deney grubu). Deney sürecinde bağımsız değişken dışındaki etkilerin her iki grupta da aynı düzeyde olması sağlanır. Daha sonra deney grubuyla kontrol grubu karşılaştırılır ve deney grubunun davranışlarında meydana gelen farklılıklar incelenerek bağımsız değişkenin neden olduğu sonuçlar ortaya konmaya çalışılır
v Yarı-Deney: Deneylerin laboratuvar ortamında yapılmadığı, dış faktörlerin tamamen kontrol edilmediği, ama hipotez sınamayı amaçlayan, geçerliği değerlendirilen ve genelleme amacı taşıyan çalışmalar j/an deney (quasi-experimentation) ya da yarı deneysel çalışmalar olarak adlandırılmaktadır. Yarı-deneylerde, deneyde olduğu gibi kontrollü bir ortamda kontrol grubu oluşturulmaz. Bunun yerine laboratuvar ortamı dışında deney grubuna benzer özellikler gösteren bir grup bulunur ve karşılaştırma bu grupla deney grubu arasında yapılır

NİTEL ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ
Ø Nitel araştırma, yorumlayıcı yaklaşıma dayanır. Nitel araştırma, yapılandırılmamış gözlem, yapılandırılmamış görüşme ve doküman inceleme gibi nitel veri toplama tekniklerinin kullanıldığı, olgu ve olayların kendi doğal ortamları içinde gerçekçi ve bütüncül bir şekilde ortaya konmasına yönelik nitel bir sürecin izlendiği araştırmadır Nitel araştırma yöntemi ise, insanların sosyal dünyayı nasıl anladığını, deneyimlediğini, yorumladığını ve ürettiğini anlamayı amaçlayan nitel araştırmalarda izlenen tutum ve stratejileri kapsayan bir kavramdır
Nitel araştırma yönteminin genel özellikleri
Ş Sosyal gerçeklik anlayışı: sosyal gerçeklik genellenemez ve tahmin edilemezSosyal araştırmanın amacı
Ş Sosyal araştırmanın amacı, insanların bakış açılarını ve doğal ortamlarında anlamı ve sosyal gerçekliği nasıl inşa ettiklerini anlamak, sosyal olguları derinlemesine ve ayrıntılı bir şekilde betimlemek ve sosyal olgu ve olayları ve aralarındaki karmaşık ilişkiyi kendi bağlamı içinde yorumlamaktır Nitel araştırmanın dayandığı yorumlayıcı yaklaşım içerisinde birey terimi yerine sosyal aktör ya da özne terimi tercih edilir. Sosyal eylemde bulunan, bilinçleri ve diğer insan ve gruplarla kurdukları etkileşim aracılığıyla sosyal dünyayı inşa eden ve değiştiren birey ya da gruplar sosyal aktörler olarak adlandırılır. Nitel araştırmalar, ele alınan olgunun karmaşıklığını ve bütünlüğünü gösterme, sosyal aktörlerin eylemlerinin arkasındaki nedenleri anlama ve yorumlama amacını taşır.
Ş Araştırmacı katılımcı ve özneldir
Ş Araştırma doğal ortamda yürütülür: Nitel araştırmalarda, incelenen sürece müdahale edilmez, çevresel koşullar kontrol altında tutulmaya çalışılmaz, çünkü sosyal olgular, içinde var oldukları ortama göre biçimlenirler Nicel araştırmalar, toplanacak verilerle sınanmak üzere hipotez geliştirilmesi ile başlarken, nitel araştırmalar toplanmış olan verilere dayanılarak hipotez geliştirilmesiyle son bulur.
Ş Tümevarım ilkesi bakimdir
Ş Çalışılan durum ân plandadır
Ş İstisnalarla ilgilenir ve nispeten küçük örnekletti gruplarıyla çalışır:
Ş Verileri zenginliği içinde sunar
Ş Bulguların doğruluğu: Yapılan yorum ya da geliştirilen teori, çalışılan kişilere anlamlı geliyorsa ve diğer kişilerin de onların gerçekliğine girmesini ya da onları derin bir şekilde anlamasını sağlayabiliyorsa doğru kabul edilir
· İncelenen sosyal olgu ya da olayla ilgili olarak “kim, ne, nerede, ne kadar” gibi sorulara yanıt arayan nicel araştırmaların aksine nitel araştırmalar genellikle “neden” ve “nasıl” gibi sorulara yanıt ararlar.
Veri toplamak için kullanan araçlar, pozitivist ve yorumlayıcı yaklaşımlar tarafından farklı şekilde algılanır ve kullanılır. Pozitivist yaklaşım, doğa bilimlerinin yöntemini kullandığı için, veri toplarken kullanılan araçların (geçerli olmaları şartıyla) verilerin özelliklerini değiştirmediği varsayılır
· Nicel araştırmalarda sosyal bilimcilerin veri toplama sürecinde kullandığı soru kağıdı, gözlem çizelgesi, görüşme yönergesi gibi araçlar “teknik” olarak adlandırılır. Diğer taraftan Yorumlayıcı yaklaşıma göre, sosyal gerçeklik dışarıdan bakılarak nesnel olarak anlaşılamayacağı, ancak kendi bağlamı içinden bakıldığı takdirde anlaşılabileceği için, veri toplama yolu, incelenen olguyla ilişkili kişileri kendi sosyal ortamları içinde ve bu ortama katılarak gözlemlemek ve onlarla etkileşime girmektir. Yani, veri toplama aracı, araştırmacının kendisidir. Bu nedenle de örneğin nicel araştırmalarda bir teknik olarak ele alınan görüşme ya da gözlem, nitel araştırmada bir yöntem hâlini alır. Çünkü görüşmenin ya da gözlemin kendisi, içeriden bakış sürecidir; incelenen sosyal olguyu anlamanın yolu, araştırmanın yöntemidir; başka bir deyişle görüşme ya da gözlem, bir teknik olmakla sınırlı kalmamakta, yöntemsel bir duruşu da ifade etmektedir. Bu nedenle nicel araştırmalarda “teknik” olarak kullanılan görüşme, gözlem gibi araçlar, nitel araştırmalarla ilgili literatürde sıklıkla “yöntem” olarak sınıflandırılmaktadır.
v Derinlemesine Görüşme: Derinlemesine görüşme, araştırma problemine ilişkin yüzeysel bilgilerden çok, kişilerin düşünce, görüş ve deneyimleriyle ilgili bilgi toplanmak istendiğinde kullanılan bir görüşme tekniğidir. Derinlemesine görüşmelerde az sayıda insanla görüşülerek çok detaylı bilgi elde edilmeye çalışılır. Araştırmacının amacı, görüşülen kişi ne söylemek istiyorsa bunu söyleyebileceği rahat bir ortam sağlamaktır Derinlemesine görüşme, ‘yapılandırılmamış görüşme’ ya da ‘etnografik görüşme’ olarak da adlandırılırGörüşme yaparken araştırmacının konuşmaktan çok dinlemesi, görüşülen kişiyi yönlendirecek konuşma ya da hareketlerden kaçınması, görüşülen kişinin statüsüne benzer giyinerek kendisini rahat hissetmesini sağlaması, görüşülen kişiye karşı nazik olması, sorularını açık, net ve kısa cümlelerle sorması ve görüşülen kişinin söylediği her şeyi, tam olarak söylenen haliyle kaydetmesi/yazması gerekir
v Odak Grup Görüşmesi: Belirli kriterlere göre seçilerek, önceden belirlenmiş bir konuyu tartışmak üzere bir araya gelmiş olan yaklaşık 6-12 kişilik bir grup insanla, nitel araştırma yöntemleri ile yapılan görüşmeye odak grup görüşmesi denir. bir konuya ilişkin farklı grupların bakış açıları ya da insanların belirli bir konu hakkındaki düşünce ve duygularının nasıl çeşitlilik gösterdiği incelenmek isteniyorsa odak grup görüşmesi uygun bir tekniktir. Odak grup homojen bir gruptur, gruba dahil olan kişiler, araştırmacı açısından önem taşıyan bir şekilde birbirleriyle bazı açılardan benzerlik gösterirler.
v Yapılandırılmamış (Denetimsiz) Gözlem: Nitel araştırmalarda gözlem, sosyal olguları çevreleyen koşulları ve bireylerin davranışlarını incelemeyi sağladığı, çeşitli davranışların doğal oluş hâlini gösterdiği ve elde edilen verilerin hangi bağlamda değerlendirilmesi ve yorumlanması gerektiği konusunda araştırmacıya önemli ipuçları sunduğu için son derece faydalı bir tekniktir Yapılandırılmamış gözlem, gözlem çizelgesi gibi standart bir veri toplama aracının kullanılmadığı gözlemdir. Yapılandırılmamış gözlem, katılımcı ve katılımsız olmak üzere ikiye ayrılır.
v Katılımcı Gözlem: Katılımcı gözlemde araştırmacı, çalıştığı konuyla ilgili kültürün içine girmeye, bu kültürün bir parçası olmaya çalışır ve gözlem çizelgesi yaptığını anlamak açısından standart bir gözlem aracı kullanmaz. Katılımcı gözlemin amacı, incelenen kültürü mümkün olduğunca ayrıntılı bir şekilde tanımlayacak bilgiyi edinmek ve bu uygulanmaya uygun kültürün dilini, gelenek ve göreneklerini, değerlerini, yazılı ve yazısız normlarını etraflıca betimlemektir.Bu nedenle katılımcı gözlem, belirli bir kültürü, o kültürün içinden bakarak tanımlamayı amaçlayan etnografya çalışmaları ile özdeş görülür Katılımcı gözlem, incelenen duruma eşlik eden düşünceleri ve duyguları paylaşarak içten bir şekilde kavramayı, böylece gözlem konusu olan olayın içyapısına sızarak bir anlayış derinliğine ulaşmayı amaçlar. Katılımcı gözlemde araştırmacıların incelenen gruba katılımı her zaman eşit düzeyde olmayabilir, bazı araştırmalarda araştırmacılar grupla tamamen bütünleşirken, bazı durumlarda araştırmacının gruba katılımı daha sınırlı olabilir.
v Katılımsız Gözlem: Katılımsız gözlem, standart bir veri toplama aracının kullanılmadığı, ancak araştırmacının katılımcı gözlemdeki gibi gözlemlediği grubun bir üyesi hâline gelmediği, araştırmacı kişiliğini koruduğu ve gözlem konusunu dışarıdan gözlemlediği gözlem tekniğidir. Böylece gözlemde nispeten nesnellik sağlanmış olur. Ancak araştırmacının gözlemlediği duruma hiç katılmadan gözlem yapması oldukça zordur
v Yarı-Yapılandırılmış Gözlem: Yarı-yapılandırılmış gözlem, genellikle bir veri toplama aracı kullanılan, yapılandırılmamış çalışmalarda elde edilen verilerin doğal ortamda sınanmasına yönelik gözlemlerdir Bu tip çalışmalarda gözlemci, doğal ortamı gözlemleyecek ve önceki çalışmalarda ortaya çıkan davranışların işlemesi, yani tekrar görülmesi durumunda bu davranışları veri toplama aracına işleyecektir.
v Yaşam Öyküsü: Sosyal bilimlerde biyografik veriler, uzun veya kısa, genel veya belirli bir konuya odaklanan, yüzeysel ya da derinlemesine gibi çeşitli biçimlerde bulunabilir. Bu biçimler, sahip oldukları özellikler doğrultusunda yaşam öyküsü, yaşam tarihi, yaşam anlatısı, otobiyografi, sözlü tarih gibi çeşitli terimlerle ifade edilirler. Yaşam öyküsü, yaşam tarihi ve sözlü tarih arasındaki fark, kapsamları ve vurguladıkları kısımlardır. Yaşam tarihi ya da sözlü tarih bir insanın yaşamında belirli bir olaya odaklanırken (çalışma yaşamı gibi), yaşam öyküsü bireyin yaşamının bütüncül ve güncel haline odaklanır.Yaşam öyküsü çalışması, bir araştırma probleminin taşıyıcısı olan bireylerin bir birim olarak ele alınması ve yaşam süreçlerinin ince ayrıntılarına inilerek ilgilenilen olgu ya da olayın somut bir içerik ve bir örnek olay üzerinde araştırılmasıdır
v Örnek Olay İncelemesi (Vaka Çalışması):Örnek olay, bir sosyal olgunun kendi bağlamı içinde, çeşitli veri toplama teknikleriyle bilgi toplanarak ampirik olarak incelenmesidir (Robson, 2000:51-52). Başka bir şekilde tanımlayacak olursak, örnek olay çalışması, sosyal olgu ya da olayın bütüncül olarak anlaşılabilmesini sağlamak amacıyla olay ya da olguyla ilişkili bütün değişkenlerin karşılıklı etkileşiminin incelendiği bir araştırma desenidir
v Doküman İncelemesi: Araştırma konusu hakkında bilgi içeren yazılı materyallerin çözümlenmesini içeren doküman incelemesi, gözlem veya görüşmenin mümkün olmadığı araştırmalarda tek başına veri toplamak amacıyla, diğer veri toplama yöntemleriyle birlikte kullanıldığında ise verilerin çeşitlendirilmesini sağlamak ve araştırmanın geçerliğini artırmak amacıyla kullanılan bir tekniktir .Yazılı dokümanların incelenmesinde en sık kullanılan teknikler içerik analizi ve eleştirel söylem analizidir. Bununla birlikte, bu yöntemler sadece yazıh dokümanların incelenmesinde değil, görüşme, film, görüntü ve benzeri materyalin içeriğinin çözümlenmesinde de kullanılır. Yazılı dokümanların içerik analizinde, metinlerde belirli sözcüklerin kaç kez tekrarlandığının sayılması, gazetelerde sütunlara ya da haberlere ayrılan alanın kaç santimetrekare olduğunun ölçülmesi, radyo ve televizyonda araştırılan konuya kaç dakika/saat ayrıldığının hesaplanması gibi nicel veri toplama teknikleri kullanılır. Araştırmacılar bu verilere dayanarak iletişimin (metin, görüntü vs.) ve iletişimde bulunanların (örneğin yazarlar) özellikleri hakkında çıkarsamalar yapabilirler.
v Teori Kurma (‘Grounded’ Teori): Gömülü Teori olarak da bilinen Teori Kurma yöntemi, sosyal araştırmaları önceden belirlenmiş teoriler üzerinde temellen- dirme baskısına karşı bir tepki olarak geliştirilmiş bir yöntemdir. Teori geliştirmeye yönelik olan bu yöntemde veriler, nitel veri toplama teknikleriyle toplanırken bir yandan da çözümlemeler yapılarak elde edilen verilere uygun bir teorik açıklama getirilmeye çalışılır

NİCEL VE NİTEL YÖNTEMİN GÜÇLÜ VE ZAYIF YÖNLERİ
Ş İnsan davranışını, bu davranışı oluşturan sosyal ve kültürel bağlamdan soyutlaması, davranışların anlamını kavramayı mümkün kılacak zengin veriler sağlayamaması,
Ş Neredeyse her konuyu ölçme ve sayısallaştırma eğilimi nedeniyle insan yaşamını sayılara ve soyut formüllere indirgemesi, bunun sonucunda elde ettiği bilgilerin gerçek hayatla ilgisinin kopmasına neden olması,
Ş Teori ve hipotezde yer verilmemiş olan değişkenlerin etkisini göz ardı etmesi,
Ş Sosyal aktörlerin dışında var olan yapılara fazla odaklanarak sosyal olgularda aktörlerin etkileşimi sonucunda meydana gelen değişimleri görememesi,
Ş Sayısal verilerin istatistiksel çözümlemesinin sonuçların yönlendirilmesine, yanlış ya da eksik yorumlamaya izin vermesi,
Ş Ölçüm aracı standart olsa bile, konu seçiminde ve bulguların yorumlanmasında araştırmacının değer yargılarından arınması ve tamamen nesnel olması mümkün olmadığı hâlde nesnelliği bir şart olarak görmesi açılarından eleştirilmiştir.
Ş Nitel yöntemin en güçlü yönü, insan davranışını ve sosyal yaşamdaki değişim sürecini kendi bağlamı içinde ve bütüncül olarak anlamamızı sağlayacak zengin ve detaylı veriler sağlamasıdır.
Ş Nitel yöntem Fazla öznel ve göreceli olması nedeniyle sonuçların araştırmayı yürüten araştırmacıya bağlı olarak değişebilmesi
Ş Sosyal olay ve olguları açıklamada sosyal aktörlerin düşünsel süreçlerine ağırlık vererek resmin daha geniş hâlini, yani sosyal olguları etkileyen ama sosyal aktörlerin bilgileri dışında işleyen süreçleri göz ardı etmesi,
Ş Veri toplama ve çözümleme süreçlerinin çok fazla emek ve zaman gerektirmesi,
Ş Elde edilen verilerin genellenememesi açılarından eleştirilmiştir.

YÖNTEMSEL ÇOĞULCULUK
Bazı sosyal bilimciler, iki yöntemin de tek başına bütünüyle Nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin bir arada kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin iki farklı görüş vardır.
v Bu görüşlerden ilki, nicel ve nitel araştırmaların farklı teorik bakış açılarına dayandıklarını, sosyal gerçekliğin incelenmesinin zıt yolları olduklarını vurgular. Bu görüşe göre teorik bakış açısı, değer ve varsayımlar iç içe geçmiş durumdadırlar, birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir; bu nedenle de nicel ve nitel araştırma yöntemleri veri toplama tekniği düzeyine indirgenemez, bütünleştirilemez ve birlikte kullanılamaz.
v İkinci görüş ise nicel ve nitel yöntemin sadece sosyal araştırmaların yürütülmesinin farklı araştırma problemlerine uygun olan farklı yolları olduğunu vurgular, her iki yöntemle ilişkilendirilen veri toplama tekniklerinin güçlü yönleri üzerinde durur ve bu tekniklerin kaynaştırılabilecek nitelikte olduklarını ileri sürer. Bu görüşe göre nicel ya da nitel araştırma yöntemlerinden birini seçmek ya da melez bir yöntem benimsemek, teorik bakış açılarından ve değerlerden çok teknik konularla ilgilidir Her iki yöntemden de faydalanma, yöntemsel çoğulculuk, nirengi ya da üçgenleme olarak adlandırılmaktadır. İki yöntemi bir arada kullanmanın çeşitli yolları vardır:
Ş Nicel veriler nitel çalışmalarla elde edilmiş verilerin, nitel veriler de nicel çalışmalarla elde edilmiş verilerin doğruluğunun kontrol edilmesi amacıyla kullanılabilirler.
Ş Nitel yöntem, daha sonra nicel yöntemle sınanmak üzere hipotez geliştirilmesi amacıyla kullanılabilir.
Ş Nicel yöntemle yapılmış çalışmalar, nitel yöntemle yapılacak çalışmalarda kimlerin incelenmesi gerektiğinin belirlenmesinde faydalı olabilir.
Ş Nitel yöntem, nicel araştırmalar sonucunda birbirleriyle istatistiksel olarak ilişkili oldukları ortaya çıkan bazı değişkenlerin neden ilişkili olduğunu göstermek amacıyla kullanılabilir.
Ş Çalışılan sosyal grup hakkında daha bütüncül bir görüşe sahip olabilmek için nicel ve nitel yöntemler bir arada kullanılabilir; araştırma konusunun genel özellikleri için nicel, özgül özellikleri için nitel yöntem kullanılabilir.
Ş Birincil veri kaynakları, anket, görüşme ve gözlem sonuçları gibi, araştırmacının kendisinin topladığı, konusuna en yakın olan, örneğin bir olayı yaşamış ya da tanık olmuş kişilerden elde edilen verilerdir. İkincil veri kaynakları ise, önceden yapılmış araştırmaların raporları, resmi istatistikler ya da kitaplar gibi, araştırmacının kendisinin toplamadığı, birincil veri kaynaklarındaki bilgilerin yorumlanması ve aktarılmasıyla oluşan verilerdir.

ÜNİTE 5

ARAŞTIRMA KONUSUNUN SEÇİLMESİ

1)Araştırma konusu seçilirken uygulanabilirlik ve genişlik önemlidir.

2)Araştırma konusu araştırmacının kişisel deneyimlerinden,daha önce yapılmış çalışmalarından,kitle iletişim araçlarından,teorilerden,inançlardan,değerlerden etkilenerek seçilir

ARAŞTIRMA KONULARI: ( özgün ve net olmalıdır)

1)Özel sektörde kadın istihdamı

2)İtihdam koşullarının iş tatmini üzerindeki etkisi

3)Gençler arasında madde bağımlılığı

4)Aile içi şiddetin madde bağımlılığı üzerindeki etkileri

ARAŞTIRMA KONUSUNUN DARALTILMASI VE ARAŞTIRMA PROBLEMİNİN OLUŞTURULMASI

1)Araştırma konusu:Neyle ilgili bilgi toplamak istiyorum

2)Araştırma problemi:Bu konuyla ilgili neyi öğrenmek istiyorum

Araştırma problemi;anlamlı,gnellenebilir,orjinal,güncel olması gerekir.

1)Olgusal sorular

2)Karşılaştırmalı sorular

3)Gelişimsel sorular

4)Teorik sorular

Araştırma konuları;cinsiyet,mekana,yaşa,zamana,toplumsal tabakalara dayanır.

LİTERATÜR TARAMASI

Belirli bir konuda önceden yapılmış çalışmalarda elde edilmiş bilgilerin incelenmesi,önemli noktaların gözden geçirilmesi ve özetlenmesidir.

VARSAYIM (SAYILTI)

Doğru olduğu kabul edilen yargı ve genellemelerdir.Hipotezden ayıran özellik sınanmak üzere oluşturulmamş olmasıdır.

ÖNERME

İki ya da daha çok kavram arasındaki ilişki hakkında yargı bildiren bir cümledir.Hipotezden ayıran özellik soyut kavramlar arasındaki ilişkiler hakkında ve teorik düzeyde olmasıdır.

Önermelerde kavramlar arası ilişkiler;azalır,artar,olumlu ilişki içindedir,olumsuz ilişki içindedir

KAVRAM

insanların dünyayı anlamak ve diğer insanlarla iletişim kurmak amacıyla kullanıkları zihinsel soyutlamalardır.Kavramlar hayal gücü aracılığıyla,deneyimlerden yola çıkarak geliştirilebilir.

Kavramları kullanırken dikkat edilecek 2 nokta;

1)Uzlaşma sağlanmalı

2)Gereksiz yere yeni kavramların pekiştirilmesinden kaçınılması gerekir.

İŞLEMSELLEŞTİRME

Kavramların ölçülebilir değişkenler haline getirilmesi sürecine denir.Başka bir deyişle işlemselleştirme,karamların gözlemlenebilir sosyal etkinlikler şeklinde tercüme edilmesidir.

DEĞİŞKEN

Varlıklara göre farklı değerler alabilen özellik ya da durumlardır.Başka bir deyişle değişken,davranışların herhangi bir görünüşü ya da değişebilen bir koşul ve özelliktir.

Değişkenler;yaş,kilo,boy,gelir gibi nicel ya da;cinsiyet,medeni durum,eğitim durumu,tutum gibi nitel özelliğe sahip olabilirler.

HİPOTEZ (DENENCE)

Doğrulanabilecek ya da yanlışlanabilecek ifadedir.

Hipotezlerin Özellikleri:

1)sınanabilirdir

2)Kapsamı sınırlıdır

3)Araştırma probleminin doğasına,büyüklüğüne,yoğunluğuna ilişkin yterli bilgi elde edildikten sonra kurulmalıdır.

4)Doğrulanmış genelleme ve kuramlarla çelişmemelidir

5)Gözlenebilir veriler üzerinde kurulmalı,kavramlar arasındaki değil,değişkenler arasındaki ilişkilere ilişkin olmalıdır.

6)Doğru terimlerle ve kısa olarak ifade edilmelidir.

2 TÜR İLİŞKİ VARDIR;

1)Karşılıklı değişken ilişki:İki yada daha çok değişkenin belirli yönde birlikte değişmesi anlamına gelir.örneğin;kadınların iş gücüne katılım düzeyi arttıkça,ev içi ilişkilerde söz sahibi olma düzeyide artar.hipotezi her iki değişkendede ayn anda bir değişiklik olduğunu ifade eder

2)Nedensel ilişki:Kadınların iş gücüne katılım oranının artması,ev içi ilişkilerde söz sahibi olma düzeylerinin artmasına neden olur.Bir değişkende elirli bir yönde meydana gelen bir değişikliğin,diğer değişkende de belirli bir yönde değişiklik meydana gelmesine neden olduğu ilişkilerdir.

X Bağımsız değişken:Nedensel ilişkilerde neden olan değişkene denir.

Y Bağımlı değişken:Nedensel ilişkilerde sonuç olan değişkene denir.

Z Aracı değişen:Bağımlı ve bğımsız değişkenin ilişkisinin kurulmasını sağlar.

her iki yönde değişim oluyosa olumlu artar-artar veya azalır-azalır

farklı yönde değişim oluyosa olumsuz artar-azalır veya azalır-artar

ARAŞTIRMANIN KAPSAMININ VE SINIRLILIKLARININ BELİRLENMESİ

Araştırma kapsamı:Bir araştırmanın neyi ölçmek ya da incelemek istediği,araştırmanın kapsamını oluşturur.

Araştırmanın sınırlılığı:Veri toplama ve çözümlemede kullanlan yöntem.

sınırlamada ilk adım;probleminden sadece birini seçmektir.

Araştımanın sınırlandırılmasının önemi:Araştırmanın yürütülebilmesi ve tamamlanması açısından önemlidir.

ARAŞTIRMANIN AMAÇLARININ İFADE EDİLMESİ

1)Teorik amaç:Sosyal araştırmacılar,sosyal yaşam ve ilişkilerdeki düzenlilikleri ortaya koymak ya da bir sosyal olguyu derinlemesine incelemek amacını taşırlar.buna teorik amaç denir.

2)Pragmatik amaç:Sosyal araştırmalar ayrıca çeşitli toplumsal sorunların değerlendirilmesi ya da çözülmesi amacına yönelik olarak da yürütülürler.buna pragmatik amaç denir.

Bir araştırma 3 amaca yönelik olabilir:

1)keşfetme 2)betimleme 3)açıklama

Araştırmanın amaçlarını belirlerken dikkat edilecek noktalar:Araştırma tipinin ve yönteminin ne olduğu ve araştırmanın kapsamının sınırlandırılmış olmasına dikkat edilmelidir.

ÜNİTE 06
ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİNİN SEÇİMİ

ARAŞTIRMA TİPLERİNİN SINIFLANDIRILMASI :

Amaçlarına göre araştırmalar :
-Keşfedici araştırmalar
-Betimleyici araştırmalar
-Açıklayıcı araştırmalar

Odaklandıları zamana göre araştırmalar
-kesitsel araştırmalar
-boylamsal araştırmalar

Kullanım amacına yönelik olarak araştırmalar
-teorik amaca yönelik araştırmalar : sosyal yaşam ve ilişkilerdeki düzenlilikleri ortaya koymayı yada bir sosyal olguyu derinlemesine incelemeyi amaçlarlar.
-pragmatik (faydacı) amaca yönelik araştırmalar : çeşitli toplumsal sorunların değerlendirilmesi,çözülmesi yada çözğlmesine katkıda bulunulması amacına yönelik olarak yürütülürler.
Türkiye istatistik kurumunun yaşam memmuniyeti araştırması pragmatik amaca yönelik araştırmalara örnek verilebilir.

AMAÇLARINA GÖRE ARAŞTIRMA TİPLERİ

KEŞFEDİCİ ARAŞTIRMALAR : araştırmacının fazla bilgi sahibi olmadığı konuları incelediği yada araştırma konusunun görece yeni olduğu durumlarda yapılan araştırmalardır.

-Hipotez geliştirme,hipotez sınama yada bir konuyu derinlemesine bir şekilde anlama amacına yönelik değildirler.
-Keşfedici araştırmalar problemin net olarak tanımlandığı durumlarda araştırmacıya yardımcı olur
-Keşfedici araştırmalar bir hipotezle başlamadıkları ve evreni temsil eden bir örnekleme sahip olamayacakları için nicel yöntemle yürütülmeye uygun değildirler
-araştırmacıya konuyla ilgili ön bilgi sağlar, yüzeysel bilgi toplamaya yöneliktir.

3 durumda keşfedici araştırmalar tercih edilir :
1- incelenmek istenen grup süreç etkinlik yada durum hakkında şimdiye dek hiç sistematik ampirik bir inceleme yapılmamış yada çok az sayıda çalışma yapılmışsa
2-ilgilenilen konu esnek bir şekilde betimlenerek incelenmemiş,bu konu hakkında sadece sıkı kontrol altında tahmine yönelik araştırmalar yapılmışsa
3-hakkında bilgi sahibi olunan bir konu,bu bilgileri geçersiz kılacak denli değişim geçirdiyse

Keşfedici araştırmaların 3 amacı vardır
1-araştırmacının konuyla ilgili merakını gidermek ve ön bilgi sağlamak
2-konuyla ilgili daha kapsamlı bir araştırmanın yapılıp yapılmayacağını sınamak
3-sonraki araştırmalarda kullanılabilecek veri toplama araçları geliştirmek

*keşfedici araştırmaların temel sınırlılığı : örneklemleri araştırma evrenini temsil etmediği için araştırma problemlerine ilişkin tatmin edici cevapların ancak nadiren elde edilebilmesidir.

KEŞFEDİCİ ARAŞTIRMALARDA YÖNTEM :
Nitel yöntem kullanılır.
Keşfedici araştırmalar : literatür taraması, uzmanlara danışma ve vaka keşfi tekniklerini içerir
Literatür araştırması : herhangi bir araştırma konusuyla ilgili bilgi elde etmenin ilk aşaması
Uzmanlara danışma tekniği : araştırmacının konuyla ilgili birinci elden bilgi alabileceği uzman kişilere danışmasıdır. Bu uzmanların bilim adamı olması gerekmez ama konu hakkında birinci dereceden bilgi sahibi olmaları gerekir
Vaka keşfi tekniği : çalışılan konulara dahil olan bireylerin detaylı bir şekilde incelenmesini içerir.

BETİMLEYİCİ ARAŞTIRMALAR :
İlgi duyulan konu yada etkinliklerin bir betimlemesini,tasvirini elde etmeyi amaçlayan araştırmalardır.
Keşfedici araştırmalar gibi betimleyici araştırmalarda : araştırma konusuyla ilişkili olarak : kim, ne ve neden gibi çeşitli sorulara cevap arar.
Betimleyici araştırmalar, keşfedici araştırmalardan daha sistematik ve daha yapısaldır.
Araştırılan konu yada grup Doğal gözlenir, betimlenir.
Betimleyici araştırmalar bir durumu saptamaya çalışan araştırmalardır : istanbulda en çok şikayet edilen kent sorunları nelerdir ? gibi…
Betimleyici araştırmalar olgular arasında neden sonuç ilişkisi aramazlar, ancak bazı temel istatistikler kullanılabilir. Frekans dağılımı,ortalama değerler gibi çeşitli istatistikler aracılığıyla incelenen örneklemin genel özellikleri ortaya konmaya çalışılır.

Bir grup işçinin işe devamsızlık oranını ortaya koymaya çalışan yada işten çıkarılan işçilerin duygularını betimlemeye çalışan bir araştırma betimleyici bir araştırmadır.

BETİMLEYİCİ ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ :

Nitel yöntemle yürütülür.
Araştırmalar hem betimleme hemde açıklama amacı taşıyabilirler
Araştırma problemine bağlı olarak nicel yada nitel veri toplama teknikleri kullanılabilir
Betimleyici araştırmanın bir türüde karşılaştırmalı araştırmalardır.

Karşılaştırmalı araştırmalar : sosyal bilimlerde farklı ülkelerin yada kültürlerin belirli özellikler açısından karşılaştırılmasını amaçlayan araştırmalara verilen genel addır. Nicel yöntemde nitel yöntemde kullanılabilir. Örnek olay incelemeleri gibi teknikler kullanarak birincil veriler toplanabileceği gibi, doküman incelemeleri yada mevcut istatistiklerin analizi gibi ikincil veriler de analiz edilebilir.

Karşılaştırmalı tarihsel araştırmalar : sistematik karşılaştırma yolu ile devrimler,politik rejimler ve politikalar gibi geniş çaplı sonuçları olan olguların zaman içindeki gelişimlerini analiz eden araştırmalardır.
Amacı : geçmişte meydana gelen olay yada sorunları inceleyerek güncel olayları yorumlamak yada güncel sorulara cevap aramaktır.

HİPOTEZ GELİŞTİRMEYE YÖNELİK ARAŞTIRMALAR
Betimleyici araştırmanın özelliklerini taşırlar ancak buna ek olarak daha yapısallaştırılmış araştırmalardır. Daha az değişken içerirler ve ölçümleri daha titizdir.
Araştırmacının muhtemel ilişkiler hakkında bir fikri vardır.
Araştırmacı : literatür taraması,uzmanlarla yaptığı görüşmeler gibi kaynaklardan elde ettiği bilgilere dayanarak önemli değişkenleri belirler. Bağımlı-bağımsız değişkenlerin çeşitli kombinasyonlarını inceler ve ampirik olarak uygun olan bir yada birkaçını seçer.
Hipotez geliştirmeye yönelik araştırmalarda en sık kullanılan yöntem : GÖMÜLÜ TEORİ yöntemidir. : araştırmaya belirli bir teorik çerçeveyle değil,veri toplayarak başlanması ve bu veriler kullanılarak bir teori geliştirilmesidir. Araştırmacı sınayacağı bir hipotezle yola çıkmaz. Elde ettiği bilgilere dayanarak hipotezleri geliştirir ve teorisini inşa eder.

Hipotez geliştirmeye yönelik araştırmalar ; amaçları gereği, nitel yöntemin bütün özelliklerini taşıyan ve doküman incelemesi, yaşam öyküsü, katılımcı gözlem, derinlemesine görüşme gibi nitel veri toplama tekniklerini kullanan araştırmalardır.

AÇIKLAYICI (HİPOTEZ SINAMAYA YÖNELİK ) ARAŞTIRMALAR
Açıklayıcı araştırmalar : olgular arasındaki neden sonuç ilişkilerini ortaya koymaya çalışan ve nicel yöntemle yürütülen araştırmalardır.
Hipotez : iki yada daha fazla değişken arasındaki ilişki hakkında,sınanmak üzere oluşturulmuş olan bir ifadedir.

Açıklayıcı araştırmalarda yöntem :
Nicel yöntemin bütün özelliklerini taşıyan ve nicel veri toplama araçlarını kullanan araştırmalardır.
Araştırma hipotezlerle başlar,veriler nicel veri toplama teknikleri (deney,yarı deney,denetimli gözlem,yapılandırılmış görüşme) ile toplanır. Bulgular istatstiksel yollarla sunulur ve araştırma evrenine genellenir.

ZAMANA GÖRE ARAŞTIRMA TİPLERİ
Araştırmalar odaklandıkları zaman açısından kesitsel ve boylamsal araştırmalar şeklinde 2ye ayrılır.
KESİTSEL ARAŞTIRMALAR :
Bir olgunun yada örneklemin belirli bir zamandaki halini gözlemlemeyi içeren araştırmalardır.
Keşfedici ve betimleyici araştırmalar çoğunlukla kesitsel araştırmalardır.
-kesitsel araştırmalarda araştırma konusunun bir kesiti,dilimi incelenir
-kesitsel araştırmalar zamanda sadece bir noktayı yansıtan gözlemlere dayanır

BOYLAMSAL ARAŞTIRMALAR
İncelenen konunun zaman içindeki gelişimini ele alan ve en az 2 kere tekrarlanan araştırmalardır.
Uzun zaman aralıklarında bazı durumlarda onlarca yıl boyunca aynı olguyu ölçen araştırmalardır.
Psikolojide yaşam süreci boyunca bireylerin gelişimlerini izlemek için, sosyolojide de bireylerin yaşamları boyunca yada nesiller boyunca deneyimledikleri yaşam olaylarını incelemek için kullanılır.
Dezavantajları : uzun sürmeleri ve yüksek maliyetli olmalarıdır. Ancak zaman içindeki değişimleri ölçmek için kullanılabilecek en iyi yoldur.
Eşi alkolik olan kadınların sorunlu evlilikleriyle nasıl baş ettiklerini ortaya koymaya çalışmak için evlilik sürecini uzunca takip etmek ve tekrar tekrar ölçmek gerekir.

3 temel türü vardır
1-eğilim(zaman serisi) araştırmaları : belirli bir araştırma evreninde zaman içinde meydana gelen değişimleri inceler.
-Seçilen farklı örneklem gruplarından belirli zaman aralıklarıyla veri toplanır.
-Sosyal bilimlerde en sık kullanılan boylamsal araştırma türü : eğilim araştırmalarıdır
-Eğilim araştırmalarında tekrarlanan ölçümlerde örnekleme her zaman aynı insanlar seçilmez ama her ölçümde aynı araştırma evreninden örneklem seçilir.
25 yıl önce bir köye yapılan eğilim araştırmasının 25 yıl sonrada yapılması : 25 yılda yaşanan toplumsal değişmenin saptanması için..
2-Panel Araştırmaları : araştırmanın tekrarlandığı her seferinde, yani her ölçümde aynı örneklemden veri toplanan araştırmalardır.
Örneğin : silah karşıtı kampanya başlamadan önce görüşülen kişilerle yapılan araştırma, kampanya bittikten sonrada aynı kişilerle araştırma yapılırsa bu panel araştırma olacaktır.
Bütün boylamsal araştırmalar gibi uzun süreli ve yüksek maliyetlidir. Örnekleme girenler ölebilir,taşınabilir…

3-kohort araştırmalar : araştırma evreninin ortak özelliklere sahip alt gruplarının(kohartlar) zaman içinde geçirdikleri değişimi ölçmeyi amaçlayan araştırmalardır.
Kohortlar genellikle aynı yılda doğanlardan oluşur.
1995te evlenenler,2.dünya savaşı sırasında doğanlar..gibi farklı kohortlar belirlenebilir.
Sağlık alanındaki araştırmalarda sıklıkla kullanılmaktadır.
Sigaranın akciğere zararları ile ilgili bir araştırmada sigara içenler ve içmeyenleri izleme süreci …
Uzun sürerler, maliyetlidir.
Kohort : belirli bir dönem içinde belirli bir özelliğe sahip(aynı yılda doğma,aynı işte çalışma,aynı bölgede oturma ..) olan kişilerin oluşturduğu gruba verilen addır.

Kohort araştırmalar : bir yada birden fazla kohortun belirli özelliklerini iki yada daha fazla sefer ölçen araştırmalara denir.

UYGUN ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİNİN SEÇİMİ
Araştırma tpinin başarılı bir şekilde seçilmesi, araştırmanın amacının ve araştırma probleminin başarılı bir şekilde ifade edilmesine bağlıdır.
Araştırmanın amacı doğrultusunda nicel ve nitel veri toplama araçları birilikte kullanılabilir.

Araştırma yönteminin ve kullanılacak veri toplama tekniklerinin seçiminde dikkat edilmesi gerekenler :
- araştırmanın amacı keşfetmekmi,betimlemekmi,açıklamakmıdır?
- Araştırmanın amaçlarına önceden yapılmış araştırmaların sonuçlarıyla yani ikincil verilerle ulaşmak mümkünmü yoksa araştırmacının birincil verileri toplamasımı gerekir
- Araştırma konusuna yada değişkenlere ilişkin ampirik yada teorik bilgi düzeyi nedir
- Araştırmanın amacına ulaşmak için ne tür veriye ihtiyaç duyulmaktadır
- Araştırmacının rolü ne olacaktır
- Araştırma için kullanılabilecek mali teknik ve insan kaynakları nelerdir
- Araştırmacının amacına ulaşmak için veriler ne şekilde analiz edilmelidir

ÜNİTE 07

ARAŞTIRMA EVRENİ,ÖRNEKLEM SEÇİMİ VE ÖLÇÜM
Araştırma evreni: Araştırma probleminin cevaplanmasıyla ilgili olan bütün insanların oluşturduğu gruba “araştırma evreni” denir.

Tam Sayım : Bütün evrenin araştırmaya dahil edilmesine, yani gruptaki herkes hakkında bilgi toplamaya “tam sayım” denir.

Nüfus sayımları : tam sayımın en tipik örneğidir.

Zaman ve mali kaynaklar konusundaki sınırlılık çoğunlukla tam sayımı imkansız kılar. Bu durumda : evrenin içinde yer alan, özellikleri ve verdikleri cevaplar açısından evreni yansıtan daha küçük bir gruptaki insanlardan bilgi toplamaktır.
Bu nedenle araştırmayı ilgilendiren grubun tümünden(evren), bu grubu temsil edecek alt küme(örneklem) seçilir.
Örnekleme yada Örneklem Seçimi : Evreni temsil eden alt küme seçilmesine denir. Araştırma evreninin özelliklerine sahip olan ve evrenden belirli tekniklerle seçilen bir gruptur.

Çıkarsama : Örnekleme ilişkin bulguların evrene genellenmesi sürecine denir.

Temsili Örneklem : Ait olduğu evreni doğru bir şekilde temsil eden örnekleme denir. Evrendeki belirli kişileri sistematik olarak dışlamıyor olması gerek.

Ön yargılı Örneklem : analiz sırasında uygun istatistiksel düzenlemeler yapılmadan evrene genelleme yapılmak için kullanılamazlar.
Bir anket için mesai saatleri içinde her 5.evin kapısını çaldığımızı düşünelim. Mesai saatleri olduğu için çalışan insanlar evde olmayacağından o kişiler sistematik olarak daha az temsil edilmiş olacak.

ÖRNEKLEM SEÇİM TEKNİKLERİ :
Olasılığa Dayalı Örneklem Seçim Teknikleri : Olasılığa dayalı(temsili) örneklem,evrendeki herkesin eşit seçilme şansına sahip olduğu örneklemdir. Seçimde eşit olasılık sağlamak için tesadüfi seçim yolu kullanılır.
Örneklem Çerçevesi : Evrendeki herkesin adının yer aldığı bir liste oluşturulur.
Bu listeden kurayla örneklem seçilir.
*örneklemin evreni tam olarak temsil etmeme ihtimali yüksektir.

OLASILIĞA DAYALI ÖRNEKLEM SEÇİMİNİN 4 TİPİ VARDIR
1-Basit Tesadüfi Örneklem Seçimi :
5 aşama vardır.
*Eksiksiz bir örneklem çerçevesi oluşturulur,evrende yer alan herkes listelenir
*Birden başlayarak örneklem çerçevesindeki her örneğe bir numara verilir.
*Örneklemin ne büyüklükte olacağına karar verilir.
*Tesadüfi sayılar tablosundan örnekleme girecek vaka sayısı kadar sayı seçilir
*Tesadüfi olarak seçilen sayılara karşılık gelen vakalar örnekleme dahil edilir

Basit tesadüfi örneklem seçim tekniği : araştırma evreninin coğrafi olarak geniş alanlara yayılmış olduğu araştırmalar için uygun değildir.

2-Sistematik Örneklem Seçimi :
Basit Tesadüfi Örneklem Seçim tekniğine benzer, aynı sınırlılıklara sahiptir ancak daha basittir.
Önce örneklem çerçevesi oluşturulur.
Evrendeki her birime bir numara verilir.
Örneklem aralığı belirlenir

Örneklem aralığı : örneklemdeki eleman sayısının evrendeki eleman sayısına oranıdır. Örneğin : sistematik örneklem tekniğiyle 50 kişilik bir evrenden 10 kişilik bir örneklem seçeceksek,evren büyüklüğünü örneklem büyüklüğüne bölerek örneklem aralığının 1/5 olduğunu buluruz. Bu sonuç evrendeki her 5 kişiden 1ini seçeceğimiz anlamına gelir.
Burada tek problem nereden başlayacağımızdır. Örneklem aralığı 1/5 olduğu için, ilk seçilecek kişi ilk 5 kişiden biridir. Kimden başlanacağı tesadüfi sayılar tablosu kullanılarak saptanır.

Eğer örneklem çerçevesinde belirli bir grubun sistematik olarak örneklemin dışında kalmasına yol açacak bir aralık varsa ; ya örneklem çerçevesinde örneklemi belli bir sırayı izlemeden sırasız,karışık şekilde listelemek yada basit tesadüfi örnekleme tekniğini kullanmak gerekir.

3-Tabakalı (KATMANLI) Örneklem Seçimi
Tabakalı Örneklemede : örneklem seçilmeden önce evren belirli homojen gruplara (tabakalara) ayrılır.
Örnekleme hatalarını azaltarak daha yüksek bir temsil yeteneğine sahip örneklemler oluşturmak için kullanılır.
Basit tesadüfi örneklemeye oranla daha küçük bir örneklem grubu ve daha düşük bir maliyetle çok daha yüksek bir kesinliğe ulaşma olanağı sağlayan bir tekniktir.

Örneklem evrenin tümünden seçilmez, evren homojen alt kümelere ayrılır ve her alt kümeden uygun sayıda birim seçilir.
Örneğin : üniversite örencileri hakkında bir araştırma yapılıyorsa evren önce öğrencilerin sınıflarına göre bölünebilir.

Orantılı ve Orantısız tabakalı örneklem seçimi olarak 2ye ayrılır.

Orantılı Tabakalı Örneklem Seçimi : her tabakadan, o tabakanın evren içindeki yeriyle orantılı örnek seçilir. Bir işyerinde toplam 100 kişi : %20 kadın,%80 erkek çalışıyor ise, 100 kişik bu işyerinden seçilecek 10 kişi, 2 kadın 8 erkek şeklinde olacaktır.

Orantısız Tabakalı Örneklem Seçimi : Her tabakadan seçilecek örnek sayısı belirlenir ve tabakaların evren içindeki oranına bakılmaksızın eşit sayıda örnek alınır.
Bu şekilde seçilen bir örneklemin temsil yeteneği düşüktür. Ancak evren içindeki her tabakanın örneklemde anlamlı ve gerekli bir büyüklükte temsil edilmesi istendiğinde orantısız tabakalı örneklem seçim tekniğinin kullanılması uygundur.
Bir işyerinde toplam 100 kişi : %20 kadın,%80 erkek çalışıyor ise, 100 kişik bu işyerinden seçilecek 10 kişinin yarısı kadın yarısı erkek olabilir. 5i kadın 5i erkek olur.

4-Küme (Çok Aşamalı ) Örneklem Seçimi :
Küme örnekleme tekniğinde : öncelikle bireylerin içinde yer aldıkları gruplar,yani kümeler,basit tesadüfi,sistematik yada tabakalı örnekleme yoluyla seçilir. Daha sonra örnekleme giren kümeler içinden belirli sayıda birey,basit, tesadüfi yada tabakalı örnekleme yoluyla seçilir.

Küme örnekleme tekniğiyle :
-büyük bir şehri önce bölgelere,sonra mahallelere,sonra sokaklara bölebilir sonunda bir dizi haneden oluşan bir örneklem elde edip bu hanelerden bireyler seçebiliriz.
Küme örneklemede örneklem seçimi en az 2 aşamadan oluşuyor. Çok aşamalı örneklem tekniği olarak adlandırılmasının sebebi budur.
-Her aşamada kaç kümenin(bölge,mahalle ve sokak gibi) seçileceğidir. Eğer çok az mahalle seçersek mahalledeki her evi örnekleme alabiliriz. Ama çok mahalle seçersek her mahalleden çok az insan seçmemiz gerekir. Yoksa örneklem büyüklüğü ve maliyet artar.

Avantajı : Evrene giren bütün bireylerin listelenemediği ancak evrenin kendiliğinden alt gruplara ayrılmış olduğu ve bu alt gruplara giren bireylerin listelenebilidği durumlarda son derece kullanışlıdır.
Dezavantajı : örnekleme hatasının yüksek olma olasılığıdır. Her aşamada seçilen birimler giderek azaldığı için örneklemin ve evrenin özellikleri arasındaki farklılığın yüksek olma olasılığı artar.

OLASILIĞA DAYALI OLMAYAN (YARGISAL) ÖRNEKLEM SEÇİM TEKNİKLERİ
Bazı durumlarda araştırma sonuçlarının daha geniş bir evrene genellenmesi amaçlanmaz. Ayrıca bazı çevrelerin (sokak çeteleri,uyuşturucu bağımlıları..) kaç kişi olduğu yada özellikleri bilinmez. Bu gibi evrenler için örneklem çerçevesi oluşturmak mümkün değildir. Bu nedenlede bu evrenlerden olasılığa dayalı yada temsili bir örneklem seçilemez.
Olasılığa dayalı olmayan (yargısal) örneklem seçim teknikleri kullanılır. Burda örnekler tesadüfi seçilmez, seçilecek örneklerde belirli özelliklerin varlığı aranır. Evrendeki herkesin örnekleme seçilme şansı eşit değildir.

Gelişigüzel (Tesadüfi ) Örneklem Seçim Tekniği : Araştırmacının örneklemi hiçbir ölçüt kullanmadan seçmesinden oluşur.
Araştırmacı Kampüste önünden geçen ilk 20 öğrenciyle görüşürse bu örneklem gelişigüzel(tesadüfi) seçilmiş bir örneklem olacaktır.

Kota Örneklem Seçim Tekniği : Hedeflenen evrenin özelliklerinin betimlenmesiyle başlar. Daha sonra örnekleme girecek olan birimlerde aranacak özellikler konusunda belirli kotalar (kontenjanlar)oluşturulur ve bireyler bu kotaları dolduracak şekilde seçilir.
Kotalar Bağımlı Değişkeni etkilediği düşünülen değişkenlerin temel kategorileri için oluşturulur.
Örneğin : araştırmacı kampüste önünden geçen ilk 20 kişiyle konuşmak yerine ilk 10 erkek ve ilk 10 kız ile görüşür.
Kotalar belirlenirken birden fazla değişkende kullanılabilir. İlk 10 erkek ve sosyoloji bölüm öğrencisi gibi…
Kota örnekleme : pratik ve ekonomiktir.
Görüşmeci Yanlılığı : Örneklerin seçimini veri toplayan gözlemciye bıraktığı için görüşmeci yanlılığı vardır. Görüşmecilerin ellerindeki kotaları en kolay biçimde doldurmaları ve daha kolay görüşülebilen kişilere temsili bir örnekleme oranla daha fazla yer vermelerinden kaynaklanır.

Amaçsal ( Monografik) ve Teorik Örneklem Seçim Tekniği :
Amaçsal örnekleme tekniğinde, araştırmacı kendi yargılarına dayanarak,araştırmacı amacına en uygun olduğunu düşündüğü birimleri örnekleme seçer.
Evrenin tipik bir örneği olduğunu düşündüğü bir alt grubu örneklem olarak seçer.

Amaçsal Örneklemin bir çeşidi de : TEORİK ÖRNEKLEM dir. Örneklem, Amaçsal örnekleme tekniğiyle aynı şekilde seçilir.Ancak bu teknikte araştırmacı örneklem büyüklüğünü önceden belirlemez, değişkenler arasındaki ilişkileri ve kategorileri ortaya çıkarana kadar amaçsal örnekleme yapmaya devam eder. Bu teknik teori geliştirmek için yapılan çalışmalarda kullanılır.

Güdümlü Örneklem Seçim tekniği : Araştırma evreni içinde araştırma probleminin en tipik biçimde gözlenebileceği bir alt grubun örneklem olarak seçilmesidir.

Amaçsal örneklemeden farkı : amaçsal örneklemede seçilen örneklem evrenin tipik bir örneği olarak kabul edilir, güdümlü örneklemede ise seçilen örneklem evrenin tipik bir örneği olarak kabul edilmez.

Kartopu Örneklem Seçim Tekniği : Evren hakkındaki bilgilerin eksik olduğu ve evreni oluşturan bireylere ulaşmanın zor olduğu durumlarda kullanılan bir tekniktir.
Bu teknik : çok küçük bir gruptan başlayarak giderek artan sayıda örneğe ulaştığı için kartopu adını almıştır.
Kaçak göçmenler, kayıtsız işçiler …. Kimlerin bu gruba girdiğini saptamak mümkün değildir. Bu durumda araştırmacı örnekleme girmeyen uygun olan birkaç kişiyle görüşerek onlardan aynı ölçüye uyan diğer kişiler hakkında bilgi toplar. Bu süreci defalarca tekrar ederek yeterli sayıda insanla görüşmelerini tamamlar.

Mekansal Örneklem Seçim tekniği : Belirli bir alanda örnekleme girenlerin hepsinin hızlı ve eş zamanlı bir şekilde sistematik olarak seçilmesine denir.
Protesto, politik gösteri grubu … gibi..
Tanımlanmış bir evren yoktur,katılımcılar değişir,alt gruplar oluşur,insanlar gruptan ayrılır,yeni gruplar olur,evren hareketlidir,evreni belirleyen sosyal olayın kendisidir.

Doyma (Tam Sayım ) Örneklem Seçim Tekniği : Evrendeki her birimin örnekleme katıldığı örneklem seçim tekniğidir.
Doyma tekniği; küçük ve coğrafi olarak belirli bir alanda yoğunlaşan evrenler için daha kullanışlıdır ama nüfus sayımlarında olduğu gibi daha büyük evrenler içinde kullanılabilir.

ÖRNEKLEM BÜYÜKLÜĞÜ :
Örneklem seçimi : örneklemin temsil yeteneğiyle ilgilidir. Örneklemin büyüklülüğü ise yeterliliğini belirtir.
Örneklemin büyük olması : temsil yeteneğinin yüksek olduğu anlamına gelmez. Örneğin kartopu tekniğiyle seçilmiş 2000 kişilik bir örneklemin temsil yeteneği düşük olabilir.

Örneklemin Büyüklüğünü Belirlerken dikkat edilmesi gereken öğeler şunlardır :
-Evrenin niteliği
-Aranan özelliklerin evren içindeki dağılımı
-Araştırma olanakları
-Örneklem seçim tekniği
-Hipotezin özelliği
-kabul edilebilecek hata payı ve kesinlik derecesi :
hata payı oranı %2 ise, %10luk bir oran için : %8-%12 dir.
-tahmin için istenen güven derecesi : %68,%95 veya %99 dur. Genellikle : %95 veya %99dur.
Her 100 örnekten 99unun bu hata aralığında yer almasını istiyoruz demektir.

Bir örneklemin büyüklüğü hesaplanırken kabul edilebilecek hata ile aranan güven düzeyi değerleri kullanılır.
Gerekli örneklem büyüklüğü : Ns =(Qz/T)2 veya Q2Z2/T2 formülü ile hesaplanır.
Ns = gerekli örneklem büyüklüğü
Q=evrenin standart sapmasının ön tahmini
Z= seçilen güven düzeyine karşılık olan standart hata birimlerinin sayısı
T= örneklem ortalamasında kabul edilebilir hata payı

Standart Sapma : Gerçek dağılımdaki gözlemlerin gösterdiği değişkenliği,yani gözlemlerin ortalamaya göre gösterdiği yayılmayı ifade eder.

Standart Hata : Varsayılan bir dağılımın değişkenliğini gösteren, yani varsayılmış bir dizinin dağılım ölçüsüdür. Standart Hata ; aynı büyüklük yada aynı nitelikte olan gözlenebilecek sayısız dağılımlarda elde edilecek ortalamaların değişkenliğini ölçer.

ÖLÇÜM VE ÖLÇÜM HATALARI
Değişkenlerin cevap kategorilerine rakamların atanması ÖLÇME, ölçme sonucunda elde edilen değerler de ÖLÇÜM olarak adlandırılır.

İyi bir ölçümün 2 özelliği vardır :
1-Ölçmek istediği sosyal etkinliği doğru bir şekilde ölçebilmesi gerekir.Ölçülmek istenen şeyin ne derece doğru bir şekilde ölçüldüğü GEÇERLİLİK kavramıyla ifade edilir.
2-Farklı durumlarda dahil olmak üzere her kullanıldığında benzer sonuçları verebilmesi gerekir,buda GÜVENİRLİK kavramıyla ifade edilir.

ÖLÇÜM HATALARI
1-Araştırmaya bağlı hatalar : soruların ölçmek istenen şeyi ölçmeye yönelik olarak iyi hazırlanmaması yada yeterince anlaşılır bir şekilde ifade edilmemesi,cevaplayıcıların yönlendirilmesi,örneklemin yanlış seçilmesi,verilerin yanlış kodlanması gibi hatalar…

2-Araştırmaya bağlı olmayan hatalar : Sosyal tarih olaylarında ( araştırma yürütülürken meydana gelen afet), kişisel tarih olaylarında (cevaplayıcıların ölümü,evlenmesi,işini kaybetmesi) , doğal olgunlaşma sürecinde (etkisi incelenen olayın cevaplayıcılar üzerinde etkisini kaybetmesi yada cevaplayıcıların yaşlanması) yada aynı ölçüm aracında sorulacak sorulara verilecek cevapların kültürel faktörler nedeniyle farklılaşmasından kaynaklanır.

ÖLÇÜM HATALARI 2 TÜR HATAYA NEDEN OLUR :
1-Sistematik Hata: Ölçüm sürecini sürekli olarak aynı yönde etkileyen ve kaynakları yeterince denetlenmediği için meydana gelen bir hatadır. Sistematik hata her ölçümde tekrarlanır,hata bütün cevaplar için geçerlidir.
Örneğin : öğretmen okuduğu tün sınav kağıtlarına 5 puan fazla veriyorsa sistematik bir hata yapıyor demektir.

2-Tesadüfi Hata : Şansa bağlı olarak ölçmeden ölçmeye değişen ve denetlemesi imkansız olduğu için her ölçümde meydana gelebilecek bir hatadır. Hatadan sadece bazı cevaplar etkilendiğinde meydana gelir.
Öğretmen sınav kağıtlarında erkeklere 5 puan fazla veriyor, kızlara vermiyorsa tesadüfi hata söz konusudur.

GÜVENİRLİK VE GEÇERLİK

GÜVENİRLİK : Bir ölçümün tekrar tekrar yapılması sonucunda yine aynı sonuçların elde edilmesi,yani kendi içinde tutarlı olmasıdır.
Güvenirliği oluşturan 3 öğe vardır:
1-Değişmezlik : bir ölçümün ne derecede kararlı olduğunu, zaman içinde ne derecede değişmeden kaldığını ifade eder.
2-İç Güvenirlik : ölçeği oluşturan değişkenlerin tutarlı olmasını, yani cevaplayıcıların bir değişkene verdikleri cevabın, diğer değişkenlere verdikleri cevaplarla ilişkili olmamasını ifade eder.
3-Gözlemciler arası tutarlılık : çeşitli gözlemcilerin gözlemlerini kaydetme yada verileri kategorilere çevirme konusundaki kararlarını ifade eder.

Bir ölçme aracının güvenirliği,güvenirlik katsayısının hesaplanmasıyla saptanır. Güvenirlik korelasyon katsayısı ile ölçülür, sıfır ile bir arasında değişen bir değer alır ve bu değer (güvenirlik katsayısı) bire ne kadar yaklaşırsa güvenirliğin o kadar yüksek olduğu kabul edilir.
Bu katsayıya ulaşmak için en çok tercih edilen yol, aynı kavramın göstergelerinden oluşan bir dizi soru alnamına gelen ÖLÇEK lerin istatistiksel yöntemle (güvenirlik analizi yoluyla) güvenirliklerinin ölçülmesidir. Bunun mümkün olmadığı durumlarda güvenirliği ölçmek için başvurulan 3 temel yol vardır
1-Sınama-Yeniden Sınama (Test-Tekrar Test) Yolu : ölçüm aracının aynı örnekleme benzer koşullar altında 2-4 haftalık aralıklarla 2 kere uygulanması ve elde edilen sonuçların karşılaştırılmasıdır.
2-Eşdeğer Biçimler Yolu : Paralel biçimler yolu olarakta bilinen bu yolda,ölçüm aracı aynı amaca yönelik olan iki farklı biçimde hazırlanır. (Cevapların yeri değiştirilir ve aynı örneklem ardı ardına sorulur )
3-Yarıya Bölme Yolu : ölçme tamamlandıktan sonra elde edilen veriler tesadüfi yollarla 2ye ayrılır. Bu 2 veri grubu ayrı ayrı ele alınarak birbirleriyle karşılaştırılıe ve aralarındaki tutarlılık ölçülerek güvenirlik düzeyi belirlenir.

GEÇERLİK : Ölçülmek istenen şeyin ne derece doğru bir şekilde ölçüldüğü GEÇERLİLİK kavramıyla ifade edilir.
Konuyu hatasız bir şekilde ölçmesi.
Bir araştırmada elde edilen sonuçların geçerliliği 3 açıdan değerlendirilir.
1-Ölçüt geçerliği : Bir ölçüm aracının ölçmeyi amaçladığı şeyi ölçmesidir. İşlemselleştirme süreci ile yakından ilişkilidir.

2-İç Geçerlik (Mantıksal Geçerlik ) : Ölçüm aracının amaçladığı özelliği, bir başka özellikle karıştırmadan doğru bir şekilde ölçebilme derecesidir. ( Bağımlı değişkendeki farklılaşmanın, bağımsız değişkenlere açıklanma derecesidir. )
Araştırma sonuçlarının doğruluğu ile ilgilidir ve çalışmanın sonuçlarının manipülasyondan kaynaklanıp kaynaklanmadığını ifade eder.

İç Geçerliliği sınamanın 2 yolu vardır :
-Yüzeysel geçerliğin sınanması : bir aracın ölçülmek istenen konuyu ölçer görünmesidir. Sadece mantıksal düzeyde kaldığı için ölçme aracının gerçekte neyi ölçtüğü konusuna açıklık getiremez.
-İçerik geçerliğinin sınanması : bir ölçme aracının ölçülen kavramla ilgili mantıksal içerimleri yeterince temsil etmesidir.

İç geçerliliği etkileyen başlıca faktörler : cevaplayacıların yaşlanması, ölmesi, örneklemin yanlış seçilmesi ve zaman faktörüdür.

3- Dış Geçerlik ( Olgusal Geçerlik ) : Araştırma bulgularının genellenebilirliği ile ilgilidir ve örnekleme süreçleriyle yakından ilişkilidir.
Bir araştırmada elde edilen sonuçların başka insanlara ve diğer bağlamlara ne derece genellenebileceğini ifade eder.
Evren geçerliği : Örneklemdeki dağılımın ait olduğu evrendeki dağılımı yansıtma derecesi
Ekolojik Geçerlik : Bir ortamda yürütülen araştırma sonuçlarının diğer ortamlara genellenebilirlik derecesi
Dış geçerliği etkileyen başlıca faktörler : insanların denek olduklarını bildikleri zaman normalden farklı davranma eğilimleri göstermeleri, yanlış örneklem seçimi, kavramların yeterince iyi tanımlanmaması ve kavramları yeterince iyi ölçmeyen değişkenler oluşturulması.

ÜNİTE 08

VERİ ÇÖZÜMLEME,YORUMLAMA VE RAPORLAMA

NİCELİKSEL VERİNİN ÇÖZÜMLENMESİ VE YORUMLANMASI :
Niceliksel yöntemle veri toplamanın amacı : araştırma probleminin yanıtını sayısal verilerle ifade etmektir.
Kelimeler önce sayılara dönüştürülmesi ve bu sayılarla bir dizi matemeatiksel işlem yaparak elde edilen sonuçların tekrar tercüme edilmesidir.

Yanıt Türleri : Yanıt kategorileri olarak da adlandırılır. Hepsi 2 ortak özelliği paylaşır
1-Karşılıklı dışlama : bir sorunun yanıt kategorileri arasındaki bağlantı birinin bittiği yerde diğerinin başlamasıdır. Örneklemde yer alan her örnek ancak bir kategoride yer alabilir. Aynı anda diğer kategoride yer alamaz.
2-Ortak kapsayıcılık : Bir sorunun yanıt kategorileri örneklem içinde yer alan hekresi bir kategoriye yerleştirir. Hiçbir örnek kategori dışı kalmaz.

Örnek : cinsiyet değişkeni,doğuştan gelen cinsiyeti ölçmek için iki yanıt kategorisi kullanır. Kadın ve erkek. Bir kişi doğuştan gelen cinsiyet söz konusu olduğunda bu kategorilerden ancak birine dahil olabilir. Ya kadın yada erkek kategorisine dahil olacaktır. Hem kadın hem erkek kategorisine dahil olamaz. Bu durum kategorilerin karşılıklı dışlama kuralına dayanır.
Diğer taraftan ; elimizdeki örneklemin büyüklüğü ne olursa olsun(sayısı kaç kişiden oluşursa oluşsun) her biri yanıt kategorilerinden birine yerleştirilir ve hiç kimse bu kategorilerin dışında bırakılmaz. Bu durum kategorilerin ortak kapsayıcılık özelliğini oluşturur.

Yanıt Kategorileri 4 temel ölçeğin özelliğine göre düzenlenir.
1-Nominal ölçek
2-ordinal ölçek
3-aralık ölçek
4-oran ölçek

TEK DEĞİŞKENİN BETİMLENMESİ : Frekans Dağılımı,Merkezi Eğilim ve Değişkenlik(dağılım) Ölçümleri ve Yorumlanması

Tek Değişken betimlemesi : Her değişken için yanıt kategorilerinin ölçeklerine uygun istatistikler alınarak “tek değişken betimlemesi” yapılır.

Nominal ve ordinal ölçekte ; yanıt kategorileri kullanan değişkenlerin betimlenmesi FREKANS DAĞILIMI kullanılarak yapılır. Nedeni : Nominal ve Ordinal ölçek kategorilerinin nitelik ölçmesidir.

Aralık ve Oran Ölçeğinde ; yanıt kategorileri kullanan değişkenlerin betimlenmesinde ARİTMETİK ORTALAMA,MOD gibi MERKEZİ EĞİLİM ÖLÇÜMLERİyle, örneklem içindeki değişkenle ilgili homojenmi heterojenmi olduğunu gösteren STANDART SAPMA gibi DEĞİŞKENLİK DAĞILIM ÖLÇÜMLERİ kullanılır.
Aralık ve oran ölçkelerinde : puanların dağılımının en alt ve en üst değerlerini veren minimum-maksimum değerler gösterilerek okuyucunun verinin dağılım hakkında fikir sahibi olması sağlanır.

Nominal ve Ordinal Ölçekteki Değişkenlerin Betimlenmesi : frekasn dağılımı yorumları :
-yüzde sıralamasının büyükten küçüğe doğru yapılmasıdır.
-son cümle tablonun tamamını dikkate alarak durum yorumunu içerir.

KAYIP DEĞER : cevaplayıcıların bazı sorulara yanıt vermedikleri yada ilgisiz yanıt verdikleri durumlarda veri kodlama sırasında sorunun yanıtı kayıp değer olarak yanıt kategorisinde kullanılmayan bir sayı ile (genellikle 99 sayısı verilir) temsil edilerek bilgisayara tanıtılır.

GEÇERLİ YÜZDE : Verilerin yorumlanması sırasında kayıp değer dışında kalan yanıtlar üzerinden yüzde okuması yapılır. Örneğin 300 kişilik bir yanıtlayıcı grubundan 5 kişi yanıt vermemişse bu durumda yüzde okuması 295 kişinin verdiği geçerli yanıt sayısı üzerinden yapılır. Bu tür yüzdelere geçerli yüzde denir.

SPSS ( Statistics Package for the Social Scienses : Sosyal Bilimler için İstatistik Paketi)
N : örneklem büyüklüğü
Valid : geçerli yanıtlayıcı sayısı
Missing : kayıp değer olarak kodlanan yanıt vermeyenlerin sayısı
Mean : Aritmetik ortalama
Mode : Mod ( en sık gözlenen kategori )
Std.Deviation : Standart Sapma ( SS )
Minimum : en alt değer
Maximum : en üst değer

İKİ DEĞİŞKENE İLİŞKİN FREKANS DAĞILIMI : Çapraz Tablolar ve Yorumlanması :
Çapraz Tablolar : iki değişkenin yanıt kategorilerinin frekans ve yüzde dağılımını veren istatistiktir.
Yanıt Kategorilerinin nominal yada ordinal ölçeğin özelliğini taşıması gerekir.

Çapraz tablolarda 3 çeşit yüzde okuması vardır.
1-sütun yüzde okuması
2-sıra yüzde okuması
3-toplam yüzde okuması (sütun ve sıra yüzdesinden farklı olarak örneklemin iki değişkenle ilgili genel dağılımını gösterir. Bu nedenle nominal ölçekte olduğu gibi yüzde sıralaması büyükten küçüğe olur)

İKİ DEĞİŞKEN ARASINDAKİ İLİŞKİNİN VARLIĞINI,YÖNÜNÜ VE ŞİDDETİNİ GÖSTEREN İSTATİSTİKLER VE YORUMLANMASI :
Araştırma problemi en basit tanımıyla : araştırma hipotezinin soru formunda oluşturulmuş halidir. En az iki kavram yada değişken arasındaki ilişkiyi sorgular.

Bir araştırma hipotezinde iki değişken arasında önerilebilecek olan iki tür ilişki vardır.

1-Nedensel ilişki : iki değişkenden birincisinde meydana gelen belli bir yöndeki değişimin ikinci değişkende bir değişime neden olması, yol açmasıdır.
Bağımsız değişken : etkiyi yaratan değişkene denir
Bağımlı değişken : etkilenen değişkene denir.

2-Karşılıklı Değişen İlişki : iki değişkenin etkileşime girmesi sonucu her ikisinde de belli bir yönde değişim meydana gelmesidir.

Değişkenler arasında ilişkiler belirli bir yön gösterir.
Pozitif yön : olumlu yönde değişen ilişkiler
Negatif yön: olumsuz yönde değişen ilişkiler

Doğru orantılı ilişki: pozitif yön yada olumlu ilişkinin anlamı iki değişen arasında doğru orantılı bir ilişki olmasıdır.

Ters orantılı ilişki: negatif yön yada olumsuz ilişki anlamı ise iki değişken arasında biri artarken diğeri azalan ters orantılı bir ilişki gözlenmesidir.

İlişkinin şiddeti : iki değişken arasındaki pozitif yada negatif yöndeki ilişkide bağımsız değişkene bakarak bağımlı değişken üzerinde yapabileceğimiz tahminlerin ne derece güçlü olabileceğini anlatır. 0.00 ile 1.00 arasında değer alır.
İlişki yok 0.00 değeri ile gösterilir.
İlişki olumlu (pozitif) yönde ise : +1.00
İlişki olumsuz(negatif)yönde ise : -1.00 ile gösterilir.

Bizim burada yorumunu yapacağımız ilişki + yada – yönde 0.01 ile 0.99 arasında yer alan ilişki şiddetidir. Sosyal bilimciler tarafından kullanılan yöntem bu iki değer arasında kalan alanı 3 eşit parçaya ayırarak yorum yapmaktadır. Bu bölünme yazılı bir kural olmamakla birlikte eşit bölünme sağladığı için en çok kabul gören değerlendirme ölçütüdür.
Zayıf : bir ilişkinin şiddeti 0.01-0.30 arasında yer alıyorsa
Orta şiddette : bir ilişkinin şiddeti 0.31-0.70 arasında yer alıyorsa
Güçlü ilişki : bir ilişkinin şiddeti 0.71-0.99 arasında yer alıyorsa

İSTATİSTİKLER :
KAY KARE:her ikiside nominal ölçekte iki değişken arasındaki ilişkinin varlığını test etmek için
LAMBDA : şiddetini ölçmek için eğer hipotezde önerilen ilişki türü karşılıklı değişen ilişki ise
TAU : nedensel ilişki
Nominal ölçekle ilgili şiddet ölçmeye yarayan istatistikler ilişkinin yönünün pozitifmi,negatifmi olduğunu söyleyemezler.

KAY KARE : her ikiside ordinal ölçekte iki değişken arasındaki ilişkinin varlığını test etmek için
GAMMA: şiddetini ölçmek için eğer hipotezde önerilen ilişki türü karşılıklı değişen ilişki ise
SOMER’S D: nedensel ilişki
Gamma ve somer’s d ilişkinin yönü ve şiddeti hakkında bilgi verir.

Aralık yada oran ölçeğindeki iki değişken arasındaki ilişkinin yönü ve şiddeti hakkında bilgi veren istatistik korelasyondur.
Değişken Ölçekleri İlişkinin Varlığı Yönü Şiddeti
Nominal+Nominal Kay Kare Yön yok Lambda Tau
Ordinal+Ordinal Kay Kare Gamma Somer’s d Gamma Somer’s d
Aralık/Oran+Aralık/Oran Korelasyon Korelasyon

NİTELİKSEL VERİNİN ÇÖZÜMLENMESİ VE YORUMLANMASI
Niteliksel araştırmalarda ortak veri çözümleme süreci :Tüm niteliksel verilerin çözümlenmesinde 3 süreç vardır.
1- Veri ayıklama süreci : alan çalışmasından elde edilen ve yazıya geçirilmiş çalışma sonuçlarının ve alan çalışması sırasında tutulan gözlem notlarının araştırma sorusuna, araştırmacının kuramsal yaklaşımına, veri toplamak için kullanılan sorulara ve örnekleme göre sınıflandırılmasını, yeniden düzenlenmesini ve ilgili olmayan verinin elenmesini içerir.
2- Verinin görsel olarak hazırlanması : ayıklanan verinin görsel olarak hazırlanmasıdır.çalışmanızda kullanacağınız kavramları en iyi yansıtan cümlelerin metin içinden seçilmesidir.
3- Sonuç çıkarma : görsel olarak hazırlanan veriden sonuç çıkarmadır. Sonuç çıkarma,araştırmacının benimsediği niteliksel yöntem kullanan kuramların çözümleme birimi ve çözümleme türlerine göre değişir.

VERİ ÇÖZÜMLEME ÇEŞİTLERİ :
Niteliksel veride kullanılan başlıca çözümleme çeşitleri : içerik çözümlemesi,öykü çözümlemesi,konuşma çözümlemesi ve söylem çözümlemesidir.
İÇERİK ÇÖZÜMLEMESİ : içerik çözümlemesinde metin içindeki çözümleme birimlerinin sistematik olarak sayılması ve sınıflandırılmasından oluşur.
ÖYKÜ ÇÖZÜMLEMESİ : hangi öykülerin nasıl anlatıldığını anlamaya çalışır
KONUŞMA ÇÖZÜMLEMESİ : gündelik konuşmalarda insanların sosyal gerçekliği ve düzeni nasıl oluşturduğunu anlamaya çalışır
SÖYLEM ÇÖZÜMLEMESİ : farklı disiplinler tarafından farklı biçimlerde tanımlanmaya ve uygulanmaya çalışılmakla birlikte en genel anlamıyla sosyal gerçekliğin tanımlayıcısı ve yaratıcısı olarak söylem ve dilin çözümlenmesidir.

RAPORLAMA VE VERİLERİN SUNUMU

RAPOR YAZIMI ÖNCESİ DİKKATE ALINMASI GEREKEN ÖĞELER :
1-Okuyucu Kitlesi : okuyucu kitlesini oluşturan temel gruplar : akademisyenler, kurumlarda çalışan alan uzmanları, uygulayıcılar ve hizmet verenler, sosyal politika yada strateji geliştirenler ve araştırmaya destek veren kurumlardır.
Akademisyenler’in bir araştırma raporundan beklentisi : bilimsel bilgiye katkıda bulunmasıdır.
Kurumlarda çalışan alan uzmanlarının amacı : belirli sorunların çözümleri için oluşturulacak politikalarda bilimsel bilgi ve yöntemlerden yararlanmaktır.
Uygulayıcılar ve hizmet verenlerin amacı : sundukları hizmetler sırasında kullanabilecekleri bilgiyi edinmektir.
Sosyal politika yada strateji geliştirenler : mevcut politiklar yada uygulamaların iyileştirmesine yönelik tavsiyeler veya alternatif çözümlerle ilgilenirler.
Araştırmalara destek veren sponsor kurumlar : destek verdikleri araştırma önerisinde yer alan araştırma sürecin tam olarak yerine getirilmesi ve bulguların araştırma önerisindeki amaçları desteklemesiyle ilgilenir.

2-Araştırmacının Amacı : Araştırmacılar farklı nedenlerden rapor yazarlar.
a- Mevcut kuramların ve kavramların doğrulanması yada genişletilmesine yönelik bilgilendirmedir.
b- Eski kuramların ve kavramların reddedilerek yerine alternatiflerin önerilmesidir.
c- Uygulayıcıları yada komuoyuna yönelik uygulanabilir,pratik bilgiler vermektir.

*araştırmacının rapor yazımındaki amacı : raporun yazı dilini ve raporda yer verilecek olan detayları etkiler.

3- Araştırma Raporunun Formatı : araştırma raporunun formatı ; uygulanacak yazım kurallarıdır.
Örneğin ; sayfa kenarlarında bırakılacak boşluk,yazım için hangi karakterin kullanılacağı, karakter büyüklüğü,satır aralığı,içeriğin nasıl düzenleneceği,kaynakça gösterme kuralları ve kaynakça yazım türleri,araştırma raporunun nerede yayınlanacağı yada sunulacağı ile ilgilidir ve araştırma raporunun formatını belirler.

4-Yazım Tarzı : Yazım tarzı araştırma raporlarında kullanılacak cümlelerin dilbilgisi yapısıyla ilgilidir. Günümüzde araştırmacıların tercih ettiği yazım tarzı kişisel olmayan aktif cümlelerdir.

5- Araştırma Raporunun İçerik Düzenlemesi : özgün araştırma raporları için geçerlidir. Özgün araştırma raporlarının içeriği şu sırayı takip eder : Başlık,Özet,Giriş,Yöntem,Bulgular,Tartışma ve Sonuç,Notlar,Kaynakça ve Ekler. İçerik

6- Etik Sorumluluk : Bir araştırmacının 3 temel etik sorumluluğu vardır.
a- araştırmasına katkıda bulunan yanıtlayıcılara
b- bilgilerin derlenmesi sırasında çalışmalarından yararlandığı diğer araştırmacılara
c- okuyucu kitlesine

a- araştırmasına katkıda bulunan yanıtlayıcılara
• alan araştırmalarındaki en temel ilke “bulduğun gibi bırak” ilkesidir : size bilgi sağlayan kişilerin araştırma tamamlandıktan sonra yasal yada özel nedenlerden dolayı zarar görmemeleridir. Bu nedenle bilgi toplama sırasında yanıtlayıcılara ait isim telefon adres gibi kişisel bilgiler hiç kimseye verilmez. Ham veriler 5 yıl süre ile korunur sonra imha edilir.
• Özgün araştırmaların ham verileri 5 yıl süreyle korumasıının nedeni : araştırmaya destek veren kurumun yada araştırma raporunun basılmak üzere gönderildiği bilimsel derginin araştırmanın dayandığı ham verileri isteme hakkının bulunmasıdır.
• Bu veriler ya META ANALİZİ için yada araştırma sonuçlarının doğruluğunu kontrol etmek için kullanılır.

b- bilgilerin derlenmesi sırasında çalışmalarından yararlandığı diğer araştırmacılara
Bir başka araştırmacının özgün düşüncesini yada çalışmasını o kişiye atıfta bulunmadan alıntılamak bilgi hırsızlığıdır. Genel bilgiler istisnadır. Dünya yuvarlaktır genel bir bilgidir. Bu konuyla ilgili her kitapta aynı bilgi atıfta bulunulmadan verilebilir.

c- okuyucu kitlesine
Araştırmacı raporunda yer alan tüm araştırma sürecinin doğru olarak okuyucuya sunulmasından ve araştırma bulguları üzerinde tahrifat yapmamaktan sorumludur.

RAPOR YAZIMI: İÇERİK DÜZENLEME VE VERİLERİN SUNUMU :

Bir araştırma raporunun içeriğini şu kısımlar oluşturur : Başlık,Özet, Giriş, Yöntem, Bulgular, Tartışma ve Sonuç, Notlar (isteğe bağlı), kaynakça, ekler(isteğe bağlı)
1-BAŞLIK : iyi bir başlık az sayıda kelimeyle raporun konusunu okuyucuya anlatabilmesidir. Saygın bilimsel dergilerde balık için konuların kelime sayısı 12-15 kelime arasında değişmektedir.
2-ÖZET : çalışma özetinin 100-250 kelime arasında verildiği paragraftır. Özet içinde yer alması gerekn bilgiler çalışmanın niceliksel,niteliksel yada teorik bir tartışma olup olmamasına göre değişir.
Çalışma türü ne olursa olsun özetin ilk cümlesi mutlaka çalışmanın amacını belirtmelidir.
3-GİRİŞ :bir araştırma raporu girişi 2 amaca hizmet eder :
-özgün araştırmanın ait olduğu disiplindeki yerini belirlemek
-bir soruya yanıt vermek
Amaçlarla bağlantılı olarak giriş bölümünde yer alması gereken unsurlar şunlardır :
a) araştırma problemi
b) araştırma konusuyla ilgili daha önceden yapılmış çalışmalar
c) araştırmanın sınırlılıkları (2 amaca hizmet eder : 1-araştırmanın çerçevesini belirleyerek yapılacak olan eleştirilerin bu çerçeve içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgular 2-araştırma çerçevesi dışında kalan ama problemin farklı yönlerini ele almak isteyen başka araştırmalara yol göstermek )
4-YÖNTEM : hem niceliksel hemde niteliksel araştırma raporlarında yer alan yöntem bölümü genel olarak araştırmanın geçerlilik ve güvenirliliği ile ilgili bilgileri ve çalışma türünü (hipotez testmi?hipotez oluşturma çabasımı? ) içerir.
Niceliksel yöntemin kullanıldığı çalışmaların raporlanması sırasında yöntem bölümünde örneklem ile ilgili detaylı bilgi , araştırmanın yapıldığı alan, .. hakkında bilgi verilir. Niteliksel yöntemin kullanıldığı araştırma raporlarının yöntem kısmı Chenasil’e göre tanımlama , açıklama, yorumlama becerileriyle övünen araştırmacıların okuyucuyu belirsizlik içinde bıraktığı gerekçesiyle en çok eleştiri aldığı noktayı oluşturur. AÇIKLIK ilkesi verdiği ilkeyle araştırmacının tüm becerilerini , araştırmada üstlendiği rolü ve veri toplama sürecini açıklarken okuyucuya karşı dürüst davranmak için kullanılması gerektiğini , okuyucu ile araştırmacı arasındaki güven bağının araştırmanın geçerlilik ve güvenilirliğinden daha önemli olduğunu vurgular.
5-BULGULAR : Niceliksel ve Niteliksel araştırma bulgularının sunumu farklı anlamlar ifade eder.
Örneğin ; niteliksel araştırmada kuram,yöntem ve analiz ve bulguların sunumu bütünlük oluşturur ama niceliksel yöntemde bulguların sunumu, verilerle kuramsal çerçeve bağlantısının sağlandığı noktadır.
Aradaki farklılık şu şekilde ifade edilebilir :
bütün parçaların toplamından daha farklı bir yapıdır(niteliksel araştırma)
parçaların toplamı bütünü oluşturur (niceliksel araştırma)
Bu nedenle niceliksel araştırmada kuram : yöntem ve verileri birbirine bağlayan nokta verilerin sunulduğu bulgular bölümüdür.

Niceliksel Verinin Sunumu : 3 aşama takip edilir.
-veri tablolarının hazırlanması
-verilerin düzenlenmesi
-paragrafların düzenlenmesi

Niteliksel Verinin Sunumu : dikkat edilmesi gereken noktalar : (chenail in önerileri)
-açıklık
-verinin ön plana çıkarılması
-parçaların birleştirilmesi
-veri sunumu stratejileri

6-TARTIŞMA VE SONUÇ : Araştırma raporunun tartışma bölümü 2 amaca hizmet etmelidir.
-giriş bölümünde sorulan soruların yanıtları verilir
-çalışmanın alanla ilgili yapılacak diğer çalışmalar üzerine olası etkilerini anlatır

7-NOTLAR : Araşırma raporu içinde metin bütünlüğünü bozmamak için verilemeyen ama okuyucuyu bilgilendirmeye yönelik kısa açıklamalar metin içinde bulunması gereken yerler numaralandırılarak ya her sayfanın sonunda dipnot olarak yada metin bittikten sonra notlar başlığı altında toplu halde verilir.

8-KAYNAKÇA : Metin içinde bir düşünce yada çalışmaya atıfta bulunulan yazarın ve çalışmanın okuyucular tarafından kolaylıkla ulaşılabilecek şekilde tanıtılmasıdır.

9- EKLER : Okuyucunun araştırma raporunu daha iyi takip edebilmesine yardım etmek için raporun sonuna eklenecek materyaldir.

SOSYAL POLİTİKA ÜNİTE 01

Sosyal Politika Bilim Dalı

Sosyal Politika bilim dalını neden tanımlamak gerekir?
Sosyal Politika bilim dalını tanımlamak neden güçtür?
– Sosyal Politika ile çevresindeki başka sosyal bilim dalları arasındaki konu ve yaklaşım farklılıklarını iyi kavrayabilmek için, bu bilim dalını önce tanımlamak gerekir.
– Sosyal Politika, sosyal nitelikli politikaları konu alır. Sosyal ve politika sözcüklerinin sözlüklerdeki anlamları Sosyal Politika bilim dalını doğru olarak ifade edebilmede yetersiz kalır.
– Ayrıca, Sosyal Politika bilim dalının tanımını oluşturan kavramların anlamları, tarihsel bir süreç içinde sürekli ve köklü biçimde değişmiştir. Bu bilim dalının niteliklerini eksiksiz olarak yansıtabilecek, her dönemde geçerli bir tanım yapabilmek bu nedenle güçtür.
Devletler ilk kez nerede, hangi dönemde ve çerçevede sosyal nitelikli politikalar izlemeye başlamıştır?
– Devletler; 18. yüzyıl sonlarında önce İngiltere’de, daha sonra da Batı Avrupa ülkelerinde yaşanılan Sanayi Devrimi’nin kendine özgü ortam ve koşulları altında, sosyal nitelikli politikalar izlemeye başlamışlardır.
– Devletlerin sosyal nitelikli politikalar izlemeye başladığı dönemlerde Sosyal Politika, Sanayi Devrimi ile birlikte doğan ve giderek çoğalan işçi kesiminin iş ilişkileri ve yaşamında korunmasını öngören ilkeler, kamusal kararlar ve uygulamalar çerçevesinde algılanmıştır.
Sosyal politikaların kapsamı ve konuları günümüze dek süregelen dönem içinde hangi nedenlerle, nasıl değişmiştir?
– Özellikle yakın geçmişimizde teknolojik, demografik, hukuki, toplumsal, siyasal alanlarda yaşanan pek çok olay ve oluşum, izlenilen sosyal politikaların kapsam ve konularına daha önceki dönemlere göre çok daha farklı boyutlar kazandırmıştır.
– işçi statüsü altında çalışanların yanısıra, hızla gelişen hizmet ve kamu kesimlerinde bağımlı statüler altında çalışanlar ile ekonomik yönden güçsüz ve bir iş bulup çalışabilme olanakları toplumun başka bireylerine göre daha sınırlı olan ya da bu olanaktan tümüyle yoksun bulunan kesimler de bu politikaların kapsamı içinde yer almışlardır.
– Sosyal politikaların kapsamındaki sürekli genişleme, konularının da zamanla çoğalmasına yol açmıştır.
Sosyal politikaların konuları; iş ilişkileri ve yaşamı ile sınırlı olmaktan çıkıp, toplumdaki tüm bireylerin yaşamları boyunca ve hatta öldükten sonra bile sorumluluklarını üstlenen bir çeşitlilik kazanmıştır.
Sosyal Politika bilim dalı nasıl tanımlanabilir?
– Sosyal Politika; toplumun bağımlı çalışan, ekonomik yönden güçsüz ve özel olarak esirgenmesi gereken kesimlerinin korunmalarını öngören politikaları konu alan bir sosyal bilim dalı olarak tanımlanabilir.
– Sosyal Politika’yı, bireylerin gerek iş ve gerekse toplumsal yaşamları içinde karşılaştıkları ya da karşılaşabilecekleri tüm olumsuzluklara karşı korunup, gerektiğinde ise bakılıp, gözetilmelerini öngören politikaları üreten, sorgulayan ve uygulayan sosyal bilim dalı olarak da tanımlayabiliriz.
Sosyal Politika bilim dalı ile kurulu siyasal ve ekonomik düzen arasında bir ilişkisi kurulabilir mi?
Bu bilim dalının akademik temelleri ne zaman, kimler tarafından, hangi ülkede atılmıştır?
– Sosyal Politika bir ülkenin salt ekonomik düzenine,gelişmişlik düzeyine ya da yönetim biçimi doğrudan bağlı bir bilim dalı olarak irdelenemez.
– Sosyal Politika bilim dalının akademik temelleri Alman bilim adamları tarafından Almanya’da, 19. yüzyıl’ın sonlarında atılmıştır.
– Sosyal Politika göreli olarak genç bir disiplindir. Bilimsel rüştünü kanıtlayıncaya dek konuları, kendisinden daha önce doğup, gelişmiş başka sosyal bilim dalları kapsamında görülüp, irdelenmiştir.
Bu bilim dalını ifade eden Sosyal Politika adı, özellikle Avrupa ülkelerinde benimsenerek, bilimsel literatüre yerleşmiştir.
Sosyal Politika bilim dalına önem kazandıran özellikleri nelerdir?
– Sosyal Politika, konu aldığı politikaların kapsamında bulunan kesimlerin salt sayısal çoklukları nedeniyle değil, nitelikleri nedeniyle de önem taşır.
– Sosyal devlet ilkesi; herkese, içinde yaşamakta olduğu toplumun olanaklarına uygun bir yaşam düzeyini sağlamakla kendini görevli bilen devlet anlayışını ifade eder. Toplumdaki bireylerin hiçbir ayrım gözetmeksizin ekonomik ve sosyal tüm haklara sahip kılınmalarını, bu hakları özgürce kullanabilmelerini hukuken güvence altına almakla kendini yükümlü gören devlet hukuk devleti ilkesini benimsemiş sayılır.
– izlenilen sosyal politikaların gelişmişlik düzeyi, bir devletin sosyal devlet ilkesini benimsemiş olmasının da bir ölçütü olarak gösterilebilir.

ÜNİTE 1

1. Sosyal Politika, hangi tarihsel olayın kendine özgü koşulları altında doğup gelişmiş bir sosyal bilim dalıdır?

a. Fransız Devrimi
b. Rönesans ve Reform
c. Sanayi Devrimi
d. I.Dünya Savaşı
e. 1929 Ekonomik Bunalımı

2. Devletlerin ilk kez sosyal nitelikli politikalar izlemeye başladığı dönemde, bu politikaların kapsamına kimler giriyordu?
a. Çocuklar ve gençler
b. Bağımlı statü altında çalışanlar
c. Ekonomik yönden güçsüz olanlar
d. işçi statüsünde çalışanlar
e. Kadın işgücü

3. Sanayi Devrimi’nin hangi ülkede ve hangi dönemde başladığı kabul edilir?
a. ingiltere’de, 18. yüzyıl başlarında
b. ingiltere’de, 18. yüzyıl sonlarında
c. Fransa’da, 18. yüzyıl ortalarında
d. Almanya’da, 19. yüzyıl’ın ilk yarısında
e. Almanya’da, 19 yüzyıl ortalarında

4. Aşağıdakilerden hangisi, sosyal politikalara doğrudan konu olan kesimler kapsamında yer almaz?
a. Sakat ve eski hükümlüler
b. Bağımlı statü altında çalışanlar
c. Kamu görevlileri
d. Çocuk ve kadın işgücü
e. Bir sanayi işletmesinin sahibi

5. Aşağıdaki bağımlılıklardan hangisi çalışanın, işin yapılması, yürütüm biçimi ve koşulları yönünden çalıştırana tâbi olmasını ifade eder?
a. Teknik
b. Hukuki
c. Mali
d. Ekonomik
e. Sosyal

6. Sosyal Politika’nın bir sosyal bilim dalı olarak akademik temelleri hangi ülkede atılmıştır?
a. ingiltere
b. Fransa
c. Almanya
d. ABD
e. İtalya

7. Aşağıdakilerden hangisi, sosyal hukuk devleti ilkesine biçim veren bir etkendir?
a. Sosyal politika alanındaki basılı çalışmaların çokluğu
b. Sanayinin gelişme hızı
c. Bağımlı statüler altında çalışanların çokluğu
d. Ölüm oranlarının azlığı
e. Sosyal politikaların gelişmişlik düzeyi

8. Aşağıdakilerden hangisinin, bağımlı statü altında” çalıştığı söylenebilir?
a. Serbest meslek sahipleri
b. Esnaf ve sanatkarlar
c. işçiler
d. Avukatlar
e. Toprak sahibi çiftçiler

9. Aşağıdakilerden hangisi, sosyal politikaların göreli yeni sayılabilecek konularından biri değildir?
a. Ayrımcılığın engellenmesi
b. Tüketicinin korunması
c. Yer ve su altında çalıştırma yasakları
d. Sakat ve eski hükümlülerin istihdamı
e. Yaşlıların bakım ve gözetimi

10. Aşağıdakilerden hangisinin, sosyal politikaların önem kazanmasında rolü olmamıştır?
a. 1. ve 2. Dünya Savaşı
b. Ekonomik entegrasyon süreci
c. işgücü hareketlilikleri
d. Sovyetler Birliği’nin Dağılması
E 1929 Ekonomik Bunalımı

CEVAPLAR

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
C D B E A C E C C D

SOSYAL POLİTİKA ÜNİTE 02

Sosyal Politika ile Sosyal Politika’ya Yakın Bilim Dalları Arasındaki Yaklaşım Farklılıkları
Sosyal politikalar hangi kurum ve kuruluşlarca taşınır?
– Sosyal Politika, sosyal nitelikli kamusal politikaları konu alan bir sosyal bilim dalıdır. Bu nedenle başka kamusal niteliği olan politikalar gibi devlet eli ve denetimi altında sürdürülür.
– Yerel yönetimler ile kar amacı gütmeyen gönüllü kuruluşların izleyecekleri sosyal içerikli politikalar,sosyal politikaları destekleyerek, güçlendirir.
Sosyal politikalar ulusal ve uluslararası bağlamda neden ve nasıl ayrımlaştırılabilir?
– Bir ülkenin ekonomik, sosyal, yönetsel ve kültürel koşulları, o ülkede izlenilen sosyal politikalara ulusal bir kimlik kazandırır.
– Yönetim biçimi, ekonomik gelişmişlik düzeyi ve düzeni ne olursa olsun her ülkenin izlediği kendine özgü sosyal politikaları vardır.
– Sosyal politikaların uluslararası kaynakları, günümüzde ulusal sosyal politikaları büyük ölçüde yönlendirip, biçimlendirmektedir.
Sosyal politikalarla ulaşılmak istenilen hedeflere, nasıl varılabilir?
– Sosyal politikalarla varılmak istenilen hedeflere ancak, sosyal planlama, hukuk normları, bu bilim dalına özgü sistemler, teknikler, bu amaçla yapılandırılan çeşitli kurum ve kuruluşlar aracılığıyla ulaşılabilir.
Sosyal politikalar hangi kaynaklardan finanse edilir?
– Sosyal politikalar, ağırlıklı olarak devlet bütçesinden ayrılan paylarla finanse edilir.
– Başta yerel yönetimlerin bütçeleri olmak üzere, parasal nitelikli yaptırımlar, belirli bir amaca ayrılmış özel vergiler, harçlar, şans oyunlarının gelirleri, bağışlar, uluslararası kuruluşlardan alınan çeşitli yardımlar da sosyal politikaların kaynakları arasında yer alır.
Sosyal Politika ile Ekonomi, Hukuk, Endüstri ilişkileri ve insan Kaynakları Yönetimi disiplinleri arasında nasıl bir benzerlik ve hangi farklılıklar bulunur?
– Sosyal Politika sosyal bir bilim dalıdır. Bu nedenle de konusu insan, bir başka deyişle toplum olan başka sosyal bilim dalları ile aynı sistematik içinde yer alır. Sosyal Politika, konu aldığı politikaların kamusal niteliği nedeniyle, yine kamusal nitelikli politikaları konu alan başka sosyal bilim dalları ile de benzeşir. Ayrıca, aynı ya da benzer konuları olması
yüzünden bu bilim dalının bazı sosyal bilim dalları ile özel bir yakınlığı da vardır. Kapsamında bulunan konulara, kendine özgü yöntemlerle yaklaşırken, komşu bilim dallarının bilgi ve verilerinden büyük ölçüde yararlanır.
– Ancak, bu bilim dallarının konuları ve yaklaşımları arasında önemli farklılıklar vardır. Bu nedenle de, Sosyal Politika ile bu bilim dalının çevresinde bulanan sosyal bilim dalları arasındaki yakınlık, Sosyal Politika’nın akademik yetkinliğini kanıtlamış, bağımsız bir sosyal bilim dalı olma özelliğini ortadan kaldırmaz.
– Ekonomi’nin konusu, ekonomik nitelikli olaylar ve oluşumlardır. Ekonomi bilminin alt dallarından birisi olan Ekonomi Politikası, ekonomik nitelikli belirli bir hedefe ulaşabilmek doğrultusunda alınabilecek kamusal politikaları, bir başkası olan Çalışma Ekonomisi ise spesifik olarak işgücünü bir üretim faktörü olarak ele alarak inceler.
– Hukuk kurallarını konu alan Hukuk Bilimi, Sosyal Politika’nın yarattığı ilkelerin hukuki düzenlemeler aracılığı ile uygulamaya konulabilmesi doğrultusunda bir araç niteliği taşır.
– Endüstri ilişkileri, ya da Endüstriyel ilişkiler, örgütlü iş gören ve işveren ile devlet arasındaki ilişkileri bir sistem bütünlüğü içinde irdeleyen bir disiplindir.
– Bir işletmede çalışanların tümü, o işletmenin insan kaynağını oluşturur. İnsan Kaynakları Yönetimi, bu kaynağın işletmenin stratejik hedefleri doğrultusunda en etkili ve verimli biçimde nasıl değerlendirileceğini ele alarak inceler. Bu çerçevede insan Kaynakları Yönetimi disiplini; işletmenin gereksinim duyduğu işgücünün sağlanılmasından geliştirilmesine, en üst düzeyde motive edilmesinden tatmin
edilmesine dek uzanan geniş bir çalışma alanına sahiptir.

ÜNİTE 2

1. Aşağıdaki kuruluşlardan hangisi tarafından sürdürülen politikalar, kamusal sosyal politikaları destekler?
a. Siyasal partiler
b. Örgütler
c. Bankalar
d. Yerel yönetimler
e. Meslek odaları

2. Bir holding tarafından izlenilen sosyal içeriği bulunan politikalar, hangi başlık altında sosyal politikaların dolaylı konusu olabilir?
a. işletme sosyal politikası
b. Özel kamusal politikalar
c. Tüketici politikaları
d. Esnek sosyal politikalar
e. Ulusal sosyal politikalar

3. Aşağıdakilerden hangisi, ulusal sosyal politikaların finansman kaynakları arasında yer almaz?
a. Devlet bütçeleri
b. Parasal nitelikli yaptırımlar
c. Özel sigortaların fonları
d. şans oyunlarının gelirleri
e. Harçlar

4. Aşağıdakilerden hangisi, bir ülkede sürdürülen sosyal politikaların ulusal kimliği üzerinde etkili olmaz?
a. Nüfusun demografik özellikleri
b. Ekonomik gelişmişlik düzeyi
c. Ekonomik sistem ve anayasal düzen
d. Uluslararası ilişkiler
e. Gelenek ve görenekler

5. Aşağıdakilerden hangisi sosyal politikaların araçlarındandır?
a. Sosyal planlama
b. Sivil toplum örgütleri
c. Yaptırımlar
d. Kitle iletişim araçları
e. Sivil savunma

6. insan, davranışlarının salt ekonomik yönü ile hangi sosyal bilim dalına konu olur?
a. Sosyoloji
b. insan Kaynakları Yönetimi
c. Sosyal Politika
d. Ekonomi
e. Psikoloji

7. Aşağıdaki ifadelerden hangisi, Ekonomi Politikası ile Sosyal Politika arasındaki ilişkiyi doğru olarak yansıtmaz?
a. Her iki bilim dalı da kamusal nitelikli politikaları konu alır.
b. Bu bilim dalları, birbirlerinin sağladıkları bilgi ve bulgulardan yararlanır.
c. Bu bilim dallarına konu olan politikalar, birlikte ve birbirleri ile uyumlu olarak sürdürülmelidir.
d. Her iki bilim dalı da sosyal bilim dalları kapsamında bulunur.
e. Her iki bilim dalı da aynı araçlardan yararlanır.

8. Çalışma yaşamının aktörleri kimlerdir?
a. Bağımlı statüler altında çalışanlar ile işverenler
b. işçi ve işveren sendikaları
c. Bağımlı statüler altında çalışanlar ile devlet
d. Sendika, federasyon ve konfederasyonlar
e. Örgütlü işçi, işveren ve devlet

9. işletme sosyal politikaları kim ya da kimlerce taşınır?
a. Devlet tarafından
b. insan kaynakları yönetimleri tarafından
c. Endüstri ilişkileri sistemi tarafından
d. Sosyal güvenlik sistemi tarafından
e. Hukuk kuralları ve kurumları tarafından

10. Sakatların istihdam edilebilmesinde yararlanılan çeşitli yol ve yöntemler, hangi bilim dalının çalışma alanı içinde kalır?
a. Ekonomi Politikaları
b. Çalışma Ekonomisi
c. Sosyal Politika
d. insan Kaynakları Yönetimi
e. Endüstri ilişkileri

CEVAPLAR
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
D A C D A D E E B C

ÜNİTE 3
Sosyal Politikaların Tarihsel Gelişimi
Hangi koşullar altında oluşan ortam işçi kesiminin doğmasına yol açmıştır?
– Sanayi Devrimi’nin koşulları altında oluşan ortam, işçi kesiminin doğmasına yol açmış, bu kesimin iş ilişkileri ve yaşamında korunma zorunluluğunun duyulması ile devletler sosyal nitelikli politikalar izlemeye başlamışlardır.
– Sanayi Devrimi’ne dek süregelen dönemlerde de köleler, sefler, yamaklar, çıraklar, imalathane çalışanları, askerler, tutsaklar, gönüllüler gibi çalışma yaşamında yer alıp, ekonomik faaliyetlerde bulunan kişiler olmuştur. Ancak bu statüler altında çalışanların işçi sınıfının köklerini oluşturdukları söylenemez.
Sanayi Devrimi hangi alanda yaşanılan gelişmelerle, hangi ülkede, ne zaman yaşanılmıştır?
– Sanayi Devrimi; buhar, elektrik, gaz gibi keşfedilen yeni enerji güçlerinin, üretim sürecine uyarlanması ile birlikte 18. yüzyılın ikinci yarısında ingiltere’de yaşanılmıştır
Sanayi Devrimi’nin koşulları üretim sürecini nasıl etkilemiştir?
– Öncesine göre daha hızlı, daha çok, daha çeşitli, daha düzgün (standart ), daha ucuz üreten makineler, insan ve hayvanın kas gücünün, doğa gücünün ya da bu güçlere dayalı mekanik düzenlemelerin yerini alarak kurulan ilk fabrikalarda kullanılmaya başlanmıştır.
– Sanayileşmenin gelişip, yaygınlaşması ile fabrikalarda çalışan işçilerin sayıları hızla çoğalmış ve önceki dönemlerinde var olmayan yeni bir toplumsal kesim oluşmuştur.
Sanayi Devrimi’nin ardından çalışma koşulları giderek neden ağırlaşmış ve yaşanılan olumsuzluklar neden çalışma yaşamı ile sınırlı kalmamıştır?
– Fabrika sahiplerinin, aşırı kâr etmeye ve kapital (sermaye) birikimine yönelmeleri, maliyet içinde işgücü payının azaltılmasına yönelik uygulamalara yol açmış, bu yüzden de çalışma koşulları giderek ağırlaşmış, işgücünün demografik yapısını değiştirmiştir.
– Çalışma koşullarının giderek ağırlaşması ile çocuk ve kadınların fabrikalarda yaygın ve yoğun biçimde acımasızca kullanımının, toplumsal yaşamın her alanına olumsuz yansımaları olmuş ve büyük çalkantılara yol açmıştır.
Sanayi Devrimi’nin yaşanıldığı dönemde geçerli ekonomi felsefesi ve kurulu hukuk düzeni, yaşanılan olumsuzluklara neden engel olamamıştır?
– Sanayi Devrimi’nin yaşanıldığı dönemde geçerli klasik liberal düşünceler, devletin ekonomik yaşama katılım ve karışımına karşıydı. Bu nedenle de devletler, giderek ağırlaşan çalışma koşullarına karşın, iş ilişkileri ve yaşamını düzenlemek gereksinimi duymamıştır.
– Kurulu hukuk düzeninin dayalı olduğu hukuki eşitlik ve sözleşme serbestisi ilkeleri, fabrika sahipleri ile işçilerin nitelikleri ve içinde bulundukları koşullar nedeniyle yaşanılan olumsuzluklara engel olamamıştır.
Sosyal nitelikli ilk politikalarla kimlerin, hangi alanda, neden ve nasıl korunması öngörülmüştür?
– Sanayi Devrimini yaşayan ülkelerde devletler; işçileri, iş ilişkileri ve yaşamında hukuki düzenlemelerle koruyabilmek için, sosyal nitelikli politikalar izlemeye başlamışlardır.

ÜNİTE 3

1. Sanayi Devrimi, önce hangi ülkede yaşanmıştır?
a. Almanya
b. ABD
c. İngiltere
d. Fransa
e. Rusya

2. Sanayi Devrimi, hangi enerji gücünün üretim sürecine uyarlanması ile başlamıştır?
a. Buhar
b. Elektrik
c. Doğal gaz
d. Nükleer enerji
e. Petrol

3. Koorporasyon düzeni, hangi dönemde ekonomik yaşamın önemli bir parçası haline gelmiştir?
a. 10. yy.’da
b. 10-15. yy. arasında
c. 15-18. yy. arasında
d. 16-18. yy. arasında
e. 18. yy.’da

4. Sanayi Devrimi’nin yaşanıldığı dönemde, iş ilişkileri ve yaşamının hangi alanında bir olumsuzluk gözlenmemiştir?
a. Çalışma süreleri
b. Ücretler
c. Çocuk ve kadın işgücü kullanımı
d. Hukuki eşitlik
e. işgücü sağlığı ve güvenliği

5. Sanayi Devrimi önce hangi sektörde yaşanmıştır?
a. Hizmet
b. Dokuma
c. inşaat
d. Kimya
e. Gıda

6. Aşağıdakilerden hangisi, Sanayi Devrimi’nin üretim süreci üzerinde oluşturduğu değişikliklerden birisi değildir?
a. Üretim sürecinin hızlanması
b. Üretim tekniğinin basitleşmesi
c. Üretimin çeşitlenmesi
d. Üretim birim maliyetinin yükselmesi
e. Üretimin çoğalması

7. Aşağıdakilerden hangisi, Sanayi Devrimi’nin yaşanıldığı dönemde kadın işgücünün yaygın ve yoğun biçimde kullanılmasının nedenlerinden birisi değildir?
a. Sayısal çoğunlukta olmaları
b. Ailelerin birden çok üyesi ile çalışmak zorunda kalması
c. Ucuz işgücü olmaları
d. Uysal ve kolay yönetilir görülmeleri
e. Üretim tekniğinin basitleşmesi

8. Sanayi Devrimi’nin yaşanıldığı dönemde, hangi ekonomik görüşün hakim olduğu söylenebilir?
a. Klasik liberal
b. Sosyalist
c. Kollektivist
d. Karma ekonomi
e. Yeni liberal

9. Sanayi Devrimi’nin yaşanıldığı dönemde hangi ilkelere dayalı bir hukuk düzeni hakimdi?
a. Hukuki eşitlik ve sözleşme serbestisi
b. işçi yararına yorum ve işçiyi koruma
c. Hukuki ve sosyal koruma
d. Katılımcı ve karışımcı devlet koruması
e. Sosyal devlet ve hukuk devleti

10. ilk sosyal nitelikli politikaların konusu kimlerdi?
a. Çocuk işçiler
b. Çalışan kadınlar
c. Genç işgücü
d. Dokuma sanayinde çalışanlar
e. Maden işçileri

CEVAPLAR
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
C A B D B D A A A A

ÜNİTE 4
Sosyal Politikaların Türrkiye’deki Tarihsel Gelişimi
Osmanlı imparatorluğunda sosyal nitelikli politika arayışları, hangi dönemde, hangi koşullar altında hangi alanlarda başlamış ve sürmüştür?
19. yüzyıl ortalarına dek, ekonomik ve mesleki yaşam üzerinde, pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Osmanlı imparatorluğunda da esnaf örgütleri etkili olmuştur. Osmanlı imparatorluğu, Tanzimat döneminde sanayileşmeye başlamıştır. Ancak imparatorluğun içinde bulunduğu ağır ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar nedeniyle ulusal sanayii, Cumhuriyet Dönemine dek önemli bir gelişme gösterememiştir.
imparatorluk önce, Ereğli maden ocaklarında çalışan işçilerin mesleki yönden korunmasını öngören politikalara pozitif hukuk kuralları ile işlerlik kazandırmıştır.
Daha çok İstanbul ve çevresindeki sanayi işletmelerde, sanayinin gelişmesine koşut biçimde, yavaş bir hızla çoğalan işçi kesimi, 19. yüzyılın son çeyreğinde dernekler çatısı altında örgütlenmeye başlar. Meslek örgütlerinin, daha çok ödenemeyen işçi ücretlerini alabilmek için başlattıkları işi bırakma eylemlerinin çoğalması, 20. yüzyıl başlarında yürürlüğe giren bir kanun ile yasaklanmalarını yol açmıştır.
– Duyulan sosyal güvenlik gereksinimlerini karşılayabilmek için, 19. yüzyıl sonlarında çeşitli nizamnamelerle kurulan biriktirme ve yardım sandıklarından yararlanılmıştır.
Sosyal politikaların Batı Avrupa ülkeleri ile Osmanlı imparatorluğundaki tarihsel gelişimleri arasında hangi benzerlikler ve farklılıklar bulunur?
– Osmanlı imparatorluğunda sanayileşme süreci hızlı ve yaygın bir gelişme göstermemiş, Sanayi Devriminin nesnel koşulları oluşmamıştır. İmparatorluk 19. yüzyılın ortalarından başlayarak, Batı Avrupa ülkelerinden yaklaşık 100 yıl sonra sanayileşmeye başlamıştır. Sanayi Devrimini yaşayan ülkelerde dokuma kesimi ilk sanayileşen alan olmasına karşın, Osmanlı imparatorluğunda sanayileşme önce maden ve savaş donatım kesimlerinde başlamıştır. Osmanlı imparatorluğunda sanayileşme sürecinde yoğun biçimde çocuk ve kadın işgücü kullanılmamıştır. Sanayi Devrimini yaşayan ülkelerde ulusal sanayii kurulup, gelişirken, Osmanlı imparatorluğunda sanayileşme hareketleri yabancı sermaye ile işletmeler tarafından başlatılmıştır. Ülkemizde, önce Ereğli maden ocaklarında çalışan işçilerin korunmasını öngören politikalara pozitif hukuk kuralları ile işlerlik kazandırırken, Batı Avrupa ülkelerinde daha çok çalıştırılma yaşı ile çocuk ve kadın işgücü kullanımının sınırlandırılması ve çalışma süreleri gibi alanlar öne çıkmaktadır. Sanayi Devrimini yaşayan ülkelerde devletler, işçilerin ve onları destekleyen kesimlerin oluşturdukları büyük bir baskı gücünün etkisi ile yönelmek zorunda kalmışlardır. Oysa ki, ülkemizde böyle bir baskı gücü oluşmamış, yani hak kazanma mücadeleleri yaşanmamış, politikalar daha çok üst yönetimlerin iradeleri ile yönlenip, biçimlenmiştir.
– Batı Avrupa ülkeleri ile Sanayi Devrimini yaşamadan sanayileşmeye başlayan ülkemiz arasında bazı benzerlikler de vardır. Örneğin; sosyal nitelikli politikalara önce işçi statüsü altında çalışanlar konu olmuşlardır. Sosyal politikalar ile sanayileşme süreci arasında bir koşutluk varolmuş ve bu politikalara daha çok pozitif hukuk kurallarından yararlanarak işlerlik kazandırılmıştır.
Türkiyede Cumhuriyet Döneminde sosyal politikalar; hangi koşullar altında izlenilmeye başlanmış ve nasıl gelişmiştir? Bu politikaların özellikleri nelerdir?
– Cumhuriyet döneminde devlet, önce yine Zonguldak ve Ereğli maden ocaklarında çalışan işçilerin korunmasını öngören politikalara hukuk kuralları ile işlerlik kazandırmıştır.
– 1929 Ekonomik Bunalımından sonra Batı toplumlarınca benimsenen planlı, karma ekonomi modeli ve dayandığı sosyal devlet anlayışı, Türkiye için bir örnek oluşturmuş, bazı hukuki düzenlemeler böyle bir ortam içinde işlerlik kazanmıştır.
– Türkiyede sosyal nitelikli politikalar, 2. Dünya Savaşının hemen ardından, kapsam ve içerik yönünden hızla gelişmeye başlar.
– 1950li yıllarda, 1945-1950 yılları arasında gerçekleştirilenler kadar önemli ve hızlı olmasa da, bazı yeni adımların atılarak gelişmelerin sürdüğü görülür.
– Türkiyede sosyal politikaların gelişimi 1960lı yıllarda yeniden ivme kazanmıştır.
– 1970li yıllarda yaşanılan siyasal ve ekonomik sorunlar,sosyal politikalar yönünden pek çok olumsuzluğu beraberinde taşımıştır.
– Türkiyede ekonomik sorunların giderek çoğalarak kronikleşmesi, sosyal politikaların yeterince önemsenip,gereğince gelişebilmesini engellemektedir.

ÜNİTE 4

1. Osmanlı imparatorluğunda ilk sanayileşme hareketleri hangi dönemde başlamıştır?
a. 19. yy. başlarında
b. 19. yy. sonlarında
c. Tanzimat döneminde
d. Meşrutiyet döneminde
e. 20. yy. başlarında

2. Osmanlı imparatorluğunda ilk sanayileşme alanları aşağıdakilerden hangisidir?
a. Yol, cam, savaş donatım ve dokuma
b. Ulaşım, maden ve imalat
c. Dokuma, maden ve hizmet
d. imalat, dokuma ve ulaşım
e. Dokuma, hizmet ve cam

3. Aşağıdakilerden hangisi, loncalardaki meslek hiyerarşisinin doğru sıralamasıdır?
a. Yamak-çırak-kalfa-usta-üstad
b. Çırak-yamak-usta-kalfa-üstad
c. Kalfa-çırak-yamak-üstad-usta
d. Yamak-çırak-usta-kalfa-üstad
e. Yamak-çırak-kalfa-üstad-usta

4. Tatil-i Eşgal Kanunu hükümleriyle aşağıdakilerden hangisi öngörülmüştür?
a. işçilerin cemiyetler çatısı altında örgütlenebilmelerinin sınırlandırılması
b. Biriktirme ve yardım sandıklarının işçi cemiyetleri tarafından kurulabilmesi
c. Mesleki nitelikli cemiyetlerin ve faaliyetlerinin yasaklanması
d. Mesleki nitelikli üst örgütlenmenin engellenmesi
e. işçi statüsü altında çalışanlara hafta tatili hakkının verilmesi

5. Ülkemizde bilinen ve belgelenen ilk işçi meslek kuruluşu aşağıdakilerden hangisidir?
a. Osmanlı Amele Cemiyeti
b. Ameleperver Cemiyeti
c. Terakk-i Sanayi Cemiyeti
d. Mürettibini Osmaniye Cemiyeti
e. Sanayi Amele Cemiyeti

6. Yeni Türk devletinin kurulmasının hemen ardından, izlenilecek ekonomi politikalarının belirlenmek üzere düzenlenen iktisat kongresi, hangi ilimizde yapılmıştır?
a. Ankara
b. istanbul
c. izmir
d. Sivas
e. Eskişehir

7. Türkiyede çocuk ve kadın işgücünün korunmasına yönelik hukuki düzenlemeler ilk kez aşağıdaki kanunların hangisinde yer almıştır?
a. Mecelle
b. Borçlar Kanunu
c. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu
d. 3008 sayılı iş Kanunu
e. 1961 Anayasası

8. Aşağıdakilerden hangisi, Cumhuriyet Döneminde maden ocaklarında çalışan işçilerin sosyal politikalara konu olmalarının nedenlerinden biri olarak düşünülemez?
a. Maden ocaklarında büyük bir işçi kesiminin çalışıyor olması
b. Sanayinin gelişmesi için önem taşıyan kömür üretiminde verimliliğin çoğaltılması
c. Olumsuz çalışma koşullarının iyileştirilmesi
d. Uluslararası Çalışma Örgütünün normlarına uyulması
e. iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenilebilmesi

9. Türkiyede 1960lı yıllarda, sosyal politikalarda gözlenen gelişmelerin temelinde hangi etken bulunur?
a Ulusal sanayinin gelişip, yaygınlaşması
b. 1961 Anayasasında yer alan hükümler
c. Uluslararası Çalışma Örgütü üyeliğinden doğan yükümlülükler
d. işçi sendikalarının mücadeleleri
e. Demokratik bir yönetim biçimine geçilmesi

10. Türkiyede ilk önce hangi sosyal sigortalar koluna işlerlik kazandırılmıştır?
a. ihtiyarlık (yaşlılık)
b. Malüllük (sakatlık)
c. Meslek hastalığı
d. Ölüm
e. iş kazası

CEVAPLAR

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
C A A C B C C D B C

ÜNİTE 5
Sosyal Politikaların Türkiye’deki Tarihsel Gelişimi
Ulusal ve uluslararası sosyal politika kavramları arasındaki farklılıklar nelerdir?
– Uluslararası kuruluşlar tarafından benimsenen sosyal nitelikli ilkeler ve yaratılan kurallar, yaşadığımız dönemde ulusal sosyal politikalara büyük ölçüde yön vermektedir. Her alanda yaşanılan entegrasyon süreci, bu yöndeki gelişmeleri uyararak, sosyal politikaların uluslararası kaynaklarına daha da önem kazandırmaktadır.
– Uluslararası sosyal politikaların dayalı olduğu ilkeler ve kurallar, ulusal sosyal politikalar için bir kaynak oluşturur.
Uluslararası sosyal politikaların doğup, gelişmesine hangi nedenler yol açmıştır?
– Ülkeler arasında rekabet eşitliğini sağlamak, uluslar arası kamuoyunun baskısı, devletlerin siyasal yaklaşımları, kendi kendine yardım hareketlerinin uluslararası düzeyde kurumlaşması, sosyal politikaların uluslararası kaynaklarına duyulan gereksinim sosyal politikaların uluslararası boyutlar kazanmasında etkili olmuştur.
Uluslararası sosyal politikalar günümüze dek süregelen dönem içinde, hangi koşullar altında, nasıl gelişmiştir?
Sosyal politikaların uluslararası normlarını oluşturabilmek doğrultusundaki ilk girişimler, bireysel nitelikte olmuş ve olumlu bir sonuç vermemiştir.
– Bu alanda yapılan bireysel girişimleri, bazı devletler tarafından başlatılan resmi çalışmalar izlemiş, ancak bu çabalardan da olumlu sonuçlar alınamamıştır.
– Uluslararası bir meslek kuruluşunun, çeşitli devletler katında sürdürdüğü çalışmalar, sosyal politikaların ilk uluslararası normlarının dağılmasında etkili olmakla birlikte, bu yönde somut adımlar ancak 1.Dünya Savaşının ardından atılabilmiştir.
Uluslararası sosyal politikaları taşıyan kuruluşlar arasında Uluslararası Çalışma Örgütü, hangi özellikleri ile öne çıkarak önem kazanır?
– Uluslararası sosyal politikaların ilkelerini ve kurallarını yaratıp, geliştirmek, bu normlara evrensel düzeyde işlerlik kazandırmak, Uluslararası Çalışma Örgütünün doğrudan görev alanına girer. Bu özelliği nedeniyle Örgüt, başka uluslararası kuruluşlardan ayrılır.
Uluslararası Çalışma Örgütünün organları ile bu organların işlevleri nelerdir?
– Uluslararası Çalışma Konferansı, Uluslararası Çalışma Örgütünün yasama organıdır. Örgütün Sözleşme ve Tavsiye niteliğindeki kararları Konferans tarafı ndan alınır.
– Uluslararası Çalışma Örgütünün Yönetim Kurulu, yürütme organı işlevi görür.
– Uluslararası Çalışma Örgütünün, teknik ve sosyal alanlarda görev yapan iki alt uzman kuruluşu bulunur. Bu enstitü ve merkez, Uluslararası Çalışma Bürosu olarak adlandırılan, Örgütün bir başka organına bağlıdır.
Uluslararası Çalışma Örgütünün Sözleşme ve Tavsiye niteliğindeki kararları, örgüte üye devletler yönünden neden önem ve değer taşır? Bu kararlar arasındaki farklılıklar nelerdir?
– Uluslararası Çalışma Örgütü, oluşturduğu normlara ilişkin kararlar alırken, üye devletlerin koşullarını göz önünde tutar. Örgüte üye devletler, Tavsiye niteliğindeki kararlardan dilerlerse yararlanırlar.
– Üye devletlerin; Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmelerini, Örgütün statüsünde belirtilen koşullara uygun olarak onaylayıp, uygulamaya koymak yönünde, Örgüte üye olmaktan kaynaklanan bir yükümlülükleri bulunur.
Uluslararası Çalışma Örgütünün denetim süreci nasıl işler ve sonuçlanır? Örgütün bu bağlamda bir etkinliğinden söz edilebilir mi?
– Uluslararası Çalışma Örgütü, üye devletleri, genel ve özel olarak denetler.
– Örgüt, sürdürdüğü denetimlerin sonuçlarını, uluslar arası kamuoyuna katında dile getirir.

ÜNİTE 5

1. Uluslararası Sosyal Politika alanında ilk bireysel girişim kim tarafından başlatılmıştır?
a. Daniel LEGRAND
b. Sir Walter SCOTT
c. Adolphe BLANQUI
d. Robert OWEN
e. Victor HUGO

2. Uluslararası Sosyal Politika alanındaki ilk resmi girişim, hangi ülke tarafından yapılmıştır?
a. İngiltere
b. İsviçre
c. Almanya
d. Rusya
e. Fransa

3. Uluslararası Çalışma Örgütü hangi yıl kurulmuştur?
a. 1900
b. 1909
c. 1919
d. 1929
e. 1945

4. Aşağıdakilerden hangisi, Uluslararası Çalışma Örgütünün organlarından biri değildir?
a. Uluslararası Çalışma Örgütü Bürosu
b. Uluslararası Çalışma Örgütü Konferansı
c. Uluslararası Çalışma Örgütü Bakanlar Kurulu
d. Uluslararası Çalışma Örgütü Uluslararası Sosyal Araştırmalar Enstitüsü
e. Uluslararası Çalışma Örgütü Yönetim Kurulu

5. Uluslararası Çalışma Örgütünde yer alan işçi ve işveren kesimi temsilcilerini kim seçer?
a. Üye devletin parlamentosu
b. işçi ve işveren birliği
c. Üye devletin hükümeti
d. Ülke genelinde çok üyeye sahip üst işçi ve işveren sendikaları
e. Ekonomik ve sosyal konsey

6. Uluslararası Çalışma Örgütünün Yönetim Kurulunda kaç hükümet temsilcisi delege bulunur?
a. 10
b. 12
c. 28
d. 25
e. 30

7. Uluslararası Çalışma Örgütü Konferansında bir Sözleşme kararının alınabilmesi için gerekli kadar yetersayısı nedir?
a. 1/3
b. 1/2
c. 3/5
d. 2/3
e. 4/5

8. Üye devletler kendilerine iletilen Sözleşmeleri, çok özel durumlarda, en geç kaç ay içinde yasama organına göndermekle yükümlüdür?
a 6
b. 12
c. 18
d. 24
e. 36

9. Aşağıdakilerden hangisi, Uluslararası Çalışma Örgütünün genel denetim yetkisi çerçevesinde oluşturduğu kurullardan birisidir?
a. Konferans Komitesi
b. Guvernörler Kurulu
c. Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü
d. Uluslararası Araştırmalar Merkezi
e. Adalet Kurulu

10. Uzmanlar Komitesi hangi üyelerden oluşur?
a 3 Uluslararası Adalet Divanı üyesinden
b. Yönetim Kurulunun asli üyelerinden
c. 10 Yönetim Kurulu üyesinden
d. 20 bağımsız uzmandan
e. Her üye devlet tarafından seçilerek, gönderilen üyelerden

CEVAPLAR

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
D B C C D C D C A D

ÜNİTE 6
İstihdam Politikaları
Sosyal politikaların, işsizlikle savaşım politikaları içindeki yeri ve işlevi nedir?
– Ekonomi politikaları ile birlikte ve uyumlu biçimde sürdürülmesi gereken sosyal politikalar, sorunun sosyal sakıncalarını önleyebileceği gibi, çözümüne
de küçümsenemeyecek katkılar sağlar.
işsizlik; bireysel ve toplumsal yönden hangi olumsuzlukları beraberinde taşır?
– Gelir sağlayabilecekleri bir işte çalışmaları, bireylerin fiziksel ve sosyal yönden var olabilmelerinin ön koşuludur.
– işsizler, ulusal gelirin oluşumuna katkıda bulunmadan, bölüşümüne ortak olurlar.
– işsizlik; kayıtdışı isihdamı ve yeraltı ekonomisini besler, endüstri ilişkileri ve sosyal güvenlik sistemlerini yıpratır, çalışma koşullarının ağırlaşmasına yol açar, engellilerin istihdamını engeller.
işsizliğe karşı korumayı öngören sosyal politikaların dayanakları nelerdir?
– Sosyal politikaların uluslararası kaynakları; devletleri, vatandaşlarını işsizliğe karşı korumakla yükümlü görür. Bu alandaki görevleri, sosyal hukuk devleti niteliğini kazanabilmelerinin de bir gereğidir.
işsizliğe karşı istihdam politikalarının hangi araçlardan yararlanılır?
– Nüfus Politikaları, Tarım Politikaları, Yeni Bilgi ve Beceriler Kazandırma Programları,.iş Bulma Hizmetleri, iş Yaratma Politikaları, Bağımsız Çalışmaya Yönlendirme, işsizlik sigortaları, iş Hukuku Kurallarının işsizlikle Savaşım Yönünde Yapılandırılması, iş ilişkileri ve Yaşamında Esnekleşme.

ÜNİTE 6

1. Aşağıdakilerden hangisi, iş arayanlar ile işgücü gereksinimi duyanların biraraya gelebilmelerini güçleştiren etkenlerden biri değildir?
a. Çalışma koşullarındaki farklılıklar
b. işgücü gereksinimlerindeki farklılıklar
c. Gelir düzeylerindeki farklılıklar
d. Sayısal çoklukları
e. Coğrafi dağınıklıkları

2. iş piyasasında aracılık hizmetleri hangi dönemde verilmeye başlanmıştır?
a. Sanayi Devriminin ardından
b. Yüzyılımızın başlarında
c. 1. Dünya Savaşından sonra
d. 1929 Ekonomik Bunalımının ardından
e. 2. Dünya Savaşının ardından

3. Çalışma yaşamında esnekleşme, önce hangi alanında başladı?
a. işyeri
b. Çalışma süresi
c. Ücret
d. iş ilişkisinin kurulması
e. Sosyal sigorta

4. Aşağıdakilerden hangisi bir Sosyal Güvenlik Sisteminin primli aracıdır?

a. Sosyal yardımlar
b. Sosyal sigortalar
c. Sosyal hizmetler
d. Sosyal sübvansiyonlar
e. Sosyal koruma

5. işsizlik sigortalarının hangi işlerde uygulanabilmesi güçtür?

a. Sanayi
b. Hizmet
c. Ağır ve tehlikeli
d. Tarım
e. Sürekli

6. UÇÖ kararları, işsizlik sigortası ödeneğinin, sigortalının primine esas alınan son kazancının en az yüzde kaçının altında olamayacağını öngörür?

a. 25inin
b. 40ının
c. 45inin
d. 50sinin
e. 65inin

7. işsizliğe karşı koruma, hangi ilkenin bir gereğidir?

a. Sosyal adalet ilkesinin
b. Hukuk devleti ilkesinin
c. Adil refah ilkesinin
d. Tarafsız devlet ilkesinin
e. Sosyal devlet ilkesinin

8. işsizlik sigortaları, işsizliği hangi nitelikte bir risk olarak kabul eder?

a. Sosyal – Mesleki
b. Mesleki – Ekonomik
c. Fiziksel – Mesleki
d. Ekonomik – Fiziksel
e. Sosyal – Ekonomik

9. Aşağıdakilerden hangisi işsizlik sigortasından yararlanabilmenin bir koşulu değildir?

a. işsiz kalma nedeni
b. iş önerisinin reddi
c. Hak edilme koşullarının yerine getirilmesi
d. Bekleme süresinin tamamlanması
e. Kalifiyelik özelliği

10. Aşağıdakilerden hangisi, iş bulabilmenin kolaylaştırılması doğrultusunda işlevi olan hukuki bir düzenlemedir?

a. Feshi ihbar önelleri
b. Kıdem tazminatı
c. Bildirimsiz fesih
d. Deneme süresi
e. Fazla süreli çalışmalar

CEVAPLAR

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
C A B B D C E E E B

Ünite 7-8
Ücret Politikalarının Dayanakları ve Çerçevesi
iş süresi denilince neyi anlamak gerekir? iş süresi yönünden sosyal korunma gereksinimi hangi nedenlere ortaya çıkar ve hangi gerekçelere dayanır?
iş süresi, işgörenin iş görme borcunu yerine getirdiği dönemsel zamanı ifade eder.
Sosyal politikalar; işgörenlerin, iş ve dinlenme sürelerinin uzunluğu ile iş sürelerinin gün içindeki yerinin yol açabileceği sakıncaları önleyebilmek amacıyla çalışma yaşamında korunmasını hedefler.
işgörenler için çalışmak, nasıl iş ilişkisinden kaynaklanan bir yükümlülük ise, çalışma sürelerinin uzunluğu ve gün içindeki yeri yönünden korunulmak ve dinlenmek de bir haktır. Bu hakkı güvence altına almak ise sosyal bir nitelik taşıyan devletin görevidir.
Sosyal politikalarla iş görenlerin; çalışma süreleri bakımından hangi yön ve biçimde korunmaları öngörülür?
-Normal çalışma süresinin uzunluğu, ulusal mevzuatlarla belirlenir. Bu alanda getirilmiş olan hukuki düzenlemeler, normal olandan kısa ve uzun iş sürelerinin nitelendirilmesinde yardımcı olur.
-Bazı işlerin yürütüm koşulları, normal günlük iş sürelerinden daha kısa süre ile çalışılmasını gerektirir. Normal iş süresinden daha kısa süre ile çalışılması gereken işlerde, çalışma süreleri; bu alandaki uluslararası gelişmelerin kılavuzluğunda ulusal mevzuat hükümleriyle ayrı ayrı belirlenerek, uygulamaya konulmalıdır.
-Gece dönemlerinde sürdürülen çalışmalar, taşıdıkları özellikler nedeniyle, süresi ve uygulanabilme koşulları yönünden daha katı bir koruma rejimini gerektirir.
-Zorunlu ya da olağandışı nedenlerle normal iş süresinden daha uzun süreli çalışmalar ise, ancak bazı koşullara bağlı tutularak yapılabilir. iş sürelerine ilişkin düzenlemeler, esnek çalışma biçimleri yönünden nasıl bir anlam taşır?
-Esnek çalışmaların çeşitliliği ve özellikleri arasındaki farklılıklar, çalışma yaşamının iş süreleri yönünden, her esnek çalışma biçimi için ayrı ayrı ve ayrıntılı hükümlerle düzenlenmesini gerektirir. Bu nedenle de, iş görenlerin iş süreleri yönünden korunmasını öngören politikaların biçimlenip, işlerlik kazanabilmesi zorlaşır. Ayrıca, esnek çalışma biçimleri için getirilecek hukuki düzenlemelerin salt yaratılmasında değil, uygulamaların denetlenmesinde karşılaşılabilecek sorunları aşmanın önemi de gözden ırak tutulmamalıdır. Sosyal politikalarla iş görenlerin, dinlenme süreleri bakımından hangi yön ve biçimde korunmaları öngörülür?
-işgörenler hafta tatili, genel tatil günleri ile yıllık izin dönemlerinde çalıştırılmaz. Ancak çalıştırılmış gibi kendilerine ücret ödenir. Bu bağlamda dinlenme hakkı, şahsa bağlı bir hak niteliği taşır.

Ünite 7-8

1. Bir işyerinde sürdürülen faaliyet kesintisiz olarak günde en çok ne kadar olabilir?

a. 8 saat
b. 16 saat
c. 24 saat
d. iş görenlerin normal çalışma süresi kadar
e. Normal ve fazla süreli çalışmaların toplam süresi kadar

2. işçi statüsü altında çalışanların, normal çalışma süresinin haftalık azami uzunluğu nasıl belirlenmelidir?

a. Yasama organı tarafından
b. işçi ve işveren tarafından
c. işçi ve işveren sendikaları tarafından
d. Bireysel ya da toplu iş sözleşmesi ile
e. işveren tarafından

3. Çalışma sürelerinin uzunluğu, aşağıdakilerden hangisi üzerinde doğrudan bir etki oluşturmaz?

a. Üretilen mal ve hizmetlerin fiyatları
b. iş güvencesi
c. işgücü sağlığı
d. işsizlik oranları
e. Dinlenme süreleri

4. Aşağıdakilerden hangisi, sosyal politikalarca günümüzde uygun (optimal) iş süresi uzunluğu olarak kabul edilir?

a. Günde 7, haftada 36 saat
b. Günde 7, haftada 42 saat
c. Günde 7.5, haftada 42 saat
d. Günde 8, haftada 40 saat
e. Günde 8, haftada 45 saat

5. Aşağıdakilerden hangisi esnek çalışma biçimlerinden biri değildir?

a. Evde çalışma
b. iş paylaşımlı çalışma
c. Vardiyalı çalışma
d. Çağrı üzerine çalışma
e. Part-time(kısmi) çalışma

6. Bir işyerinde art arda ya da ayrı zamanlarda, iş sürelerinin başlama ve bitiş zamanları birbirinden farklı iş gören gruplarına ne ad verilir?

a. Posta
b. Tim
c. Takım
d. Ekip
e. Grup

7. Çalışma sürelerinde yeknesaklık denilince neyi anlamak gerekir?

a. Günlük iş sürelerinin, birbirine eşit uzunlukta olmasını
b. Günlük iş sürelerinin normal (optimal) uzunlukta olmasını
c. Esnek çalışma süresi uygulamalarını
d. işgörenler arasında, çalışma süresinin uzunluğun yönünden hiç bir ayrımın gözetilmemesini
e. Normal çalışma süresinden daha uzun çalışma süresinin öngörülmemesini

8. Aşağıdakilerden hangisi, normal çalışma süresinden daha uzun süreli çalışmalar yapılabilmesinin koşullarından birisi olamaz?

a. Olağan dışı bir nedenin varolması
b. Devam süresinin iş sözleşmesinde gösterilmiş olması
c. Normal çalışma süresi için öngörülenden daha yüksek bir ücret karşılığında yapılması
d. Gençlerin, kadınların ya da sakatların uygulamalar dışında tutulması
e. Devam süresine bir sınır getirilmesi

9. Aşağıdakilerden hangisi, iş sürelerinin gereğinden kısa tutulması durumunda oluşabilecek sakıncalardan birisidir?

a. işsizlik oranlarının yükselmesi
b. işgücü sağlığı ve güvenliği alanında olumsuzlukların yaşanılması
c. Meslek risklerinin çoğalması
d. Ücret gelirinin azalması
e. Üretilen mal ve hizmet kalitesinin bozulması

10.Aşağıdakilerden hangisi, gereğinden uzun tutulan iş sürelerinin beraberinde getireceği sakıncalardan birisi değildir?

a. iş kazaları ve meslek hastalığı riskinin çoğalması
b. Sosyal yaşama katkı ve katılımı sınırlandırması
c. işletme giderlerinin artması
d. işsizlik oranlarının yükselmesi
e. Üretim düzeyinin azalması

CEVAPLAR

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
C A B D C A A B E E

SOSYOLOJİK DÜŞÜNMENİN BİREYE SAĞLIYCAĞI ÖZELLİKLER

-toplumsal sorunları görebilme
-daha farklı bir dünya olabileceğini görmek.
-bildiklerimizi yeniden inceleme
-kesin doğruları çözümleme ve sorgulama alışkanlığı kazanma …

*Toplumsal Yapı = Toplumu oluşturan temel gruplardan ve toplumsal kurumlardan meydana gelen kalıcı, sürekli ve örgütlü ilişkilere denir

*Statü = Diğer insanların bizim hakkımızdaki düşüncelerini ve bize karşı davranışlarını belirleyen şey statümüzdür. Verilmiş ve edinilmiş statüler vardır.

*Toplumsal Rol = Toplum her statüdeki insanın belirli bir şekilde davranmasını bekler ve bu davranışlar ROL olarak adlandırılır. Bireyin rollerinden biri yada bazıları diğer yollarla uyuşmadığı zaman ROL ÇATIŞMASI olur.

*Norm = Normlar belirli durumlarda insanların nasıl davranması gerektiğini konusunda yaptırımı olan beklentilerdir. Normlar değerlere dayalı olarak geliştirilen kurallardır.

*Toplum = Toplum bireylerin toplamı demek değil belirli bir kültürü ve bir takım toplumsal kurumları paylaşan insanlar arasındaki ilişkilerdir. Toplum ve ulus birbirinden farklı kavramlardr. Ulus resmi olarak tanınmayı içeren ve varsayılan bi birlikteliktir.

*TOPLUM TİPLERİ
-Avcı ve Toplayıcı toplumlar
-Tarım toplumları
-Kırsal toplumlar
-Modern toplumlar
-Bilgi toplumu
-Modernlik öncesi toplumlar

*Toplumsal değişme = Toplumun kültürel yapısal ekolojik veya demogrofik özelliklerindeki değişmeyi ifade eder.

*Toplumsal Kurum = Toplumun yapısı ve temel değerlerinin korunması bakımından nispeten srekli kurallar topluluğudur. Kurum ve toplumsal kurum farklı şeylerdir örneğin sağlık ocağı hastaneler birer kurumdur sağlıkla ilgili kurumların bütünü ise bir toplumsal kurum olan sağlık kurumudur.

*Toplumsal Olgu = Bireyin dışında bulunan ve sahip oldukları zorlama gücü sayesinde kendilerini bireye kabul ettiren davranış düşünme ve hissetme biçimleridir.

*Değer = Toplum yada sosyal bir grup tarafından önemli görülen inanç ve ideallerdir.

*Toplumsallaşma = Toplumun kültürünü öğrendikleri etkileşim sürecidir.

*C.Wright Mills tarafından geliştirilen sosyolojik imgelem he tarihi hem biyogrofiyi hemde toplumun bunlar içindeki ilişkilerini kavramaktadır.
*Sosyoloji makro düzeyde toplumsal kurumların yada toplumların yapısını, Mikro düzeyde grupları gruplar arasındaki etkileşimi ve toplumsal rolleri inceler

*Mikrososyoloji = Yüzyüze etkileşim halindeki gündelik davranışların incelenmesine mikrososyoloji denir.

*Makrososyoloji = Siyasal sistem yada ekonomik düzen gibi büyük ölçekli toplumsal düzenlerin çözümlenmesine ise makrososyoloji denir.

SOSYOLOJİNİN DOĞUŞU
Bilim olarak sosyoloji yaklaşık 200 yıl önce ortaya çıkmıştır. Fransız devrimi ve Endüstri devrimi sonrasında büyük değişimler meydana gelmiştir. Sosyolojinin ortaya çıkmasındaki en büyük etken bu değişimlerdir.
İlk sosyolojik analizler nelerin neden değiştiğini ortaya koyma ve gelecekte toplum yapısının nasıl olacağını tahmin eden analizlerdir.
Auguste COMTE toplumun bilimsel olarak incelenmesini sosyoloji olarak adlandıran ilk kişidir(sosyolojinin isim babasıdır)

SOSYOLOJİNİN DİĞER SOSYAL BİLİM DİSİPLİNLERİYLE İLİŞKİSİ
Disiplin bilim dallarının alt kategorilerine verilen isimdir. Sosyoloji hem bir bilim hem bir disiplindir. Doğa bilimlerinin kullandığı yöntemlerle cevap bulma çabası sosyolojiyi doğurmuştur.

Psikoloji= Bireysel davranışı incelediği için

Antropoloji = Sadece kültür üzerinde durduğu için

Ekonomi ve Siyaset = Sadece toplumsal kurumu inceledikleri için

Tarih = Olguların belirli dönemdeki hallerini incelediği için …
Sosyolojiden farklıdır. Sosyoloji diğer disiplin alanlarından diğer disiplin alanlarıda sosyolojiden faydalanır ilişki içindedirler .

BİLİM VE YÖNTEM
Bilimsel araştırmanın aşamaları
-Araştırma konusunun seçilmesi ve problemin belirlenmesi
-Araştırma için uygun araştırma tipi ve yöntemin belirlenmesi
-Araştırma evrenin belirlenmesi ve örneklem seçimi
-Veri toplama
-Veri analizi
-Bulguların yorumlanması ve rapor yazımı.
*Bilim olması gerekeni değil olanı araştırır,Bir toplumsal kurumdur,sistemli ve organize edilmiş bilgiler bütünüdür, bilgi üretmenin sistemli bir yoludur hem emprik(gözleme ve deneye dayalı) hem rasyoneldir, değerlerden mimkün olduğunca uzak kalmaya bakar.

DOĞA BİLİMLERİ VE SOSYAL BİLİMLER
ARALARINDAKİ FARKLAR=
-Doğa bilimlerde kesin bilgilere gitmek sosyal bilimlere göre daha kolaydır
-Doğa bilimlerde ölçüm yapmak daha kolaydır
-Doğa yasaları daha kesindir.
-Doğa bilimlerde gelecekle ilgili tahmin yürütmek daha kolaydır.
-Doğa bilime daha kolay deney yapılır
-Doğa bilimde olayların neden sonuç ilişkisini daha kolay ortaya koyar.

SOSYOLOJİK ARAŞTIRMALARDA YÖNTEM VE TEKNİKLER
Sosyal bilimlerde temel yaklaşım

POZİTİVİST YAKLAŞIM= -Emprik, Sistematik , Teorik
-Tek bir bilimsel yöntem vardır bütün bilimler bu yöntemi kullanır sadece konuları değişiktir.
-Gerçekliğin insanlardan bağımsız olduğunu ve keşfedilmeyi beklediğini savunur.
-Toplumsal dünyayı incelemek için doğa bilimlerinde kullanılan yöntemlerin kullanılmasını gerektiğini savunur
-Sadece görünen olguları ve ilişkileri sosyolojinin konusu yapar
-Toplumsal gerçeklik bilinebilir
-Yöntem olarak nicel yöntem kullanılır.
-Toplumsal gerçekliği fiziksel gerçeklikler gibi bireylerin öznelikler dışında var olanlarla sınırlı tutarlar
-Sadece ileriye yönelik kestirmeler yapabilirler.
-İnsanların rasyonel hareket ettiklerini düşünürler.
-Kökleri auguste comte ve Durkheim e dayanır.
-Bilimselliğin temelini hipotezlere dayatır.

YORUMLAYICI YAKLAŞIM= -Emprik, Sistematik , Teorik
-Toplumsal gerçekliği bireylerin ona verdiği anlamda aramaya çalışır
-Araştırmadaki amacı toplumsal eylemi anlatmaktır
-İncelenen toplumsal eylemin bağlamına bakılır
-Nitel araştırma yöntemini kullanır
-Nedensel açıklamayı değil derinlemesine betimlemeyi anlamayı ve yorumlamayı amaçlar
-Kökleri Alman Dilth ye ve Max Weber’e dayanır

ELEŞTİREL YAKLAŞIM= -Emprik, Sistematik , Teorik
-Toplumsal gerçekliği görünür toplumsal ilişkilerin arkasında saklı olduğunu düşünür.
-Toplumsal ilişkiyi dönüştürmeyi amaçlar
-İnsaların düzen tarafından aldatıldıklarını değişime uğradıklarını savunur
-Kökleri Karl Marx ve Sigmun Frued’a dayanır.

FEMİNİST YAKLAŞIM
Feminist araştırmacıların amacı :
-Toplumsal ilişkilerdeki cinsiyetçi iktidar yapısını dönüştürmeyi amaçlar
-Ataerkil toplumsal yapı içinde güçsüz olan kadını güçlendirmek
-Pozitivizmi eleştirir
-Toplumdaki cinsiyete dayalı ilişkilerin varlığını göstermek

KIRSAL KADININ ÖZELLİKLERİ
-Kırsal kadın tamamen mülksüzdür
-Yeniden üretim sürecinde sermayesizdir
-Kadının tarımsal alandaki emek üzerindeki kontrolü çok düşüktür
-Türkiyenin tarımında kadınsallaşma yaşanmaktadır.

NİCEL ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİ
-Pozitivist yaklaşıma dayanan araştırma yöntemidir
-Araştırmaların başına yapılmış olan hipotezlerin sınanmasına dayalı yapılır
-Araştırmacılar nesneldir
-Tümden gelim
-Sosyal olgular arasında neden sonuç ilişkisi ortaya konmaya çalışır
-Standartlaştırlımıış teknikler kullanılır
-Kavramlar kesin ölçülebirlir değişkenler haline dönüştürülebilir.

NİTEL ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİl
-Tümevarım ilkesi benimsenmiştir
-Hipotezle başlamaz
– Sosyal olguları içinde bulundukları sosyal bağlam içinde değerlendiren yöntemdir.
-Keşfedicidirler, küçük örneklem gruplardan veri toplarlar
-Standartlaştırılmış veri toplama araçları kullanılmaz.
-Veriler yapılandırılmamış görüşme, odak grup görüşmesi yapılandırılmamış ve yarı yapılandırılmış gözlem yaşam öyküsü örnek olay ve döküman incelenmesi gibi veri toplama yöntemleriyle elde edilir.

YÖNTEMSEL ÇOĞULCULUK
Nitel ve Nicel yöntemin bir arada kullanılabileceği görüşünün temel düşüncesidir.

SOSYOLOJİDE TEMEL YAKLAŞIMLAR
SOSYOLOJİNİN GELİŞİMİ
Sosyoloji biliminin gelişiminde katkıda bulunan bir çok yaklaşım bulunmaktadır.En etkili olanları Marx, Durkheim, Weber, İşlevselcilik marxizm, çatışma teorisi, sembolojik etkileşimcilik.

SAİNT SİMON(1760-1825)
-Sanayi toplum kavramını ilk ortaya atan kişi
-Pozitivisttir aynı zamanda feodel ve askeri toplumlardan sanayi toplumlarına doğru gelişme gösterdiğini belirtmesi üzerine evrimcidir de .
-Hem sosyolist hem muhafazakar bakış açısına sahiotir
-İlk sosyolist ilk sosyolog
-Toplumsal değişmedeki problemlern muhattabının sosyal fizik olduğunu söyler.

AUGUSTE COMTE (1798-1857)
-Evrimci ve pozitivisttir
-Sosyoloji bilimini icat etmiş be pozitif sosyoloji geleneğinin öncüsü olmuştur.
-Sosyolojinin isim babasıdır.
-İnsan düşüncesi ve toplumsal evrim için söz konusu ettiği üç aşama vardır.. bunlar sırasıyla
*Teolojik aşama , Metafizik ve pozitif dir.
-Başvurduğu kavramlar, toplumsal statik (toplumsal düzen), toplumsal dinamik(toplumsal değişim) tarihsellik, pozitif aşamadır.

HERBERT SPENCER(1820-1903)
-Pozitivist
-Charles Darwinin evrim teorisindeki ilkeler çerçevesinde ele alan evrimci bir sistem yaklaşımında geliştirilmiştir.
-Toplumsal değişme Darwinci anlamda güçlü olanların ayakta kaldığı zayıf olanların yok olduğu tezine yani doğal seleksiyon yasalarına göre işlemektedir.
-Sosyal Darwinist

KLASİK SOSYOLOJİ(MARX,WEBER,DURKHEİM)
KARL MARX(1818-1883)
-Toplumları tarihsel süreç içerisinde komünal köleci feodel kapitalist ve sosyolist olarak ayırmış
üretim ilişkilerine dikkati çekmiş modern çağda doğu toplumlarının farklılıklarında Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) ile açıklamaya gitmiştir
-Tarihsel maddecidir.
-Modern toplumun farklılıklara ve sınıflara dayandığını düşününr-
-Diyalektiği yöntem olarak kullanır
-Toplumsal emek ve üretim ilişkileri önemli kavramları arasındadır.
-Toplum analizlerinde alt yapı ve üst yapı olmak üzere iki ayırıma gider
-Eleştirel
-İşlevselci
-Kapitalist üretim sistemi emeğin yabancılaşmasına neden olmaktadır
-Kapitalist sistem eşitsizlikleri üretim sürecinde yaratmaktadır.
-Kapitalizmde toplumsal eşitsizliği yaratan en büyük faktör dindir
-Bir üretim tarzında belirleyici olan faktör alt yapıdır
-Toplumsal değişmenin motor gücünün sınıf çatışması olduğunu ifade eder.
*Alt Yapı= Temel ekonomik ilişkilerin etrafında dönen ve toplumsal düzene şeklini veren üst yapıyı şekillendiren ilişkilerdir üretim güçleri ve üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye karşılık gelmektedir.
*Üst Yapı = Üretim güçlerini elinde bulunduranların egemenliklerini meşrulaştırmak için kullandıkları araçlardır.

EMİLE DURKHEİM(1858-1917)
-İşlevselci(fonksiyonolist)
-Kullandığı temel kavramlar; Mekanik dayanışma, Organik dayanışma, anomi, iş bölümü
-Toplumsal düzen sembolik etkileşimin bir sonucudur
-Anti hümanist
-Geleneksel ve modern toplum karşılaştırmasını kullanır.
-Toplumsal değişmede en önemli faktörün iş bölümü olduğunu savunur.
-Yapısal işlevselcilik
-Toplum bireylerden üstündür
-Biyolojik organizma
-Toplumsal dayanışma

MAX WEBER(1864-1920)
-Karizmatik otorite
-Toplumsal eylemi anlamaya yöneliktir
-Sosyolojinin çalışma nesnesini toplumsal eylem olarak tanımlar.
-Pozitivizmi eleştirir.
-Toplumsal eylem
-Akılcı/Rasyonel
-4 toplumsal eylem tipinden söz eder.
-Yorumlayıcı veya anlayıcı sosyoloji
-Otorite ve örgüt tiplerinden söz eder Geleneksel otorite , Karizmatik otorite yasal-ussal otorite
-En ünlü çalışmaları Protestan ahlakı ve Kapitalizmin ruhu dur.
-Tek faktör yerine çoğulcu(plüralist) bir yaklaşım benimser
-Toplumsal eylemi yorumlamak ve açıklamak ile ideal tipler oluşturma çabası olmuştur.
-Bir amaca yöneliktir
-Araçlar kullanır
– Hesaplı ve planlıdır
-Dinsel ahlaksal ve kültürel değerler.
-Toplumsal ilişkileri anlamak için bireyin gerçekleştirdiği eylemin anlamına bakmak gerekir
-Demir kafeslere benzettiği rasyonel örgütleme tipi Bürokrasidir.

İŞLEVSELCİLİK
-Durkheim, A.R Radcliffe-Brown ile Bronislaw Malinawski tarafından geliştirilmiş.Talcott Parsons be Robert K.merton tarafından ilerletilmiştir.
-Evrimci bir anlayışa sahiptir
-Toplumu işlevsel bir bütün olarak görür.
-Toplum öz düzenlemeye sahip bir sistem olarak ele alınır.
-Çevredeki değişime karşı toplumun kendi koruma mekanizmaları yarattığı fikri vardır.

MARXİZM VE ÇATIŞMA TEORİSİ
-Marxın yaklaşımına dayanan çatışma teorisi Marxist teorilerin onun orjinal düşüncelerine sadık kalan geleneksel ve yeni versiyonlarına yaslanır.
-Gramsci toplum analizlerinin sadece alt yapı değil kültür ve ideolojilerinin de önemli olduğunu vurgulamıştır.
-Yapısalcı marxizm olarak bilinen teorinin geliştiricisi Lois bir toplumda belirli ilişkilerden oluşan 3 temel toplumsal yapıyı (ekonomik siyasal ve ideolojik yapılar) belirlemiştir.
-Frankfurt okulu tarafından geliştirilen eleştirel teoride marxizmde önemli yer tutar.

SEMBOLİK ETKİLEŞİMCİLİK
-Toplumu yanlız yapıları açısından değil bireyler açısından da analiz eder
-İnsanlar arasındaki etkileşimcilik mutlaka sembollerle olur
-Bireylerin gündelik yaşamdaki sembolik etkileşimlerinin bir ürünü olarak ele alır
-Gerorge Herbert mead kurucusu, Ch colley, W.thomas ve Herbert Blumer katkıda bulunmuştur
-Adını blumerden almıştır
-Toplumsal düzenin içinde yaşadığımız dünyada şeylere atfettiğimiz anlamlar sonucu ortaya çıktığı savunulur.
-Mikro sosyolojide kalır
-Bireyden bağımsız değil bireyin ona yüklediği anlamdan meydana gelir

FEMİNİST VE POSTMODERN YAKLAŞIMLAR
-Klasik ve modern sosyolojide yer alan bütün yaklaşımlara eleştirel bakarlar
-Eleştirel teoriye benzer
-Nedensellik ilkesine ve akılcı düşünceye dayalı bilim anlayışının iflas ettiğini öne sürerler
-Kültür sanat teknoloji ve bilime kadar pek çok alanda modernizme bir eleştiri olarak doğan postmodernizm gerçekliğin modern çağdaki sosyolojik yaklaşımlarla bilinemiyceğini ve akılcı düşünme biçimleri tarafından iyileştirilemeyeceğini savunur.

TOPLUMSAL DEĞİŞME
-Toplumsal yapının kurumların toplumsal ilişkiler ağının davranış kalıplarının toplumsal norm ve değerlerinin zaman içimde olumlu veya olumsuz değişimini ifade eder.
-Nötr bir kavramdır
-Gelişme ve ilerleme kavramlarıyla ilgilidir

TOPLUMSAL DEĞİŞMEYİ ETKİLİYEN FAKTÖRLER
-Fiziki çevre -Kültürel faktörler
-Teknoloji faktörü -Demografik faktör

TOPLUMSAL DEĞİŞME İLE İLGİLİ TEMEL YAKLAŞIMLAR
-A Giddens modern dünya gelişme seviyelerine göre
Birinci Dünya toplumları (gelişmiş ülkeler)
İkinci ” ” (Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa)
Üçüncü ” ” (Gelişmekte olan toplumlar)
Yeni sanayileşen ülkeler (Brezilya, Türkiye)

EVRİMCİ YAKLAŞIM
-Evrim süreklidir ani değişmeler yoktur
-Evrim bütün toplumlarda görülür
-Evrimin belirli bir yönü vardır
-Doğal bir süreçtir
-Herhangi bir birim için kendi potansiyellerini gerçekleştirme sürecidir
-Zorunlu ve kaçınılmazdır
-Durağan ve düzenli toplum anlayışına sahiptir
-Amacı toplumsal aşamaların kanunlarını bulmaktır
-Avrupa toplumunu diğer toplumlara göre en üst ve model alması eleştirilmesine neden olmuştr
-Etnosantrik ve Avruğa merkezci bir bakışa sahiptir
-Comte evrimci yaklaşımın önde gelen isimlerindendir.

MODERNLEŞME OKULU
-Azgelişmişliğin nedenini az gelişmiş ülkelerde arar
-Walt Whitman Rostow toplumsal değişme açısından bu kuramda yer alır
-Görüşleri= Çevre ülkelerin az gelişmişlik nedeni kapitalist ülkelerdir
-Kapitalizm uluslar arası düzeyle örgütlenmektedir
-Merkez, çevre ve yarı çevre olmak üzere üç iş bölümü vardır.
-Evrimci yaklaşımı benimsemiştir
-İdeal model olarak ABD yi ele almaktadır
-Parons, Bert Hozelist, Walt withman Rastow

BAĞIMLILIK OKULU
-1960 larda Andre Gunder Frank tarafından geliştirilmiştir
-Azgelişmişliğin sürekliliği
-Merkez-çevre ayrımından yola çıkarak çevrenin gelişememişliğinin yada azgelişmişkliğin nedenlerini açıklamaya çalışmıştır.
-Bağımlılık ilişkisi devam ettiği sürece çevre için var olan tek seçenek az gelişmişliğin sürekliliğidir
-Modernleşme okuluna karşı geliştirilmiştir.

DÜNYA SİSTEMİ YAKLAŞIMI
Immanuel Wallerstein tarafından bağımlılık okuluna tarihsellik katmak amacıyla oluşturulmuştur

KÜRESELLEŞME
-Kuşkucular, aşırı küreselleşmeciler, dönüşümcüler olmak üzere 3 temel yaklaşım vardır
-Robertson 15. yy kadar tarihsel sürece yayarak incelemiştir
1-Oluşum aşaması= Yeni ulusların ortaya çıkışı bireyselcilik ve hümanizmin yükselişi
2-Başlangıç aşaması= Uluslar arası ilişkilerin formelleşmesi yurttaşlık ve insanlık kavramlarının belirginleşmesi
3-Kalkınma aşaması = Ulus devlet kavramının yerleşmesi
4-Hegemonya mücadele aşaması = Küresel düzeyde savaşlar.
5-Belirsizlik aşaması =Kitle iletişim araçlarının yaygınlığı, insan hakları ırk ve toplumsal cinsiyete dayalı kimliklerin ön plana çıkması

EKONOMİK DÜZEYDE KÜRSELLEŞME
-Refah devleti= Eğitim, sağlık barınma ve asgari düzeyde gelir gibi temel insani ihtiyaçlara yönelik
hizmetlerin ve yardımların sosyal güvenceler aracılığı ile devlet tarafından sağlanmasıdır.
-Fordizm= 2. dünya savaşından 1970 lerin sonuna kadar hakim olan sermaye birikim modeli ve üretim örgütlenme biçimidir. Kitlesel üretimi(bant tipi) esas alır.
-PostFordizm= 1980 lerden sonra görünen sermaye ve örgütlenme biçimidir. Piyasa koşullarının gerektirdiği her türlü esnekliüe dayanır.

SİYASET
-Hükümet sanatı, kamusal hayat, uzlaşma, uyum/çatışma, gücün ve kaynakların dağıtımı çeşitli içeriklere sahiptir.
-Ülke devlet ve insan yönetimi demektir

SİYASET BİLİMİ-SOSYOLOJİSİ

Siyaset bilimi= yönetim aygıtları ,kamu yönetim mekanizmaları ile seçimler, kamoyu, baskı grupları ve siyasal davranışlarla ilgilenirler..
Siyaset Sosyolojisi= Siyasal olguların sosyolojik analizi ve daha çok siyaset, toplumsal yapılar, ideolojiler ve kültürlerle ilgilenir.

İKTİDAR-OTORİTE-PATERNALİZM-MEŞRUİYET

İktidar= Bir kişinin yada bir grubun diğerlerinin karşı koyma durumunda bile kontrol etmesini ifade eden toplumsal ilişkidir.

Paternalizm= Baba ile çocuk arasında varsayılan çocuğun kendi kendisine bakamazmış gibi babanın sahip çıkmasına göndermede bulunan ve iktidarın vatandaşın iyliği için hareket etme olarak tanımlar

Otorite = İtaat yoluyla istikrarın sağlanabildiği hiyerarşik bir ilişkidir

Meşruiyet= Bir hükümetin otoritesine boyun eğenlerin bunlara razı gibi gösterilmesi

OTORİTE TİPLERİ
-Weber 3 çeşit otorite tipi belirlemiştir
1-Geleneksel Otorite= Toplumdaki meşruiyetlerini gelenekten göreneklerden ve inançlardan alır
2-Karizmatik Otorite= Meşruiyetini liderin olağanüstü olduğuna inanılan otorite
3-Yasal-Akılcı Otorite= Rasyonel aklın belirlediği yasalarla yetkileri sınırlandırılmış

LAİKLİK-DEVLET-DEMOKROSİ
-Laiklik= Farklı dinden ve inançlardan insanların eşit koşullarla aynı kurallara uymak durumunda bulundukları toplum düzenini ifade eder

Devlet= Belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan siyasal bir araçtır. Toplumun en üst organizasyonudur.

Demokrosi= Halkın kendi kendini yönetmesi günümüzde farklı biçimleri vardır
1-katılımcı demokrasi
2-temsilci yada liberal demokrasi

Totaliter Devlet= Toplumdaki tüm baskı şiddet ve zor ile kurumları denetim altına alan ve toplumsal meşruiyetten yoksundurlar(Nazi Almanyası).

İDEOLOJİ
Dünya görüşüdür aydınlanma sürecinin bir ürünüdür.

Eagleton 6 farklı ideoloji geliştirmiştir.
-Toplumsal yaşamdaki fikir, inanç ve değerleri üreten maddi süreç
-Toplumsal açıdan önemli bir grubun veya sınıfın içinde bulunduğu durumu imgeliyen inanç ve fikirler
-Toplumsal grupların çıkarlarının meşrulaştırılması ve desteklenmesi
-Toplumun maddi yapısından kaynaklı yanlış ve aldatıcı inançlar

BELLİ BAŞLI İDEOLOJİLER

Liberalizm= Bireyin, özgürlüğün, aklın, adaletin hoşgörünün ve farklılığın ön plana alındığı ve bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerin korunmasının esas olduğu devletin bu çerçevede sınırladığı bir ideolojidir

Muhafazakarlık= Varolan toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel ortamın korunmasını temel alan düşünce sistemidir.

Sosyalizm= Toplum, iş birliği, eşitlik, sosyal sınıf ve ortak mülkiyet üzerinde durulan kavramlardır. Marxın düşüncesine dayanır.

Faşizm= Lider pozisyonunun önemli olduğu siyasal itaat kültürünün yaygın aşırı milliyetçilik hatta ırkçılık öğelerini taşıyan totoliter unsurlu baskıcı ve anti demokrotik özelliklere sahiptir.

NeoLiberalizm= Temel olarak birey ve pazarı almış devletin piyasa üzerindeki müdehalesini ortadan kaldırmayı amaçlamıştır
Soyal demokrasi= Sosyalizm ile liberal değerlerin harmanlandığı devletin göreli olarak müdehalesinin mümkün olduğu sosyal refah egemen anlayışının olduğu sosyal adaletin önemsendiği bir ideolojidir.

SİYASETE İLİŞKİN TEMEL SOSYOLOJİK YAKLAŞIMLAR

Öne çıkan 4 yaklaşım vardır=

İşlevselci Yaklaşım
-En temel vurgu devlete olan ihtiyaçtır.
-Düzeni sağlamak
-Diğer devletlerle ilişkisi
-Sistemi yönlendirmek

Çoğulcu Yaklaşım
Klasik çoğulculuk ve seçkinci çoğulculuk olmak üzere 2 ye ayrılır.
Klasik çoğulculukta
-Hükümet toplumun istekleri ve çıkarları doğrultusunda hareket eder.
-Siyasal partiler temsilci gücün temsili hükümetler için gerekli organizasyonlarıdır.
-Modern toplumun olmazsa olmazları kabul edilir.

Elit(seçkin) teorisi
Yönetici ve yönetilen sınıf, elit olan ve olmayan olarak ikiye ayrılır.
Wifredo Pareto ve Gaetano Mosca tarafından geliştirilmiştir.
-Toplum bir elitler grup tarafından yönetilmektedir
-Yönetici elitler: askeri elit,dini elit, iş adamları elidi, aydın elidi
-C.W.mills ileriye sürmüş olduğu iktidar seçkinleri analizinde ABD de askeri elitler-Büyük şirketler yöneticileri-Siyasal elitler olarak 3 seçkin grup belirlemiştir

Marksist Çatışmacı Yaklaşım
-Toplumdaki genel çatışmanın kaynağı sınıfsal çatışmadır ve kapitalist toplumlarda görülür.Bu çatışma iktidar sahibi olanlar ve olmayanlar arasındadır.
-İktidarın kaynağı ekonomidir ve alt yapıda bulunur.
-Siyasal iktidar ekonomik iktidarın yansımasıdır.
-Üretim araçlarının kolektif(ortaklaşa) sahiplenişi olan komünüst toplumda güçte halk arasında eşit dağıtılacaktır.
-Üretim araçlarına sahip grup toplumda azınlıktadır ve egemen sınıf konumundadır.
-Üretim araçları yönetici sınıfa aittir iktidarın insanlara dönüşünün tek yolu üretim araçlarının kolektif mülkiyetiyle mümkündür
-Aile ve hukuk egemen sınıfın devamlılığı için işlevsel görülür.

KÜLTÜR VE TOPLUM
Tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemi,maddi ve manevi öğelerin tümüne kültür denir.Dille ilgilidir ,genetik değil öğrenilen bir faktördür.

KÜLTÜR KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİMİ
18.yy kadar tarımsal etkinliklerle veya dinle ilişkili olarak dönüşülen kültür daha sonralarda toplumsal değer ve davranışların tanımlandığı alan olarak ortaya çıkar.

KÜLTÜR ÇEŞİTLERİ
-ALT KÜLTÜR= Farklı yaşam tarzları geliştirildiğinden hakim olan kültürle ilişkisi olsada ondan önemli ölçüde farklılaşır
-KARŞI KÜLTÜR= Egemen kültüre karşı gelen ve bunu açıkça gösteren toplumları göstermek için kullanılır.
-KİTLE KÜLTÜRÜ= Frankfurt okulu tarafından üretilen kitlesel düzeyde tüketilen kültür için kullanılan bir terimdir.Halk kültüründen farklıdır medya önemli bir araçtır.
-FOLK YADA HALK KÜLTÜRÜ= Geleneksel halk danslar
-YÜKSEK KÜLTÜR= İnsan yaratıcılığının estetik-mükemmellik ile özdeş olan en üst düzey örnekleridir(opera-bale)
-POPÜLER KÜLTÜR= Toplumda büyük çoğunluklar tarafından beğenilen kültürdür.
-PARADİGMA= Bir bilimsel disipline bilişm topluluğuna belirli bir süre için model oluşturma ve topluluğun üyeleri tarafından kabul edilen addır.

Sosyolojiye Giriş Tüm Üniteler Geniş Özeti

SOSYOLOJİK DÜŞÜNMENİN BİREYE SAĞLAYACAĞI ÖZELLİKLER

– Toplumsal sorunları görebilme
– Daha farklı bir dünya olabileceğini görmek.
– Bildiklerimizi yeniden inceleme
– Kesin doğruları çözümleme ve sorgulama alışkanlığı kazanma …

*Toplumsal Yapı : Toplumu oluşturan temel gruplardan ve toplumsal kurumlardan meydana gelen kalıcı, sürekli ve örgütlü ilişkilere denir

*Statü : Diğer insanların bizim hakkımızdaki düşüncelerini ve bize karşı davranışlarını belirleyen şey statümüzdür. Verilmiş ve edinilmiş statüler vardır.

*Toplumsal Rol : Toplum her statüdeki insanın belirli bir şekilde davranmasını bekler ve bu davranışlar ROL olarak adlandırılır. Bireyin rollerinden biri yada bazıları diğer yollarla uyuşmadığı zaman ROL ÇATIŞMASI olur.

*Norm : Normlar belirli durumlarda insanların nasıl davranması gerektiğini konusunda yaptırımı olan beklentilerdir. Normlar değerlere dayalı olarak geliştirilen kurallardır.

*Toplum : Toplum bireylerin toplamı demek değil belirli bir kültürü ve bir takım toplumsal kurumları paylaşan insanlar arasındaki ilişkilerdir. Toplum ve ulus birbirinden farklı kavramlardır. Ulus resmi olarak tanınmayı içeren ve varsayılan bir birlikteliktir.

*TOPLUM TİPLERİ
– Avcı ve Toplayıcı toplumlar
– Tarım toplumları
– Kırsal toplumlar
– Modern toplumlar
– Bilgi toplumu
– Modernlik öncesi toplumlar

*Toplumsal değişme : Toplumun kültürel yapısal ekolojik veya demografik özelliklerindeki değişmeyi ifade eder.

*Toplumsal Kurum : Toplumun yapısı ve temel değerlerinin korunması bakımından nispeten sürekli kurallar topluluğudur. Kurum ve toplumsal kurum farklı şeylerdir örneğin sağlık ocağı hastaneler birer kurumdur sağlıkla ilgili kurumların bütünü ise bir toplumsal kurum olan sağlık kurumudur.

*Toplumsal Olgu : Bireyin dışında bulunan ve sahip oldukları zorlama gücü sayesinde kendilerini bireye kabul ettiren davranış düşünme ve hissetme biçimleridir.

*Değer : Toplum yada sosyal bir grup tarafından önemli görülen inanç ve ideallerdir.

*Toplumsallaşma : Toplumun kültürünü öğrendikleri etkileşim sürecidir.

*C.Wright Mills tarafından geliştirilen sosyolojik imgelem hem tarihi hem biyografiyi hem de toplumun bunlar içindeki ilişkilerini kavramaktadır.
*Sosyoloji makro düzeyde toplumsal kurumların yada toplumların yapısını, Mikro düzeyde grupları gruplar arasındaki etkileşimi ve toplumsal rolleri inceler

*Mikrososyoloji : Yüz yüze etkileşim halindeki gündelik davranışların incelenmesine mikrososyoloji denir.

*Makrososyoloji : Siyasal sistem yada ekonomik düzen gibi büyük ölçekli toplumsal düzenlerin çözümlenmesine ise makrososyoloji denir.

SOSYOLOJİNİN DOĞUŞU
Bilim olarak sosyoloji yaklaşık 200 yıl önce ortaya çıkmıştır. Fransız devrimi ve Endüstri devrimi sonrasında büyük değişimler meydana gelmiştir. Sosyolojinin ortaya çıkmasındaki en büyük etken bu değişimlerdir.
İlk sosyolojik analizler nelerin neden değiştiğini ortaya koyma ve gelecekte toplum yapısının nasıl olacağını tahmin eden analizlerdir.
Auguste COMTE toplumun bilimsel olarak incelenmesini sosyoloji olarak adlandıran ilk kişidir(sosyolojinin isim babasıdır)

SOSYOLOJİNİN DİĞER SOSYAL BİLİM DİSİPLİNLERİYLE İLİŞKİSİ
Disiplin bilim dallarının alt kategorilerine verilen isimdir. Sosyoloji hem bir bilim hem bir disiplindir. Doğa bilimlerinin kullandığı yöntemlerle cevap bulma çabası sosyolojiyi doğurmuştur.

Psikoloji: Bireysel davranışı incelediği için

Antropoloji : Sadece kültür üzerinde durduğu için

Ekonomi ve Siyaset : Sadece toplumsal kurumu inceledikleri için

Tarih : Olguların belirli dönemdeki hallerini incelediği için …
Sosyolojiden farklıdır. Sosyoloji diğer disiplin alanlarından diğer disiplin alanları da sosyolojiden faydalanır ilişki içindedirler .

BİLİM VE YÖNTEM
Bilimsel araştırmanın aşamaları
– Araştırma konusunun seçilmesi ve problemin belirlenmesi
– Araştırma için uygun araştırma tipi ve yöntemin belirlenmesi
– Araştırma evrenin belirlenmesi ve örneklem seçimi
– Veri toplama
– Veri analizi
– Bulguların yorumlanması ve rapor yazımı.
*Bilim olması gerekeni değil olanı araştırır,Bir toplumsal kurumdur,sistemli ve organize edilmiş bilgiler bütünüdür, bilgi üretmenin sistemli bir yoludur hem emprik (gözleme ve deneye dayalı) hem rasyoneldir, değerlerden mümkün olduğunca uzak kalmaya bakar.

DOĞA BİLİMLERİ VE SOSYAL BİLİMLER
ARALARINDAKİ FARKLAR
– Doğa bilimlerde kesin bilgilere gitmek sosyal bilimlere göre daha kolaydır
– Doğa bilimlerde ölçüm yapmak daha kolaydır
– Doğa yasaları daha kesindir.
– Doğa bilimlerde gelecekle ilgili tahmin yürütmek daha kolaydır.
– Doğa bilime daha kolay deney yapılır
– Doğa bilimde olayların neden sonuç ilişkisini daha kolay ortaya koyar.

SOSYOLOJİK ARAŞTIRMALARDA YÖNTEM VE TEKNİKLER
Sosyal bilimlerde temel yaklaşım

POZİTİVİST YAKLAŞIM: -Emprik, Sistematik , Teorik
– Tek bir bilimsel yöntem vardır bütün bilimler bu yöntemi kullanır sadece konuları değişiktir.
– Gerçekliğin insanlardan bağımsız olduğunu ve keşfedilmeyi beklediğini savunur.
– Toplumsal dünyayı incelemek için doğa bilimlerinde kullanılan yöntemlerin kullanılmasını gerektiğini savunur
– Sadece görünen olguları ve ilişkileri sosyolojinin konusu yapar
– Toplumsal gerçeklik bilinebilir
– Yöntem olarak nicel yöntem kullanılır.
– Toplumsal gerçekliği fiziksel gerçeklikler gibi bireylerin öznelikler dışında var olanlarla sınırlı tutarlar
– Sadece ileriye yönelik kestirmeler yapabilirler.
– İnsanların rasyonel hareket ettiklerini düşünürler.
– Kökleri Auguste Comte ve Durkheim e dayanır.
– Bilimselliğin temelini hipotezlere dayatır.

YORUMLAYICI YAKLAŞIM: -Emprik, Sistematik , Teorik
– Toplumsal gerçekliği bireylerin ona verdiği anlamda aramaya çalışır
– Araştırmadaki amacı toplumsal eylemi anlatmaktır
– İncelenen toplumsal eylemin bağlamına bakılır
– Nitel araştırma yöntemini kullanır
– Nedensel açıklamayı değil derinlemesine betimlemeyi anlamayı ve yorumlamayı amaçlar
– Kökleri Alman Dilth ye ve Max Weber‘e dayanır

ELEŞTİREL YAKLAŞIM -Emprik, Sistematik , Teorik
– Toplumsal gerçekliği görünür toplumsal ilişkilerin arkasında saklı olduğunu düşünür.
– Toplumsal ilişkiyi dönüştürmeyi amaçlar
– İnsanların düzen tarafından aldatıldıklarını değişime uğradıklarını savunur
– Kökleri Karl Marx ve Sigmun Frued’a dayanır.

FEMİNİST YAKLAŞIM
Feminist araştırmacıların amacı :
– Toplumsal ilişkilerdeki cinsiyetçi iktidar yapısını dönüştürmeyi amaçlar
– Ataerkil toplumsal yapı içinde güçsüz olan kadını güçlendirmek
– Pozitivizmi eleştirir
– Toplumdaki cinsiyete dayalı ilişkilerin varlığını göstermek

KIRSAL KADININ ÖZELLİKLERİ
– Kırsal kadın tamamen mülksüzdür
– Yeniden üretim sürecinde sermayesizdir
– Kadının tarımsal alandaki emek üzerindeki kontrolü çok düşüktür
– Türkiye’nin tarımında kadınsallaşma yaşanmaktadır.

NİCEL ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİ
– Pozitivist yaklaşıma dayanan araştırma yöntemidir
– Araştırmaların başına yapılmış olan hipotezlerin sınanmasına dayalı yapılır
– Araştırmacılar nesneldir
– Tümden gelim
– Sosyal olgular arasında neden sonuç ilişkisi ortaya konmaya çalışır
– Standartlaştırılmış teknikler kullanılır
– Kavramlar kesin ölçülebilir değişkenler haline dönüştürülebilir.

NİTEL ARAŞTIRMA YÖNTEM VE TEKNİKLERİl
– Tümevarım ilkesi benimsenmiştir
– Hipotezle başlamaz
– Sosyal olguları içinde bulundukları sosyal bağlam içinde değerlendiren yöntemdir.
– Keşfedicidirler, küçük örneklem gruplardan veri toplarlar
– Standartlaştırılmış veri toplama araçları kullanılmaz.
– Veriler yapılandırılmamış görüşme, odak grup görüşmesi yapılandırılmamış ve yarı yapılandırılmış gözlem yaşam öyküsü örnek olay ve doküman incelenmesi gibi veri toplama yöntemleriyle elde edilir.

YÖNTEMSEL ÇOĞULCULUK
Nitel ve Nicel yöntemin bir arada kullanılabileceği görüşünün temel düşüncesidir.

SOSYOLOJİDE TEMEL YAKLAŞIMLAR SOSYOLOJİNİN GELİŞİMİ
Sosyoloji biliminin gelişiminde katkıda bulunan bir çok yaklaşım bulunmaktadır.En etkili olanları Marx, Durkheim, Weber, İşlevselcilik marxizm, çatışma teorisi, sembolojik etkileşimcilik.

SAİNT SİMON(1760-1825)
– Sanayi toplum kavramını ilk ortaya atan kişi
– Pozitivisttir aynı zamanda feodal ve askeri toplumlardan sanayi toplumlarına doğru gelişme gösterdiğini belirtmesi üzerine evrimcidir de .
– Hem sosyolist hem muhafazakar bakış açısına sahiptir
– İlk sosyolist ilk sosyolog
– Toplumsal değişmedeki problemlerin muhatabının sosyal fizik olduğunu söyler.

AUGUSTE COMTE (1798-1857)
– Evrimci ve pozitivisttir
– Sosyoloji bilimini icat etmiş be pozitif sosyoloji geleneğinin öncüsü olmuştur.
– Sosyolojinin isim babasıdır.
– İnsan düşüncesi ve toplumsal evrim için söz konusu ettiği üç aşama vardır.. bunlar sırasıyla
*Teolojik aşama , Metafizik ve pozitif dir.
– Başvurduğu kavramlar, toplumsal statik (toplumsal düzen), toplumsal dinamik(toplumsal değişim) tarihsellik, pozitif aşamadır.

HERBERT SPENCER(1820-1903)
– Pozitivist
– Charles Darwinin evrim teorisindeki ilkeler çerçevesinde ele alan evrimci bir sistem yaklaşımında geliştirilmiştir.
– Toplumsal değişme Darwinci anlamda güçlü olanların ayakta kaldığı zayıf olanların yok olduğu tezine yani doğal seleksiyon yasalarına göre işlemektedir.
– Sosyal Darwinist

KLASİK SOSYOLOJİ(MARX,WEBER,DURKHEİM)

KARL MARX(1818-1883)
– Toplumları tarihsel süreç içerisinde komünal köleci feodel kapitalist ve sosyolist olarak ayırmış
üretim ilişkilerine dikkati çekmiş modern çağda doğu toplumlarının farklılıklarında Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) ile açıklamaya gitmiştir
– Tarihsel maddecidir.
– Modern toplumun farklılıklara ve sınıflara dayandığını düşününr-
– Diyalektiği yöntem olarak kullanır
– Toplumsal emek ve üretim ilişkileri önemli kavramları arasındadır.
– Toplum analizlerinde alt yapı ve üst yapı olmak üzere iki ayırıma gider
– Eleştirel
– İşlevselci
– Kapitalist üretim sistemi emeğin yabancılaşmasına neden olmaktadır
– Kapitalist sistem eşitsizlikleri üretim sürecinde yaratmaktadır.
– Kapitalizmde toplumsal eşitsizliği yaratan en büyük faktör dindir
– Bir üretim tarzında belirleyici olan faktör alt yapıdır
– Toplumsal değişmenin motor gücünün sınıf çatışması olduğunu ifade eder.
*Alt Yapı :Temel ekonomik ilişkilerin etrafında dönen ve toplumsal düzene şeklini veren üst yapıyı şekillendiren ilişkilerdir üretim güçleri ve üretim ilişkileri arasındaki çelişkiye karşılık gelmektedir.
*Üst Yapı: Üretim güçlerini elinde bulunduranların egemenliklerini meşrulaştırmak için kullandıkları araçlardır.
EMİLE DURKHEİM(1858-1917)
– İşlevselci(fonksiyonolist)
– Kullandığı temel kavramlar; Mekanik dayanışma, Organik dayanışma, anomi, iş bölümü
– Toplumsal düzen sembolik etkileşimin bir sonucudur
– Anti hümanist
– Geleneksel ve modern toplum karşılaştırmasını kullanır.
– Toplumsal değişmede en önemli faktörün iş bölümü olduğunu savunur.
– Yapısal işlevselcilik
– Toplum bireylerden üstündür
– Biyolojik organizma
– Toplumsal dayanışma

MAX WEBER(1864-1920)
– Karizmatik otorite
– Toplumsal eylemi anlamaya yöneliktir
– Sosyolojinin çalışma nesnesini toplumsal eylem olarak tanımlar.
– Pozitivizmi eleştirir.
– Toplumsal eylem
– Akılcı/Rasyonel
– 4 toplumsal eylem tipinden söz eder.
– Yorumlayıcı veya anlayıcı sosyoloji
– Otorite ve örgüt tiplerinden söz eder Geleneksel otorite , Karizmatik otorite yasal-ussal otorite
– En ünlü çalışmaları Protestan ahlakı ve Kapitalizmin ruhu dur.
– Tek faktör yerine çoğulcu(plüralist) bir yaklaşım benimser
– Toplumsal eylemi yorumlamak ve açıklamak ile ideal tipler oluşturma çabası olmuştur.
– Bir amaca yöneliktir
– Araçlar kullanır
– Hesaplı ve planlıdır
– Dinsel ahlaksal ve kültürel değerler.
– Toplumsal ilişkileri anlamak için bireyin gerçekleştirdiği eylemin anlamına bakmak gerekir
– Demir kafeslere benzettiği rasyonel örgütleme tipi Bürokrasidir.

İŞLEVSELCİLİK
– Durkheim, A.R Radcliffe-Brown ile Bronislaw Malinawski tarafından geliştirilmiş.Talcott Parsons be Robert K.merton tarafından ilerletilmiştir.
– Evrimci bir anlayışa sahiptir
– Toplumu işlevsel bir bütün olarak görür.
– Toplum öz düzenlemeye sahip bir sistem olarak ele alınır.
– Çevredeki değişime karşı toplumun kendi koruma mekanizmaları yarattığı fikri vardır.

MARXİZM VE ÇATIŞMA TEORİSİ
– Marxın yaklaşımına dayanan çatışma teorisi Marxist teorilerin onun orjinal düşüncelerine sadık kalan geleneksel ve yeni versiyonlarına yaslanır.
– Gramsci toplum analizlerinin sadece alt yapı değil kültür ve ideolojilerinin de önemli olduğunu vurgulamıştır.
– Yapısalcı marxizm olarak bilinen teorinin geliştiricisi Lois bir toplumda belirli ilişkilerden oluşan 3 temel toplumsal yapıyı (ekonomik siyasal ve ideolojik yapılar) belirlemiştir.
– Frankfurt okulu tarafından geliştirilen eleştirel teoride marxizmde önemli yer tutar.

SEMBOLİK ETKİLEŞİMCİLİK
– Toplumu yanlız yapıları açısından değil bireyler açısından da analiz eder
– İnsanlar arasındaki etkileşimcilik mutlaka sembollerle olur
– Bireylerin gündelik yaşamdaki sembolik etkileşimlerinin bir ürünü olarak ele alır
– Gerorge Herbert mead kurucusu, Ch colley, W.thomas ve Herbert Blumer katkıda bulunmuştur
– Adını blumerden almıştır
– Toplumsal düzenin içinde yaşadığımız dünyada şeylere atfettiğimiz anlamlar sonucu ortaya çıktığı savunulur.
– Mikro sosyolojide kalır
– Bireyden bağımsız değil bireyin ona yüklediği anlamdan meydana gelir

FEMİNİST VE POSTMODERN YAKLAŞIMLAR
– Klasik ve modern sosyolojide yer alan bütün yaklaşımlara eleştirel bakarlar
– Eleştirel teoriye benzer
– Nedensellik ilkesine ve akılcı düşünceye dayalı bilim anlayışının iflas ettiğini öne sürerler
– Kültür sanat teknoloji ve bilime kadar pek çok alanda modernizme bir eleştiri olarak doğan postmodernizm gerçekliğin modern çağdaki sosyolojik yaklaşımlarla bilinmeyeceğini ve akılcı düşünme biçimleri tarafından iyileştirilemeyeceğini savunur.

TOPLUMSAL DEĞİŞME
– Toplumsal yapının kurumların toplumsal ilişkiler ağının davranış kalıplarının toplumsal norm ve değerlerinin zaman içimde olumlu veya olumsuz değişimini ifade eder.
– Nötr bir kavramdır
– Gelişme ve ilerleme kavramlarıyla ilgilidir

TOPLUMSAL DEĞİŞMEYİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER
– Fiziki çevre -Kültürel faktörler
– Teknoloji faktörü -Demografik faktör

TOPLUMSAL DEĞİŞME İLE İLGİLİ TEMEL YAKLAŞIMLAR
– A Giddens modern dünya gelişme seviyelerine göre
– Birinci Dünya toplumları (gelişmiş ülkeler)
– İkinci ” ” (Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa)
– Üçüncü ” ” (Gelişmekte olan toplumlar)
– Yeni sanayileşen ülkeler (Brezilya, Türkiye)

EVRİMCİ YAKLAŞIM
– Evrim süreklidir ani değişmeler yoktur
– Evrim bütün toplumlarda görülür
– Evrimin belirli bir yönü vardır
– Doğal bir süreçtir
– Herhangi bir birim için kendi potansiyellerini gerçekleştirme sürecidir
– Zorunlu ve kaçınılmazdır
– Durağan ve düzenli toplum anlayışına sahiptir
– Amacı toplumsal aşamaların kanunlarını bulmaktır
– Avrupa toplumunu diğer toplumlara göre en üst ve model alması eleştirilmesine neden olmuştr
– Etnosantrik ve Avrupa merkezci bir bakışa sahiptir
– Comte evrimci yaklaşımın önde gelen isimlerindendir.

MODERNLEŞME OKULU
– Azgelişmişliğin nedenini az gelişmiş ülkelerde arar
– Walt Whitman Rostow toplumsal değişme açısından bu kuramda yer alır
– Görüşleri: Çevre ülkelerin az gelişmişlik nedeni kapitalist ülkelerdir
-Kapitalizm uluslar arası düzeyle örgütlenmektedir
-Merkez, çevre ve yarı çevre olmak üzere üç iş bölümü vardır.
-Evrimci yaklaşımı benimsemiştir
-İdeal model olarak ABD yi ele almaktadır
-Parons, Bert Hozelist, Walt withman Rastow

BAĞIMLILIK OKULU
– 1960 larda Andre Gunder Frank tarafından geliştirilmiştir
– Azgelişmişliğin sürekliliği
– Merkez-çevre ayrımından yola çıkarak çevrenin gelişememişliğinin yada azgelişmişkliğin nedenlerini açıklamaya çalışmıştır.
– Bağımlılık ilişkisi devam ettiği sürece çevre için var olan tek seçenek az gelişmişliğin sürekliliğidir
– Modernleşme okuluna karşı geliştirilmiştir.

DÜNYA SİSTEMİ YAKLAŞIMI
Immanuel Wallerstein tarafından bağımlılık okuluna tarihsellik katmak amacıyla oluşturulmuştur

KÜRESELLEŞME
– Kuşkucular, aşırı küreselleşmeciler, dönüşümcüler olmak üzere 3 temel yaklaşım vardır
– Robertson 15. yy kadar tarihsel sürece yayarak incelemiştir
1-Oluşum aşaması= Yeni ulusların ortaya çıkışı bireyselcilik ve hümanizmin yükselişi
2-Başlangıç aşaması= Uluslar arası ilişkilerin formelleşmesi yurttaşlık ve insanlık kavramlarının belirginleşmesi
3-Kalkınma aşaması = Ulus devlet kavramının yerleşmesi
4-Hegemonya mücadele aşaması = Küresel düzeyde savaşlar.
5-Belirsizlik aşaması =Kitle iletişim araçlarının yaygınlığı, insan hakları ırk ve toplumsal cinsiyete dayalı kimliklerin ön plana çıkması

EKONOMİK DÜZEYDE KÜRSELLEŞME
– Refah devleti: Eğitim, sağlık barınma ve asgari düzeyde gelir gibi temel insani ihtiyaçlara yönelik
hizmetlerin ve yardımların sosyal güvenceler aracılığı ile devlet tarafından sağlanmasıdır.
– Fordizm: 2. dünya savaşından 1970 lerin sonuna kadar hakim olan sermaye birikim modeli ve üretim örgütlenme biçimidir. Kitlesel üretimi(bant tipi) esas alır.
– PostFordizm 1980 lerden sonra görünen sermaye ve örgütlenme biçimidir. Piyasa koşullarının gerektirdiği her türlü esnekliüe dayanır.

SİYASET
– Hükümet sanatı, kamusal hayat, uzlaşma, uyum/çatışma, gücün ve kaynakların dağıtımı çeşitli içeriklere sahiptir.
– Ülke devlet ve insan yönetimi demektir

SİYASET BİLİMİ-SOSYOLOJİSİ

Siyaset bilimi: yönetim aygıtları ,kamu yönetim mekanizmaları ile seçimler, kamoyu, baskı grupları ve siyasal davranışlarla ilgilenirler..
Siyaset Sosyolojisi: Siyasal olguların sosyolojik analizi ve daha çok siyaset, toplumsal yapılar, ideolojiler ve kültürlerle ilgilenir.

İKTİDAR-OTORİTE-PATERNALİZM-MEŞRUİYET

İktidar: Bir kişinin yada bir grubun diğerlerinin karşı koyma durumunda bile kontrol etmesini ifade eden toplumsal ilişkidir.

Paternalizm: Baba ile çocuk arasında varsayılan çocuğun kendi kendisine bakamazmış gibi babanın sahip çıkmasına göndermede bulunan ve iktidarın vatandaşın iyliği için hareket etme olarak tanımlar

Otorite: İtaat yoluyla istikrarın sağlanabildiği hiyerarşik bir ilişkidir

Meşruiyet: Bir hükümetin otoritesine boyun eğenlerin bunlara razı gibi gösterilmesi

OTORİTE TİPLERİ
– Weber 3 çeşit otorite tipi belirlemiştir
1-Geleneksel Otorite= Toplumdaki meşruiyetlerini gelenekten göreneklerden ve inançlardan alır
2-Karizmatik Otorite= Meşruiyetini liderin olağanüstü olduğuna inanılan otorite
3-Yasal-Akılcı Otorite= Rasyonel aklın belirlediği yasalarla yetkileri sınırlandırılmış

LAİKLİK-DEVLET-DEMOKRASİ
– Laiklik: Farklı dinden ve inançlardan insanların eşit koşullarla aynı kurallara uymak durumunda bulundukları toplum düzenini ifade eder

– Devlet Belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan siyasal bir araçtır. Toplumun en üst organizasyonudur.

– Demokrosi: Halkın kendi kendini yönetmesi günümüzde farklı biçimleri vardır
1-Katılımcı demokrasi
2-Temsilci yada liberal demokrasi

Totaliter Devlet: Toplumdaki tüm baskı şiddet ve zor ile kurumları denetim altına alan ve toplumsal meşruiyetten yoksundurlar(Nazi Almanyası).

İDEOLOJİ
Dünya görüşüdür aydınlanma sürecinin bir ürünüdür.

Eagleton 6 farklı ideoloji geliştirmiştir.
– Toplumsal yaşamdaki fikir, inanç ve değerleri üreten maddi süreç
– Toplumsal açıdan önemli bir grubun veya sınıfın içinde bulunduğu durumu imgeliyen inanç ve fikirler
– Toplumsal grupların çıkarlarının meşrulaştırılması ve desteklenmesi
– Toplumun maddi yapısından kaynaklı yanlış ve aldatıcı inançlar

BELLİ BAŞLI İDEOLOJİLER

Liberalizm: Bireyin, özgürlüğün, aklın, adaletin hoşgörünün ve farklılığın ön plana alındığı ve bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerin korunmasının esas olduğu devletin bu çerçevede sınırladığı bir ideolojidir

Muhafazakarlık: Varolan toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel ortamın korunmasını temel alan düşünce sistemidir.

Sosyalizm: Toplum, iş birliği, eşitlik, sosyal sınıf ve ortak mülkiyet üzerinde durulan kavramlardır. Marxın düşüncesine dayanır.

Faşizm: Lider pozisyonunun önemli olduğu siyasal itaat kültürünün yaygın aşırı milliyetçilik hatta ırkçılık öğelerini taşıyan totoliter unsurlu baskıcı ve anti demokrotik özelliklere sahiptir.

NeoLiberalizm= Temel olarak birey ve pazarı almış devletin piyasa üzerindeki müdehalesini ortadan kaldırmayı amaçlamıştır
Soyal demokrasi= Sosyalizm ile liberal değerlerin harmanlandığı devletin göreli olarak müdehalesinin mümkün olduğu sosyal refah egemen anlayışının olduğu sosyal adaletin önemsendiği bir ideolojidir.

SİYASETE İLİŞKİN TEMEL SOSYOLOJİK YAKLAŞIMLAR

Öne çıkan 4 yaklaşım vardır

1- İşlevselci Yaklaşım
– En temel vurgu devlete olan ihtiyaçtır.
– Düzeni sağlamak
– Diğer devletlerle ilişkisi
– Sistemi yönlendirmek

2- Çoğulcu Yaklaşım
Klasik çoğulculuk ve seçkinci çoğulculuk olmak üzere 2 ye ayrılır.
Klasik çoğulculukta
– Hükümet toplumun istekleri ve çıkarları doğrultusunda hareket eder.
– Siyasal partiler temsilci gücün temsili hükümetler için gerekli organizasyonlarıdır.
– Modern toplumun olmazsa olmazları kabul edilir.

3- Elit(seçkin) teorisi
Yönetici ve yönetilen sınıf, elit olan ve olmayan olarak ikiye ayrılır.
Wifredo Pareto ve Gaetano Mosca tarafından geliştirilmiştir.
– Toplum bir elitler grup tarafından yönetilmektedir
– Yönetici elitler: askeri elit,dini elit, iş adamları elidi, aydın elidi
– C.W.mills ileriye sürmüş olduğu iktidar seçkinleri analizinde ABD de askeri elitler-Büyük şirketler yöneticileri-Siyasal elitler olarak 3 seçkin grup belirlemiştir

4- Marksist Çatışmacı Yaklaşım
– Toplumdaki genel çatışmanın kaynağı sınıfsal çatışmadır ve kapitalist toplumlarda görülür.Bu çatışma iktidar sahibi olanlar ve olmayanlar arasındadır.
– İktidarın kaynağı ekonomidir ve alt yapıda bulunur.
– Siyasal iktidar ekonomik iktidarın yansımasıdır.
– Üretim araçlarının kolektif(ortaklaşa) sahiplenişi olan komünüst toplumda güçte halk arasında eşit dağıtılacaktır.
– Üretim araçlarına sahip grup toplumda azınlıktadır ve egemen sınıf konumundadır.
– Üretim araçları yönetici sınıfa aittir iktidarın insanlara dönüşünün tek yolu üretim araçlarının kolektif mülkiyetiyle mümkündür
– Aile ve hukuk egemen sınıfın devamlılığı için işlevsel görülür.
Kültür ve Toplum
Tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemi,maddi ve manevi öğelerin tümüne kültür denir.Dille ilgilidir ,genetik değil öğrenilen bir faktördür.

Kültür Kavramının Tarihsel Gelişimi
18.yy kadar tarımsal etkinliklerle veya dinle ilişkili olarak dönüşülen kültür daha sonralarda toplumsal değer ve davranışların tanımlandığı alan olarak ortaya çıkar.

Kültür Çeşitleri
-Alt kültür: Farklı yaşam tarzları geliştirildiğinden hakim olan kültürle ilişkisi olsa da ondan önemli ölçüde farklılaşır
-Karşı kültür: Egemen kültüre karşı gelen ve bunu açıkça gösteren toplumları göstermek için kullanılır.
-Kitle kültürü: Frankfurt okulu tarafından üretilen kitlesel düzeyde tüketilen kültür için kullanılan bir terimdir.Halk kültüründen farklıdır medya önemli bir araçtır.
-Folk yada halk kültürü: Geleneksel halk danslar
-Yüksek kültür: İnsan yaratıcılığının estetik-mükemmellik ile özdeş olan en üst düzey örnekleridir(opera-bale)
-Popüler kültür: Toplumda büyük çoğunluklar tarafından beğenilen kültürdür.
-Paradigma: Bir bilimsel disipline bilişim topluluğuna belirli bir süre için model oluşturma ve topluluğun üyeleri tarafından kabul edilen addır.

Ünite 8 Din ve Toplum

Dine Temel Yaklaşımlar

Din öncelikli olarak toplumsal kurumdur. Dinin birey ve toplum düzeyindeki işlevleri sosyolojinin analiz birimleridir.

Tarihsel Meteryalist Yaklaşım: Marx ve Engels

– Marx ve Engels dini üstyapıda görmekle birlikte bu dünyanın genel teorisi ahlaki yaptırımı, tesellinin ve haklılaştırmanın evrensel temeli olarak tarif etmişler dinin sınıf dayanışması yaratan ve ideolojik işlevleriyle ilgilenmişlerdir.

– Marx ve Engels dini üstyapıda görür, evrimci ve tarihsel materyalist açıdan değerlendirirler. Din kitlelerin afyonu gibi sömürüyü maskeleyen bir işleve sahip olarak görülür

Sosyal Psikolojik Yaklaşım: Weber

– Weber dinleri ortaya koydukları Teodise bakımından ele almış;

– Dinsel etikle ekonomik yaşam arasındaki ilişkileri incelemiştir.

– Dinlerin vaatlerini incelemiştir.

Dört rasyonel teodise türü olduğunu belirtir:

1- Dünya telafi sözü,

2- Bir öte de telefi sözü,

3- Düalizm doktrin.

4- Karma doktrin.

– Tayfun Atay teodise için kötülüğün varlığı ve gerçeği karşısında Tanrı’nın iyilik ve adiliğinin onaylanması karşılığını kullanmıştır

– Konfüçyenizm, Hinduizm, Budizm, Hıristiyanlık ve İslam olarak beş dini ele almış

– Yahudiliği ayrıca Hıristiyanlık ve İslam’a yaptığı etkiler bağlamında incelemiştir.

Toplumsal Yaklaşımı: Durkheim

– Durkheim, bütün dinlerde öncekilerde unsurlar bulunabileceğini düşünme sinden dolayı dinin en ilkel unsurlarına ulaşmaya çalışmış ve dini kutsal şeylere yani belirgin olarak ayırt edilen ve yasaklanmış şeylere ilişkin birleşik inançlar uygulamalar toplamı onlara içtenlikle inananların tümünden oluşan ahlaki bir topluluğu bir arada tutan inançlar ve uygulamalar olarak tanımlamıştır.

– Dini antroolojik gelenek içinde ele alır.

– Durkheim’a göre dinsel dinsel ayinde kutsanan toplumun kendisidir.

– Durkheim dini topluma eşdeğer görür.

– Marx, Engeles ve weber’le birlikte klasikler arasında yer almakla birlikte dini toplumsallıkla açıklamıştır.

– Durkheim toplumsal ölçekte ve bütünleştirir işlevde bir vurgu vardır.

Fenomenolojik Yaklaşım: Eliade

– “Arketip olarak din” bakış açısına sahip Eliade dini başka bir şeye indirgemeden onun için mantığını keşfe çalışır

– Din kendinden başka hiçbir şeye indirgenmemeli e din olarak din yaklaşımıyla ele alınmalıdır.

– Kutsallık derecesine göre derecelendirilir ve anlam kazanır.

İletişimsel Yaklaşım: Pace

– Dini iletişim olarak ele alır. Peygamberlerin kendilerinden önce inanç sistemlerini kısmen olumlayarak sosyal çevrenin yeni gereksinimlerine – uygun biçimde yeniden formüle ettiklerini ileri sürer

– Din olgusuna çağdaş yaklaşımlardan biri de Pace’nin “iletişim olarak din” yaklaşımıdır.

Din, Laiklik ve Sekülerleşme

– Laisizm din ile siyaset arasında kesin bir ayrım yan e toplumda dinin sınıflı bir rol oynadığını savunan bir doktrindir.

– Dinin siyaset alnından tamamen çekilmiş olması

– Serkülerleşme ise bir süreçtir; dinin bütün yaşam alanlarından çekilmesi küçülmesi diye tanımlanır.

Din e Toplumsal Tabakalaşma

– Dinin toplumsal tabakalaşma ile birincil ilişkisi herhangi bir toplumdaki tabakalaşmanın dini nitelikte olması durumunda söz konusu olur.

– Bazı durumlarda din bir toplumda var olan tabakalaşmayı kendisi ortaya koyup tanımlıyor olmasa bile meşrulaştırıyor olabilir.

Din ve Ekonomi

– Weber’in kapitalizmin neden doğuda değil de batıda ortaya çıktığına yönelik karşılaştırmalı açıdan yaptığı analizlerde direk neden sonuç ilişkisi olmasa da dürüstlük dakiklik çalışkanlık tutumluk ve sınırlama gibi modern kapitalizmin ihtiyacı olan etiklerin kalvinizmde olduğuna ve kapitalizmin oluşmasına katkıda bulunduğu yönünde görüşe götürmüştür.

– Kalvinizm, büyüden tamamen kopmayı temsil eder

– Tanrın mutlak aşkınlığını ve bireyin manevi soyutlanmışlığını temel alan öğretidir.

– Bu öğretiye göre yalnızca Tanrı özgürdür e bazıları o’nun lutruna ulaşmış seçilmişlerdir.

– Dinselliğin azalması modernliğe bağlayan teorik yaklaşımları bütünüyle reddeden açıklamalarda vardır.

– Özellikle dinin ekonomi kurumuyla ilişkileri inceleme konusu olduğunda Marx ve Weber’in yaklaşımları birbirini tamamlar nitelikte düşünülebilir.

Din ve Siyaset

– Karizma kavramından Weber, ilk aşamada herhangi bir kimsenin olağanüstü bir yeteneğini anlar bu yeteneğin gerçek yakıştırma ve sadece bir iddia olabileceğini de peşinen kabul eder.

– Karizmatik hareketler kendilerini doğrudan peygambere e onun ruhaniyetinin taşıyıcılarına dayandıran karizmatik liderlerce yönlendirilir.

– Seküler devlet tarihsel öncü nitelikte olanı Türkiye’deki modeldir.

Din ve Aile

– Din kurumu ortaya çıkışı itibariyle aile kurumunun işlevlerine talip olmuş bu yüzden de birey çoğu zaman aile ve din arasında seçim yapmak zorunda kalmıştır.

– Öte yandan aile ilk toplumsallaşma kurumudur.

– Din ve dinsel yaşantıyı öğrendiğimiz içselleştirdiğimiz veya tavır ve tutum geliştirdiğimiz ilk kurumdur

Heyrer, din ve aile arasındaki ilişkiler için dört ana başlıkta inceleme konusu önermiştir.

– Aynı toplum içinde evlenme( Endogamie)

– Başka bir gruptan eş seçme ( Exogamie)

– Evliliğin devamında çocuk sayısının dinle ilişkilendirilmesi

– Ailen benimsediği eğitimle ilgili değerler ve bunların dinle ilgisi

Din ve Toplumsal Değişme

– Din de diğer kurumlar gibi değişme karşısında uyum çatışma veya yenilenme yenilik gibi tepkiler verebilir.

– Din kurumu ile uzlaşının özellikle din devlet ayrılma modeli bakımından kitlelerce kabul gören ve yerleşik bir anlayışın olmadığı toplumlarda dinsel davranış sıklıkla politik nitelik kazanabilir ve değişme arzusunu temsil edebilir.

– Dinin genellikle bütünleştirici rolü öngörülür ancak egemenlik üzerine rekabetin yoğun olduğu dönemlerde din daima bütünleştirici bir rol oynamamış sık sık şiddetli çatışmalara da sebep olmuştur.

Ünite 9 Hukuk suç ve toplum

Toplumsal Hayatta Normlar ve Değerler

Sosyoloji bilimi toplumsal yaşamın işleyiş biçimlerini ve düzenliklerini incelerken normal ve değerler ile hukuksal kuralların eden davranışları, suçun toplumsal boyunu, toplumsal sapma gibi hukukla temas halinde olan yönlerle de ilgilenir.

Değerler Normlar

– Değerler normlara da kaynaklı eden ilkelerdir. Bir toplumda istenir ve doğru olana ilişkin ideal ilkeleri tanımlayan prensiplerdir. Değer davranış kuralları yaratabildiği gibi çatışmaya da neden olabilmektedir. (özgürlük değeri ile kürtaja karşı geleceksel değerleri korumak gibi)

– Normlar ise ödül ceza sistemiyle ortaya çıkan, bireylerin davranışlarına etki eden kültürel kurallardır.

Hukuk Sosyolojisi

– Hukuk sosyolojisi, hukuku toplumsal sürecin bir ürünü olarak ele alır. Hukukun toplumsal yaşamdan nasıl doğduğunu ve toplumsal yaşamla etkileşimini araştırır.

– Hukuk sosyolojisi teorik hukuk sosyolojisi e uygulamalı hukuk sosyolojisi olmak üzere ikiye ayrılır

– Teorik hukuk sosyolojisi hukuk ile toplumsal yaşam arasındaki karşılıklı etkileşimi inceler

– Hukuk sosyolojisi 20. yy’da bir bilim olarak şekillenmeye başlamıştır.

– Grotius ve Leibnitz’den birçok düşünür ve 19. yy’da yaşamış bir çok tarihçi etnolog, kriminolog, sosyolog ve hukukçunun hukuk sosyoloji bir bilim olarak kurulmasına önemli katkıları olmuştur.

– Hukuk sosyolojisinin öncüsü ilk çağdan Aristo ve modern zamanlarda Montesquieu’dür

– İslam bilgini İbn-i Haldun’un alana katkısı da göz ardı edilmemelidir.

İki bağlamda ele alır.

a) Toplumsal yaşamın bir ürünü olarak

b) Bu gerçek toplumun düzeni olarak

Hukuk sosyolojisinin çalıştığı konular

– Sosyal konrol sistemlerinin haklılaştırılması, işlevleri ve evrilmesi

– Belirli bir siyasal ekonomik düzenle ilişkili olarak yasak düşünce formları

– Meşrulaştırma ilkeleri ve etkileri

– Doğru yasal anlamlandırma formlarının aktarılması

– Hukuk dili sisteminin evrimi, hukuk düzenindeki zorlama ve özgürlük düzeyleri

Gurvitch hukuk sosyolojisini üç ana bölümde ele almıştır

a) sistematik hukuk sosyolojisi ( mikro-toplumsal kaynaklar)

b) Hukuki Tipoloji (makro-hukuk sistemleri)

c) Jenerik hukuk sosyolojisi ( hukukun zaman içindeki değişimi)

Sapma, Suç ve Toplum

Suç, törelere ve ahlak kurallarına aykırı davranış ve hukuki bakımdan da yasalara aykırı davranış olarak tanımlanabilir.

Sapmaya İlişkin Teorik Gelişmeler

Biyolojik yaklaşımlar: sapmanın kaynağını bireyin genlerinde, fizyolojisinde ya da kişilik özelliklerinde aramıştır dır ve sapma bir hastalık olarak görülmüştür.

Psikolojik yaklaşımlar:

Beyin fizyolojisinde değil psikoloji yapısında zihin, kişilik vb. sapmanın nedenini ararlar.

Sosyolojik yaklaşımlar:

Bireyden çok toplumsala odaklanmışlardır e sapmanın oluşumunu açıklamaya çalışmışlardır.

İşlevselci yaklaşım:

Sosyolojinin kurucularından biri olan Emile Durkheim, Kriminolojiye önemli katkılar sağlamıştır. En önemli katkısı, suçun normal ve sosyal davranış için gerekli olduğunu iler sürmesidir. Ona göre suç her yaşta hem yoksullukta hem de zenginlikte var olduğuna göre insanın tabiatının bir parçası olarak görülmektedir.

Yapısal ve alt kültürler yaklaşımı

– Yapısal teoriler, sapmayı bireyin toplumsal yapıdaki konumlarıyla; alt kültür yaklaşımı ise sapmayı bir sosyal grubun alt kültürleriyle ilişkili olarak açıklar

1- Suç alt kültürleri (parasal ödül üreten suçlar)

2- Çatışma alt kültürleri ( dayanışmanın olmadı zamanlarda)

3- Geri çekilmeci alt kütürler (yasa dışı madde kullanımı) olmak üzere üç alt kültür sapma ilişkisi ortaya koymuşlardır.

– Herkesin doğru ve yanlış konusunda aynı değerleri aylaştığını varsayması, sapma ve suçun daha çok yoksullarla ilişkilendirmesi bakımından eleştiri almıştır

Sosyal Kontrol Yaklaşımı

– İşlevselcilik gibi sosyal normlara uyumun üretilmesinde sosyalleşme sürecine vurgu yapmaktadır.

– Kentleşme sürecinde sosyal bağların zayıflamasından destek alır.

– Bu teorilerle ilgili ilk çalışma 1958 yılında yapılan Nye’nin çalışmasıdır.

– Nye çocuk suçluluğunun öğrenme süreci sonucu ortaya çıktığını ve bunun kontrol eksikliğinden kaynaklanabileceğini ileri sürer.

– Ona göre sosyal kontrol sosyalizasyon sürecinden

– Nye buna içselleştirilmiş kontrol der.

– En iyi politika suçluyu değiştirmek yerine suçlunun suç işleme yeteneğini kontrol edecek pratik önlemler alınmalıdır.

Etkileyici yaklaşım

– Sapmanın farklı boyutlarını incelemesi bakımından özgün niteliğe sahiptir.

– Davranışların nasıl ilk kez sapma olarak tanımlandıkları ve belirli gruplar sapma olarak yaftalarken diğer grupların neden yaftalamadığı sorusuna yanıt ararlar.

Birincil sapma: Başlangıçtaki sınırları aşma davranışlarıdır. ( yasal yaşın altında alkol alma)

İkincil Sapma: Bireyin yaftayı kabullendiği ve kendisini sapkın olarak görmeye başladığı durumlardır. (Dışlandığı gruptan daha fazla sapmaya gitmesi)

Geleneksel ve Neo-Marxist Yaklaşımlar

– Toplumsal kaynakları kontrol eden egemen bir sınıfın varlığını ve bu sınıfın gücünü korumak için kurumsal kurallar ve inanç sistemleri geliştirdiğini vurgular.

– Marxist yaklaşım, suç e sapma gibi konularda güç ilişkilerini merkeze alır.

– Bu yaklaşıma göre suçun tanımı güç, servet ve yüksek mevkiye sahip olanlar tarafından kontrol edilmektedir.

– Suç kapitalist toplumun doğal ürünü olarak görülür

Kapitalist sistem şu nedenlerle suç üretir:

– Kapitalist Zenginliğin biriktirilmesine ve bireysel yararın en üst düzeye çıkarılmasına dayanır

– Belirli sınıflar çok daha az kaynağa ulaşabilme imkanından dolayı suça ve sapmaya zorlanırlar

– Davranışlar toplumsal sorumluluktan ziyade ekonomik bencilik ( bireyselcilik) yön verir, sosyal sınıfları ve bağları zayıflatarak egoizmi güçlendirir.

– Yarışmacı bir sistem olduğundan saldırganlık düşmanlık üretir.

Cinsiyet ve sapma

Toplumdaki cinsiyetçi yapı ile suçun cinsiyeti arasında yakından ilişki vardır.. Örneğin plak kadınların daha çok suça eğilimli olduğunu ancak suçlarını daha iyi gizleme kabiliyetine sahip oldukları için bilinmediğini iler sürer.

Suç Türleri

1- Mülke ilişki suçlar

2- Cinsel suçlar

3- Duygusal suçlar

4- Örgütsel ve mesleki suç formları

5- Alkol uyuşturucu suçları

6- Sağlık suçları

Örgütlü suç:

Kaçakçılık, yasa dışı kumar oynatmak, uyuşturucu ticareti zamanla ulus aşırı nitelik kazanmıştır

Beyaz yakalı suçlar:Toplumun varlıklı kesimlerine mensup kişilerin işlediği suçlardır. (vergi kaçakçılığı)

Sibersuç: Bilgi teknolojisindeki gelişmelerle ortaya çıkar ( internet üzerinden dolandırıcılık)

Türkiye’de Suç

– Belirli suçların yoğunlukta olduğu ve özellikle büyük kentlerde suç oranlarının dah yüksek olduğu görülmektedir.

– Örf ve adetlere ilişki algıların etkilediği suçlar da yoğunluktadır.

– Kentleşme ve göç, son yıllarda sosyal ve ekonomik açıdan meydana gelen hızlı değişimler ve suçlara verilen cezaların etkisiz kalması gibi nedenler Türkiye’de suç oranlarındaki artışın nedenleri arasındadır.

Ünite 10 Eğitim ve Toplum

Eğitim Sosyolojisinin Tanımı

– Öz olarak eğitimle toplumun ilişkilerini konu edinen Eğitim Sosyolojisi toplumun sosyal yapısını ve bütün olarak görmekte ve toplumun kurumlarından birisi olan eğitimi toplumsal temelde incelemektedir.

– Bu yaklaşımda sosyolojik yöntemler söz konusudur ve konuya bakış açısı da sosyolojiktir.

– Eğitsel sosyoloji ise eğitim sistemini öğretmen öğrenci ilişkilerini sınıfların durumlarını eğitimde uygulanan yöntemler vb gibi durumları incelemektedir.

– Eğitim sosyolojisinin kurucusu olarak görülen Durkheim, işlevselci yaklaşımı temel almış bir sosyologdur.

Eğitim sosyolojisinin alanı 4 grupta toplanırsa:

1- Eğitilen kişinin toplumsallaşması için toplumun eğitimden beklentilerini araştırmak

2- Toplumsal değişmedeki eğitimin işlevini araştırmak

3- Toplumun yaşam biçimine uygun eğitimin biçimlenmesine ve işlemesine ilişkin ilkeler koymak

4- Eğitim sistemi ile toplum ilişkileri arasındaki nasıl ilişki kurulacağına bakmak

Yapısal-İşlevselci Yaklaşım

– Eğitim çağdaş toplumlara akılcı çözümler sunduğunu

– Okulu bir sosyal sistem olara sosyalleşmeyi sağladığını

– Toplumsal bütünleşmeyi uyumu sağladığını

– Okuldaki süreçlerin toplumsal gereksinimlere göre konumlandığını ve demokrasi gibi değerleri yaygınlaştırdığını iler sürer

Bilgi sosyolojisi, fenomenoloji sosyoloji yaklaşımları

– Eğitim sosyoloji kurumları, düşünceleri öğretim elemanlarını yetenek ve başarıyı başlangıç noktası olarak almalı

Çatışmacı yaklaşımlar:

Marxist ve Neo Marxist yaklaşımların sınıf çatışmasına dayalı bakışını ve çözümünü merkeze alan eğitimde fırsat eşitliğini toplumda alt sınıflar aleyhine eşitsizlikleri örnek için kullanılan bir araç olarak görmekte eğitim sistemi ve okulun egemenlerin kontörlünde olduğunu savunmaktadır.

Yokumsamacı yaklaşım: Okul için ve derslik içi mikro toplumsal süreçlerle ilgilenir ve eğitim sosyolojisi alanında uzun süre göz ardı edilen süreçlere odaklanır.

Eğitim Kavramı, amaçları ve işlevleri

Eğitim bireylerin sahip oldukları potansiyellerini geliştirdikleri ve yeni bilgi beceri ve tutumlar kazandıkları süreçlerin tümünü ifade eder. Planlı ve belirli hedeflere odaklı normal eğitim okulda gerçekleşir. Enformel olarak ise toplumsal yaşamın her aşamasında eğitim gerçekleşir.

Açık işlevler

Toplumun kültürel mirasının norm e değerlerin yeni kuşaklara aktarılmasında ve bireylerin toplumsallaşmalarında; toplumsal gelişmenin sağlanmasında; ekonomik açıdan talep edilen işgücünün sağlanmasında; siyahsal sistem açısından yönetici seçkinlerin yetiştirilmesinde, toplumsal hareketliliği arttırmasında e sınıf farklılıklarında doğan çatışmalar engellenmesi eşitsilerin giderilmesi bakımından sağladığı işlevdir.

Sosyal Yapı ve Sosyal Hareketlilik ve Eğitim

– Toplumlar daha çok tercih edilenin en üstte, daha az ayrıcalıklı olanın da en altta oldu bir hiyerarşi içinde tabakalardan oluştuğu söylenebilir. – – Her birey içinde doğduğu ve bulunduğu tabakanın kültürel ve değerler sistemini içselleştirir ve ondan etkilenir.

– Sosyal yapı içindeki bireylerin ve zümrelerin yerlerini değiştirmeleri sosyal hareketliliktir modern toplumlarda sosyal hareketlilik eğitim aracılığıyla daha da yoğunluk kazanmıştır.

Sosyalleşme ve Eğitim

– Eğitim belli amaçlar doğrultusunda bireylerde belirli davranışları geliştirme ve istenmeyen bazı davranış ve alışkanlıkları değiştirme sürecidir.

– Eğiti sosyalleşmeyle yakından ilişkilidir

– Sosyalleşme çeşitli sosyal çevre etkileri ile bireyin bazı tutum ve davranışları öğrenmesi benimsemesi çevresine uyum sağlamasıdır. Bu uyum sürecinde eğitim temel bir araç niteliğindedir.

İleri dönük sosyalleşme: Gruba girenler ileriye dönük değerleri ve kuklaları öğrenirler

Tarihsel sosyalleşme: Herhangi bir dönemde yaşanılan dönemin koşullarına uygun karakterler edinmesi

Siyasal sosyalleşme: İçinde bulunulan toplumun siyasal sistemini ve dünya görüşünü edinme

Kısmi sosyalleşme: İçine girilen grubun sor ve davranışlarının değerlerinin yalnızca bir kısmını yerine getirmesidir.

Sosyal sınıf ve tabakalara göre sosyalleşme: Ait olunan toplumsal sınıfın niteliğine göre sosyalleşme olur

Sosyalleşme üç açıdan söz konusudur.

a) genel uyum: bireylerin birbiriyle konuşmaları, demokratik anlayışa sahip olmalarıdır.

b) İçten uyum: vatan millet gibi manevi değerleri benimsemesidir

c) Dıştan uyum: toplumun manevi değerlerini benimsememekle birlikte onlara karşı çıkmamasıdır.

* Günümüz koşullarında artan küresel hareketlilik, göç ve iletişim yeni ve farklı sosyalleşme biçimlerini de gündeme getirmektedir.

Sosyal Değişme, Gelişme ve Eğitim

Eğitimin iki temel işlevi vardır

a) sal kültürü yeni kuşaklara aktarmak

b) ekli düşünsel güce sahip bireyleri yetiştirmek e yenilikleri benimsetmek.

* itim süreci toplumsal değişmelerin aktarılması aracıdır

1- timin tutucu işlevi: Geleneksel yaşam biçimini korumak amacıyla toplumun kültürel değerlerinin genç kuşaklara aktarılır

2- tim yaratıcı işlevi: Modern toplumun yaratıcı ve eleştirici ve toplumsal değişmeyi başlatan bireyler yetiştirmesi

Sosyal Bir Kurum Olarak Okul

– Okullar sahip olduğu nitelikleriyle küçük bir topluluktur.

– Okul Toplumun üyesi olan öğretmen, öğrenci ve ailelerin arasındaki etkileşimlerle yapılandırılan bir sosyal ilişkiler ağı söz konusudur.

– Okullar gelenekler ve kurallar topluluğudur

Farklı Eğitim Sistemleri ve Okul Yapısı

– Eğitim sistemleri doğaları ve işlevleri gereği toplumsal yapıyla ve ülkede egemen olan sistemle etkileşim içindedir.

– Toplumsal kültürü yeni kuşaklara aktarma işlevi yerine getirirken içinde bulunduğu ülkenin toplumsal yapısından da etkilenen eğitim sistemi ve okul yapıları bir taraftan toplumsal değişmeyi sağlama işlevi yerine getirirken diğer taraftan toplumsak yapı etkiler.

– Toplumsal yapı egemen olan siyasal kültür de okulların niteliğini belirler.

– Otokritik ya da demokratik okul yapısı bu şekilde ortaya çıkmaktadır.

Ünite 11 Kentleşme

Kentlerin kökeni

– Kent toplumsal açıdan bir örnek olmayan insanların göreli olarak geniş bir alanda yoğun bir biçimde ve sürekli olarak birlikte bir yere yerleşmiş bulunması biçiminde tanımlanabilir

– Kentleşme, dar anlamda kent sayısının e kentlerde yaşayan nüfus sayısının artması ve nüfusun mekansal hareketliliğini de aşan ekonomik toplumsal ve kültürel bir dizi değişim sürecini ifade eder.

– Kentlileşme ise kent kültürüne ait değer davranış ve tutumların benimsenmesidir.

Sanayi Öncesi Kentler

– Kentin nüfus artışı düşüktür.

– Sokaklar insanların yürümesi ve ulaşımda kullanılan hayvanların geçebileceği genişlikte ve dardır.

– Mahalle ya da semtler etnik temelde toplumsal farklılaşmayı yansıtmaktadır.

– Etnik nitelikli meslek grupları da genellikle kentin ayrı yerlerinde oturmaktadır.

– Kentin belli bir caddesi ve ya bölgesi farklı türden meslek grupları tarafından işgal edilmektedir.

– Mesleki farklılaşma ve uzmanlaşma düzeyi düşüktür.

– Katı sınıfsal tabakalaşma sistemi görülmektedir.

– Tabakalaşma sisteminin en üstünde yer alan seçkinler kentin yönetim, din ve eğitim ile ilgili kurumlarında yer alır.

Sanayi Kenti

– Kentlerin gelişimi ile ilgili en önemli değişim Sanayi devrimiyle olmuş

– Toplumsal e ekonomik değişme yeni kentsel yapılanma ihtiyacını doğurmuştur

– Sanayi kentinin ekonomisi endüstriyel üretime dayanmaktadır

– Kentler 19. yüzyılda yeni ekonomik sistemin merkezi olarak sanayi şehirlerine dönüşmüşlerdir.

– Fabrika ve işyerlerinin yakınında apartmanlardan tipi yeni konut alanı oluşturmuştur.

Modern Kentleri Açıklayan yaklaşımlar

– Sosyolojide Kent, geleneksel toplumdan modern topluma geçişte modern toplumun dönüşümün bir parçası olarak ele alınmıştır.

– Kenti ayrı bir analiz birimi olarak alan 1920’lerde Chicago Okulu, 1960’lı yıllarda ise ekonomik politik yaklaşım etki olmuştur.

Chicago Okulu: Sosyal Ekolojik Yaklaşım

– Bu yaklaşım sosyal ekolojik yaklaşım olarak da bilinmekle birlikte Chicago kentinin hızla sanayileşmeye paralel olarak büyümesi, finans ve taşımacılık merkezi haline dönüştürmesi 1920’li yıllarda bu kent hakkında araştırma yapmaya itmiştir.

– Bu okul içinde Robert Park, Rodeck D. McKenzie, Ernest Burgess ve Louis Wirth yer almaktadır.

– Probert Park bu okulun ilk kurucularındandır. DArwinden etkilenmiş Chicago’daki kentsel büyüme şeklini ve bu şehrin farklı bölgelerindeki farklı alt kültürlerin gelişimini mekansal zaminde incelemiştir.

– McKenzie göre birey grup ya da firmalar kent mekanında yer edinebilmek için mücadele etmektedirler.

Bu mücadele mekansal yer edinme süreçlerini de etkilemektedir.

Kentin büyümesi rekabete dayanan istila ve yerinden etme süreçleriyle oluşmaktadır.

Wirth kenti insanın davranış özelliklerini ve ayrı bir kent kültürünün nasıl oluştuğunu analiz etmektedir.

Ekonomi Politik Yaklaşım

– Henry Lefebre, Manuel CAstells ve David Harvey bu yaklaşımın temsilcileridirler ve Marx’ın toplum teorisinden hareket etmektedir.

– Lefebre sermaye yatırımı, kar rant ücret sınıf sömürücü ve eşitsiz gelişim gibi ekonomik kategorileri kent analizinde kullanmakta ve kentleşmeyi beş boyutta ele almaktadır.

Lefebre ye göre

– Ona göre kentsel gelişim kapitalist sistemin oluşumu ve devamı ile ilgilidir.

– Yatırım yapılan toprak (alışveriş merkezleri iş yeri konut) zenginlik için yeni rant alanlarıdır.

– Toplumsal faaliyetlerimiz mekanlar üzerinde geçekleşmektedir. Kentin inşa süreci aynı zamanda belli bir mekanın yaratılmasıdır.

– Devlet mekanı toplumsal kontrol için kullanır.

– Lefebre’ye göre kapitalist toplumda kent mekanı somut ve soyut olmak üzere ikili bir işleve sahiptir

– Somut mekan mekanın kullanım değerini ifade etmektedir.

– Soyut mekan ise mekanın fiziksel bir parça olarak kullanım değerini ikinci plana itilerek üzerinden kar ve rant edilen bir araca mala dönüşmesidir.

* Castells kapitalist toplumda kentleri emek ve sermaye arasında oluşan çelişkiler bu çelişkiler sonucunda oluşan toplumsal hareket ve toplumsak hareketlerin sistemi tehdit eden yıkıcı sonuçlarını önlemek için devletin ortak tüketim süreçlerine yaptığı müdahaleler çerçevesinde analiz etmektedir.
* Harvey’e göre kapitalist girişimciler ekonomik krizden kurtulmak için üretim sürecinin dışında kentin yapılı çevresine yatırım yaparak azalan kar oranlarını yükseltmektedir.

Türkiye’nin Kentleşme Deneyimi

Türkiye’nin ilk dönem kentleşme deneyimi (1923 1950)

– Ankara’nın başkent seçilmesi

– Ülkenin demiryolu ağlarıyla örülmesi

– Fabrikaların Anadolu kentlerine kurulması

*Aynı zamanda ulus devlet olma sürecidir.

1950 – 1980 Dönemi

Kentleşme sürecinin temel özelliği kırsal bölgelerden kentlere doğru yaşanan yoğun göç olgusudur.

Kentlerin mekansal dokusunda gecekondu tipli yerleşim yerleri hakim olmuştur.

Göçmenler hem üretilen mal ve hizmetlerin tüketicileri olarak hem de yerel ve genel seçimlerde oy potansiyelleriyle önemli bir siyasal güç olmuşlardır

1980 sonrası

Kentleşme sürecini temel özeliği kırsal bölgelerden kentlere doğru yaşanan yoğun göç olgusudur.

Kentlerin mekansal dokusunda gecekondu tipi yerleşim yerleri hakim olmuştur.

Göçmenleri hem üretilen mal ve hizmetlerin tüketicileri olarak hem de yerel ve genel seçimlerde oy potansiyelleriyle önemli bir siyasal güç olmuşlardır.

1980 sonrası kentleşme sürecinin temel özelliği yerli ve yabancı sermayenin kent mekanlarına olan yatırımlarının artmasıdır.

Kentleşme belli bir doyumluğa ululaşmış ve göçün niteliği değişmiştir.

Kentler arası gerçekleşen zorunlu göç daha yaygındır.

Kentlerde mekansal ve toplumsal düzeyde eşitsizlikler artmıştır.

Dünya Kenti

– Dünya kentleri dünya ekonomisinin mal, hizmet üretimi ve finansal akışın bu merkezler tarafından denetim ve kontrolün yapıldığı yerlerdir.

– Dünya kentleri (friedman’a göre) dünya ölçeğinde finansal hareketlerin yoğunlaştığı çok ulus şirketlerin yönetim merkezlerinin yoğunlaşma – – Oranları yüksek olduğu ve uluslararası kurumların yoğunlaştığı yerlerdir.

– Ulaşım ağı açısından önemli bir konuma sahiptirler.

– Dünya ekonomisinin kontrol denetim ve idare merkezlerindirler

Zürich, New York, Londra, Paris, Rotterdam, Tokyo, Frankfurt

Ünite 12 Medya, Kitle İletişimi ve Toplum

Değer sistemi, insanlar arası ilişkileri, gündelik yaşa m pratiklerini etkileyen bir özelliğe sahiptir.

Yoğunlaşma: Medya kuruluşlarının belli bir ya da grupların elinde toplanması durumudur.

Tekelleşme: Bir ya da birkaç kuruluşun zaman zaman aralarında gizli ya da açık anlaşmamlar yaparak pazarda emenlik kurmasına denir.

Medya Nedir? Medyayı Nasıl Anlayabiliriz?

Kitle iletişim araçları ya da medya dediğimizde kitaplar, gazeteler, dergiler, broşürler, billboardlar, telefon,, cep telefonu, VCD, DVD, radyo, sinema, televizyon, internet gibi iletişim araçları söz konusudur.

Medya Teorisi: Kısa Bir Tarihçe

Modernizenin getirilerinden biri de kitle iletişimidir. Özellikle 1890 – 1920 arasında yüksek tirajlı gazeteler, sinema e radyo yaygınlığı söz konusu olmuştur.

Bilimsel araştırmanın bir uzmanlık alanı olarak kitle iletişim veya medya araştırmaları yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıkmıştır.

Genel olarak üç dönem saplanabilir

1- Yirminci yüzyıl başından 1940’a kadar iki büyük dünya savaşı yılları arasındaki ilk dönem

2- 1940 – 60’lı yılları kapsayan ikinci dönem

3- 1960’lar sonunda günümüze dek süregelen üçüncü dönem.

Propaganda Analizi ve Harold LAswell:

Laswell 1. ve 2. Dünya Savaşları ile sonraki siyasal konjonktürde iletişim araçlarının halkı yönlendirmedeki propaganda aracı olarak kullandığını belirtir.

“Sınırlı Etkiler” Yaklaşımı :

1940 – 60 yılları arasını kapsayan medyanın ikinci evresinde etkili olan bu yaklaşım kitle toplumu kavramını geride bırakarak özelde Avrupa da toplumun refah devleti yaratan zenginliği ve toplumun çoğulcu yapısını dikkate alan bir yönelime sahiptir.

Medya: Farklı Teorik yaklaşım:

– Kitle iletişiminin işlevselci analizi, medyanın sosyal düzen ve yapının korunmasındaki rolü üzerine yoğunlaşmıştır.

– Onun siyasal manifestosu olarak görülebilecek çoğulculuk, medyanın rolünü istikrarlı bir toplumu koruyacak değerlerin aktarılması olarak görmüştür.

Kullanımlar ve doyumlar yaklaşımı: 1970’lerde iletişim çalışmalarında etkili olan, medyanın insanlara ne yaptığını değil, insanların medyayı ne amaçlarla kullandığına bakılması gerektiğini belirten ve izleyicinin aktif rolünü ön plana getiren bu yaklaşımın öncüsü Elihu Katz’tır

Çoğulcu yaklaşım: İzleyiciler pasif alıcılar değil, medya içeriklerini aktif yorumlayabilen, tercihleri ile medya kurumları üzerinde etkili olabilenler olarak görülür.

Medyanın sahiplik yapısı ve üretim süreci

Medya kuruluşlarının serbest piyasa koşullarında hareket etmeleri ekonomi politik açıdan ona sahip olan ile onun kontrol edenlerin sınıfsal çıkarlarını meşrulaştıran yanlış bilinç ürettiği belirtilmektedir.

Yanlış bilinç: Hakikati gizleyen böylece bireyin kendi gerçekliği hakkında yanılma ya da yanıltılması sağlayan düşünme ve gerçekliği anlama biçimidir

Mülkiyet doğrudan kontrol anlamına gelir mi:

Bu soru her yaklaşım kendi cephesinden cevap vermektedir. Marksist teorik gelenek içindeki araçsalcı yaklaşım buna evet derken çatışan profesyonellerin tamamen olmasa bile kısmen görece özelliğini de dile getirmektedir.

Eleştirel ekonomi-politik yaklaşım ya da medyanın ekonomi-politiği

Neo-liberal politikaların egemen olmaya başladığı 1980’li yıllarda başlayan özelleşme uygulamaları sonucunda bugün dünyanın büyük bir bölümünde medya kurumları, finans ve endüstriyel sermeye alanında faaliyet gösteren bu yük holdingler tarafından ele geçirilmiştir.

Deregülasyon:

1970’lerden itibaren kamu yayıncılığı tekelinin ortadan kalkması özet radyo televizyon yayıncılığının yakınlaşması yönünde kuralların değiştirilmesi süreci anlatmak için kullanılmaktadır.

Infotainment olgusu:

Hobi programları spor-magazin gibi programlarda eğilencinin politik alanı sulandırması pazarı mantığına göre bağlamsızlaştırılmasına yönelik ekonomi-politik yaklaşım eleştirel bakarken kimi kültürel çalışmacılar politik olanın popülerleşmesinden dolayı olumlu bakmaktadır.

Reklamcılığın reklam verenlerin gücü, paranın sansürü

Medyanın sahipliği konusundaki gibi buna da benzer tutum söz konusudur. Eleştirel bakanlar piyasanın egemenliğini liberal bakanlar ise çeşitliliğin avantajı halini ön plana çıkartmaktadırlar.

Medya ve küreselleşme

Kitle iletişim araçları küreselleşme ideolojisinin yeniden üretiminde belirleyici bir rol oynamaktadır. 1980’lerin başlarından itibaren yeni iletişim teknolojilerindeki radikal değişimle birlikte bezersiz gelişmeler yaşanmaktadır. Uygun internet ve dijital iletişim araçları gibi yeni iletişim teknolojileri zaman ve mekan algısını değiştirmiştir Yeni iletişim teknolojileri sayesinde dünya fiziksel olarak olmasa da algısal olarak daha önce hiç olmadığı kadar küçükmüş durumdadır.

Medya ve küreselleşme

Küreselleşme ve medya ilişkilerinde olumlu ve olumsuz bakan farklı görüşler merbuttur kültürel emperyalizmi dilendirenler medyanın kültürü ve medya devlilerinin kontrolünde olduğunu dile getiriler yerel kültürlerin yok edildiğini belirtir.

İnternet

İnternet sadece bir iletişim aracı değil aynı zamanda bir kültür siyaset ve ekonomik alan olarak her geçen gün yeni boyut ve anlam kazanmaktadır. Yeni kimlikleri yeni ilişkileri ve sanal cemaatleri ve yeni sosyalleşme biçimlerini gündeme getirmektedir.

Ünite 13 Çevre ve Toplum

Küresel çevre sorunları

Belli başlı küresel çevre sorunları hava su e toprak kirliliği asit yağmurları küresel ısınma e ozon tabakasının delinmelisidir. Bu sorunlar buzulların eriyerek bazı bölgelerde kara parçalarının su altında kalmasına hayvan ve bitki türlerinin yok olmasına insanlar için yiyecek üretecek alanların azalmasına ve bazı alanların tamamen hiçbir yaşam türünün var olmasına izin vermeyecek şekilde tahrip olmasına neden olmaktadır.

Başlıca küresel çevre sorunları

Asit yağmurları

İçilebilir su kaynaklarının e toprağın kirlenmesine böceklerin ve denizdeki canlı türlerin ölmesine binaların zarar görmesine ve insanlarda anne karnında bebeklerin ölümüne kanser türü hastalıkların çıkmasına neden olmaktadır.

Hava kirliliği: Solunum yoluyla alınan havadaki çevreye zarar veren kimyasalların ve olumsuz diğer parçacıkların bulunmasıyla oluşur. Hastalık ve ölüme yol açabilmektedir.

Su kirliliği: Su tabanlarında içinde yaşayan organizmaların zarar görmesidir. Asit yağmurları gemi ve sanayi atıkları deniz yüzeyine petrolün akıtılması tarımsal ilaçlar vb.

Toprak kaybı ve toprak kalitesinden azalma: Doğal afetler ve insan aktiviteleri sonucunda bölgede yaşayan canlıların ve bitkilerin zarar görmesi toprağın beslenme gücünü kaybetmesidir. Toprağın asitleşmesi tuzlanması aşırı otlatma orman yangınları orman kesimi vb

İklim değişiklikleri: Belli bir bölgede ortalama hava sıcaklığında meydana gelen değişimdir

Küresel ısınma: Yeryüzünde toprak yüzeyi ve okyanus yüzeylerinde ortalama hava sıcaklığı artmasıdır. Başlıca nedeni insan aktivitelerinden kaynaklanan gazların oluşturulduğu sera etkisidir.

Sera etkisi: Karbondioksit metan kloroflorokarbonlar ve su buharının radyasyonu emerek sera etkisini oluşturmasıdır. İnsan eylemleri etkilidir.

Ozon tabakasının delinmesi: Kutuplarda yer alan ve güneşten gelen ultraviole ışınların tutulması sağlayan ozon tabakası insan eylemlerinden kaynaklı kloroflorokarbonların etkisiyle incelmiş zararlı ışınların yeryüzüne inmesi ne olanak verilmiştir.

Küresel çevre sorunları son 20 yıl içersinde en üst seviyeye ulaşmıştır.

İnsan-doğa ilişkisini ve çevre sorunlarının nedenlerini açıklayan yaklaşımlar

Farklı çevre yaklaşımlarının ortak görüşüne göre günümüz çevre sorunlarının nedeni insan aktiviteleridir.

Çevre yıkımının nedenlerini ve çözüm önerilerini açıklayanlar iki ölçüt kullanır

– yaklaşımın dayandığı etik temel

– Çevre sorunlarına önerilen çözümlerde toplumsal ekonomik ve siyasal değişimi benimseme dereceleri

Çevrecilik/radikal Ekoloji:

Herhangi bir kişi yada canlını geliştiği şartlarla çevre organizmalarla çevrelerin arasındaki ilişkileri inceleyen doğa bilimine de ekoloji çevre bilim denilmektedir.

Antroposentrik etik ekosentrik etik:

– Felsefede insan etiği için söz konusu olan değerlerin insan doğa ilişkisine uyarlanmasıdır.

– Natroposentrik etik insanları diğer canlılardan üstün ve eşsiz özelliklere sahip gören bundan dolayı da çevredekileri karşı bir etik sorumluluğunun bulunmadığını çevre sorunlarının teknolojin kullanımıyla çözüleceğini savunan ve tek tanrılı dinlerde geçerli bir anlayıştır.

– Din bu sayede doğanın sömürüsünü meşrulaştırmıştır.

– Ekosentriğin yeniden doğdu Avrupa’da 18 – 19 yüzyıllarda romantizmle Amerika’da ise aşkıncılık akımıyla olmuştur.

Habitat: Bir organizmanın yaşadığı ve geliştiği yerdir.

Çevrecilik yaklaşımları

Yeni malthusculuk:

Yeryüzündeki nüfus artışı ile yiyecek üretimindeki artış arasında orantısız bir ilişki olduğunu nüfusun beslenmesi kirliliğin emilebilmesi için ortak baskı tedbirlerinin alınması gerektiğini vurgular.

Eko-Kalınma:

– Mevcut kalkınma modelleriyle var oluşu sürdürmenin imkansızlığı alternatif ekonomik toplumsal ve siyasal yaklaşım arayışlarının bir ürünü olarak ortaya çıkmış çevre sorunlarının nedenleri yerine etkinleri üzerine odaklanmış merkezi ekonomik ve siyasi gücün zengin fakir uçurumunu yaratan toplumsal eşitsizliğinin doğal kaynakların tüketimine neden olduğunu belirtmiştir.

– Çevresel yıkımlara toplumsal eşitsizlikler neden olmaktadır.

– Bu süreçte iki temel insan tipi vardır.

– Ekosistem inanları var olabilmek için üzerinde yaşadıkları doğal kaynaklara bağlı insanlardır.

– Biyosfer insan ise gelişmiş ülkeler ve elit tabaka bu sınıf içindedir. Uzaktan kaynakları getirtebilecek güce sahiptirler.

Sürdürülebilir kalkınma:

– 1987 yılında dünya çevre ve kalkınma komisyonun yayınladığı rapora dayanmaktadır ve eko kalkınma yaklaşımın eleştirmektedir.

– Ana fikri mevcut kalkınma modellerinin stratejilerinin gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğa gelişmiş ülkelerde de çevre kirliliğine neden olduğu yönündedir sadece ekonomik değil siyasi e sosyal sağlık vb kalkınma da gereklidir.

Radikal Ekoloji Yaklaşımları

– Derin Ekoloji: Kökleri 18 – 19 yüzyıldan Avrupa ve Amerika’daki endüstrileşme karşıtı romantizm ve aşkıncılık akınlarına dayanmaktadır.

– Romantizm, aydınlanman akılcılığa karşı sezgisel bilgiyi ve duygusallığı en önemli insan değeri olarak görür

– İnsan-doğa ilişkisinde ekosentrik etiğin ilklerini benimseyen derin ekolojilere göre yıkımın nedeni insandır.

Sekiz temel ilkesi vardır.

– İnsan ve çevresiyle ilgili ilişkisel, bütüncül bir imaj yaratmak

– Tüm yaşam formlarının eşit öneme sahip odluğunu anlatan biyosferdik eşitliği kabul etmek

– İnsan diğer formlar arası mücadeleyi değil, ortak yaşam ve ortak var oluşu gerçekleştirmek

– Sınıfsız bir toplum yaratmak

– Çevre kirliliği ve kaynakların tüketilmesiyle mücadele etmek

– İşbölümünü gerçekleştirerek toplumlarda ekonomik kültürel ve teknolojik çeşitliği geliştirmek ve bunların bütünleştirilmesini sağlamak

– Yerel siyasi otoriteleri güçlendirmek kendine yeterliliği sağlamak merkezsizleştirmek

– Bilimsel değil sezgisel bilgiye dayalı bilgiyi geliştirme

Sosyal ekoloji: Antroposentrik etiğin ilkelerini benimser. Barry Commomer, Andre Gorz, Hohn Clark tarafından geliştirilmiştir

Rasyonel ve bilimsel düşünceyi savunur.

– Günümüz çevresel sorunlarının nedeni kapitalizmin hiyerarşik yapısından kaynaklı insan topluluklarında üretim araçlarını tahakküm araçları olarak kullanılmasıdır.

– Kapitalizmin doğanın insan tarafından sömürülmesi meşrulaştırır.

– Doğa üzerindeki tahakkümü yok edebilmek için öncelikle insanın insan üzerindeki egemenliği yok etmek gerekir.

Ekofemizim:

Çevre sorunlarını kadın sorunları olarak görüp bireysel olarak erkekler değil ama ataerkililik kadın e doğa arasında ilişki kurarak her ikisini de tahakküm altına alır ve sömürür.

Üç grup vardır

– Birinci grup eko feministler kadın-doğa ilişkisinin köklerinde biyolojik ve psikolojik özelliklere vurgu yapar.

– İkinci gruptakiler kadın-doğa ilişkisini ve çevre sorunlarını daha çok sosyal ekoloji çerçevesinde ele alır.

– Üçüncü gruptakiler ise ilk ikisini beyaz, orta sınıf kentli batı kadının doğal ile olan konumuyla ilgilendiği için eleştirirler

Türkiye’de çevre sorunları

– Ekonomik gelişme, kentselleşme ve çevre sorunlarının ortaya çıkışı

– Türkiye’de çevre sorunlarının gelişimi Batı ülkelerinde görülen çevre sorunlarının gelişimine benzer bir yol izlemiştir.

– Türkiye’de 1983’te çevre kanunu çıkmış, 1987’de yeşiller partisi kurulmuştur.

– Türkiye çevre sorunlarına duyarlılık kısıtlı düzeydedir.